Balkan Savaşlarının Arka Planında Yaşanan Hayatlar ve Romana Yansıması

Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

        İnsanlık tarihi boyunca, insanı ve toplumu derinden etkileyen olayların başında gelen savaşlar, toplumsal ve bireysel trajedinin her türlüsünün yaşanmasına neden olduğu gibi, uzun yıllar belleklerde derin izler bırakarak gelecek nesilleri de etkiler.

         

        Balkanlar, stratejik bakımından oldukça önemli bir coğrafi bölgedir. Beş asır boyunca Türk hâkimiyetinde kalan Balkan coğrafyasında yaşanan karışıklık ve kargaşaların hiçbiri “Balkan Faciası” olarak tarihe geçen dönem kadar etkili olmamıştır. Balkan Savaşları sonunda değişen siyasal şartlar, yeni oluşumları ve olguları da beraberinde getirmiştir. Bu bölgede bağımsızlıklarını ilan eden devletler, kendi egemenlikleri altında kalan Müslüman Türk nüfusuna karşı büyük bir kıyım ve asimilasyon hareketine girişmişlerdir.

         

        Balkanlarda ortaya çıkan ayaklanmaların önemli bir kısmı, Osmanlı’ya karşı tarihsel kinleri olan devletlerin kışkırtmaları sonucunda gerçekleşmiştir. Özellikle Rusların Panislavist zihniyetinin etkin olduğu bu hareketler, önemli kıyım ve yıkımlara sebep olur. Bu anlayışın temeli Türk ırkına karşı duyulan derin nefrete dayanmaktadır. 

         

        Balkan Savaşı sonucunda işgal edilen yurtlarını terk etmek zorunda kalan Türkler, daha çok İstanbul’a göçerler. Bu göç, hem göçenler hem de İstanbul’da meydana getirdiği sosyal yapı dengesizliği açısından büyük sorunları da beraberinde getirir. Bu dönemi konu edinen romanların önemli bir kısmı, bu coğrafyanın çıkmazlarını sorgular. 

         

        Balkanlarda yapılan savaşlar ve bu savaşlar sonucunda elde edilen kahramanlıklar saymakla bitmez. Bu gelişmeleri, doğrudan veya dolaylı olarak konu edinen romanların önemli bir kısmı, savaşların insanların hayatlarını nasıl değiştirdiğini, değişen hayatların insanda ne gibi etkiler bıraktığını ele almaktadır. Bir taraftan bu savaşta yer alan ve kendisinden bir daha haber alınamayan askerlerin geride bıraktığı yakınlarının çektiği acılar, diğer taraftan bu savaşın ortasında kalan ailelerin yaşadıkları acılar…

         

         

         

        Balkanlar ve Balkan Savaşlarını Ele Alan Romanlardan Bazıları

         

        Balkan savaşları birçok sanat eserine konu olmuş, bu önemli tarihsel dönem özellikle romanlara da yansımıştır. Balkan Savaşlarını ele alan romanların önemli bir kısmının, savaşı ana konu olarak ele almanın yanında, savaşın getirdiği sonuçlarla birlikte, daha sonraki dönemlere de atıfta bulunmuşlardır. Balkan Savaşlarının getirdiği yıkımı ana konu olarak ele alan romanların başında Sevinç Çokum’un kaleme aldığı Bizim Diyar[1], romanı gelmektedir. Roman, gerek olay örgüsü gerekse üslup bakımından son derece güzel ve akıcı bir anlatıma sahiptir. Yaklaşık 20 yıllık bir tarihsel dönem ele alınmış ve kalabalık bir şahıs kadrosu da esere ayrı bir renk katmıştır. Romanda yer alan dramatik sahneler biraz iç burksa da bunların romanın göndermeleri açısından etkili olduğunu söylemeliyiz.

         

        Çokum, “Bizim Diyar”ın nasıl yabancılaştığını şöyle dile getirtmektedir: 

         

        “Ah benim eski günlerim dedi Pembe. İnce işler işlediğim, acıyı, belayı hatırıma getirmediğim, asmalar altında dinlendiğim günler! Böyle boynumuzun büküleceğini hiç düşünmedik. Bileydim iyice bakardım sana Üskübüm. Toprağına, taşına, göğüne, yeşiline. Rüya olup ellerimden uçacaksın şimdi.” (s. 185) Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi Bizim Diyar, kendi diyarında yabancı olan ve yakın tarihe ışık tutan Türklerin hikâyesi.

         

        Sevinç Çokum romanda, Balkan Savaşı yıllarından başlamak üzere Cumhuriyetin ilanına kadar geçen dönemde Rumeli Türklerinin Usturumca’da başlayıp, İstanbul’da son bulan hikâyesini bir ailenin gözünden anlatıyor.

         

        Kendi memleketinde yabancı olmak; evini, yurdunu bırakıp gitmek insan hayatında kapanmaz yaralar açar. Hele de bir Türk için vatansız olmak, ölmek demektir.

         

        Ali Bey, Usturumca’da yaşayan çok varlıklı Rumelili bir Türk ailenin reisidir. Ali Beyin üç çocuğundan biri olan Rıfat, asker olmayı arzu etmektedir. Sonunda Askeri İdadi’ye yazılır. Bu sırada Usturumca’da çeşitli kıpırdanmalar başlar. Sırplar, Türklere düşman gibi bakmaktadır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Türklerin bu duruma çare arayışları da devam eder. “Rumeli’yi kaybetmemek için ne yapılabilir?” sorusunun cevabı aranır.

         

        Rumeli’nin kurtuluşu için mücadele eden Rıfat, okulu bitirdikten sonra, Rumeli’yi, Sırp’ın zulmünden kurtarmanın yollarını aramaya başlar. Bu amaçla Sırp çetecilerin peşine düşer. Bunlardan en azılıları Peder Hristo’nun manastırında büyüyen ve burada beyni yıkanan Mihail’dir.

         

        Romanda, Mihail aracılığı ile çetecilerin yaptığı zulüm ve işkenceler anlatılır. Türkler de kendi usulleriyle savaşmaktadır. Bu yüzden dağa çıkan Rıfat, çetecilerle amansız mücadelelere girişir. Çeteciler, Rıfat Beyi iki kez yaralarlar. Rıfat da onlara büyük kayıplar verdirir.

         

        Balkan faciası bitmeden Trablusgarp, ardından da Çanakkale savaşları patlak verir. Memleket dört bir yandan ateş çemberi ile çevrilmiş durumdadır. Rıfat daha yeni evlenmişken, eşini bırakarak önce Trablusgarp’a, ardından da Çanakkale Savaşlarına katılır.

         

        Bu sırada onun hem teyze oğlu, hem eniştesi, hem de Harp Okulundan arkadaşı olan Ethem Bey, Rıfat’ın etkisiyle Milli Mücadele’ye aktif olarak katılır. Rumeli kaynamaktadır. Ali Bey, çeteci Mihail tarafından öldürülür. Artık evde sadece hanımlar kalmıştır. Onların da Rumeli’yi terk etmekten başka çareleri kalmaz. Rıza Hoca’yı da alarak İstanbul yollarına düşerler. Yolda çok büyük zorluklarla karşılaşırlar. Yıllarca yanlarında çalışan Koço bile onların ellerinden paralarını almaya çalışır. Bir grup Sırplı onlara saldırır ve Zeynep’i kaçırır, çocuklara da inanılmaz işkenceler yaparlar. Bu acıya dayanamayan Rıza Hoca oracıkta can verir. Gülsüm Hanımlar düşe kalka nihayet İstanbul’a varırlar.

         

        Rıfat, Çanakkale Savaşı sırasında tifoya yakalanıp şehit düşmüştür. Ethem Bey’se gazi olmuştur. İstanbul’a gelir ve Rıfat’ın mezarını ziyaret eder.

         

        Osmanlı Devleti’nin çöküşü ile birlikte, daha önce Osmanlı’ya diş geçiremeyen ve uzun yıllar onun hâkimiyetinde kalmanın ezikliğini yaşayanlar, ellerine geçirdikleri bu fırsatı değerlendirirler. Savunmasız kalan aileleri gözlerine kestiren çeteciler, olmadık işkence ve zulümlere başvururlar.

         

        Balkan Savaşları nedeniyle parçalanan ailelerin trajedisini ele alan romanlardan biri Dr. Kamil Yazgıç’ın kaleme aldığı Türk Yıldızı Emine[2] adlı romanıdır. Eserde, başta Balkan Savaşları olmak üzere, Birinci Dünya Savaşı ve onun ardından gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı konu edilir. Bu savaşlarda büyük bir kıtlık ve kargaşanın yaşandığı, insanların ayakta kalma mücadelesi verdiği görülmektedir. Bu savaşların her birinin kendi bağlamı ve bu bağlam içinde sonuçları farklıdır. 

         

        Hikmet Şevki’nin kaleme aldığı roman, Hindistan’da Bir Türk Kızının Başından Geçenler’dir[3]Romanda Balkan Harbi’nde zarar gören bir ailenin etrafında gelişen olaylar ele alınır. Balkan Savaşı’na katılan tüm asker aileleri eşlerinin ve çocuklarının akıbetlerinden bir türlü haber alamazlar. Hatta bunların önemli bir kısmı geri dönmeyerek orada ya esir ya da şehit düşmüşlerdir. Romanda Balkan Savaşına giden Fahri Bey’in eşi Hacer Hanım ve kızı Selma, çok uzun süre Fahri Bey’den haber alamadıkları için büyük bir üzüntü içerisindedirler. Aile perişan bir haldeyken, Hacer Hanım ve Selma’ya bu günlerde Hacer Hanım’ın dayısı Doktor Tevfik Bey destek olur.

         

        Selma, babasının dönmemesi üzerine, hayatının bundan sonraki döneminde büyük acılar yaşar. Romanın önemli bir kısmı Selma’nın etrafında gelişen olaylara yer vermekle birlikte, bu olayların zemininin Balkan Savaşları ve onun sonuçlarının oluşturduğu yıkıma dayanmaktadır. Eğer Balkan Savaşları olmasaydı, Selma ve annesinin yaşadığı sıkıntılar da gerçekleşmeyecekti.

         

        Kerime Nadir’in Günah Bende mi?[4] romanında bir aşk hikâyesi içerisinde Balkan Savaşları konu edinilir. Balkan Savaşları öncesinde ve sonrasında roman kahramanı Haluk Giray’ın etrafında gelişen olaylar, bir tarihsel süreci de beraberinde gözler önüne serer. Balkan Savaşı’na katılan Haluk Giray, döndüğünde eşinin kendisini aldattığını düşünerek onu boşar ve Anadolu’ya gider. Birinci Dünya Savaşı patlak verir ve bu savaşa katılarak Ruslara esir düşer.

         

        Savaşlar, insanların bireysel ve sosyal hayatlarını çeşitli şekillerde etkilemektedir. Bir taraftan bu savaşların getirdiği yıkımlar, diğer yandan yaşamak için ayakta kalma direncinin zayıflaması, insanları arayışlara itmektedir. Bu arayışlar içerisinde yaşanan çeşitli olaylarda savaşların etkisi açıkça hissedilmektedir.

         

        Savaş dönemindeki insanların çektiği zorluklar, yurtlarından kopmanın hüznü, özgürlüğün bedeli ve aşk konusunun ele alındığı Yalçın Toker’in Yaralı Yürek[5] adlı romanında, aşk ve tarihi iç içe anlattığı görülmektedir. Romanın konusu Kafkaslar’da Elbruz Dağı eteklerinde başlar, İstanbul ve Dobruca’da devam ederek Trakya’da sonuçlanır. 

         

        Kafkaslarda başlayan bu romanın başkahramanı Batur’dur. Batur dünyadan uzak, fakir ama mutlu bir yaşam süren ailenin tek çocuğudur. Ailesi Ruslar tarafından katledilince, bulundukları yeri terk ederek Türkiye’ye göç ederler. Göç esnasında büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalırlar. Sonunda İstanbul’a ulaşırlar. İstanbul’a ulaşan Kafkaslılara Tanzimat Meclisi üyesi Mahmut Nedim Paşa sahip çıkar.

         

        Batur, âşık olduğu kız bir başkasına verilince İstanbul’dan kaçıp uzaklaşarak sevdiğinin doğduğu topraklara Bulgaristan’a gider. Burada kendisini Jan Klaud adıyla tanıtır. Bulgarlar da onu bekledikleri Fransız teknisyen zannederler ve ona saygı duyarlar.

         

        Bu dönemde yaşanan Balkan ve Dünya savaşlarında Türklere gizli olarak yardım eden Batur, elde ettiği tüm bilgileri aktarır. Böylece, hem annesinin hem de babasının intikamını almış olur. Ne yazık ki savaşta Türkler, binlerce şehit vererek yenilgiye uğrarlar.

         

        Necati Cumalı'dan Viran Dağlar[6] adlı romanda yazarın çocukluk yıllarının geçtiği Balkan coğrafyası ele alınır. Bu coğrafyanın kendine özgü yapısı ve içinde taşıdığı sosyo kültürel birikim, her zaman merak konusu olmuştur.

         

        Cumalı’nın başarılı eserleri arasında ilk sırada yer alan Viran Dağlar, tarihsel bir sürecin dramatik sayfalarından ibarettir. Savaş, yıkım, acılar ve insanların göç esnasında yaşadıkları ızdıraplar konu edilir. Romanın kahramanlarından Şaban, Balkan Savaşı'na asker olarak katılır. Kumanova, Pirlepe ve Manastır'da düşman kuvvetlerine karşı savaşan Şaban’ın, Kumanova'da Osmanlı ordusunun uğradığı bozgun, sık sık rüyalarına girer.

         

        Yazarın canlı tablolar halinde anlattığı Balkan coğrafyasında yaşananlar, adeta bir kameraman titizliği ile bize aktarır. Bu arada, Balkan ölçeğinde Osmanlı siyasal yapısına da göndermelerde bulunur. Yazar, romanda 1900'lü yıllarda başlayıp Mondros Ateşkes Antlaşması'na kadar, tarihsel süreç içerisinde Balkanlarda yaşananlara farklı bir pencere açar.

         

        Gökhan Gökçe’nin Rumeli’ye Veda[7] romanı, bu coğrafyada süren göçün hatıraları ile doludur. Yüz binlerce insanın Balkanları terk ederek Anadolu’ya sığınmaları ile birlikte yaşananlar, Balkan faciasının bakiyesidir. Birinci Dünya Savaşı’na kadar bu coğrafyadan 400.000 insan göç etmek zorunda kalır. Romanın en önemli özelliği, vaka-mekân-insan arasında kurulan paralelliktir. Bu yönüyle roman, yarı belgesel bir nitelik kazanır. Romanda, insanların daha önce mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşadıkları bu coğrafyada, daha sonra yaşadıkları acı tabloların nedenleri de okuyucuya sorgulatılmaktadır. Özellikle insanın insana yaptığı vahşetin nedeni sorgulanırken, bu vahşeti gerçekleştirenlerin ırkından çok, insanlığından sıyrılmış olması üzerinde durulur. Roman yazarı, yanlış yapan kim varsa onun inancına ve ırkına bakmaz. Sözgelimi Müslüman Abdullah Çavuş yanlış yaptığı için onu acımasızca eleştirmekten geri durmaz.

         

        Rumeli kökenli bir yazar olan Gökhan Gökçe, bu avantajını çok iyi kullanmıştır. Atalarından dinlediği hikâyelerden yola çıkarak kurguladığı bu romanda, Balkanlarda yaşananların insan merkezinde oluşturduğu çıkmazları ele alır. Bir coğrafyanın kaderiyle bu coğrafyada yaşayanların kaderlerinin nasıl kesiştiği veya nasıl ayrıldığı romanın ana konusunu oluşturmaktadır. Roman Balkan Savaşları sonrasında yaşanan trajedinin hesaplaşmasını yapar.

         

        Birçok romanda savaşın yıkımlarından söz edilmektedir. Bunlardan biri de Bekir Eliçin’in kaleme aldığı Onlar Savaşırken[8] adlı romandır. Romanda Türk tarihi açısından büyük acılara neden olan Çanakkale, Balkanlar, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’nin arka planı ele alınır. Savaşa katılan askerlerin geride bıraktığı yakınlarının çektiği acılar, fırsatçı ve vurguncuların yaptığı ahlaksızlıklar dile getirilir.

         

        Başta Balkanlar olmak üzere, savaşlar iki cephede birden gerçekleşmektedir. Biri cephede, diğeri de cephe gerisinde. Cephede düşmanla çarpışan askerin cephe gerisinde bıraktıkları da hayatta kalma mücadelesi vermektedir.

         

        Ayla Kutlu’nun kaleme aldığı Emir Bey’in Kızları[9] romanında başta Osmanlı-Rus Savaşı olmak üzere oldukça geniş bir zamanı dilimi ele alınmaktadır. Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, İkinci Dünya Savaşı ve bu savaşların getirdiği yıkımlar romanın konusunu oluşturmaktadır. Bu romanda da tarihsel süreç içerisinde savaşların getirdiği yıkımların arka planında yaşananlar sorgulanırken, savaş yıllarının olumsuz şartları, şehirlerin durumları, insanımızın çektiği sıkıntılar romanda etraflı şekilde ele alınmıştır. Balkan savaşlarına yapılan atıfta, roman kahramanı Emir Bey’in ağzından şunlar dile getirilir:

         

        “Emir Bey aldırmıyor bunlara. Vatan batmakta. Osmanlı parça parça dökülüyor. Cüzamlı bir devlet, şişip kabarıyor dökülüyor, şişip kabarıyor dökülüyor. Yemen Savaşları, ardından dünyayı ayağa kaldıran Dörtyol-Adana Ermeni İsyanı… Pamuk ipliğine bağlanarak çözümlendi dertler derken, balkanlar kaynamakta. Vatan için ne yapılır diye düşünmekten… Evine kapanıp evlat yetiştirmeğe istek mi var? Diyarbakır’da, sessiz, gösterişsiz bir adamla tanıştı. Ziya Bey… Adına Gökalp sanını eklemiş… Derya gibi… Bu adamları desteklenmeli, onlardan beslenmeli.” (s. 222)

         

        Aydın Aydemir’in Her şeye Rağmen Bir Devrimcinin Öyküsü[10] romanının konusu da Balkan Savaşları ile birlikte başlar. Daha Balkan Savaşlarının yaraları sarılmadan Birinci Dünya Savaşı başlar. Türkiye hiç gerek yokken bu savaşa girer. Roman özelde Balkan Savaşlarını konu almamakla birlikte, yaşanan olayların başlangıç noktası olarak Balkan Savaşlarının olması bakımından önemlidir. Daha önce bahsi geçen romanlarda olduğu gibi, bu romanda da bir tarihsel süreç ve bu süreçte yaşanan acılar ele alınmıştır.

         

        Hamdi Rıza Çaydam’ın Ateş Kamçıları[11] adlı romanında da bir Türk askerinin hayatından yola çıkılarak Osmanlı Devleti’nin son dönemleri ve Kurtuluş Savaşı gözler önüne serilir. Romanda milletine, vatanına sadık; değerleri uğruna ölümü bile göze alan bir subayın nazarında, bu millet için canlarını çekinmeden feda eden Mehmetçiklerin portresi çizilmiştir. Yalnızlığın, hayatı insana kimi zaman zindan edişi, kimi zaman da insanı hayatın en şanslı kişisi yapan yönleri, savaşın iç yüzü ve ardında bıraktığı etkilerle birlikte her türlü olumsuzluğun içinde aşkın sıcak ama yakıcı, bir o kadar da can alıcı yönleri romanın ana fikrini tayin eder. 

         

        Şerif Benekçi’nin kaleme aldığı Şimdi Ağlamak Vakti[12] romanında, Balkan Savaşlarına katılan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Ayhan’ın özlemine temas edilir. Bu romanda da savaşların aileleri parçaladığı, birbirine hasret bıraktığı gerçeği ile karşılaşırız.

         

        Murat Sertoğlu’nun Komitacı Aşkı romanında ise Makedonya ideali için komitacıların Türk köylerine baskınları ve Osmanlı mülazımlarının onlarla mücadelesi ele alınmıştır. Her ne şekilde olursa olsun Türk toprakları yüzlerce şehit verse de azınlıklara teslim edilemez ana fikrinin ele alındığı romanın ana kahramanı Mülazım Cevdet’tir. Cevdet Bulgaristan’a tayini yeni çıkmış, genç bir mülazımdır. Vatanı için her şeyi göze alan, kendini feda etmekten bile sakınmayan cesaretli, yürekli, korkusuz ama biraz da duygusal bir Osmanlı eridir. Balkanlarda yaşanan en büyük hadiselerin başında komitacıların yaptığı zulümler gelmektedir. Bu komitacılar, hiçbir hak, hukuk ve insanlıktan nasibini almayan, her şeyi kendileri için hak gören anlayışa sahip kimselerdir. Sertoğlu’nun romanında Balkanlarda yaşanan bu gerçek bütün ayrıntılarıyla birlikte dile getirilmiştir.

         

        Cemalettin Aykın tarafından kaleme alınan Zor Zamanlar[13] romanında 19. yüzyılda Tuna boylarına yakın bir Balkan kentinin (Plevne’nin) merkezinde Osmanlı dünyasında meydana gelen olaylar irdelenmeye çalışılır. Rus işgaline uğrayan Balkanlar, büyük bir kargaşanın içine düşer. Aileler parçalanır, babalar kaybolur, çocuklar yetim kalır. Köyler yakılıp yıkılarak yağmalanır. Canını kurtaranlar ise bundan sonraki hayatını yitikler diyarında savrulan bir yaprak misali sürdürmeye çalışır. Romanımızın kahramanı Maria, Plevne yakınlarında anne babası ve kardeşleriyle küçük bir köyde yaşayan bir çocuktur. Köyde baş gösteren veba salgınları nedeniyle kardeşlerini, anne ve babasını kaybeder. Hayatta sadece bir papazın sözlerine kendini kaptırarak Ruslara yardıma giden ağabeysi kalmıştır. Bu sırada Balkanları işgal eden Ruslar köye doğru yaklaşmaktadır. Maria ve diğer köylüler köyü terk ederek kaçarlar. Bir gün anne ve babasının mezarlarını ziyarete giden Maria, Rusların köye girdiğini, etrafı yakıp yıktığını görür. Korkuyla donup kalır. Maria’nın bundan sonraki hayatı bu facianın izlerinin ektisiyle devam eder. Orhan Hançerlioğlu’nun Ekilmemiş Topraklar[14] adlı romanında ise Balkan Savaşlarından başlamak üzere Birinci Dünya Savaşı ve sonuçları roman kahramanı Murat’ın etrafında anlatılır. Bu romanda olduğu gibi, savaşların kendisinden çok, bu savaşların ardında bıraktığı etkiler ele alınır. Sonuçların kendisi değil, etkisi bakımından savaşlar önemlidir. Hasan İzzettin Dinamo’nun Savaş ve Açlar[15] romanında da savaşta dövüşen askerlerin geride kalan çoluk-çocuğunun, savaş ağaları tarafından sömürülüşünü, onların açlık ve sefaletini, kendi yaşamından yola çıkarak anlatmaktadır. Mehmet Seyda’nın Sultan Döşeği[16] romanında ise Balkanlardaki toprak kaybı ve saray içi çekişmelere dikkat çekilerek çöküşün nedenlerine telmih yapılmıştır.

         

        Savaşları konu edinen romanların en önemli çıkmazlarından biri de tarihsel gerçeklikle, kurgu arasında sıkışmalarıdır. Kimi zaman kurgu tarihsel gerçeklikten kopamaz, kendini bu girdabın içine kaptırarak gider. Rumeli’ye Veda romanında da böyle bir durum söz konusudur. Her ne kadar bu durum edebilik açısından bir zayıflık olarak kabul edilse de kimi yazarlar bu durumu pek dikkate almazlar. Kimi yazarlar da savaşın acı tablolarını anlatırken edebilik özelliğinden ödün vermezler.

         

         

         

        Sonuç ve Değerlendirme

         

        Balkanları Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle birlikte, bu coğrafyaya yerleşen Türk nüfusunun kendileriyle birlikte diğer milletlere mensup olanlarla birlikte huzurlu ve mutlu bir yaşantıları varken, hâkimiyetin sone ermesi ile birlikte durum tersine döner. Bu döneme atıfta bulunan veya bu dönemi konu olarak ele alan romanlarda, üzerinde durulan en önemli husus savaşın aileleri parçaladığı ve parçalanmış ailelerin yaşadıkları acılardır. Bu açıdan Balkan Savaşları, parçalanmış ailelerin yanında, göçler ve bu göçler esnasında çekilen sıkıntılara da neden olduğu görülmektedir.

         

        Romanlar hayatın gerçeklerinden yola çıkarak kaleme alınmakla birlikte, birebir gerçeğe sadık kalmazlar. Bu gerçeği romancının oluşturduğu romanın gerçekliği etrafında aktarır. Balkan meselesini konu edinen romanların önemli bir kısmında olabildiğince gerçeğe sadık kalındığı gözlenmektedir.

         

        Sevinç Çokum’un Bizim Diyar adlı romanının dışında kalan romanların hemen tamamına yakını Balkanlar ve Balkan Savaşı’nı asıl konu olarak ele almamışlardır. Diğer romanlarda, etkileyici faktör olarak Balkan Savaşlarına atıfta bulunulmuştur. Atıfta bulunulan romanların başında Türk Kızı Emine romanı gelmektedir.

         

        Yaşanmışlıklar veya gözlemler, romanın esin ve besin kaynağıdır. Roman yazarı, ele alacağı bir konuyu, kimi zaman kendi yaşadıklarından, kimi zaman da başkalarının hayatlarından yola çıkarak kaleme alır. İncelediğimiz romanların önemli bir kısmının asıl konusu Balkan Savaşları olmamakla birlikte, kimi romanların da bu döneme atıfta bulunduğu görülmektedir. Atıfta bulunulan romanlarda bile, asıl konunun gerçekleşmesinde Balkanların etkili olduğu anlaşılmaktadır. Sözgelimi Hindistan’da Bir Türk Kızının Başından Geçenler romanında Selma’nın yaşadıklarının tamamı, Babasının Balkan Savaşı’ndan geri dönmemesiyle ilgilidir. Şimdi Ağlamak Vakti romanında da Selma’nın kaderi arasında bir paralellik söz konusudur. Yine Günah Bende mi? romanında da kahramanımız Haluk Giray’ın Balkan Savaşı’na katılmasından sonra, evine döndüğünde yaşadığı gelişmeler, onun yeni bir hayat arayışına girmesine neden olur. Bu savaşa katılmamış olsaydı, belki de bunları yaşamayacaktı. Yaralı Yürek romanı ise kahramanız Batur, yurdunu terk ederek Bulgaristan’a gider ve burada Balkan Savaşlarında Türklere yardım eder.

         

        Balkan Savaşlarında dikkati çeken önemli olgulardan biri de savaş sonrası yaşanan göç olgusudur. Bu olguyu işleyen romanların başında Viran Dağlar ve Rumeli’ye Veda, Komitacı Aşkı, Zor Zamanlar romanları gelmektedir. Romanlarında göç sorununun arka planı sorgulanırken, diğer romanlarda, Balkanlarla birlikte diğer savaşların getirdiği sıkıntıların da ele alındığı görülmektedir.

         

        Romanların önemli bir kısmı da göç ve göçün getirdiği sıkıntıları merkeze almıştır. Zayıf ve saldırılara açık bir nüfus olan Türklerin yaşadıkları bu göç dalgası, yüzlerce romanın konusu olmanın yanında, her bir anı ayrı bir sinema filmine de kaynaklık edebilecek özelliğe sahiptir. Baskıların önemli bir kısmı, komitacı ve çeteler tarafından gerçekleştirilirken, Balkan devletleri de kurumsal olarak bu baskıları yapmışlardır. Tesadüfî seçme yöntemi ile ele aldığımız bu romanların dışında Balkan Savaşları ve ardındaki gerçekleri konu alan bir hayli romanımızın olduğunu da belirtmeliyiz.

         

        Balkan Savaşları ve onun arka planını ele alan romanlarda, diğer savaşların da etkileri üzerinde durulduğu görülmektedir. (Onlar Savaşırken, Emir Beyin Kızları, Her şeye Rağmen Bir Devrimcinin Öyküsü, Ateş Kamçıları, Ekilmemiş Topraklar, Savaş Acıları, Sultan Döşeği romanları sayılabilir.)

         

        Burada ele alınan romanların dışında, daha birçok romanda Balkanlar meselesinin ele alındığı bilinmektedir. Sadece romana değil, tiyatroya, hikâyeye ve şiire de konu olan Balkan Savaşları, kendi içinde büyük bir trajedidir.

         

         

         

         

        

         

         

        

         

        

         

         


        


        

        [1] Sevinç Çokum, Bizim Diyar, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, 258 S.


        

        [2] Dr. Kamil Yazgıç, Türk Yıldızı Emine, Adapazarı Coşkun Basımevi, Adapazarı 1937.


        

        [3] Hikmet Şevki, Hindistan'da Bir Türk Kızının Başından Geçenler, İstanbul 1941.


        

        [4] Kerime Nadir, Günah Bende mi, 14. Baskı İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul 1981, 287 S.


        

        [5] Yalçın Toker, Yaralı Yürek, Toker Yayınları, İstanbul 2001.


        

        [6] Necati Cumalı, Viran Dağlar, 14. Bs. Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 1995.


        

        [7] Gökhan Gökçe, Rumeli’ye Veda, Kaynak Yayınları, İstanbul 2008.


        

        [8] Bekir Eliçin, Onlar Savaşırken, Okar Yayınları, İstanbul 1978.


        

        [9] Ayla Kutlu, Emir Bey’in Kızları, 3. Bs. Bilgi Yayınevi, Ankara 1999.


        

        [10] Aydın Aydemir, Herşeye Rağmen Bir devrimcinin Öyküsü, Etki Yayınları, İzmir 2001.


        

        [11] Çaydam, Hamdi Rıza Ateş Kamçıları, Aydınlık Basımevi, İstanbul 1938.


        

        [12] Şerif Benekçi, Şimdi Ağlamak Vakti Timaş Basım Ticaret ve Sanayi A.Ş, İstanbul 1986.


        

        [13] Cemallettin Aykın, Zor Zamanlar, Belge Yayınları, İstanbul 2001.


        

        [14] Orhan Hançerlioğlu, Ekilmemiş Topraklar, 2. Bs. Yeni Matbaa, İstanbul 1954.


        

        [15] Hasan İzzettin Dinamo, Savaş ve Açlar, May Yayınları, 1980 İstanbul.


        

        [16] Mehmet Seyda, Sultan Döşeği, Atlas Kitabevi, İstanbul 1969.

        KAYNAKÇA

        Baysal, Faik (1974), Drina’da Son Gün, Nebioğlu Yayınevi, İstanbul.

        Pelister, Özge (2010). Tuna`nın Gözyaşları - Rumeli`ye Veda, Dijital Bilim ve Sanat Yapımları Yayıncılık, İstanbul.

        Arslan, Sezer (2008). Balkan Savaşı Sonrası Rumeli’den Türk Göçleri ve Osmanlı Devleti’nde İskânları, Trakya Ünv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Edirne.

        Hüseyin Raci Efendi, Tarihçe-i Vak’a-i Zağra-Zağra Müftüsün Hatıraları, Tercüman Gazetesi Yayınları, İstanbul, Tarihsiz.

        Bilgi, Levent (2006). Türk Romanında Savaş Sonrası Anadolu’ya Zorunlu Göçler, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul.

        Nalbantlar, Dilek (2005). Cumhuriyet Devri Türk Romanında Balkan Türkleri, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul.

         


Türk Yurdu Kasım 2012
Türk Yurdu Kasım 2012
Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele