Anayasa Yaparken Tuzağa Düşmeyelim

Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

                  Türkiye’de Meclis, siyâsî partiler, kamuoyu yeni ve sivil bir Anayasa yapmanın bütün meselelerin hallinin yegâne çaresi olduğu noktasında âdeta şartlandırıldı. Esasen, Tanzimat’tan buyana sâdece siyâsî reçetelerle meselelerin hallonulacağını zannetmek, devlet adamlarımızın ve münevverlerimizin iflâh olmaz bir saplantısıdır. Bunun, istisnası Sultan İkinci Abdülhâmid Han’dır. O siyasi tedbirlerden evvel veya ona paralel şekilde eğitim faaliyetlerinin ve bazı müesseselerinin tesisinin önemini idrak ile o istikamette gayret göstermiştir. Belki uzun saltanat yıllarının nisbeten az hasarla atlatılmasının ve Birinci Dünya Savaşı sonunda, İmparatorluğun bîtâp coğrafyası üzerinde,  diri bir devletin ortaya çıkmasının sebebi budur. Zira Cihan Harbinde birçok cephede büyük bir imân ve gayretle destanlar meydana getiren ve Millî Mücadeleyi yapan kadrolar, O’nun yeni mekteplerinin yetiştirdikleridir.

         

         

        Gök Sultanı Doğru Anlamak Lazım

         

                 Abdülhâmid Han’a büyük hayranlık beslediği iddiasında bulunan bugünün yöneticilerinin, O’nun siyâsetinin esaslarına neden riayet etmediğini anlamak mümkün değildir. Sonuçlarının müsbet olacağından emin bulunmadan, sâdece “değişimcilik” sevdasına, belli bir istikrarı sağlayan haller üzerinde oynamanın nasıl bir macera olduğunu görmemek nasıl bir körlüktür? Bir yandan, İmparatorluğun çöküşünü hızlandırmada, Sultanın büyük bir mahâretle devam ettirdiği Balkan Kiliseleri arasındaki iltilâfın, tecrübesiz İttihatçılar tarafından giderilmesinin o coğrafyanın kaybındaki önemli etkisine işaret edeceksiniz, ama diğer taraftan, Cumhuriyet yöneticilerinin Abdülhâmid taklidi bâzı siyâset uygulamalarını tenkid edecek ve aynen İttihatçıların yaptıklarına benzer şeyler yapacaksınız. Bu ne tezattır?

         

                Konumuz elbette, Gök Sultan’ın uygulamaları ile günümüzdekileri mukayese etmek değildir. Ancak, gündemdeki Anayasa Değişikliği çalışmaları sırasında, başlangıçta Meclis ekseriyetini teşkil eden iktidar partisinden de destek bulan, “Yeni Anayasa” veya  “Devleti yeniden inşa” arzu ve iştihasına ve özellikle terör belâsısının def’i için çare gibi öne sürülen “Devletin Kuruluş Felsefesini” yeniden ifade gayretinin telâfi edilemez sonuçlarına ve böyle bir gayretin sahiplerinin tarihte hiç de müspet bir yeri olamıyacağına dikkat çekmek arzusundayız.

         

         

        Kuruluşuna Aykırı Hareket Eden Devlet Çöker

         

               Tarihimiz, devletin kuruluş felsefesine aykırı yönelişler olduğunda bunun sonunun çöküş olduğunun misalleriyle doludur. Burada, Türkiye tarihinden iki örnek vermek istiyoruz. Esasen her iki örnek de, büyük mütefekkir İbni Haldun’un bu konudaki nazariyesini doğrular mâhiyettedir. Nazariyenin özü, ‘’devletler kuruluş asabiyelerine aykırı bir yönelişte bulunur ve siyâset takip ederlerse inkiraz bulurlar, yani çökerler’’

         

                 Bu konuda genç araştırıcı Ahmet Vurgun nazariyenin geniş bir özetini Türk Yurdu’nun önceki bir sayısında[1] vermiş ve bu nazariye açısından Büyük Selçuklu Devletini değerlendirmiştir. Buna göre, Büyük Selçuklu Devleti Türkmen boylarının devleti idi; Türkmen boylarına istinat etmekteydi. Ancak Devletin sınırları genişleyince ve başka birçok unsuru yönetmeye başlayınca, idarede de bu unsurların ağırlığı Tükmen Boyları aleyhine artmış, Türkmenler Devletin kendilerini dışladığı duygusuna kapılıp devletine küsünce, Büyük Selçuklu’nun sonu gelmiş, her boy kendi Beyliğini kurarak, Anadolu Beylikleri dönemi başlamıştır. Artık Anadolu’nun ve arkadan Rumeli’nin de dâhil olmasıyla devletin bütünlüğünü gelecekte, bu Beyliklerin en küçüğü Osmanlı Beyliği sağlayacaktır.

         

                Ancak, Büyük bir Cihan Devleti hâline gelen Osmanlı Devleti de, sıkıntıya düştüğünde, çareler ararken yeniden devletin kuruluş felsefesine aykırı bir yolu seçmiş ve kendi sonunu hazırlamıştır.    

             

                   Bilindiği üzere, Osmanlı Devletinde halk iki zümre idi: Müslümanlar ve Zımmîler. Devletin temsil makamı “Âl-i Osman” idi, kurucu unsuru müslüman olanlardı. Gayrimüslimler devletin zimmetinde idiler. Malları, ırzları ve hayatları devletin teminatı altında idi. Devlet, adaletin tesisinde müslim-gayri müslim ayırt etmez. Devletin “âdil” ve “kerim” vasıflarından herkes istifade ederdi. Osmanlı barışının da, uzun süren saltanatının da sırrı buradaydı. Devlette sıkıntılar başlayınca, önceleri münevverler ve devlet ricali çeşitli çareler ileri sürmüşlerdir. Bunların özeti, “usûl-i kadîm’e dönmektir”. Yani kurucu felsefenin, kurucu örfün ve elbette kuruluş heyecanın ihyasıdır. Kuruluş felsefesinin ihyası fikrinde belki İbni Haldun’un zikredilen nazariyesinin etkisi de vardır. Ancak, Avrupa devletlerinin de tahrikiyle, özellikle devletin Avrupa coğrafyası yangın yeri hâline gelince, aynı zamanda yeni münevverlerin düşünce ve zihniyetlerinin gelişim ve teşekkülünde, Batı’nın etkisinin ağırlığı hissedilmeye başlayınca, elbette artık “usûl-i kadîm”e dönmek temel anlayışı unutuldu. Tanzimat Fermanı’nı yayınlatanların da temel düşüncesi devletin kurtarılması idi. Ancak, getirilen yeni düzen kuruluş felsefesini rafa kaldırmıştı. Artık Devlet’in bütün vatandaşları aynı idi. Müslim-gayrimüslim devletin kurucusu hâline gelmişti. Devletin aslî sahibi olan Müslüman halk buna tepkisini “artık gâvura gâvur demek suç oldu” şeklinde ortaya koydu. Kendilerine verilen bu imtiyaz, gayrimüslimlerin devlete sahip çıkmalarına yetmedi. Avrupa devletlerinin ve Rusya’nın tahrik ve teşvikiyle isyanlar devam etti. Ama artık Müslümanlar da şaşkındı ve kafası karışıktı. Netice mâlum. Tanzimat’ın sonunda ilân edilen Meşrutiyet, devleti hazır olmadığı harbe soktu. Ancak Sultan Hâmid Han’ın Meclis’i tatile sokmasıyla, devlet bir müddet nefes aldı.

         

         

        Dünya Sahnesine Aşına Bir Adla Çıkıldı: Türk

         

                 Millî Mücadele sonunda Saltanattan Cumhuriyet idaresine geçilince, Artık devletin temsil makâmı “Âl-i Osman” değildir. Millettir ve onun meclisidir. Millet ise Osmanlı zihniyetine uygun olarak “Müslüman” olandır ve milletin adı da artık “Osmanlı” değil, “Türk”tür. Burada Türk, şimdi bölücülerin ekmeğine yağ süren gâfiller ile bölücülere destek verenlerin iddia ettiği gibi bir etnisite adı değildir. Çünkü esasen yeni rejimi getiren Millî Mücadele’yi yapan kurumun adı, daha baştan “Türkiye Büyük Millet Meclisi” idi. Dolayısıyla, tabii bir sonuç olarak, artık vatanın adı “Türkiye” ve bu coğrafyayı vatan yapan milletin adı da “Türk”tür. Millete Türk adını vermek, bugün zannedildiği ve maalesef devlet yetkililerinin de hiç düşünmeden söyledikleri gibi, bu Türk milletine dâhil olan farklı grupların inkârı mânasında değildir. Bunlar elbete vardır. Ancak, her halde dünya efkârına bir isimle çıkılmak gerekir. Bu da esasen dünyanın da Haçlı seferlerinden beri âşina olduğu ve telâffuz ettiği “Türk” adıdır.  

         

                    Esasen, Cumhuriyet idaresi bir rejim değişikliğidir. Devlet ise Büyük Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın vârisidir. Bunlar Hanedan adıyla anılsalar da bir Türk Devletidir. Dolayısıyla, yeni rejimle idare olunan devletin de bir Türk Devleti olduğunu ifadede mahzur olmadığı gibi, artık devleti hanedan temsil etmediğine göre, bir zaruret vardır.

         

                Lozan’dan itibaren sosyolojik olarak Türk’ün temel belirleyicisi Müslüman olmak veya Türkçe konuşmaktır. Ancak, Cumhuriyet ilânından belli süre sonra, katı lâiklik anlayışı, milletin yapısındaki müslümanlık mayasını aşındırdığı, sosyal hayatın dışına ittiği için, etkileri bugün de görülen sıkıntılar yaşandı. Ancak bu sıkıntılardan kurtulmanın çaresi, Tanzimatçıların yaptığı gibi kurucu felsefeyi, bir kenara atmak değil, onu ihya etmek, onu tahkim etmektir. Aksi, Tanzimat tecrübesi ile ortadadır. Daha sonraki uygulamalardaki, birçok sivrilikler, esasen demokratik hayatla törpülenmiş veya tasfiye edilmiştir. Elbette, burada yapılacak başka işler de vardır. Ancak, hiçbir şekilde kurucu felsefe aşındırılmamalıdır.

         

         

        ABD Örneği Doğru Anlatılmıyor

         

                Anayasa değişikliği ile çokça telâffuz edilen ve düşülmesi muhtemel ikinci hatâ, federasyonu çağrıştıran ve merkezî yönetimin etki ve denetimini zayıflatmayı hedef alan “demokratik özerk” mahallî idarelerdir. Yine elbette dünyada böyle devletler vardır ve iyi sonuçlar verdiği görülmektedir. Ama bu ülkeler ya monarşik demokrasilerdir veya tarihî tecrübeleri, böyle bir sonucu doğurmuştur. Herkesin hayranlıkla taklide kalktığı ABD, baştan ayrı ayrı sömürge bölgeleri olarak belli ölçüde kendini “genel sömürge valisine” bağlı olarak idare eden “devlet”lerden meydana gelmiştir. Belki sömürgeci ülke, parçalayarak idareyi daha emin bulduğu için bu yolu seçmiştir. Yani bütünlüğü olan bir coğrafya parçalanarak devletlere ayrılmamış, zaten ayrı olan devletler belli prensipler altında bir araya gelmişlerdir. Sistemin oturması için de uzun süren bir iç harp, “Kuzey-Güney” savaşı yaşanmıştır.

         

         

        Osmanlı Güçlü Merkezle Hüküm Sürdü

         

        Türk devletlerinin en uzun ömürlüsü Osmanlı devletidir. Bunun başta gelen sebebi, Osman Oğullarının geçmiş tecrübeleri değerlendirmeleri, taht kavgasının önüne geçmeleri ve güçlü bir “hassa ordusu” kurarak merkezi taşraya karşı güçlendirmeleridir. Buna rağmen, daha zayıf bir bağ ile merkeze bağlı olan ve hatta merkezden tayin edilen Mısır valisinin Kütahya’ya kadar yürümesi engellenememiş, devlet kendi valisine karşı, İngiltere’den yardım istemek zorunda kalmıştır. Bütün bir tarihin özeti şudur: Merkez güçsüzleşince, devletin mevcut vatan bütünlüğü içinde devamı zordur. Bu sebeble, demokrasinin en uç noktalara kadar en kâmil şekilde işlemesini temin gayreti ile merkezin güçlü denetimini ve yönetimini devam ettirmesinin telifini yapmak, ama katiyetle merkezin zayıflamasına müsaade etmemek lâzımdır.

         

         

        PKK ve Destekçilerinin Talepleri Tehlikeli

         

        Yerinden yönetim, yerel yönetim, demokratik yerel yönetim kulağa hoş gelen sözler olsa da bunlar Türk tarih tecrübesi karşısında sadece boş bir slogan değil, aynı zamanda devlete türlü badireler açacak hallerdir.

         

             Esasen, dikkat çektiğimiz iki tehlike de PKK’nın talepleridir. Bâzıları, bu taleplerin belli ölçüde karşılanmasının terörü bitireceği zannındadır. Aksine, böyle bir çözümün kabulü terörle sonuç alındığını gösterecek, bağımsızlığa kadar giden taleplerin gerçekleşmesi için terörü daha da azdıracaktır.

         

                  O halde, yeni Anayasa yazılmasında, devletin kuruluş felsefesini değiştiren ifadelerle, merkezi zayıflatan düşüncelere hiçbir surette yer vermemek lâzımdır. Böyle bir gaflet ,“ikinci kurucu” olmaya heveslenenlerin, tarih tarafından “büyük yıkıcı” unvanı ile vasfedilmesini sağlayacaktır.

         


        


        

        [1] Ahmet Vurgun, İbn Haldun Üzerinden Büyük Selçuklu Devletinin Yıkılış Sürecine Bakmak, Türk Yurdu, Ocak 2012, 293. Sayı

         


Türk Yurdu Ekim 2012
Türk Yurdu Ekim 2012
Ekim 2012 - Yıl 101 - Sayı 302

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele