“Sıfır Sorun Politikası” ve Suriye Krizi: “Oyun İçinde Bir Başka Oyun mu?”

Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

        Avrasya'daki renkli devrimler/darbelerin farklı versiyonu olan Ortadoğu-Kuzey Afrika bazlı "Arap Baharı" dalgasının önemli bir parçası konumunda bulunan Suriye krizi, bölgesel-küresel nitelikte çok boyutlu bir buhran olmakla birlikte, Türkiye’nin ve Türk dış politikasının bir anlamda iddiasının ve bu doğrultuda ortaya koyduğu söylem bazlı proje-politikaların da test edildiği bir kriz olarak gündemdeki yerini korumaya devam etmektedir.

         

        Nitekim "Stratejik Derinlik Projesi/Yeni Osmanlıcılık” ve bu kapsamda uygulamaya konulan "Sıfır Sorunlu Komşuluk" politikasında gelinen “yeni aşama”, hem iç hem de dış politikada Türkiye ve yakın çevresinde çok daha büyük krizlerin yaşanabileceğine dair bir takım somut işaretler veriyor. Dolayısıyla, "kriz içinde kriz olarak" da adlandırılabilecek gelişmeler, açıkçası Ankara açısından "oyun içinde oyun mu var" sorusunu da akıllara getirmeye başlamış durumda.

         

        Acaba Türkiye, "Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan mı oluyor?"

         

        Krizde "oyun içinde oyun" ihtimali ve bunun Ankara'ya rağmen Türkiye'nin çıkarlarını, hassasiyetlerini göz ardı ederek bir takım oldu-bitti kriz yöntemleriyle gerçekleştirilmesi durumu, açıkçası Ankara'nın kartları yeniden açabileceği bir dönemin de başlangıcı anlamına geliyor.

         

        Bu ise sadece Suriye özelinde değil, Arap Baharı ve onu takip etmesi beklenen diğer baharlar (örneğin Kafkasya ve Türkistan gibi) ile söz konusu bölgelerin yeniden dizaynını esas alan büyük projenin geleceği açısından büyük bir önem arz ediyor. Türk-Amerikan ilişkileri açısından da yeni bir 2003-2007 (ya da 2003-2009) dönemine işaret eden gelişmeler, tabiatıyla küresel güç mücadelesinin de seyrini önemli ölçüde etkileme kapasitesine sahip niteliğiyle ön plana çıkıyor.

         

        Peki, son gelişmeler nedir ve sürecin geleceğini nasıl etkileyebilirler?

         

        Kuşkusuz, burada 18 ayın dökümünü yapacak değiliz. En azından buna bize ayrılan sayfalar yetmez. Fakat ana başlıklarıyla sadece son bir ay civarında yaşanan gelişmeleri burada sıralamamız bile, bizlere süreçle ilgili önemli ipuçları verecektir. Bu noktada, F4 Phantom Keşif uçağımızın gizemini halen koruyan düşüşü ya da düşürülüşü hadisesi bile, aslında Türkiye'nin müdahale sınırlılıklarını, kriz yönetimindeki istihbarat-bilgi akışındaki eksikliklerini ve koordinasyon sürecindeki sıkıntılarını ortaya koyması kadar, gri ortamı, bulanıklığı ve kirli ittifak ilişkilerini bütün çıplaklığıyla resmetmesi açısından da oldukça dikkat çekici bir gelişme olmuştur.

         

         

        “Kuzey Suriye” Krizi ya da “Stratejik Satılmışlık…”

         

        Nitekim birçok ani gelişme de bu krizi takiben gündeme gelmeye başlamıştır. Örneğin; Cenevre toplantısında Rusya, Çin ve İran'ı cezalandırmaya yönelik yeni adımların atılması noktasında yapılan çağrılar, buna karşılık Rusya-İran ikilisinin meydan okuyan çıkışları, Başbakan Erdoğan'ın Putin ile yaptığı kritik görüşme ve arkasından gündeme gelen Şanghay Beşlisi (ki aslında söz konusu yapının adı 2001 Haziran ayından bu yana Şanghay İşbirliği Örgütü'dür) "latifesi", Kuzey Suriye krizi ve bunun akabinde Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun Erbil'e yönelik "uyarı" ve "güven tazeleme" ziyareti, Tahran'ın yaptığı gözdağı açıklaması sonrası İran'a gönderilen üst düzey bir dışişleri bakanlığı yetkilisinin temasları, Erdoğan-Obama arasındaki telefon görüşmelerinin basına "istem dışı" sızdırılması ve son olarak "beyzbol topu diplomasisi" olarak da adlandırılabilecek Anlara-Washington hattında Erdoğan-Obama ikilisi arasındaki yakın ilişkiyi resmeden oldukça manidar fotoğrafın yayınlanması; Türkiye'nin söz konusu krizde çok boyutlu yeni bir "sorunlar kuşatması" ile karşı karşıya kaldığını göstermektedir.

         

        Özellikle, Beşar Esad'ın bir hamlesi olarak değerlendirilen, arka planda Rusya ve ABD’nin olduğu iddia edilen "Kuzey Suriye" bağlamında yaşanan bir takım "sürprizler", önümüzdeki süreçte Türkiye'nin gerek söz konusu gerginliğe yönelik bakışına gerekse de ittifak-işbirliklerine yansıyabilir. Bir diğer ifadeyle Türkiye, söz konusu krizdeki tutumunu aktörlerle ilişkiler ve tehdit-risk algılaması boyutunda farklı bir düzleme götürebilir.

         

        Nitekim, "Kuzey Suriye"de PKK'nın Suriye kolu olarak adlandırılan PYD'nin ön plana çıkması ve Barzani'nin bölgeye kuvvet göndermesi, Ankara-Erbil hattında bir "güven" sorununa şimdiden yol açmış bulunmaktadır. Burada Barzani'nin emperyalist devletlerle olan işbirlikleri ve BOP içerisinde üstlendiği rol, "Yeni Ortadoğu"nun hamisi, sahibi olduğunu iddia eden ve bu kapsamda "Model Ortak"lıklar üzerinden bölgede "oyun kurucu" olarak ön plana çıkan Türkiye'yi ciddi anlamda rahatsız etmeye başlamıştır. Hakkâri, Şemdinli, Beytüşşebap ağırlıklı olarak yaşanan son çatışmalar, Ankara'nın bu endişesini daha da derinleştiren "Arap Baharı" sürecinde bir "Kürt Baharı" mı sorusunu kuvvetlendirmeye başlamıştır.

         

        Kuşkusuz Ankara'daki temel algı, Türkiye'nin "Büyük Kürdistan Projesi" kapsamında sessiz ve derinden işleyen sinsi bir çevreleme politikası ile karşı karşıya olduğu şeklindedir.  

         

        "Kuzey Suriye", bu bağlamda ucu Akdeniz'e kadar uzanan "Büyük Kürdistan Projesi"nin ikinci adımı olarak Türkiye'nin, Türk-İslam dünyası ile olan irtibatını kesme ve kendi içine hapsetme projesi olarak görülmektedir. Bir diğer ifadeyle, Türkiye'nin İran sınırlarından başlamak üzere, Akdeniz'e kadar uzanan bir hatta Ortadoğu'ya doğrudan çıkışını; yine İran sınırlarından yukarı, kuzeye doğru uzanan ve Kafkaslar-Karadeniz-Hazar havzası boyutuyla da Türk dünyası ve Rusya ile irtibatını kesmeyi hedefleyen bu planın aynı zamanda ABD açısından bir endişe kanyağı olarak kabul edilen Avrasya Birliği projesini kökten halletme potansiyeli, Türkiye'nin gündemine bir kez daha Sevr Sendromu'nu ve "Kürdistan Projesi"ni sokmuştur. Dört deniz havzasını içerisinde barındıran "Büyük Kürdistan Projesi" ile ilgili söz konusu bu hayali haritanın bizzat Barzani'nin değişik tarihlerde yaptığı açıklamalara dayandığını da burada belirtmeden geçmeyelim.

         

         

        Churchill Ortadoğusu’ndan BOP’a…

         

        Osmanlı İmparatorluğu ve akabinde Soğuk Savaş sonrası dönemde büyük bir güç boşluğuna sahne olan "Churchill Ortadoğusu"nu Bush-Obama üzerinden "Neo-Con Ortadoğusu"na dönüştürme sürecinde yaşanan bu olağanüstü gelişmeler, hiç kuşkusuz bölge ve Türkiye açısından hiç de hayra alamet olmayan yeni gelişmelere gebe olduğunu göstermektedir. Bölgede yeni dengelerin ABD çıkarları perspektifinde, "Arap Baharı" adı altında yeniden tesis edilmeye çalışıldığı bu geçiş döneminde Amerika'nın köprüden geçerken "at değiştirmesi" olarak da adlandırılabilecek bu son adımı, bir takım bildik ezberleri bozacağa benzemektedir.

         

        Türkiye ve bölge çapında şahit olunan gelişmeler, bundan sonraki süreçte yaşanabilecek bir takım sistem içi çatışma-hesaplaşma, dönüşüm ve kırılma noktaları ile ilgili önemli ipuçları vermektedir. Yani, başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri söz konusu oyunda oyunun kurallarını, oyuncularını ya da figüranları değiştirmeye yönelik radikal hamlelerde bulunabilirler. Mevcut gidişat, özellikle de bölgede 30-40 milyon civarında bir nüfusa sahip olduğu iddia edilen yeni bir devletin inşası sürecindeki hızlanma, bizi böylesi bir öngörüye götürmektedir.

         

         

        Sevr ile Yeni Yalta Süreci Arasındaki Türkiye…

         

        Sonuç olarak ifade etmek gerekirse; Suriye krizinde Türkiye, "Yeni Yalta Süreci" ile "Sevr Sendromu" arasında halen kendisine uygun bir çıkış yolu bulamamanın sıkıntısını çeken bir ülke görüntüsü sunmaktadır. Bu noktada, "siyaset-strateji-araçlar" bağlamındaki ahenksizlik ile bölge-dünya gerçekleri arasında sıkışıp kalan Türkiye'nin, dengeye dayalı çok yönlü dış politika anlayışı sonrası tek bir taraf ile geliştirdiği stratejik ortaklık ilişkisi, dış politikada manevra alanını daraltmaya başlamıştır. Bu yeni işbirliği süreci, aynı zamanda Ankara'nın dışarıda etkin ve güvene dayalı diplomasisini ve saygınlığını da önemli ölçüde etkilemektedir. 

         

        Suriye krizi bağlamında söylenebilecek bir diğer önemli tespit ise, söz konusu bunalımın son dönem Türk dış politikasını "söylem-eylem-araçlar" bazında test etmesi ve "zaman-mekân-kuvvet" bağlamında Türkiye'nin ortaya koyduğu stratejilerdeki sorunu, sıkıntıyı resmetmesidir. Suriye Krizi, “Sıfır Sorunlu Komşuluk Politikası”nın iflasını bir kez daha teyit etmekle birlikte, “Stratejik Derinlik Projesi”nde farklı bir aşamaya geçildiğine yönelik bir intiba da uyandırmaktadır. Bir diğer ifadeyle, “Büyük Proje”de yeni bir strateji uygulamya konmuş gözükmektedir. Nitekim, söz konusu projenin somuta indirgenmiş revizyonist versiyonu olan ve agresifliğiyle ön plana çıkan "Türkiye 2023 Vizyonu" ve “tribünden sahaya Türkiye ifadeleri”, bu tespitimizi desteklemeye yönelik önemli ipuçları vermektedir. Dolayısıyla meseleye bir de bu açıdan bakılabilir.

         


Türk Yurdu Ekim 2012
Türk Yurdu Ekim 2012
Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele