I. Balkan Şavaşı’nda Edirne Müdafaasının Önemi

Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

        Balkan Savaşına Doğru

         

         

                    Balkan Savaşlarının sebeplerine bakıldığında 1877-1878 yani 93 harbine kadar uzanan ve Berlin Antlaşması maddelerine dayanan bir geçmişi vardır. Balkanlarda Avusturya ile Rusya arasındaki çekişmelerin, Balkanlarda kurulan küçük Balkan devletlerinin daha çok Osmanlı Devleti’ne ait topraklara özellikle Makedonya’ya hâkim olma mücadelesine dayanmaktadır. Balkan Savaşları öncesinde Balkan devletlerinin Osmanlı Devleti’ne karşı birleşmesini engelleyen meselelerin başında Makedonya’daki Kiliseler meselesi gelmektedir. II. Abdülhamid’in Balkan devletlerinin kendi aralarında ortak hareket etmesini önlemek amacıyla sıcak tuttuğu bu meseleyi Osmanlı yönetimi 3 Temmuz 1910’da çıkardığı kanunda “ihtilaflı kilise, mektep ve mukaddes yerlerde hangi unsurun nüfusu çok ise ona aittir” cümlesi ile halledilince, Balkan devletlerinin birleşmesindeki en büyük engel ortadan kaldırılmış oluyordu.

         

         

         

        Bulgarlar ve Edirne

         

         

        Edirne şehri Roma İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti tarafından Avrupa’dan gelecek tehlikelere karşı İstanbul şehrinin anahtarı olarak görülüyordu.[1] Şehir coğrafi konumu dolayısıyla tarih boyunca koruduğu önemini Balkan Savaşlarında da devam ettirmiştir. Savaş öncesinde Balkan devletleri özellikle de Bulgarlar, savaş planlarını Edirne şehrini ele geçirmek üzerine kuruyorlardı. Bulgarlar 1903 yılı içinde Makedonya’da ve Balkanlarda katliamlara başlarken aynı yıl içinde Edirne’de başarısızlıkla sonuçlanan bir ayaklanma teşebbüsünde bulunmuşlardır[2]. Bulgarların Edirne’yi elde etme arzuları 1910 yılına gelindiğinde de devam etmiştir. Bulgarlar aynı yıl içerisinde Edirne istihkâmlarını incelemek üzere bir kurmay subayı Edirne’deki Bulgar konsolosluğunda görevlendirmişlerdir.[3] Bu hadiseye şüphe ile yaklaşılması gerekir, eğer istihkâmlar Bulgarlar tarafından incelenmiş olsaydı, Edirne önlerinde askerlerini bekletmeksizin şehre hücum etmeleri gerekirdi. Bulgarlar 1911 yılından itibaren, ufukta çıkma ihtimali olan bir harpte Edirne üzerine direkt olarak hücuma geçilmesi yönünde kurmay seviyesinde askerî çalışmalar yapıyorlardı. Balkan devletlerinin silah alımlarının büyük devletler tarafından serbest bırakılması ile Bulgarlar genel bütçelerinin üçte birinden fazlasını orduya aktararak, bu yöndeki niyetlerini açık bir şekilde ortaya koymuşlardır.[4] Hatta 1912 yazında Bulgar ordusu Edirne üzerine yapılacak hücumun provasını dahi gerçekleştirdi[5]. Balkan devletlerinin Osmanlı Devleti’ne karşı imzaladıkları antlaşmalarda Edirne şehri de bahis konusu olmaktadır. 13 Mart 1913 tarihinde Rusya’nın hakemliğinde yapılan Sırp-Bulgar antlaşmasına göre her iki devlet Osmanlı Devleti’nden alacakları yerleri belirlemişlerdir[6]. Edirne kuşatmasında görev alan Bulgar II. Ordu komutanı Nikola İvanof’a göre Edirne, Balkanlardan İstanbul’a giden bütün yollara hâkimdi. İstanbul’u almak veya Türkleri sulha zorlamak isteyenler, Edirne’yi almadıkça veya etkisiz hale getirmedikçe asla başarılı olamazdı. Edirne, Osmanlı Devleti hâkimiyetinde olduğu müddetçe İstanbul’a doğru yapılacak harekâtı gerçekleştirecek ordu daima tehlikeye maruz kalacaktı[7]. Kısacası Bulgarların başlangıçta bütün planlarını Edirne şehrini ele geçirme üzerine yaptıkları net bir şekilde anlaşılmaktadır.

         

         

         

        Edirne’yi Savunma Hazırlıkları

         

         

                    Edirne’nin Balkan Harbi’ne hazır hale getirilmesinde, Osmanlı Devleti’nin diğer bölge ve şehirlerinde yaşanan eksiklikler ve problemler aynen yaşandı. Osmanlı Devleti 1910 yılında merkezi İstanbul olan I. orduya bağlı IV. Kolordu merkezi olarak Edirne’de bir garnizon oluşturmuştur. Edirne garnizonunda 1912 yılında komuta Mirliva İsmail Hakkı Paşa ve savaşın başlamasına az bir süre kala şehre gönderilen, sonradan Edirne Müdafii diye şöhret bulacak olan Ferik Mehmed Şükrü Paşa[8] bulunmaktaydı[9]. Savaşın başlamasına çok az bir süre kala var olan komuta kademesinin üzerine başka bir komutan gönderilmesi zaman zaman sıkıntılara sebep olmuştur. Bu husus Mirliva İsmail Hakkı Paşa’nın Kale komutanı, Şükrü Paşa’nın da Müstahkem Mevkii Komutanı olmasıyla şeklen çözülmüştür. Edirne’ye yeni gelen Şükrü Paşa’nın da kalenin askerî eksiklerini kısa sürede tamamlaması mümkün değildi. Bundan dolayı Edirne Balkan savaşına yetersiz tahkimat, silah, teçhizat, yiyecek ve sağlık malzemesi ile girmiştir.[10] Osmanlı Erkan-ı Harbiye’si, Edirne’nin 1829 ve 1878 yıllarında Rusların işgaline iki defa uğramış olmasına rağmen, savunma mevzilerinin geçilmez olduğuna inanıyordu. Edirne şehri kale savunma sisteminde şehrin 4.500 ilâ 12.500 metre kadar çevresine yerleştirilmiş siper ve bataryalardan oluşan, düşmanı mümkün mertebe şehirden uzak tutmayı amaçlayan mevzilerdi. Ana tahkimat hattının duvarları 3-3,5 metre yüksekliğinde ve 6-7 metre kalınlığında olup toprak, tuğla veya çimentodan yapılmıştır. Bu kalelerin ilk yapımı 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’na kadar uzanıyordu.[11] Kalelerin etrafında derinliği ve genişlikleri 4 ilâ 5 metreyi bulan hendekler mevcuttu. Bu mevzilerin önlerinde 4 ilâ 6 sıra halinde dikenli teller döşenmişti. Ana hattın 1 ilâ 4 km gerisinde dört kaleden oluşan ve savunmada önemli rol oynamayan ikinci bir hat daha yapılmıştı. Bu savunma şekliyle şehrin içinde birçok askerin birikmesi önlenmiş olacaktı. Ayrıca düşman askeri şehirden uzak tutulacaktı. Kaleler arasına girecek düşman birlikleri de kalelerden yapılacak top atışlarıyla bertaraf edilebilecekti. 3 ila 8 km. yarıçapında bir alanı tepelerden geçirmek suretiyle savunma hattı oluşturuldu. Bu hat Kafkas Tabyası, Kestanelik, Cevizlik, Bağlarbaşı, Ayvazbaba, Büyük ve Küçük Taş Tabya, Yassıtepe, Şeytantarla bağları, Karagöz, Kazantepe, Kazanova, Arda Tabyası, Sinekli Ova’sı, Bosnaköy ve Hacılarezanından oluşmaktaydı. Ulaşım ve nakliye oluşturulacak bir dekovil hattıyla çözülecektir.[12] Edirne savunma hatları arazinin yapısı da göz önüne alınarak şehre hâkim tepelerden oluşturulmuştu.[13] Yüzbaşı Remzi (Yiğitgüden), yazdığı eserde Osmanlı Erkan-ı Harbiyesi’nden farklı düşünmektedir. Askerî açıdan tabyaları asrîlikten uzak olduğu ve üstelik 30 yıldan beri onarım görmediğini belirtir. Fakat tabyaların Trakya’nın soğuk kış günlerinde askerin yağmura ve kara karşı korunmasını sağladığını, yaralı askerlerin sargılarının ve iaşelerinin buralarda yapıldığını da ilâve ederek asrilerini de aratmadığını da belirtmektedir.[14] İtalyanlarla süren Trablusgarb savaşları dolayısıyla daha önce Edirne’deki mevzilerden sökülüp götürülen toplar, savaşın başlamasına çok az bir süre kala Çatalca mevzilerinden alınarak tekrar Edirne’ye getirilip tabyalara monte edildiler.[15] Getirilen ve mevcutlar ile çeşitli ebatlarda 340 âdete ulaşan toplar, savunma amaçlı kaleler kompleksine yerleştirilmiş hareketsiz ve sabit toplar olması zaman zaman savunmada sıkıntılar yaratmıştır. Savunmada görev alan subay ve asker sayısında farklılıklar olmakla beraber toplam 52.597 olarak bildirilmiştir.[16]

         

                    Kale komutanlığı seferber olma emrini 18 Eylül 1328/1 Ekim 1912 tarihinde alarak yoğun bir şekilde çalışmalara başlamıştır. Kaleye ikmal subay ve erleri, taşıt ile askeri araç ve gereçler Anadolu’nun değişik bölgeleri ila yakın çevreden gelmeye başlamıştı. Kalede daha önce hiç askerî eğitim görmemiş erler talime alınıyor, erlerin ikmalleri düzgün yapılamadığından sıkıntılar daha savaş başlamadan yaşanıyordu. Seferberlik planında tespit edilen dış müfrezeler yerlerine gönderiliyor, sınır boyunca siperler kazılıyordu[17]. Seferberlik emrini alan Müstahkem Mevki Komutanlığı, Edirne’de halka 18 maddelik bir bildiri yayımlamıştır. Bildirinin 9. maddesinde bütün yaşlı, düşkün, en az iki aylık para ve yiyeceği bulunmayanlarla, hükümet tarafından sakıncalı görülen halkın üç güne kadar kaleden çıkmaları istenmiştir.[18] Bu bildiri ile bir kale savunması yapılacağı ve kalenin savunmasının en az iki ay olarak hesaplandığı anlaşılmaktadır. Şehirden özellikle İstanbul yönüne zorunlu ve büyük bir göç başlamıştır.

         

                    Edirne Müstahkem Mevkii Komutanlığı, şehre yakın birliklerin iaşe ihtiyaçlarını savaş başlamadan önce ve savaşın ilk günlerinde de karşılamıştır. IV. Kolordu Komutanlığı Merkezi olan Edirne şehri ile olan bağlantısını kopararak Uzunköprü’ye çekildiği 5 Ekim 1912 tarihine kadar adeta kalenin kaynaklarını kullanmış hatta tüketmiştir. Kale komutanlığı ancak bu tarihten sonra müstakilen kaynakları kullanmaya ve şehir içinde müdafaa için malzeme depo etmeye başlayabilmiştir.[19]

         

                    Trakya’da ki doğu ve batı cephesindeki yerlere asker sevkiyatı, Edirne şehrinden geçen tek demir yolu hattı üzerinden yapılmaktadır. Trenlerin çok ağır hareket ediyor olması seferberliğin hızla tamamlanmasında engel hale gelmiştir. Edirne’den İstanbul’a günde tek tren seferi yapılabiliyordu[20].

         

         

         

        Savaş Başlıyor

         

         

                    Edirne şehri, savaşın başlamasından önce Bulgar asker ve çetelerinin önünden kaçan köylüler için adeta bir sığınma yeri haline gelmiştir.[21] Çarpışmaların olduğu sınır boylarından Edirne şehrine doğru olan göç artmış binlerce halk şehrin içine girerken binlercesi de kale önünde beklemektedir.[22] Halk Edirne önlerine, özellikle köylüler savaşın uzun sürmeyeceği ve kısa zamanda Osmanlı Devleti lehine bitip geri döneceklerini düşündüklerinden yanlarına hemen hemen hiç bir şey almadan gelmişlerdi. O yıl tarım açısından verimli geçmiş ve çok ürün elde edilmişti. Göç eden veya çeteler ile askerlere rağmen yerinde kalan her köylünün ambarı genellikle dolu idi. Edirne’ye doğru ilerleyen Bulgarlar ele geçirdikleri köylerde dolu buldukları ambarlar sayesinde asker ve hayvanları için zahire sıkıntısı çekmemekteydi. Kaleden sorumlu Mirliva İsmail Hakkı Paşa, köylüleri istihkâmlardan içeriye almıyordu. Zengin köylü ve çiftlik sahiplerinin mallarını kale içine sokma ve kendilerinin de içeriye girme isteklerini reddediyordu. Hatta bu konuda ısrar edip istihkâmlar önündeki teli aşmak isteyenler süngü ile durduruluyordu. İsmail Paşa, kadınların güçsüzlerin ve yabancı uyrukluların şehri terk etmelerini, kalede kalacakların da en az iki aylık yiyeceklerinin olması gerektiğini şehirde duyurmuştu.[23]

         

        Bulgarlar savaşın başlarında iki orduyu Edirne şehri önlerine sevk ederek, İstanbul’a ulaşmadan önce iyi tahkim edilmiş en önemli mevkii ele geçirmeyi hedefleyerek, İstanbul önlerine ulaşacak askerine malzeme taşıma açısından demiryolundan yararlanmayı da planlamışlardır.[24] Başında General İvanof olduğu halde Bulgar II. Ordusu birkaç karakolun mukavemetinden başka karşı koyma olmaksızın 18 Ekim 1912’de Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında olan sınırı geçip Meriç Vadisi’nden Tunca Nehri’nin sağ kanadından Edirne’ye doğru hücuma başladı.[25] Bulgarlar Arda Nehri’nin sağ kıyısından Edirne’nin batı bölümüne doğru ilerlediler. Bulgar II. Ordu Komutanı İvanof, Edirne’ye anî bir baskın düzenleyerek ele geçirmeyi hedeflemekteydi. Eğer taarruz sonuçsuz kalırsa, Edirne’ye en yakın mevkide muhasara için topları yerleştirilebilecek elverişli yerler elde etmeyi planlamıştı. İvanof’un planı başarıya ulaşmadı. Bulgarlar Edirne’nin batı ve güney-batısını Osmanlı askerinden boşaltıp istihkâmlara olabildiğince yaklaşmışlardı. Balkan savaşlarının başlamasıyla beraber Osmanlı Kurmaylarının oluşturduğu Doğu Cephesi, yani Edirne-Kırkkilise hattı Bulgarların dahi beklemediği bir şekilde Istranca dağlarını aşan Bulgar ordusu[26] karşısında kısa sürede yani altı gün içinde çökmüştür. Bu hadiseyle Edirne şehrinin önemi Osmanlı Devleti açısından bir kat daha artarken, Bulgar askerî kurmayları tarafından bakıldığında İstanbul’a ulaşmak için Edirne’nin mutlaka alınması gerekmediği fikrini savunanların haklılığını da ortaya çıkarmıştır.[27] Kısa sürede Çatalca önlerine kadar ulaşan Bulgar orduları, Edirne şehrini kuşatma altına alırken, Edirne ile İstanbul’un arasındaki askeri ve sivil irtibatı tamamen koparmışlardı. Bulgarlar, Edirne kalesinin planlanandan uzun, aylar sürecek direnişi karşısında, Çatalca önlerinde İstanbul’u almak hedefinde olan askerlerinin, artlarını güvende hissetmemeleri dolayısıyla planları alt-üst olmuştu. Mehmed Şükrü Paşa, Edirne Müdafaasında “1877’de Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın, Kars’ta yaptığı rolü oynayacaktı.” Bu rol, Osmanlı birliklerine ve Osmanlı Devleti’ne zaman kazandırıp, bu durumdan avantaj sağlamaya yönelik olacaktı. Şükrü Paşa’nın Edirne Müstahkem Mevki Komutanlığı’na getirildiği zaman kendisine verilen yazılı emir de bunu destekler mahiyette şehri yalnız kırk gün müdafaa etmesi istenmiştir[28]. Türk ordusu seferberliğini tamamlayıncaya kadar Edirne, Bulgarları sınırda mümkün olduğu kadar oyalamak ve az kuvvetle çok sayıdaki düşman kuvvetini tutmakla görevlendirilmişti. Bunlardan başka kalenin görevleri, düşmanın mümkün olduğu kadar çok kuvvetini Edirne kalesi üzerine çekmek, bunun için düşman birliklerinin yan ve gerilerini daima tehdit ederek serbest hareket etmesine engel olmaktı[29]. Savaşın geneline bakıldığında, Edirne Kolordusu bu plana göre vazifesini layıkıyla yerine getirmiş, Lüleburgaz ve Pınarhisar civarındaki Bulgar birliklerinin rahat hareket etmesini engellemiştir[30].

         

        İstanbul şehri için Edirne stratejik yeri dolayısıyla nasıl bir koruma kalkanı görevi görüyor ise; Edirne için de batısında bulunan Dimetoka ve Kırcaali şehirleri ile burada bulunan Osmanlı birlikleri aynı rolü oynamakta idi. İvanof hatıratında direkt olarak Edirne’ye hücum edememelerinin sebebi olarak “Dimetoka ve Kırcaali’den gelecek bir tehlikenin hayali endişesiyle vaziyeti kavrayamadık ve Edirne meselesini bir an evvel intaç edemedik” demektedir.[31] Bulgar II. Ordu Komutanı İvanof’un bu husustaki endişeleri, Süvari Tugayı komutanı Tanef’in 13 Kasım 1912 tarihinde Dimetoka’nın kuzeyinden itibaren demiryolu, karayolu ve köprülerin Türklerden temizlendiğini, Mustafapaşa’da bulunan II. Ordu merkezine bildirmesiyle sona ermiştir[32]. İvanof’un Edirne kuşatmasında rahat hareket etmesini sağlayan diğer bir olay ise Kırcaali Müfreze Komutanı Yaver Paşa’nın asker ve askeri malzemeleriyle beraber Bulgarlara teslim olmasıdır[33].

         

                    Doğu Ordusu Kumandanı Abdullah Paşa, Doğu Ordusu’nun 22 Ekim 1912’de saldırıya geçmesini âmil emri yayımlayarak Edirne kalesinde bulunan müdafilerinin bir kısmının bu harekâta katılmalarını istiyordu[34]. Edirne kalesi Abdullah Paşa’nın talebi ile fiilen savaşa girmiş bulunmaktadır.[35] Aynı tarihte de Bulgarlar Edirne kalesini kuşatmak için hazırlıklarını tamamlamak üzereydi.[36] Edirne Kalesi, 20.000’i bulmayan bir kuvvetle kuşatmayı başlatıyorlardı. Bulgarlar 25 Ekim günü de Edirne karşısındaki asker sayılarını üç tümen daha arttırmışlardı. İlave olarak Bulgar I. Ordusu’nun iki tümeni de Edirne Kalesi’nin alınması ile görevlendirilmişti.[37] Bulgar II. Ordusu Komutanı İvanof’un umumi saldırı ile Edirne alınamayınca, Osmanlıların kurduğu tuzağa düşmemek içi, Kırklareli önlerindeki Bulgar askeri birliklerinin vaziyeti dolayısıyla, Edirne ve civarında serbest durumda bulunan kıtaların bir kısmını Kırklareli’ne gönderilmesini talep ettiği anlaşılmaktadır.[38] Esasında Bulgarların da amacının Edirne önlerindeki Osmanlı askerinin kale dışına çıkarak savaşa katılmasını engellemek olduğu anlaşılmaktadır.[39]

         

                    Edirne’yi kuşatanlar ile savunanlar arasında, kuşatmanın başladığı tarihten şehrin Bulgarların eline geçtiği tarihe kadar adeta bir beyannameler savaşı yaşanmıştır. Bulgarlar kaleyi savunanlara ve halka beyannameler ile ulaşarak onların maneviyatlarını bozmak suretiyle kale savunmasını çökertmeyi hedeflemişlerdir. Şükrü Paşa ve kumandanları ise halkın ve askerin maneviyatı yükselterek savunma gücünü arttırmayı hedefleyerek ve Bulgarlara karşı psikolojik harbi de sürdürmüşlerdir. Bulgarlar bu propaganda da tayyareleri de kullanarak beyannameleri şehrin semalarından halkın eline ulaşabileceği yerlere atmışlardır.[40] Bu psikolojik harbe vilayetin en üst kademesindekiler dahi dayanamamışlardır. Edirne vilayetinin merkezi olan Edirne şehrinin Bulgarlar tarafından tamamen abluka altına alınmasına rağmen il merkezinin Vali Halil Bey tarafından Tekirdağ’a taşınması önerisi Babıali tarafından reddedilmiştir.[41] Bulgar tayyareleri şehir üzerinde keşif uçuşları yaparak şehirdeki askeri tahkimat hakkında bilgiler toplarken bunları rapor olarak sürekli ordu yönetimine bildirmekte idi.[42] Osmanlı askerî yetkilileri de Bulgarların istedikleri hedefleri nasıl vurduklarını anlayamamışlardı. Onlar bu durumu casusluk faaliyetlerinin bir sonucu olduğu şeklinde değerlendirmişlerdir. Hâlbuki bu durum daha sonraki yıllarda İvanof’un hatıralarında anlatılmaktadır. Şehir üzerinde uçan Bulgar tayyareleri, şehir içinde ve çevresinde olan askerî faaliyetler hakkında ordu birliklerine raporlar vermektedirler.

         

        Edirne muhasarasında kuşatan ve kuşatılanlar açısından en önemli engellerden biri de acımasız kış şartları idi. Mevsimin sonbahardan kışa dönmesiyle beraber şiddetli soğuk Edirne civarında kendisini hissettirmeye başlamıştı. Kuşatan ve kuşatılan asker, düşmandan çok tabiat şartları ile mücadele ediyordu. Şehir içinde gazın bitmesi dolayısıyla geceleri sokakların aydınlatılmasına son verilmiştir. İleri karakollarda kömür ve gaz bitmek üzeredir.[43] Yağan kar ve yağmurlardan oluşan çamur, birlikler arasında irtibatı koparmakta, topçuların arabalarla malzeme taşıması adeta imkânsız bir hal almaktaydı. Edirne çevresindeki nehirler yükselmekte ve köprüler yıkılmaktaydı. Araziler su altında balçık deryasına dönmüştü. Şiddetli soğuklarda açıkta olan hatta kulübelerde olan askerlerin elleri veya ayakları donmakta, sonuçta soğuktan ölenler dahi bulunmaktaydı.[44] Soğuklar dolayısıyla Bulgarlar, Türk siperlerinin dışında kalan bölümdeki ağaç ve üzüm kütüklerini de kesip yaktılar.[45] Şehir içinde ise halk bombardımanda yıkılan yapılardaki ağaç ve tahtaları toplayıp ısınmak için yakmaktadır.

         

         

         

        Ateşkes ve Londra Görüşmeleri

         

         

                    Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa’nın, ordunun son durumu ile ilgili gönderdiği raporlar, 13 Kasım 1912 tarihinde İstanbul’da yapılan kabine toplantısında ele alınmış ve Bulgarlar ile ateşkes görüşmelerine başlanması kararlaştırılmıştır. Nâzım Paşa’nın Bulgar Ordusu Başkomutanı ile yaptığı görüşmeler sonunda iki taraf ordularının Çatalca önlerindeki son durumdaki mevzilerini muhafaza etmesi, ayrıca kuşatma altındaki Edirne, İşkodra ve Yanya kalelerindeki son durumları korunmak şartıyla mütareke yapıldı. Balkan devletleri ile Osmanlı Devleti arasında Londra’da görüşmeler yapılması kararlaştırıldı.[46]

         

                    Bulgar Çarı’nın 15 Kasım 1912 tarihinde II. Ordu Komutanı İvanof’a çektiği telgrafta Bulgarların Edirne hakkındaki niyetlerini ortaya koymaktadır. Çar görüşmeler öncesinde General Velçef’in Edirne üzerine yaptığı genel hücum hakkında rapor istemektedir. Ayrıca İvanof’a Velçef’in niçin bu şekilde davrandığı sorulmuştur. Kuşatma ordusunun amacının asıl ordunun harekâtını desteklemek, kalede bulunan Türk ordusunun bu harekâta tesir veya müdahale etmesini önlemektir. İvanof, Bulgar Başkomutanlığı’na kuşatmada Doğu Cephesi komutanı olan Velçef’in Edirne üzerine hücuma geçmesine kendisinin müsaade etmediğini bildirmiştir. Ayrıca muhasara için neler yaptığı hakkında da ayrıntılı bilgi vermiştir. Güney ve doğu mıntıkalarını muhasara topları ile takviye ettiğini 3-4 gün içinde şehrin bombalanmasına tekrar başlanacağını bildirmiştir. Ona göre kaledekilerin sürekli olarak taciz ve tehdit edilmesi gerekir. Aksi halde Türkler cüretkâr ve müteşebbis oluyor, cesaretle kale dışına harekâtta bulunuyorlardı. Bulgar Çarı Edirne önlerinde olan gelişmeleri önemsemekte buradaki gelişmelerden kendisine günde dört defa haber verilmesini istemiştir.[47]

         

                    28 Kasım 1912 tarihinde mütareke için görüşmelere başlandığında Bulgarlar daha önce ilk şart olarak ileriye sürmeyeceklerini belirtmelerine rağmen Edirne’nin kendilerine teslimini isterler ve bunda da ısrar ederler. Osmanlılar ise görüşmelerin başladığı andaki durumun muhafazası dışında istekler olursa görüşmelerin kesileceğini bildirmiştir. Bulgarlar, Karadeniz ablukasının kaldırılmasını ve Edirne’den demiryolunu kullanmak suretiyle geçerek Çatalca önlerindeki ordularına malzeme nakli, araç-gereç yollama hakkı isterler. Yunanlılar görüşmeler esnasında tasarıyı imzalamaktan çekinirler. Çünkü onlar Yanya’nın teslimini istedikleri takdirde Bulgarların Edirne’yi istemelerinden çekinmektedirler.[48]

         

                    Bulgarlar görüşmelerin başladığını bildikleri halde Edirne kalesine gönderdikleri askeri heyetle Şükrü Paşa ve kurmaylarından kalenin kendilerine teslimini istemişlerdir. Bu istekleri reddedilince de bütün cephelerde ani baskınlar yapılmasını emretmiştir. Amaçları kale ile İstanbul arasında haberleşme olup olmadığının kontrol etmek ve oluşacak bir boşluktan yararlanıp kalenin bir oldu-bitti ile ele geçirilmesini sağlamaktır. Ayrıca Bulgarlar bu gerçekleşmez ise görüşmeler yapılmadan önce kalenin sınırlarını daha da daraltmayı amaçlamaktaydılar.

         

                    Müstahkem Mevkii Komutanlığına, İstanbul’dan Başkomutan Vekili Nâzım Paşa tarafından gönderilen telgrafta Müttefik devletlerden Yunanistan dışında Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ orduları ile ateşkes antlaşması imzalandığı bildirildi. Edirne, Yanya ve İşkodra kaleleri antlaşmaya göre ikmal yapamayacaklardır, denilmektedir. Şükrü Paşa ile İvanof arasında ateşkesin uygulamasını içeren 10 maddelik bir anlaşma imzalanarak 3 Aralık 1912 tarihinde ateşkes ilan edildi ve Edirne semalarında silah sesleri kesildi.[49] Gerçi ateşkesin şartları adaletsizdi. Mesela Türkler kuşatma altındaki Edirne’ye demiryolundan yardım ulaştıramayacak, fakat Bulgarlar Edirne içinden geçen demiryolunu kullanarak kendi birliklerine yardım götürebileceklerdi.[50] Ateşkes antlaşmasının 7. maddesi ile Bulgar trenlerinin Edirne’den geçmeleri sağlanmıştı. Fakat kuşatma altındaki şehir halkı ve Osmanlı ordusu bu maddeden nasiplenememişlerdi.[51] Böylece Bulgarlar, ordularının yiyecek ve cephane ihtiyaçlarını sağlamış oluyorlardı. Buna karşılık Edirne Kalesi’nde ancak bir aylık yiyecek bulunduğu kale komutanlığınca tepkili bir şekilde 10 Aralık 1912 tarihinde Başkumandanlığa bildirildi. Edirne’ye yiyecek ve sağlık malzemesi gönderilmesinin sağlanamaması halk ve asker için büyük bir kayıptı. Aynı zamanda Osmanlı diplomasisinin bir acziyeti idi. Diplomatlar açısında bu maddenin kabul edilmesinin sebebi Londra’da yapılacak barış görüşmelerinin kısa sürede biteceğine inanılmasıdır. Ayrıca bu sürede şehirde yeterince erzak ve cephane olduğunun düşünülmesidir.[52] Bu durum o zamana kadar her türlü yokluk ve zorluğu karşı maneviyatını daima yüksek tutan kale savunucuları olan asker ve halkın moralini bozmuştu. Bulgarların Çatalca önlerindeki askerlerine yiyecek taşıyan ilk Bulgar treni 13 Aralık 1912 tarihinde asker ve halkın gözleri önünden Edirne’den geçti.[53] Esasında görüşmeler esnasında Bulgar heyeti, Yunanlıların görüşmelerden çekilmesinden sonra Edirne’nin boşaltılmasını ve oradaki Türk askerinin onurla kaleyi terk etmesinin krallarının isteği olduğunu söylerler. Bu istek üzerine toplantıda sessizlik olur. Bu sessizlik, Bulgar delegesinin başı olan Danef’in daha önce yapılan protokolü yüksek sesle okumasıyla bozulur. Orada Bulgarlara deniz ve demiryollarının açılması yazılı olup kuşatma altındaki Osmanlı şehirlerine barış görüşmeleri başladığı andaki statü korunacağı için yiyecek yollanmayacaktı. Esasında Bulgar diplomatlar galip olarak kendilerinde bu hakkı görürler ve yapılan itirazları kabul etmezler[54].

         

                    Edirne’de Osmanlı askerine verilen ekmeklerin gramajı azalmaya ve rengi esmerleşmeye başlamış idi.[55] Kar yağmaya başladığı için soğuk, asker ve halk üzerinde etkisini gittikçe artırıyordu.[56] Ocak ayı ortalarında yağan karın etkisi ile hava çok soğumuştu. Yakacak olmadığından bir türlü ateş almayan yaş ağaçlar Sarayiçi’nden kesilmeye devam ediliyordu. Şehrin etrafındaki ormanlar ve gün gün yok oluyordu. Meyve ve dut ağaçları odun olarak kullanılmak üzere yok ediliyorlardı[57]. Ateşkes döneminde soğuk havanın etkisinden kurtulmak isteyen siperlerdeki Osmanlı ve Bulgar askerleri, ocaklarda yaktıkları ateşler ile ısınmaya çalışıyordu.

         

                    Londra’da 17 Aralık 1912 tarihinde başlayan görüşmelere Osmanlı Devleti ile savaşan Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve dört büyük Avrupa devleti; Avusturya, Almanya, Rusya ve İngiltere katıldılar. Osmanlı delegasyonu görüşmelerin uzamasından yarar ummaktaydı. Amaç Balkan devletleri arasındaki anlaşmazlıkların ortaya çıkmasını sağlamak ve birbirleriyle çatışma durumuna gelmelerini beklemekti. Osmanlı Devleti mağlup bir devlet olarak oturduğu masada kendisine yapılan teklifleri kabul etmediği gibi halkı Müslüman olan Arnavutluk ve Edirne’yi de vermek istemiyordu. Ayrıca Anadolu’nun tabii uzantısı olan oniki Adaları da verme taraftarı değildi. Bunun üzerine anlaşma sağlanamayınca 6 Ocak 1913 tarihindeki konferans, bir sonuç alınamadan dağıldı[58]. Londra’da yapılan görüşmelerde Osmanlı Devleti delegasyonu Balkanlarda Edirne hariç diğer yerleri terk etmeyi esas itibariyle kabul etmişti. Avrupa’nın büyük devletlerinin İstanbul’daki temsilcileri, hükümetlerinden aldıkları talimatlar üzerine 17 Ocak 1913 tarihinde Osmanlı hükümetine nota vererek, Edirne’den vazgeçilmesini, aksi takdirde savaşın tekrar başlayacağını ve bunun Osmanlılar için büyük bir felâket olacağını bildirdiler.[59] Büyük devletler Osmanlı Devleti’ne verdikleri notada Midye-Enez hattının Bulgarlarla Osmanlı Devleti arasında sınır olmasını istemekteydiler. Kâmil Paşa barış taraftarı idi. Fakat sorumluluğu tek başına almak istemediğinden 21 Ocak 1913 tarihinde eski nâzırlardan asker ve sivil, yüksek mevkilerde olan hükümet görevlilerinden oluşan genel meclisi Dolmabahçe Sarayı’nda topladı. Toplantıdan barış yapılması kararı çıktı. Kabinenin Edirne’nin Bulgarlara teslimi teklifini düşünmekte olduğu tezinin halk arasında kısa zamanda yayılması üzerine 23 Ocak 1913 tarihinde Talat ve Enver Paşa’nın önderliğinde Babıali Baskını adı verilen darbe gerçekleştirildi. Darbede Nâzım Paşa öldürülüp, Kâmil Paşa hükümetten uzaklaştırıldı.[60] Edirne’yi verme taraftarı olmayan Mahmud Şevket Paşa önderliğindeki İttihat ve Terakki taraftarları yeni kabineyi kurdular[61].

         

                    Avrupalı devletler Londra’da yapılan görüşmelerden bir sonuç çıkmadığını görüyorlardı. Onlar Edirne’nin Osmanlı Devleti’nin elinde kalmasını istemiyorlardı. 29 Ocak 1913 tarihinde Sırp, Bulgar, Yunan ve Karadağ temsilcileri ortak bir nota vererek barış görüşmelerinin kesildiğini bildirdiler. Osmanlı hükümeti de 30 Ocak’ta bu notaya cevap vererek, Edirne’nin Osmanlı Devleti’nin başkentliğini yaptığı ve birçok İslam eseri ile donatılmış olduğundan vaz geçmediklerini izah edip Meriç Nehri’nin sağ tarafından çekilmeyi kabul ediyorlardı[62]. Fakat Balkan devletleri ve Avrupalılar da bu öneriye sıcak bakmıyorlardı. Sonuçta, Edirne önlerinde kuşatanlar ile kuşatılanlar arasında muazzam kuvvet ve malzeme dengesizliği ile savaşın ikinci aşaması başlamış oluyordu[63].

         

         

         

        Savaş Tekrar Başlıyor

         

         

                    Bulgarlar müzakerelerin kesileceğine dair aldıkları bilgilerle beraber kuşatmada izleyecekleri yeni metodu konuşmaya ve planlarını yapmaya başladılar. Kaledekilerin hareketleri takip edilmekte, topların yerleri ve askerlerin bulunduğu mevkiler, çadırlar tespit edilmekteydi. 31 Ocak tarihinde Bulgar Başkomutan Vekili’nin II. Ordu Komutanlığı’na yolladığı yazıda, vaziyet belirleninceye kadar kalenin şiddetli top ateşi altına alınması isteniyordu. Bulgar Çarı ve Nâzırlar Heyeti, ordu komutanları ile durumu değerlendirmek üzere Edirne önlerinde Karaağaç’ta tren vagonunda bir toplantı gerçekleştirdiler. Toplantıda komutanlar Edirne’nin hücumla alınmasının zorluğunu, hatta imkânsızlığını dile getirirken, II. Ordu Komutanı İvanof, Çar ile aynı fikri paylaşarak, Edirne’ye genel bir hücum yapılması ve şehrin bu şekilde alınması savundu.[64]

         

                    Şubat ayının sonlarına doğru Edirne’de çarşı ve pazarlarda erzak sıkıntısı kendisini hissettirmeye başladı. Çarşı ve pazarlarda bir torba tuz yedi buçuk liraya satıldığı gibi on beş liraya da alıcı bulmakta idi.[65] Tuzun fiyatı çok yükselmesine rağmen bulunamıyordu.[66] Havanın aşırı soğuması, şehir dışında açık alanda bulunan Bulgarlar açısından şehrin en kısa sürede alınmasını zaruri bir hale getirmişti.[67] Yer yer 30 santimetreyi bulan kar, açık arazide ve siperler içinde olan Bulgarları zor duruma düşürmüştü. Tipiden siperler tamamen karla dolmuş, siperlerin temizlenmesi tipi devam ettiği sürece mümkün olamamıştır. Yol ve köprülerin kullanılamayacak kadar kötü bir hal alması dolayısıyla Bulgar nakliye kolları hareket edememekte veya zamanında istenen yerlere ulaşamamaktaydı. Kıtaların iaşesi zor veya gecikmeli olarak ulaştırılabilmektedir.[68] Kar fırtınası başlamış ve bu durum her iki tarafın siperlerdeki askerlerinin zor bir vaziyete düşmesine sebep olmuştur. Artık ne muhasara edenler ne de müdafaa edenler asıl amaçları için mücadele etmiyorlardı. Hepsi ortak düşmanları olan soğuk ve kara karşı mücadele ediyordu. Onlar için en büyük düşman tabiattı.[69] Askerî doktorlar, siperlerdeki binlerce Türk askerinin sert geçen kış sırasında bacaklarının nasıl kaskatı donduğunu ve ocak ayında yağan karın şubatta savaş tekrar başladıktan sonra dahi nasıl günlerce yerde kıpkırmızı kaldığını anlatmışlardır.[70] Savaşlarda çarpışmalar kadar soğukta her iki taraftan birçok asker kaybetmelerine sebep oluyordu. Kar parça parça yani büyük dilimler halinde yağıyordu. Karın yerleri kaplamasından sonra çıkan soğukta, Tunca nehri buz tuttu.[71] Şubatta yağan kar kalkmadan mart ayı başında tekrar kar yağmaya başladı. Kısacası kış soğuk yüzünü tekrar gösterdi.[72]

         

                    Padişah Mehmet Reşat 26 Şubat 1913 tarihinde Sadrazam Mahmud Şevket Paşa ile yaptığı görüşmede, Edirne’nin terk edilmemesini bir kez daha söylemiştir.[73] İstanbul’da ve diğer Osmanlı sınırları içindeki yerlerde, Bulgar muhasarası altındaki Edirne’ye yardım edilememesinin çaresizliği yaşanmaktadır. Padişah ve hükümet Edirne’nin terk edilmesiyle ilgili halkın göstereceği tepkilerden çekinmekteydiler. İlerleyen günlerde Sadrazam’ın İstanbul Muhafızları ile yaptığı görüşmenin sonunda, Edirne’nin terk edileceği haberinin halk arasında yayıldığı ve halkın isyanından çekindiği anlaşılmıştır.[74] Edirne’nin durumu ülke genelini birinci derecede ilgilendiriyordu. Kendi yaşadıkları toprakları terk ederek, İstanbul’a toplanmış olan muhacirlerin Edirne’nin devlet tarafından terk edilmesini kabul etmeyecekleri de hükümet tarafından dikkate alınmaktaydı. Bulgarlar yapılacak genel bir hücumda karargâhlarının kaleye daha yakın olması için II. Ordu Karagahı’nı Mustafapaşa’dan Edirne’ye daha iyi bir mevki olan Ortakçı köyüne naklettiler. Ayrıca karargâhın taşınmasında etkili olan sebeplerden biri de Doğu Cephesi’nde bulunan Bulgar askerlerinin soğuk hava ve kolera gibi hastalıklar dolayısıyla bozulan maneviyatlarının düzeltmekti.[75]

         

         

         

        Bulgarlar Edirne’de

         

         

        Mart ayı başından itibaren karşılıklı olarak top atışları artmıştı. Bulgarlar Türklerin top atışlarını arttırmak suretiyle cephanelerinin çabuk bitmesini istiyorlardı. Türkler ise kalenin düşeceğine anladıkları için cephanenin düşman eline geçmesini istemiyorlardı. Kıtalarda subay ve askerlerin ellerinde bulunan silah, kılıç ve dürbüne varıncaya kadar her türlü malzemeyi imha ediyorlardı. Askerlerin top ve malzeme naklinde kullandığı atların beslenmesi ve bakımı problem olduğundan uzun süredir kesilerek halka ve askere et olarak dağıtılmakta idi.[76] Buna rağmen Bulgarlar Edirne şehrine girdiklerinde kullanılmayan veya imha edilemeyen Osmanlı askerî malzemeleri Bulgarların eline geçmiştir.[77] 26 Mart 1913 Çarşamba günü Edirne’nin Bulgarların eline geçmesinden bir gün sonra, Sadrazam Mahmud Şevket Paşa İstanbul’da gazetelerde Edirne’nin düştüğünü ilan ettirdi. Bu İstanbullular üzerinde büyük bir tesir yarattı ve halkı üzüntü ile beraber telaş kapladı[78]. Bulgar askerleri Edirne şehrini ele geçirdikten sonra şehirde yağma faaliyetine başladı. Hristiyan ahali sokaklarda “İkinci ölümden sonra diriliş, İsa’nın dirilişi gibi Edirne yeniden Hristiyan oldu” diye haykırıyordu[79]. Edirne’nin düşmesinden sonra Bulgarlar tarafından Osmanlı askerine verilmeyen yiyecek ve yapılan zulümlerin sebebini, Türklerin demiryolunu imha etmeleri olarak göstermişlerdir. Bulgar II. Ordu komutanı İvanof bunun böyle olmadığını hatıratının birçok yerinde itiraf etmektedir. Bulgarların Edirne’de yapmış oldukları zulümler ve askere Saray İçi mevkiinde reva gördüğü davranış, Edirne halkı başta olmak üzere Türk halkının dimağında acı bir şekilde uzun yıllar yer almıştır. Açlık ve sefalet içindeki Osmanlı askeri Saray İçi’nde söğüt ağaçlarının kabuklarını dahi kemirerek açlık ile savaşıp hayatta kalma mücadelesi vermiştir.

         

                    Edirne’nin savunulması ve sonrasında Osmanlı birliklerinin ne kadar zayiat verdiği resmî kayıtlar ile tespit edilememiştir. Türk birliklerinin verdiği şehit miktarı 13.000 kişi civarında, Bulgarların verdiği ölü sayısı ise 17.000 kişi olarak tahmin edilmektedir.[80] Kuşatma genelinde her iki taraftan ölü asker sayısı olarak kesin bir hesaplama yapılmamış olmasına rağmen 40 ilâ 60 bin arası olduğu tahminleri de yapılmaktadır[81]. Bu rakama sivil halkta ilave edilmiş olmalıdır.

         

                    Edirne kalesini 161 gün kahramanca savunanlara karşı haksızlıklar yapılmıştır. Kalenin Şükrü Paşa tarafından Bulgarlara verildiği şeklinde bir kamuoyu oluşturulmaya çalışılmıştır. Dedikoduların kaynağında siyasî hırslarının esiri olan İttihat ve Terakki Fırkası’nın önde gelenleri bulunmaktadır. Edirne’nin Bulgarlara geçişi esnasında, bir görgü tanığı tarafından Edirne’nin, teslim bayrağı çekilerek değil, düşman saldırısı sonucu düşmesini açıklaması, Şükrü Paşa’ya yapılan “Edirne’yi teslim etti. Biz kendi elimizle düşmana verdik” iddialarını çürütmektedir[82].

         

                    Edirne muhasarasında bulunan Pierro de Mondesir’in yazdıklarına göre; Kale’nin cephane ve mermisi yeterli olduğu halde, iaşe ve ikmal durumu iyi değildi. Şeker, tuz, petrol ve kömür bitmişti. Nizâmiye askeri iyi idi. Redif askeri eğitimsiz olduğundan top ateşi altında sebat edemiyordu. Haberleşme mükemmel idi. En önemlisi Kale Kumandanı Şükrü Paşa’nın mesleğinin ehli oluşu idi. “Kale kumandanı kararlı bir faaliyet ortaya koyduğu için, son dakikaya kadar hüküm ve nüfuzunu devam ettirmeyi başarmıştı” demektedir[83]. Mondesir, Şükrü Paşa’nın başarısını ve halk üzerindeki etkisini onaylamaktadır.

         

                    Mahmud Şevket Paşa, darbe ile devirdiği Kâmil Paşa hükümetinden çok farklı bir şey yapamamıştır. Ordu üzerinde bir takım düzenlemeler yapan Mahmud Şevket Paşa’nın bu çabaları halk tarafından görülmüyordu. İttihat ve Terakkicileri halk tarafından, Edirne’nin Bulgar’ın eline geçmesinde suçlu olarak görülüyordu. Yaşanan olaylar neticesinde İttihat Terakki’nin önde gelenlerinden Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, 12 Haziran 1913 tarihinde düzenlenen bir suikast ile öldürüldü. Osmanlı Devleti’nde bu kargaşalar sürerken İttihat ve Terakki daha güçlü bir şekilde iktidara sarılarak duruma hâkim oldu.[84]

         

         

         

        İkinci Balkan Savaşı Başlıyor

         

         

                    Balkanların küçük, fakat Balkan Savaşı’nın galip devletleri; Bulgaristan ile Yunanistan, Makedonya topraklarını paylaşma hususunda anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Sırplar savaş öncesinde Makedonya topraklarını Rusların hakemliğine bırakarak Bulgarlarla paylaşmışlardı. Fakat Yunanlılar ile Bulgarlar arasında böyle bir anlaşma söz konusu değildi. Bulgarların çok yer kazandığını düşünen Yunanistan ve Sırplar bu sebeple anlaşarak Bulgarlara karşı cephe oluşturmuşlardır. 29 Haziran 1913 tarihinde Bulgarların, Sırp ve Yunanlılar üzerine başlattığı hücum Bulgarların yenilgisi ile sonuçlanmıştır. Romenler 150.000 kişilik bir ordu ile 10 Temmuz 1913 tarihinde Bulgar sınırlarını aşarak Sofya’ya doğru hareket etmiştir. 20 Temmuz’da da Osmanlı birlikleri bu karışıklıklardan yararlanarak Edirne ve Meriç nehrine doğru harekete geçmiştir. Dört bir taraftan ateş altında kalan Bulgarlar, 31 Temmuz 1913 tarihinde barış istemek zorunda kalmışlardır.[85]

         

         

         

        Edirne Tekrar Osmanlıların Eline Geçiyor

         

         

        Said Halim Paşa Hükümeti gelişmeleri dikkatle izliyordu. İttihat ve Terakki ileri gelenleri; hükümeti, bir şeyler yapılması ve Edirne’nin geri alınması konusunda zorluyordu. Genç subaylar; Enver Bey, Mustafa Kemal, Ali Fethi, Cemal, Ahmed İzzet Paşa hiç vakit geçirmeden Edirne üzerine yürünmesi gerektiğini söylüyorlardı. Basında Edirne üzerine yürünmesini destekleyen yazılar çıkmaktaydı.[86] Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’nin niyetini sezmişlerdir. Türkler Balkanlara doğru harekete geçerse Balkanlardaki kargaşayı önlemek mümkün olamayabilirdi. İngilizler İstanbul’daki elçileri vasıtası ile Osmanlı hükümetine Midye-Enez hattının aşılmaması hususunda sert bir nota vermiştir. Hatta İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edvard Grey parlamentoda yaptığı konuşmada “Türkler, Bulgarların uğradığı felaketten faydalanarak, Londra Antlaşması’nı yok saymaya ve Edirne’yi almaya kalkışırlarsa, sonradan uğrayacakları ceza pek şiddetli olacaktır. Değil yalnız Avrupa’daki topraklarından mahrum olmak, belki İstanbul’u bile kaybedeceklerdir” diyordu[87].

         

                    Gönüllülerden oluşan Osmanlı birlikleri 16 Temmuz 1913 tarihinde Midye-Enez hattına ordu ile beraber ulaşmıştır. Dört gün beklemeden sonra harekete geçilerek 21 Temmuz’da Kırklareli, 22 Temmuz’da da Edirne Osmanlı toprakları içine katılır.[88] Edirne’ye ilk girenlerin başlarında Teşkilât-ı Mahsusacıların bulunduğu gönüllüler vardır. Arkalarından gelen ordunun başında Gelibolu Ordusu’ndan Ali Fethi, Mustafa Kemal, Çatalca Ordusu’ndan Enver Bey bulunmaktadır. Bulgarların çekilip boşalttığı Edirne şehrine ilk girenlerle olan Enver Bey, daha sonraları Edirne Fatihi olarak anılacaktır.[89] Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’ni Edirne’den çıkarmak için bir takım teşebbüslerde bulunmuşlardır. Fakat Osmanlı Devleti’nin kararlı tutumu, Edirne’yi teslim etmeme hususunda taviz vermemesi bu şehrin Osmanlı sınırları içinde kalmasını sağlamıştır[90].

         

                    İkinci Balkan Savaşı, Bulgarların yenilgisi ile sonuçlanmış, 10 Ağustos 1913 tarihinde Balkan devletleri arasında Bükreş’te barış antlaşması yapılmıştır. Artık savaşacak güçleri kalmayan iki devlet olan Osmanlı Devleti ile Bulgarlar arasında görüşmeler başlamıştır. Anlaşmaktan başka çareleri olmayan iki devlet, 29 Eylül 1913 tarihinde İstanbul Antlaşması’nı imzalamışlardır. Bu antlaşmaya göre Londra Antlaşması ile belirlenen Midye-Enez Hattı iptal edilmiştir. Meriç nehri esas sınır kabul edilerek sadece Karaağaç ve Dimetoka Osmanlılarda kalacak şekilde antlaşma imzalanmıştır. Doğu Trakya Osmanlılarda kalırken Batı Trakya da Bulgarlara verilmiştir.[91]

         

         


Türk Yurdu Kasım 2012
Türk Yurdu Kasım 2012
Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele