Balkan Savaşı’yla İlgili Bir Seyahatname, Hastanın Başucunda Stephane Lauzanne

Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

        Stephane Lauzanne, ne yazık ki Türkiye’de iyice bilinmeyen bir gazetecidir. Türklere objektif bir şekilde bağlılığı hayranlığı ve dostluğu Pierre Loti’den kat kat fazladır. Kendisi tarafından 1913 yılında yazılmış ve Paris’te basılmış olan eserin Türkçeye tam metin olarak çevrilmesi, birçok bilinmeyen gerçeklerin daha öğrenilmesine imkân verecektir.[1]

         

         

        Seyahatname türünde bazı eserler vardır ki; belli bir olay sonucu kaleme alınmışlardır. Bu eserlerdeki amaç ortaya çıkan bir olayı veya olayları anlatmaktır.

         

         

        Şimdi kendisinden söz edeceğimiz Fransız gazeteci Stephane Lauzanne’nin kitabı da bu tür bir eserdir. Lauzanne, Balkan Savaşı’nı anlatmak ve bu savaşla ilgili röportajlar yapmak amacıyla ülkemize gelmiştir. Böylece görevini yaparken bir yandan da Balkan Savaşı’nı daha yakından görme fırsatını elde etmiştir. Onun kırk gün süren bu tefrikaları, daha sonra Balkan Savaşı konusunda yazılan kitaplara kaynak olmuştur.

         

                    Osmanlı Devleti ve Babıali’de yayım yapan gazeteler cepheye gözlemci ve gazeteciler yollamışlar, ama hiç biri Balkan bozgununu olduğu gibi anlatamamışlardır. Ya gerçekleri görememişler; ya da yazmaktan çekinmişlerdir.

         

         

        Bu bozgunun ardından yüz yıllık bir süre geçmiştir, ama Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda bıraktığı boşluk hala durmaktadır. Batı’nın yarattığı devletler parçalanmış, Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra, Balkan devletleri gözlerini Türkiye’ye dikmişlerdir. İstanbul onlar için cazibe merkezidir.

         

         

        Bütün Balkanların ihtiyacı İstanbul’dan giden mallardan karşılanmaktadır. Osmanlı döneminde olduğu gibi Balkanların ekonomisi, yine İstanbul’a ve Türkiye’ye dönmüştür.

         

         

        Batılı seyyahların On dokuzuncu yüzyıl başlarında söyledikleri gibi Galata köprüsü, Balkanlardan, Asya’dan, Arap ülkelerinden gelenlerin gelip geçtikleri yol olmuştur.

         

         

        Bizler nedense, tarihimizin şanlı sayfalarını ele alırken, kötü günlerimizi hatırlamamak için özel gayret sarf ederiz. Balkan bozgunu gibi kötü günleri unutmak isteriz. Osmanlı Devleti’nin başlangıcından Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim’e kadar olan padişahları ezbere sayabildiğimiz halde, duraklama ve gerileme döneminin padişahlarından, ancak birkaçının adını sayabiliriz. Onlar da IV. Murat, Sultan II. Mahmut ve II. Abdülhamit gibi tarihte iz bırakanlardır.

         

         

                    Unutmak istediğimiz bozgun ve yenilgiler bazı yanlışlıklarımızın sonucudur veya artık devran o eski devran değildir, ibre Batı’nın lehine dönmüştür.

         

         

                     Batılı ülkeler Balkan Savaşı’nda özellikle Fransa Türklere karşı Balkan ülkelerini destekleyip kışkırtırken çok sayıda yazar ve muhabirini göndermişti.

         

         

                    İşte bu gazetecilerden biri de Stephane Lauzanne’dir. Lauzanne, o zamanların en ünlü gazetelerinden Matin gazetesinin yazarıdır. Gazete, yazarını Balkan Savaşı’nı izlemesi için İstanbul’a göndermişti. Lauzanne, kırk gün İstanbul’da kalmıştır. Bu süre oldukça kısadır. Bununla birlikte çok kısada olsa, bu süre içinde, çok değerli gözlemlerde bulunmuştur.

         

         

                    İstanbul’da halkın yaşama biçimini, azınlıkların korku ve sinsiliklerini çok yakından görmüştür. Askerlerimizin Balkan cephesine sevki sırasında bizzat bulunmuş, bozgunun sebeplerini daha yakından görme fırsatını yakalamıştır. Yabancı diplomatlarla defalarca görüşmüş onların ikiyüzlülüklerini tespit etmiştir. Bu gözlemleri; Hastanın Başucunda Kırk Gün adındaki kitabında yazılıdır. Fakat unutmamak gerekir ki, Lauzanne bir Fransız’dır ve Fransa o sırada Balkan meselesine çomak sokan devletlerin başında gelmektedir. Buna rağmen Lauzanne, olabildiğince tarafsızca gerçekleri yazmıştır. Ama ülkesinin milli menfaatlerini de gözden uzak tutmamıştır. Birçok konuda bakış açısı Fransa’nın bakış açısıyla aynıdır. Kitabı okuduğumuzda, Fransız aydınlarının Balkan Savaşlarına bakış açılarının ne olduğunu daha yakından görmüş oluruz.

         

         

                    Tefrika halinde yayımlanan yazıları aydınların o kadar dikkatini çekmiştir ki, 1913 yılında bu notlar kitap haline getirilmiştir. Kısa bir süre sonra Türkçeye çevrilen kitap “Hastanın Başucunda Kırk Gün” adı altında yayımlanmıştır. Osmanlıca yayımlanan kitap aradan yetmiş yıldan fazla zaman geçtikten sonra, Latin harfleriyle basılmıştır. Fakat kitabın reklamı olmadığı için yeterli ilgiyi görmemiştir.

         

         

                    Stephan Lauzanne’nin yazdıklarını daha iyi anlayabilmek için Balkan Savaşı’nı iyi bilmek gerekmektedir. Bu bozgun sonucu Avrupa’nın ve dünyanın haritası değişmiştir, Bu günkü Balkan anlaşmazlıklarında bir ölçüde bu savaşın ve bozgunun etkileri sürmektedir. Balkanlar çok fazla bölünmüştür ve bu bölünmüşlük yeni anlaşmazlıkların sebebi olmuştur.

         

         

                    Beş yüz yıldır Batılılar Osmanlı Devleti’ni Avrupa topraklarından uzaklaştırmak istiyorlardı. Fakat bunda bir türlü başarılı olamıyorlardı. Osmanlı Devleti ne de olsa güçlü bir devletti ve Batılıların bütün teşebbüslerini boşa çıkarıyorlardı. Fakat Avrupalılar İkinci Viyana Kuşatmasından ve Karlofça Anlaşması’ndan sonra bu emellerine kavuşmaya başladılar. Artık Avrupa’da Türk ilerlemesi durdurulmuştu. Türkler için geri çekilme başlayacaktı.

         

         

        Bu gün bile II. Viyana Kuşatması “Türklerin Avrupa’dan uzaklaştırılmasının başlangıcı” olarak kutlanmaktadır. Avusturyalılar II. Viyana Kuşatması’nın tarihini milli bayram olarak kabul etmişlerdir.

         

        Türkler bu tarihten, yani Karlofça’dan sonra adım adım gerilediler. Bu gerileme zaman içerisine yayıldığı için iki yüz elli yıldan fazla sürmüştür. Onların terk ettikleri topraklarda küçük Balkan devletçikleri kuruldu. Bu devletçikler Batı tarafından kurulmuş ve desteklenmişlerdi. Devletçiklerin temel felsefesi Türk düşmanlığına dayanıyordu.

         

         

                    Libya için yapılan Türk- İtalyan Savaşı, Türklerin yenilgisiyle sonuçlanınca, Balkanlarda kurulan küçük devletçikler daha da umutlandılar.

         

         

                    Bu devletçikler kurulduklarından beri Osmanlı Devleti’ni paylaşmanın hesaplarını yapıyorlardı. Fakat aralarında anlaşamadıkları veya Osmanlı Devleti’nden çekindiklerinden ortaya çıkamıyorlardı.

         

         

                    Rusya onlara yapacakları bir savaşta destek vereceğini ve aralarında çıkacak anlaşmazlıklarda adil bir hakem görevi göreceğini bildirince, durum değişti.

         

         

                    Osmanlı Devleti 3 Temmuz 1910’da ünlü kiliseler ve mezhepler kanunu çıkararak Makedonya’daki Bulgar, Sırp, Yunan azınlıkları arasındaki anlaşmazlıkları halletti. Artık bu topluluklar birbirleriyle değil Osmanlı Devleti’yle uğraşabilirlerdi.

         

         

                    Selanik’te Alatini Köşkü’nde sürgün hayatı yaşayan Sultan II. Abdülhamit’e Balkanlardaki anlaşmazlıkların halledildiği, Yunanlılar, Bulgarlar ve Sırpların artık dost oldukları bildirilince, Otuz üç yıl tahtta kalan kurt padişah: “Eyvah Balkanlar elden gitti” diyecektir.

         

                    Bu sırada Osmanlı Devleti bir hata daha yaptı. Rusya’nın Balkanlarda çıkacak karışıklıklarda tarafsız kalacağını bildirmesi üzerine Balkanlarda bulunan yüz yirmi tabur askerini terhis etti. Böylece bir bakıma asker beslemenin maddi külfetinden de kurtulmuş oluyordu.

         

         

        Artık küçük Balkan devletlerinin beklediği fırsat ayaklarına gelmişti. Gaf üstüne gaf yapan Osmanlı Devleti, Sırbistan’ın Avrupa’dan getirttiği modern silahların, Selanik limanı kullanılarak Osmanlı Demiryollarından taşınarak Belgrad’a nakline izin verdi. Daha sonra; Türklere ateş kusacak olan bu silahların kendi topraklarından geçirilmesine, Avusturya- Macaristan izin vermediği için Osmanlı yolu olmaksızın bu silahların Sırbistan’a nakli mümkün değildi.

         

         

        5 Ekim 1912’de Karadağ, Osmanlı Devleti’ne savaş açtı. Karadağ çok küçük bir devletçikti. Karadağ’ı diğer Balkan devletçikleri izledi. Osmanlı Devleti savaşa hemen giremedi. Terhis edilen ve memleketlerine gönderilen yüz yirmi tabur asker, savaş sonuna kadar bile toplanamadı. Özellikle, yaşlı redif askerleri bir daha birliklerine dönmediler. Mecburi askerlik süresi biten askerlerden bir kısmı redif askeri olarak ayrılıyor, yıllarca askerlik yapıyorlardı.

         

         

                    Bununla birlikte, Bütün Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’nin bu savaşı çok kısa bir zamanda kazanacağını sanıyordu. Trablusgarp’ta iki bin kişilik Osmanlı askeri yüz bin kişilik İtalyan ordusuna kök söktürmüştü. Yunanistan dışında, donanması bile olmayan küçük Balkan devletçikleri kısa sürede teslim bayrağını çekeceklerdi. İngiliz askeri yetkililerin görüşü böyleydi.

         

         

        Kötü yönetilen Osmanlı ordusu dağıldı. Birçok birlik silah atmadan düşman önünden çekildi. Bulgarlar Edirne ve Kırklareli’ni ele geçirdiler. Bulgarlar karşılarında direnecek hiçbir güç göremeyince Çatalca önlerine kadar ilerlediler. Bulgar kuvvetleri çatalca önlerinde mevzilendiler. Bu arada Sırplarda boş durmuyorlardı. Çok kısa sürede, Kosova’yı ele geçirdiler. 523 yıl sonra kaybettikleri Kosova’yı geri almışlardı. Kosova’da III. Osmanlı Padişahı Birinci Murad’ın türbesi vardı.

         

         

        Bulgarlarla-Sırp kuvvetleri Yenipazar önlerinde birleştiler. Sırplar 26 Ekim 1912’de bir Türk şehri olan Üsküp’ü ele geçirdi. Üsküp büyük Türk şairi Yahya Kemal Beyatlı’nın memleketidir. Ünlü şair, düzyazılarında bu güzel Türk beldesini çok güzel anlatır. Hele Üsküp’te Kurşunlu Han’ı anlattığı yazısı, bir harikadır.

         

         

        6 Kasım 1912 günü Yunanlılar Veliaht Konstantin komutasında Selanik’e girdiler. Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdülhamid daha önce İstanbul’daki Beylerbeyi Sarayı’na getirilmişti. II. Abdülhamid Selanik’te Alatini Köşkü’nde gözaltında tutuluyordu. Şehri savunan Selanik komutanı Tahsin Paşa, tek bir silah atmadan kolordunun bütün araç gereciyle silahlarını Yunanlılara teslim etti.

         

         

        Kasım ayı geldiğinde Osmanlılar bütün cephelerde yenilmişlerdi. Yalnız Edirne, Yanya ve İşkodra kaleleri dayanıyordu. Bir süre sonra bütün Arnavutluk, Karadağ Sırplar tarafından işgal edildi. 3 Kasım 1912’de, Bulgarlar ile Türkler arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmayla Bulgarların kuşatmasındaki Edirne şehri açlığa mahkûm ediliyordu. Edirne halkı ve askerler açlıktan bu günkü Sarayiçi’nde bulunan ağaçların kabuklarını yediler. Sarayiçi, bu gün Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı yerdir. Asıl Kırkpınar Balkan Savaşları sonucu sınırlarımız dışında kalmıştı.

         

         

        Türk donanması 1912 yılında Bulgarların elinde olan Varna şehrini bombaladı. Savaşan taraflardan yalnızca Osmanlı Devleti’yle Yunanistan’ın donanmaları var olduğunu söylemiştik. 

         

         

                    İngilizler savaşan tarafları Londra’da toplayarak bir sulh konferansı düzenlediler. Fakat taraflar bir türlü anlaşamadılar. Rahmetli Yılmaz Öztuna’ya göre: “Osmanlı Devleti Balkanlarda 167.312 kilometre toprak ve 6.562.000 nüfus kaybetti ki, bu toprakların bu günkü nüfusu 15 milyondan fazladır. Selanik, Manastır, Kosova, Üsküb, İşkodra, Yanya, Girit, Akdeniz Eyaletleri elden çıktı. Balkan Devletlerinin ilk işi ele geçirdikleri ülkelerdeki ele geçirdikleri topraklardaki on binlerce Türk mimarlık anıtını ortadan kaldırmak oldu. Fakat bu eserler o kadar çoktu ki, günümüze kadar bu eserleri bitiremediler ”[2]

                   

                    Balkan Savaşı I. Dünya Savaşı’na giden yolun başlangıcı oldu. I. Dünya Savaşı’nda çözülemeyen meseleler yirmi beş yıl sonra II. Dünya Savaşı’nda çözülmeye çalışıldı.

         

         

                    Şimdi kendisinden söz edeceğimiz genç Fransız gazeteci Stephane Lauzanne’nin eseri o günleri anlatan çok değerli bir eserdir. Lauzanne şunları söylüyor eserinde. Bir bakıma kitabının tanıtımını yapıyor:

         

         

                    “Bu kitap ne tarih, ne diplomasi eseri, ne felsefi muhakeme, ne de askerlik dersi vermek amacıyla yazılmıştır.”

         

         

        Bu eser bir gazetecinin fotoğraflarıdır. Kırk gün büyük bir İmparatorluğun “Hasta Yatağının” başında bulunmuş ve gördüğü şeyleri kaydetmeye çalışmıştır.

         

                    Yazarın bu konuda bir kusuru yoktur. O ne gördüyse onu yazmıştır. Yazar izlenimlerini kaleme alırken, ‘bu ortamda hoşa gider mi gitmez mi’, diye düşünmemiştir. Lausanne şunları yazıyor:

         

                    “Avrupalıların temel çıkar konularından birisi var ki, hiçbir millet ondan vazgeçemez. O da dildir. Fransızca 400 yıldan beri doğuda okutulur. Halen milyonlarca insan Fransızca konuşuyor. Oysa Fransa çıkarlarını savunamadı. Hiç olmazsa dilini savunsun. Fransızca dünyada konuşulan dillerin en tatlısıdır. Dilini kaybeden her şeyini kaybeder. Başka bir millet olur. O yüzden, bu dilin yerleşmesi için her şeyi yapmalıyız. Dil ve Kültür savaşı silahlı savaştan daha zordur. Bu savaş silahla yapılan savaşa göre çok daha uzun sürer.”

         

         

        Stephane Lauzanne, edebiyat ve sanat yapmak yerine gerçekleri yazmak amacıyla İstanbul’a gelmiştir. Rus Çarı I. Nikola Osmanlı Devleti için hasta adam tabirini kullanmış ve elimizde ölmekte olan bu hasta adamın mirasını hiçbir anlaşmazlığa düşmeden adilane bir şekilde bölüşelim diyerek teklifte bulunmuştu. Ünlü gazeteci İstanbul’a gelerek hasta adamın Başucunda, hastayı inceliyordu.

         

         

        Ve kitabına da Rus Çarı I. Nikola’nın söylediklerinden etkilenerek “Hasta Adamın Başucunda” adını vermişti ve şunları söylüyordu:

         

                    “Benden İstanbul’u anlatmamı bekleyemezsiniz. Zira Piyer Loti’nin anlattıkları en azından daha bir yüzyıl yeter. Ayrıca ben onun kadar edebi yönü kuvvetli yazı yazamam.

         

                    Şunu da itiraf ederim. Bir şehrin mimarı durumunu da anlatmak benim görevim değil. Benim için merak edilecek heyecanlı bir şey varsa, o da cepheler arkasındaki canlıların askeri faaliyetlerini görmek, onların düşüncelerini ümitlerini acılarının anlatmak ve anlamaktır.

         

                    1912 Ekiminin sekizinci günü ben de Galata rıhtımına ayakbastım. İstanbul’un camilerine, Beyoğlu’nun binalarına Üsküdar’ın sessiz koruluklarına, Haliç’in berrak sularına baktığım yoktu. Bütün dikkatimi toplayarak sokaklardan geçenleri incelemekle meşguldüm. Bu halkın düşüncelerini anlamaya çalışıyordum. Acaba o zaman savaşın üzerine gelen bu son savaş hakkında ne diyorlardı. Acaba halkın yargısı neydi? Endişe mi ediyorlardı; kin mi tutuyorlardı?

         

                    Satıcılar, Türkçe, Fransızca, İngilizce ve Rumca gazetelerin isimlerini bağırarak geçiyorlar ve çok az satış yapabiliyorlardı. Kimse elini uzatıp da bir gazete almıyordu. Bütün dükkânlar açıktı. Duvarlarda bazı ilanlar gördüm. Bu akşam bilmem hangi ekibin Beyoğlu tiyatrosunda; “Sefil Aşk” piyesi oynanıyordu. Balkanlar kan ağlıyordu, ama Beyoğlu’nda azınlıklar hiçbir şey olmamış gibi eğleniyorlardı.

         

                    Karşı tarafa geçtiğimizde, Ayasofya ne kadar muhteşem ise, Babıali’de o kadar şanssız bir görünüm sunar.

         

        Burası bir sürü basık tavanlı yapılardan oluşuyor. Sol taraftaki bölüm başbakanlık dairesini içeriyor. Bu bina bir dereceye kadar iyi durumda sayılabilir. Fakat yanmış olan kısmı bir harabe yığını. İstanbul baştanbaşa harabe yığını haline gelmiş. Ama Balkanlara göre çok daha iyi durumda. Göçmenler terk ettikleri yerlerin ne durumda olduğuna bile bakmadan yola koyulmuşlardı. İstanbul ve Anadolu’ya doğru çılgınca bir yarış başlamıştı. Her türlü mallarını geride bırakarak yükte hafif pahada ağır ne varsa bulabildikleri arabalar veya daha başka araçlarla yollara koyulmuşlardı. Atalarının yüz yıllar önce geldikleri topraklara geri dönüyorlardı. Onları ne gibi bir gelecek bekliyordu, kimse bilmiyordu.[3]

         

         


        


        

        [1] İlhan Bardakçı, Bir İmparatorluğun Yağması, 2 baskı, Tarih yok. Syf 248.


        

        [2] Yılmaz Öztuna, Büyük Tarih Ansiklopedisi, Cilt 1 1992, s. 94.


        

        [3] Stephane Lauzanne, Balkan Acıları. Hastanın Başucunda Kırk Gün, 1990. Hazırlayan ve Osmanlıcadan günümüz Türkçesine aktaran, Murat Çulcu. Ayrıca; ünlü Rus ihtilalci Leon Troçki’nin Balkan Savaşında gazeteci olarak yazdığı, Balkan Savaşı ve Osmanlı Vatandaşı, Aram Andonyan’ın; Balkan Savaşı adlı kitapları da okunmalıdır.


Türk Yurdu Kasım 2012
Türk Yurdu Kasım 2012
Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele