Balkanlarda Türk İzleri

Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

-Değerli Büyüğüm Yücel Hacaloğlu’na-

         

         

        Tarihi kaynaklarda 2. yüzyıldan itibaren Hun-Türk kavimlerinin Avrupa’nın doğusunda, Ural dağlarının güneyinde göründükleri bilinir. Lakin daha sonra bütün Avrupa kavimlerini titreten ve o zamanki Avrupa’nın etnik durumunu altüst ederek bugünkü manzarasını almasına sebep olan Hunların, ne zaman buraya geldikleri hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlanmaz. Bununla beraber ilk defa olarak Avrupa’da devlet kuran Türk kavmi, daha sonraki adıyla Attila Hunlarıdır. Bütün doğudan gelen kavimler gibi Hunlar da, Macar ovasının Tuna ve Tisa ırmakları arasındaki bozkır uzantısını kendi göçebe hayatları için daha uygun buldular. Burası aynı zamanda yolların bir uğrak ve kesişme noktası olması dolayısıyla stratejik bakımdan da çok mühim bir yerdi. Merkez hâlâ, Don ırmağının ötesinde bulunuyordu.

         

         

        5. yüzyılın başından itibaren Hunlar, Trakya’ya ve Balkanlardaki Bizans arazisine taarruz etmiş ve İmparatorluk her defasında Hunlara ağır vergiler ödemek suretiyle sulhu sağlayabilmiştir. Balkanlar tarihi, Türk tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Balkan kelimesi dahi, sıra-dağ ve ormanlık dağ anlamında Türkçe bir sözcüktür. Osmanlı Türkleri imparatorluklarını kurarken iki büyük gücü, güneyde Venedik, kuzeyde Macaristan’ı bulmaları bir rastlantı değildir ve Balkan jeopolitiğinin değişmez bir sonucudur. Osmanlı İmparatorluk anlayışı din, dil ve ırk ayrılığı gözetmeyen, bütün tebaayı Osmanlı devleti şemsiyesi altında birleştiren siyasi bir düzendi ve 19. yüzyılda Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar milliyetçilik hareketleriyle ulus devletlerini kurmak için ayaklanıncaya kadar böyleydi.

         

         

        Günümüzde farklı millet ve etnik toplumları ortak paydalarda buluşturan bir Balkan kimliğinden bahsedilebilirse, bunda Balkanlarda hüküm sürmüş geçmişteki büyük uygarlıklarla beraber, 500 yıllık Osmanlı-Türk varlığının çok önemli bir katkısının olduğu inkâr edilemez. “Balkan” sözcüğü bu coğrafyaya uzun bir tarihi süreç içinde göç eden Türklerin armağanıdır. Yaşayan Türkçede sarp ve ormanlık, ormanlarla kaplı dağlık bölge gibi anlamlara gelen “Balkan” adı bu coğrafyaya kalıcı olarak yerleşmiştir.

         

         

        Balkan yarımadası kültürel, siyasal ve ekonomik bakımdan dünyanın en karışık bölgesidir. Tarih boyunca Balkanlar Doğu ile Batı’nın, İslam ile Hristiyanlığın, Katoliklikle Ortodoksluğun birbiriyle buluştuğu, birbirinden ayrıldığı bir tampon bölge olmuştur. Üç büyük semavi dinin mevcut olduğu, 19 ırkın yaşadığı, 16 dilin konuşulduğu, medeniyetler mozaiği olan bu topraklarda huzuru korumak, her zaman çok zor olmuştur. Bölge insanları hiçbir zaman kendi kaderlerine bırakılmamışlar; büyük devletlerin, stratejik taktikleri arasında kalmışlar. Balkanlarda herhangi bir konuda genelleme yapmak son derece güçtür. Balkanları bir bütün olarak ele almalı ve her devlet bu bütün içinde farklılık arz ettiğinden her ülke farklı değerlendirilmeli, bu sebeple bölgeyi iyi anlayabilmek, coğrafi şartları, stratejik güçleri, hedefleri ve taktikleri iyi analiz etmeyi gerektirir.

         

         

        Balkanlar insanlık tarihinin en önemli bölgelerinden biri olarak Avrupa ile Anadolu, Yakın Doğu ile Asya ve Afrika’ya açılan bir kapı ve aynı zamanda da Akdeniz dünyası ile Avrupa’nın karşılaşma ve kaynaşma noktası olmuştur.

         

         

        Adını Türkçeden alan Balkan Yarımadası, Güney Avrupa’daki üç yarımadadan biridir. Bölge; Yunanistan, Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Makedonya, Arnavutluk, Sırbistan, Karadağ, Kosova, Bulgaristan, Romanya ve Moldova’dan oluşmaktadır. Batı’da Adriyatik ve İyonya Denizleri, güneyde Ege Denizi, doğuda Marmara ve Karadeniz ile çevrilidir.

         

         

         

        Türkler Balkan Coğrafyasında

         

         

        Balkanların Türkleşmesi, yaygın olan bilgiye göre MS 4. yüzyıl sonlarında Avrupa’da Hun Türkleri (Attila) ile başlar. 374 yılında başlayan Avrupa Hunlarının İdil (Volga) Irmağı’nı geçerek Doğu Avrupa steplerindeki kavimleri Batı Avrupa’ya doğru sürmesi olayına, “Kavimler Göçü” adı verilmiştir. 390’lı yıllarda Balkanlara yerleşmeye başlayan Hunları, 610’larda Avar Türkleri ve 670’lerde Bulgar Türkleri takip eder. 680 yılında Azak Denizi civarındaki Büyük Bulgarya adıyla anılan Bulgar Hanlığı’nın dağılmasından sonra Asparukh (İsperih) Han önderliğindeki Kutrigur Bulgarları, bugünkü Kuzeydoğu Bulgaristan topraklarına yerleşerek, Ağbaba (Pliska) merkezli Tuna Bulgar Hanlığı’nın temelini atarlar.

         

         

        11. yüzyılda Tuna üzerinden gelerek kalabalık kitleler halinde akın eden Türk kavimlerinin, Balkan Yarımadası’nı büyük ölçüde Türkleştirdiği görülür. 1036 yılında Tuna’yı geçerek Silistre- Şumnu arasında Deliorman topraklarına yerleşen Turak Han önderliğindeki Peçenek Türkleri, Turakhan (Tutrakan) Kalesi’ni kurarak, Bizans’ın Tuna sınırını korumakla görevlendirilirler. 1110 yıllarından itibaren kuzeyden, İdil boylarından gelen Müslüman dervişler sayesinde İslamiyeti seçerler ve “Gacal” adıyla anılmaya başlarlar.

                      

         

        1048 yılında Tuna’yı geçen Kegen Bey yönetimindeki Peçenekler, bugünkü Türkiye Trakya’sına yerleşirler ve güçlü bir donanmaya sahip olan İzmir Beyi Çaka Bey ile anlaşarak İstanbul’u almaya ve Bizans’a son vermeye hazırlanırlar. Bizans’ın Karadeniz kuzeyinden kiraladığı Togurtak ve Bönek komutasındaki 40 bin kişilik Kuman (Türk) ordusunun yardımıyla 1091 yılı baharında Meriç Nehri boyunda yapılan savaşta, Peçenek ordusu imha edilir. Peçenek kadın, çocuk ve hayvan sürülerini ganimet olarak paylaşan bu Kuman ordusu, Rodop Dağları’na iskân edilerek, Bizans ordusuna paralı asker olarak kaydedilir. Rodoplara yerleştirilen bu Kuman-Peçenek Türk kitlesi, daha sonraki Pomak topluluğunu oluşturacaktır. 1080’li yıllardan itibaren de Kuman-Kıpçaklar Balkanlara akın ederek, Rodop Dağları, Vardar Makedonyası, Dobruca ve Tuna boylarına yerleşirler. Böylece 11. yüzyılın sonlarına kadar, kısmen 12. ve 13. yüzyıllarda da devam eden göçler sayesinde Osmanlı fetihleri öncesinde Balkanların belirli yörelerinde kesif bir Türk yerleşimi gerçekleşir.

         

         

        Osmanlı Devleti, Anadolu’da kurulup, adalet üzere idare edilmesi sayesinde, kısa zamanda genişleyip, 14. yüzyılda Avrupa kıtasına da hâkim olmaya başladı. Osman Bey devrinde, Makedonya’ya ilk Osmanlı akını 1324 yılında yapıldı. Osmanlı sultanlarından Birinci Murat Han devrinde, 26 Eylül 1371 Çirmen Zaferiyle Makedonya’nın kapıları Türklere açılarak, Balkanlardaki mukavemet kırıldı.

         

         

        Makedonya Balkan Yarımadası’nın diğer bölgelerine kıyasla Osmanlı Devleti’nin hudutları dâhilinde en uzun süre kalan, Osmanlı döneminin Rumeli’nde en geniş ölçüde Türklük değerlerine sahip olan, Türk izlerini ve dokusunu hala koruyabilen bir Balkan Bölgesi’dir. Birkaç asırlık Osmanlı Türk dönemi bu topraklarda kendi yüksek medeniyetini meydana getirmiş olup, Türk kültürü, Makedon, Arnavut, Pomak, Bulgar, Sırp, Hırvat, Romen ve Yunan milletlerin dil, edebiyat ve sanatın her dalında, gelenek ve göreneklerini görmek mümkündür.

         

         

         

        Evladı Fatihan

         

         

        Balkanlardan bahsedip de “Evladı Fatihan”dan da bahsetmemek olmaz, “Evladı Fatihan” deyimi Rumeli’de yaşayan Türklerle bütünleşmiş bir deyimdir.

         

         

        Evladı Fatihan’ı kitaplar şöyle tanımlıyor: “Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. yüzyılın sonlarına doğru Rumeli’ndeki Yörük ve Tatarlardan meydana getirilen askeri teşkilata verilen ad”. Bu askeri teşkilat, yani Evladı Fatihan, 1697 yılında 16.582 askerden oluşmaktaydı ve Osmanlı akıncı güçlerinin ilerlemelerinde büyük destek sağlıyorlardı. Savaşlarda en çok kayıp veren askerler daima Evladı Fatihan askerleri olmuştur.

         

         

        1846 yılında Selanik müşirine yazılan bir emirle Evladı Fatihan teşkilatı ortadan kaldırılmıştır. Bu teşkilat 166 yıl önce ortadan kalkmış ama adı hala söyleniyor, bugün bile bir ortamda Balkan Türk’ünden söz ettiniz mi, hemen ardından Evladı Fatihan adı geçiyor. Bundan yaklaşık beş asır önce Evladı Fatihan askerleri Türk coğrafyasına yeni ülkeler katmış ve böylelikle Viyana kapılarına kadar gelinmiş. Bugün ise Balkan Türk’ü Evladı Fatihan ülkesini bekliyor.

         

         

        1912–1913 Balkan savaşı felaketinden sonra, Makedonya, Osmanlı hâkimiyetinden çıktı. Bölgedeki Türk ve Müslüman ahali Anadolu’ya göç etmek mecburiyetinde kaldı. Buna rağmen, bölgede hala çok sayıda Türk-İslam nüfusu yaşamaktadır.

         

         

        Din, dil ve ırk ayrılıklarına rağmen, Osmanlı’nın 500 yıl, barışı ve birlikte yaşama aşkını, erdemini, aşıladığı, Balkanlar, Batı’da gelişen uluslaşma sürecine paralel olarak, Osmanlı’nın güç kaybına uğraması sonucu tam bir çözülmeye, kargaşaya itilmiş karşılıklı büyük acılar yaşanmıştır.

         

         

         

        Balkanlarda Çözülme

         

         

        Türklerin Balkanlara ilgisi, tarihte Hun Türkleri ile başlamış, Osmanlı İmparatorluğu’nun 14. yüzyılda bu bölgedeki hâkimiyeti ile günümüze kadar devam ede gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlardaki hâkimiyeti beş yüz yıl sürmüş, 1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrası imzalanan Berlin Anlaşması ile Balkan topraklarında sınırlar yeniden çizilmeye başlamıştır. Bu dönemde Osmanlı’nın çöküş içinde olması ve Fransız Devrimi, milliyetçilik akımlarının filizlenmesine neden olmuş, 1878 yılında Sırbistan ve Romanya bağımsızlıklarını ilan etmiş ve özerk statüde Bulgar Prensliği kurulmuştur.

         

         

        Yugoslav kelimesi, Sırpça-Hırvatça dilinde “Güney Slavlar”, Yugoslavya ise “Güney Slavların Yurdu” anlamına gelmektedir. Yugoslavya’nın tarihsel coğrafyası, kültürel ve siyasi olarak hem Avrupa’ya hem Balkanlar’a hem de Akdeniz’e aittir. Yugoslavya topraklarında yaşayan halkların buradaki müşterek varlığının yaklaşık 1300 yıllık tarihi vardır.

         

         

        Birinci Dünya Savaşı sonunda, Slovenler, Hırvatlar, Boşnaklar ve Sırplar birleşerek “Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı’nı kurmuşlardır. Daha sonra ise bu krallığın ismi “Yugoslavya Krallığı” şeklinde değiştirilmiştir. Bugün bağımsız 11 Balkan ülkesinden yedisi eski Yugoslavya toprakları içinde yer almıştır. Bu nedenle Yugoslavya’nın tarihi, Balkanların yakın dönem tarihinde önemli yer tutmaktadır.

         

         

        29 Kasım 1943 tarihinde, Bosna’nın Yayçe (Jajce) kasabasından Hırvat asıllı Josep Broz Tito’nun başkanlığında AVNOJ (Yugoslavya Antifaşist Ulusal Kurtuluş Konseyi) toplanmış ve bu konseyin kararları ülkenin federal bir temel üzerinde yeniden yapılandırılmasının temellerini atmıştır. Ülkenin adı 1943 yılında Demokratik Federal Yugoslavya, 1946’da Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti ve 1963 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti olarak değiştirilmiştir.

         

         

        Yugoslavya, İkinci Dünya Savaşı’ndan 1980’e kadar Tito’nun idaresi altında kalmıştır. 1980 yılında Tito’nun ölümü Yugoslavya ve Balkanların geleceği açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Bu olay hem Yugoslavya’da milliyetçi çatışmaların ortaya çıkmasına hem de Balkanlarda barış ve istikrarın ciddi anlamda bozulmasına yol açmıştır. Tito’nun ölümü sonrasında Kosova’da başlayan şiddet olayları gelecekte yaşanacakların habercisiydi. 1986 yılında Sırp Bilimler Akademisi tarafından yayımlanan memorandum (muhtıra) Sırp entelektüelleri arasında gelişen milliyetçiliğin ve ‘Tito Yugoslavyası’na muhalefetin önemli bir göstergesiydi. Bu memorandum, Yugoslavya üzerindeki Sırp iddialarının teorik temelini oluşturmaktaydı ve Yugoslavya’nın Tito uyarlamasını tamamen değiştirmeye yönelik bir girişimdi.

         

         

        Ancak Yugoslavya içinde milliyetçi tepkilerin ilk nüveleri daha Tito’nun sağlığında ortaya çıkmaya başlamıştı. 1967 yılı Mart’ında Sırplarla Hırvatlar arasında 20 yıldan sonra ilk ciddi anlaşmazlık ortaya çıkmıştı. Hırvat entelektüellerinin büyük bir kısmı “Hırvat Edebi Dilinin Adı ve Durumuna İlişkin” bir deklarasyon yayımlamışlar ve bu deklarasyon ile Sırp-Hırvat edebi dilini düzenleyen 1954 Novi Sad Anlaşması’nı reddetmişlerdir. Hırvat entelektüelleri edebi dil olarak Sırpçayı seçmekle anlaşmanın Hırvatçayı bölgesel bir lehçe konumuna düşürdüğünü ve böylece de zengin edebi tarihini göz ardı ettiğini iddia ediyorlardı.

         

         

        1980’li yıllarda Sovyetlerde Gorbaçov’un etkisiyle başlayan Glasnost ve Perestroyka (Açıklık ve Yeniden Yapılanma) Politikaları Yugoslavya’yı da etkilemiştir. 1980 yılında Tito’nun ölümünden sonra bir türlü toparlanamayan ülke 1990’da çok partili düzene geçilmesinin ardından, 1991’de başlayan iç savaş sonucu aynı yılın sonlarında parçalanmıştır.

         

         

         

        Balkanlar’da Nüfus Hareketleri

         

         

        Balkanlar, tarih boyunca Avrupa kıtasının etnik gruplar bakımından en zengin bölgesi olmuştur. 14. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgedeki hâkimiyeti başlamıştır. Bu dönemde bölgedeki Müslüman nüfus oranı yükselmiştir.

         

         

        Günümüzde Balkanlardaki nüfus hareketlerine bakıldığında, Müslüman Türk nüfus hayli gerilemiştir. Toplam bazda bakıldığında Balkanlarda 1,5 milyon civarında Türk nüfus yaşamaktadır. Müslüman nüfusa bakıldığında ise resmi rakamlara göre günümüzde Balkanlarda yaşayan Müslümanların toplam sayısı yaklaşık 8 milyon civarındadır. Bu rakam, bölgenin toplam nüfusunun % 12’sine karşılık gelmektedir. Oysa 19. yüzyılın ikinci yarısında Müslümanların Balkanlar’daki nüfusa oranı ise % 40’lar düzeyindeydi.

         

         

        14. yüzyılda başlayan Balkanlardaki karşılıklı etkileşim Osmanlı Devleti’nin tarihsel hayat çizgisi boyunca özel bir yer tutmuş, günümüz Türkiye’sine de önemli yansımaları olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecini hızlandıran Balkan ulus-devletlerinin doğuşunda, Batı’dan gelen milliyetçilik ideolojisi kadar Osmanlı mirası ortak kültürden beslenen siyasi akımlar etkin olmuştur. Bu sadece ayrılıkçı ulusal hareketler için değil, Türk aydınlanması bakımından da geçerli bir olgudur.

         

         

        Selanik merkezli, Türk aydınlanmasının bağrından çıkardığı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosunun çoğunlukla Balkan kökenli olması tesadüfü değildir Rumeli vilayetlerinin Avrupa’ya en yakın bölgeler olmalarının entelektüel hayatta kaçınılmaz yansımalarının yanı sıra, o günün Osmanlı tebaası içinde yer alan etnik toplumlar arasında doğan milliyetçi akımların faaliyetlerinin genç Türk aydınlarını etkilememesi ve onları vatan kaygısı içine düşürmemesi mümkün değildi. Nitekim başında Mustafa Kemal’in yer aldığı, siyasi kişilikleri gençliklerinin geçtiği Balkanlarda oluşmuş lider kadro bu günkü modern devletimizi kurmuştur. Bu sebeple Cumhuriyetimizin temelinde çok kuvvetli bir Balkan dokusu bulunduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır.

         

         

        Sadece kurucu kadronun entelektüel ve felsefi oluşumu bakımından değil, ülkemizde milyonlarla ifade edilen Balkan göçmeni vatandaşlarımızın ata yurtları Balkan coğrafyasıyla kan ve gönül bağı Türkiye’yi bir Balkan ülkesi yapmaktadır.

         

         

         

        Balkanlar’dan Anadolu’ya Göçler

         

         

        19. ve 20. yüzyıllarda sayısız göç dalgalarıyla ata yurtlarından koparılarak Türkiye’ye göç ettirilen milyonların, araya nesiller girse de yaşadıkları acıları unutmak mümkün değildir. Diğer yandan tüm göçlere rağmen Balkanlarda hemen her ülkede varlıklarını sürdüren ve Türkiye’yi ana vatanları olarak gören Osmanlı bakiyesi Türk toplumlarının varlığı, Türkiye’yi Balkanlara bağlayan zincirin en güçlü halkalarından biridir. Türk toplumlarının yanı sıra kendilerini Türkiye’ye çok yakın hisseden, Türkiye’de çok sayıda yakınları bulunan Boşnaklar ve Arnavutlar gibi, akraba saydığımız toplumları da Balkanlar politikası çerçevesinde değerlendirmek zorundayız.

         

         

        1912-13’teki Balkan Savaşlarının sonucu ortaya çıkan milli devletlerin doğumu hayli sancılı olmuştur. O denemde ve onu takip eden o yıllarda Balkanlardan Türkiye’ye çok sayıda kitlesel göçler vuku bulmuş, büyük acılar yaşanmıştır. Ata yurtlarından kopartılan göçmenler Balkanları da beraberlerinde Anadolu’ya getirmişlerdir.

         

         

        Balkanlar tarihi incelendiğinde görülecektir ki, bu coğrafyada kitlesel katliamlar, çatışmalar, etnik temizlik ve sürgünler, acı ve gözyaşı ile anılmaktadır. Bir yüzyıl öncesine geri gidildiğinde aynı algı yine karşımıza çıkmaktadır. Balkanların bu kötü şöhretle anılması çok daha iyi şeyleri hak eden bölge halkları için büyük bir haksızlıktır. Balkanlar, parçası olduğu, Avrupa’nın diğer bölgeleri gibi barış, istikrar ve refaha layıktır. Esasen bunları elde etmek için gereken birikimlere de sahiptir.

         

         

        Etnik milliyetçilik çok kültürlülüğe, çok dinliliğe, farklı milliyetten toplumların bir arada yaşamasına tahammül göstermez. Oysa Balkanlardaki güzel zamanlar hep bu çoklu değerlerin korunduğu dönemlerde yaşanmıştır.

         

         

        Çatışma, bölünme ve etnik temizlik Balkanların “makûs talihi” olmamalıdır. Balkanların üç bin yılı bulan uzun geçmişinde çatışmalardan uzak, uzun refah ve barış dönemleri yaşanmıştır. Sonuncusu Osmanlı dönemi olmak üzere, büyük imparatorluklar dönemlerinde Balkanlarda barış ve istikrarın güçlendiğini, halkın refah düzeyinin yükseldiğini, bilim ve kültürde ilerlemeler kaydedildiğini, farklı din ve etnik kökenden gelen toplumların kolayca kaynaşıp, hem fert hem de topluca gelişebildiklerini biliyoruz. Bu gerçek, aralarında Makedonya Cumhurbaşkanı Gjorge İvanov’un da bulunduğu pek çok tarihçi ve entelektüelin ortak tespitidir.

         

         

         

        Soğuk Savaş Sonrası Balkanlar

         

         

        Birinci ve İkinci Dünya savaşlarının yıkım ve acılarından sonra, Balkanlardaki ikinci büyük travma Yugoslav Federasyonu’nun dağılmasından sonra 1990’ların başında yaşanmıştır. 1990’ların başındaki katliamların ve etnik temizlik girişimlerinin, ideolojik nedenlerle bir arada tutulmaya çalışılan Yugoslavya’nın dağılmasından sonraki süreci takip etmeleri tesadüfî değildir. Etnik milliyetçilik, 1912 sonrasında olduğu gibi, Yugoslavya sonrasında da farklı din ve kültürlerin bir arada yaşamasına tahammül edememiş, “temiz toplumlar” yaratma güdüsü ile büyük katliamlara sebebiyet vermiştir.

         

         

        Soğuk Savaş’ın sona ermesinden Balkanlar doğrudan etkilenmiştir. Bölgede 2. Dünya Savaşı sonunda tesis edilen ve büyük ölçüde Yalta müzakerelerinin eseri olan mevcut durum, 1990’lı yıllarda değişmiştir. Balkan ülkeleri komünizmden ayrılıp batı demokrasisine geçmişlerdir. Yugoslavya parçalanarak; Bosna Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya, Sırbistan, Karadağ, Kosova gibi yeni devletler ortaya çıkmıştır.

         

         

        Soğuk savaşın sona ermesi, en başta Varşova Paktı’nın lağvedilmesi neticesini doğurmuş; Bulgaristan ve Romanya üzerindeki SSCB tahakkümü ortadan kalkmıştır. 1990’lı yıllarda anılan ülkeler hızlı biçimde eski rejimin etkilerinden kurtulma ve yeni koşullara uyum sağlama çabası içerisine girmişlerdir. Bu çerçeve içerisinde temel hedef Batı ile bütünleşme olarak tespit edilmiş, Bulgaristan ve Romanya, bir yandan Avrupa Birliği, öte yandan NATO ile yakından ilgilenmeye başlamışlardır. Avrupa Birliği ile anılan ülkeler arasında başlayan ticari ve ekonomik işbirliği anlaşmaları, bir süre sonra tam üyelik için altyapı hazırlama amacını taşıyan Avrupa Anlaşmaları ile devam etmiştir. Uzun ve zahmetli geçen bir sürecin ardından Bulgaristan ve Romanya, 1 Ocak 2007’de tam üye olarak Avrupa Birliği’ne katılmışlardır. Anılan ülkeler aynı zamanda 2004 yılında NATO’ya üye olmuşlardır.

         

         

        1990’lı yıllarda Balkan yarımadasında tüm dünyanın dikkatini üzerine toplayan ülkeler Yugoslavya ve Arnavutluk olmuştur. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Enver Hoca liderliğinde kendine özgü komünist uygulamalar ile diğerlerinden farklılaşan Arnavutluk, rejim varlığını 1992 yılına kadar sürdürmüştür. 1985 yılında Enver Hoca’nın yerini Ramiz Alia almış ise de rejimin totaliter/baskıcı yapısında ve dışa kapalı tutuculuğunda bir değişim gözlenmemiştir. Arnavutluk’ta değişim biraz da dünya koşullarının zorlaması sonucu gerçekleşmiş, ilk çok partili seçimler 1992 yılında yapılmıştır.

         

         

        Balkanların bir başka ülkesi olan Bosna-Hersek’te ise 1995 yılından beri silahların gölgesinde barışın devam ettiği ancak toprak bütünlüğü endişesi sona ermemiştir. Bosnalı Sırpların Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nden ayrılıp Sırbistan’a katılma niyeti taşıdıkları hiç kimse tarafından sır değildir. Sırplar, barış gücü misyonu ile sürdürülen statükoyu fırsat buldukları en kısa zamanda istedikleri yönde değiştirmek istemektedirler. Kosova’nın bağımsızlık ilan etmesi, Bosnalı Sırpların bu yöndeki taleplerinin belirgin biçimde ortaya çıkmasına neden olmuştur.

         

         

         

        Balkanların Geleceği

         

         

        Netice olarak günümüzde Balkanların fiili durumu ve geleceği konusunda göz önünde bulundurulması gereken husus şudur. Soğuk savaş sonrasında siyasi istikrarsızlık yaşayan Balkanlarda 1995 yılında imzalanan Dayton Anlaşması ile tesis edilen barış pamuk ipliğine bağlı olmaktan kurtulamamıştır. Bölgede siyasi istikrar günümüzde ancak silahların gölgesinde sürdürülmektedir. Balkanlarda 1990’lı yıllara damga vuran mikro milliyetçilik ve etnik çatışmaların aşılması ve siyasi istikrarın kalıcı olarak tesis edilmesinin yolu, Balkanlardaki ülkelerin Avrupa Birliği tam üyeliğinden geçmektedir.

         

         

        Balkanlarda sürekli bir barışın sağlanması ile bölge ülkelerinin ortak bir dış politika hedefi bulunması ve yaşama geçirilmesi ile mümkün olabilecektir. Türkiye, Balkanlarda kalıcı bir istikrara çok önem vermiş ve her aşamada desteklemiştir. Balkanlar ile Anadolu’yu birleştiren evrensel değerlerin insanlığa gelecekte çok daha zengin kazanımlar sağlayacağı bilinmektedir. Bu ortak değerler, ortak hedefler, ortak kazanımlar hoş görü ve barış içinde birlikte yaşama ve paylaşmayı güçlendirecek ve sonsuzlaştıracaktır.

         

         

        Bölgede 1990 sonrası dönemde siyasi yapılarını değiştiren Balkan ülkeleri aynı zamanda buna paralel olarak ekonomik yapısını da değiştirmek zorunda kalmışlardır. Bu değişimin gereği ciddi ekonomik sıkıntılarla karşılaşan devletler, bunu aşmak için dış finansman ve ülke kapılarını dış sermayeye açma yoluna gitmişlerdir. Ekonomik değişim sürecindeki Yunanistan’ın da aralarında bulunduğu birçok Avrupa ülkesi, yatırım yapılması için uygun birer pazar olarak düşünülmelidir.

         

         

         

        Sonuç

         

        Bu çalışmamızın amacı, Türklerin Balkan coğrafyasındaki barışa yapmış oldukları katkı ile Balkanların genel bir değerlendirmesini yapmak ve öncelikli konulara dikkatleri çekmektir.

         

         

        Türkiye’nin Balkan politikası, soydaş ve akraba topluluklarımızın bulundukları ata yurdu topraklarda güven ve refah içinde yaşayabilmelerini, dillerini, dinlerini, milli gelenek ve kültürlerini korurken, kendilerini geliştirmelerini ve bulundukları ülkelere katkı sağlayan, bu ülkelerle Türkiye arasında beşeri dostluk görevlerini gören ileri toplumlar olmalarını öngörür. Bu kapsamda Türkiye, Balkanlarda olduğu gibi, soydaşlarımızın ve akraba topluluklarımızın bulundukları tüm coğrafyalarda, ilgili ülkelerle işbirliği yaparak, insanlarımızın güven, huzur ve refah içinde yaşayabilmeleri için gereken her türlü fedakârlığı yapmaktadır.

         

         

        Türkiye’nin, Balkan politikası bölgesel sahiplenme, herkes için güvenlik, Balkan coğrafyasında yaşayan bütün toplumların refah ve huzur içerisinde kendilerini güvende his etmelerinin sağlanmasıdır. Çünkü Balkanlarda bazı toplumlar kendilerini güvende hissederken, diğerlerinin dışlanması yeni istikrarsızlık ve çatışmaları beraberinde getirme riskini taşımaktadır.

         

         

        Tüm Balkan ülkelerinin kaderi ortaktır. Bölgede gelecek, müşterek inşa edilecektir. İzolasyon, ayrımcılık, etnik milliyetçilik ancak yeni çatışmaların tohumlarının ekilmesine hizmet eder. Türkiye uluslararası toplumun sorumlu bir üyesi olarak, istikrarlı ve müreffeh bir Balkanların yaratılması konusunda kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye devam edecektir.

         

         

        Balkanlarda birlik sağlanır mı? Aslında, birlik olmanın çok da zor olmadığı kanaatindeyiz. Bu bağlamda kast edilen birliğin “Gönül Birliği” olduğunun ifade edilmesinde fayda var. Gönüller arasındaki sınırların kaldırılarak ‘Gönül Birliği’nin sağlanmasında, bu coğrafyada yaşayan tüm topluluklara fayda sağlayacağı bilinmelidir

         

         

        Dil bilimciler, “Gönül” kelimesinin Türkçeden başka bir dilde karşılığının olmadığını ifade ederler. Türklerin ortak kelimelerinden biri olan “Gönül”’e talip olmuş Osmanlı İmparatorluğu bu gönülle Balkanlarda asırlar boyu huzur ve barışın garantisi olmuştur.

         

         

        Bilindiği üzere 2012–2013 yılı Balkan Savaşlarının yüzüncü yıldönümü olacaktır. Bu yıldönümünü fırsat bilerek tüm korku ve takıntılardan sıyrılarak, “Balkan Savaşlarından Sonsuz Barışa” sloganıyla karşılıklı ön yargıların kırılmasına, yeni diyalog ve işbirliği kapılarının açılmasına katkı sağlanmasına, hep beraber sahip çıkılmalıdır.

         

         

        Tarih seyrinde, gerek sınır çatışmaları gerekse olumsuz gelişmeler sonucu, Balkan coğrafyasında sürgün, göç ve katliamlar nedeniyle çok çeşitli acıların yaşandığı malumdur.

         

         

        Balkan ülkeleri, bölgede sürdürülebilir güven, huzur, istikrar, refah ve çok taraflı işbirliği sağlanması yönünde bütün imkânları değerlendirmeli ve yaşama geçirebilmelidir. Bu yaklaşım, Türkiye, bölge ülkeleri, Avrupa Birliği ve uluslararası toplumu rahatlatacak, başta Balkan coğrafyası olmak üzere, dünya barışına da katkı sağlayacaktır.

         

         

         


Türk Yurdu Kasım 2012
Türk Yurdu Kasım 2012
Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele