Hatıratların Gözünden Balkan Savaşı Yenilgisine Eleştirel Bir Bakış

Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

        Osmanlı Devleti’nin savaş alanlarında yaşadığı en acı yenilgilerden biri hiç şüphesiz Balkan Savaşı’dır. Yaşanan yenilgiyle birlikte Osmanlı Devleti yüzyıllar boyu egemenlik sürdüğü Balkanlardan tamamen çekilmek zorunda kalmıştır. Bu yönüyle Balkan Savaşı, Osmanlı Tarihi için, XIX. yüzyıl boyunca savaş alanlarında yaşanan hezimetler ve sonrasında yaşanan toprak kayıplarından herhangi biriyle mukayese edilemeyecek derecede yıkıcı olmuş, Osmanlı Devleti’nde siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel dengelerin tamamen bozulmasına yol açmıştır.

         

        Savaş sonrasında Osmanlı kamuoyu kötü gidişatın daha elim sonuçlar doğuracağını fark etmiş, bu kötü gidişatın sebepleri ve hal çareleri başta ordu mensupları olmak üzere hemen her kesim tarafından sorgulanmaya başlanmıştır. Bu süreçte, yaşananlar hakkında bilgisi ve sorumluluğu olan şahıslar da hatırat yazarak yenilginin sebeplerini ortaya koymaya çalışmışlardır.

         

         

*          *           *

 

 

        Osmanlı Devleti’nin en verimli, stratejik ve kültürel açıdan en hareketli toprağı olan Rumeli, Balkan Savaşı sonunda kaybedilirken Osmanlı’nın Avrupa’daki toprakları Trakya yarımadasından ibaret kaldı. Bununla birlikte Rumeli’nin kaybedilmesi toplumda derin bir acı ve şaşkınlık yarattı. Kitleler hâlinde İstanbul’a gelen Rumeli Türklerinin içler acısı hâli de yaşananlara duyulan öfke ve ıstırabı arttırırken; Balkan yenilgisi, askeri ve siyasi boyutlarından ayrılarak hemen her kesimin yakından hissettiği bir trajediye dönüştü[1].

         

        Bu trajedi Osmanlı kamuoyunu, nerede yanlış yapıldığı ve kötü gidişatın nasıl durdurulabileceği sorularına cevap aramaya sevk etti. Bu arayış daha önce Osmanlı tarihinde pek görülmeyen, oldukça sert tenkitlerin yapıldığı, bir tartışma ortamının doğmasına yol açarken, siyasiler, aydınlar ve savaşa katılan komutanlar, yaşananları basın ve müstakil olarak yazdıkları hatıratlar aracılığıyla yazınsal alana taşıdılar. Ve halkın gözü önünde cereyan eden hararetli tartışmaların yaşandığı bir süreci başlattılar[2].

         

        Balkan yenilgisi hakkında sağlıklı değerlendirmeler yapabilmek adına bu süreçte yazılan hatıratların incelenmesi oldukça önem arz etmektedir. Hatıratlar, her ne kadar sübjektif birer kaynak olarak bilinseler de bugüne değin Balkan yenilgisine dair yapılmış olan değerlendirmeleri, ortaya konulan istatistikî verileri daha anlamlı kılacak içeriğe de sahiptirler. Büyük bir bölümü yenilginin sorumlusu olarak gösterilen subaylar tarafından yazılan hatıratlar özellikle ordunun içinde bulunduğu durumu yalın bir şekilde tasvir eder. Bu çalışma da Balkan yenilgisinin sebeplerini işte bu hatıratlarda üzerinde sıkça durulan hususlardan yola çıkarak eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmek amacıyla hazırlanmıştır.

         

         

         

        Hasta İki Kardeş: Siyaset ve Ordu

         

        II. Abdülhamit döneminde Osmanlı ordusunun modernizasyonu çerçevesinde Almanya’dan gelen ve uzun yıllar Osmanlı ordusuna hizmet eden Von Der Goltz, “Millet-i Müselleha” adlı eserinde politikanın ordu üzerindeki tesiri hakkında şöyle demiştir[3]: “Andan maada politika, düvel-i muhâribe ile muhârebeye iştirak etmedikleri hâlde netâyic-i harpte doğrudan doğruya alakadar bulunan devletler beynindeki münasebâtı dahi tanzim eder. Düvel-i mezkûrenin hulûs veya adem-i hulûsü pek mühim olup, a‘mâl-ı harbiyeye ziyadesiyle mani olabilecegi gibi, a‘mâl-ı mezkûrenin fevkalade revacına dahi hizmet edebilir. Husûsât-ı mezkûreden başka politika, ilan-ı harp zamanını dahi tayin eder, ki bunun hüsn-i suretle tayin ve intihâbı fevkalade mühimdir. Velhasıl politika bir devletin âlem-i harbe duhulü esnasındaki kâffe-i ahvalini vücuda getirir ki işbu ahval başkumandanın etvâr ve mukarrerâtına ve ordunun ahval-i maneviyesine bile büyük bir tesir icra eder”.

         

        Von Der Goltz’un yaptığı bu tespitlere istinaden Balkan Savaşı yenilgisinin sorumluluğunu sadece orduya yüklemek haksızlık olur. Çünkü Osmanlı iktidarı savaşa girmek için doğru zamanı tespit edememiştir. Henüz tamamlanmamış bir askeri reform programının ortasındayken, Arnavutluk ve Libya’daki kayıplar görmezden gelinerek yaklaşan tehlikeye karşı durulmaya çalışılmış, Balkan devletlerinin zorlamasıyla savaşa girilmiştir[4].

         

        Savaş öncesinde Osmanlı iktidarının etkin bir şekilde Balkan devletlerine karşı uluslararası camiada ittifak girişimlerinde bulunmaması ve siyasilerin savaş ilan etmek için doğru zamanı tespit edememesi Balkan Savaşı hatıratlarında sıklıkla eleştirilmiştir. Vardar Ordusu komutanı olan Zeki Paşa hatıratında[5]: “Siyasetimiz harpten evvel Balkan ittifakını görüp anlayamadı ve evvelce vaziyet-i siyasiyeyi münakaşa ve manzume-i düvelde leh ve aleyhte bulunanları tefrik ve tayin edemedi. Bunun için Osmanlı-Rus harbinden sonra devletlerin siyasi cereyanlarını tetkik etmek lazım gelirken bu babda bir şey yapılmadı. Her devletin istila, iktisat ve arak nokta-i nazarından ahvalini mütalaa ederek çıkacak neticeye göre umur-ı siyasiyeyi tedvir etmek, müttefikler taharri eylemek ve her zaman vukuat-ı âleme muttali olmak icap ederdi” sözleriyle yapılan yanlışı dile getirirken, II. Meşrutiyet sonrasında kısa süre milletvekilliği de yapan eğitimci Ahmed Salahaddin ise[6]: “Sulh ve harbe karar vermek vazifesiyle mükellef olan zevat, karşı karşıya gelecek devletlerin kudret-i askeriyelerini, istataat-ı maliyelerini ve vaziyet-i siyasiyelerini yek-diğerleriyle mukayese eylemeli de neticeyi leh de görebilirlerse harbe tasaddi etmelidir. Bu o kadar basittir ki herkes bilir de yine kimse bilmez” diyerekOsmanlı siyasetçilerini tenkit etmiştir.

         

        Dış politikada eleştirilen bu tutumun sebebi belki de devlet adamlarının ve halkın büyük bir bölümünün galibiyete olan inancıydı. Hatta Harbiye Nazırı Nazım Paşa zafere o kadar inanmıştı ki muharebe alanlarına giden subaylara resmi kıyafetlerini yanlarına aldırtacak kadar ileri gitmişti[7]. Ne yazık ki olaylar Nazım Paşa’nın beklediği gibi cereyan etmedi. Hemen her cephede mağlup olan Osmanlı ordusu, Hafız Hakkı Paşa’nın tanımıyla büyük bir bozguna[8] uğradı.

         

         

         

        Balkan Savaşları Sürecinde Osmanlı’nın Halet-i Ruhiyesi

         

        Balkan Savaşı öncesinde ordunun morali oldukça kötü durumdaydı. Uzun süre silâhaltında tutulan askerler, Yemen, Makedonya, Arnavutluk ayaklanmalarının yatıştırılması sırasında yıpranmış, askerlik gönülsüzce yapılan bir iş haline gelmişti[9]. Mahmut Muhtar Paşa Balkan Savaşı öncesinde Osmanlı ordusunun durumunu anlatırken şöyle diyordu: “Askerlik Avrupa memleketlerinde fikren, bedenen teali ve tekâmülü mucip bir müessese halini almış iken biz de makûs ve acı neticeler veriyordu. Devr-i Hamidi’de ardı arası kesilmeyen Yemen, Asir ve Makedonya isyanlarının Girit, Havran, Dersim kıyamlarının yaz-kış demiryolları bekçiliklerinin intaç ettiği tahribat ve telefat kâfi değilmiş gibi istibdal efradının memleketlerine götürdükleri sâriyye marazları herkese sirayet etmekte ve asker ocağını bir hastalık menbaı haline koymakta idi[10].”

         

        Ordunun siyasete bulaşması ordudaki disiplinsizliği arttırmış, subaylar ve erler arasındaki politik kamplaşma huzursuzluğa yol açmıştı. A. Zeki Çobanoğlu hatıratında subaylar arasındaki anlaşmazlıkların had safhaya ulaştığını vurgulayarak şöyle demekteydi[11]: “Hiçbir harpte görülmemiştir ki fırka kumandanlarına varıncaya ordu kumandanlarıyla istişare ve icabında muhalefet re’y-i hoduyla ricat ve hemen müşaveret ve fakat yine herkes bildiğine göre hareket etsin. İşte bunların hepsini bu muharebede biz yaptık. Ordu kumandanı bidayet-i harpte başkumandanı ve kolordu kumandanları ordu kumandanını dinlemediler. Lüleburgaz’da yine fırka kumandanları kolordu kumandanlarını kolordu kumandanları da ordu kumandanını dinlemediler.

         

        Ordudaki subay ve erlerin bilgisizlikleri de mağlubiyette önemli rol oynamıştı. Selanikli Bahri hatıratında subayların eğitim durumunu şöyle anlatmaktaydı[12]: “Üç yüz yirmi sekiz senesi başlangıcında On altıncı İştip Fırkası Kumandanı Mirliva Mehmet Paşa ile Kurmay Heyeti Reisi Binbaşı Nuri Bey bir gün ansızın Köprülü’ye geldiler. Köprülü, 48’inci Alayın garnizonu olduğu için orada söz konusu alayın üç taburu da bulunuyordu. Mehmet Paşa gelir gelmez Alay Kumandanı Miralay İsmail Hakkı Bey’e verdikleri emirde, ertesi sabah alayın yüksek rütbeli subayları ve diğer subaylarının birer kurşun kalem ve kâğıtla kışlada bulunmalarını ve subayların harp kabiliyetlerinin anlaşılması için imtihan edileceklerini beyan edilmişti. Bu emir taburlara yayınlanıp da subayların kulaklarına erişince herkesi bir korku istila etmişti. Ömrü hayatında kitap açmamış arkadaşların gece sabahlara kadar seferiye, taktik ve talimnameyi ateşli bir şekilde merakla karıştırmaları, anlaşılamayan konuları bir diğerinden soruşları hakikaten görülmeye layık bir tabloydu. Diyebilirim ki Köprülü, yirmi dört saat için adeta bir mektep-i harbiye olmuştu. Sabah olunca subaylar bölük bölük gelerek kışlanın büyük salonunda toplandılar ve belirlenen vakitte fırka kumandanıyla kurmay heyeti reisi de teşrif ettiler. Nuri Bey tarafından taktiğe ait bir mesele verildi. Birçoklarımız düşündük düşündük verecek cevap bulamadık. Kâğıtları boş teslim eden edene. İmtihan evraklarını bu suretle teslim eden subayların adedi imtihana katılan miktarın dörtte üçünü buldu. Kalan bir kısım varsayımlar ile sütunları doldurdular. Sözün özü bu imtihan, alayımız subaylarının harp kabiliyetleri hakkında iyi bir gösterge oldu. Ve fırka kumandanı gider gitmez bu bilgisizlikten doğan ar ve hicap da, müteessir alınlarımızdan siliniverdi.

         

        Yusuf Hikmet Bayur, Balkan Savaşları adlı eserinde Osmanlı subaylarının hâlinin anlatırken Yarbay Nihat’ın anılarından şu alıntıyı yapmıştı[13]: “Heyeti zabitan bu noktayı nazardan her tarafı pas içinde çürümeye başlamış gayri faal bir makineden başka bir şey değildi. Kumanda heyeti âliyesi de ‘Kitapsız’ idi. Orduda sarih ve maksada muvafık bir sevku idare mesleği yoktu. Hernangi bir vaziyeti harbiyeyi aynı surette ihata edecek ve aynı vaziyette sureti umumiyede aynı kararı verebilecek, icabında kendiliğinden bir karar ittihaz edebilecek zabit ve kumandan ender idi. Nitekim bu husus Balkan muharebesinde kendisini kemali ehemmiyetle hissettirdi ve tekmil kumanda heyeti en kıymetli vakitlerini izah, istizah, izin ve istizan ile ve bir de yek-diğerini tenkit ve tahtie ile geçirdi”.

         

        Subayların içinde bulunduğu bu vahim tabloda erlerin vaziyeti de pek farklı değildi. Selanikli Bahri “Balkan Harbinde Sırp Ordusu” adlı eserinde Sırp ordusu ile Osmanlı ordusu askerlerinin eğitim seviyesi yönüyle ilginç bir karşılaştırmasını yapmakta ve şöyle demekteydi[14]: “Diyebilirim ki Sırp ordusunun hemen yüzde altmışı okuyup yazıyor. Hele imzasını atabilecek ve kekeleyerek okuyabilecek efradın miktarı hemen yüzde sekseni buluyor. Kömürcü dedikleri nakliye efradı arabacıları bir taraftan arabasını sevk ve idare ederken diğer taraftan elindeki gazeteyi ateşin bir merakla okuyor. Doğrusu ben bu hali ilk def’a görünce hayret içinde kaldım. Çünkü bize nazaran bu pek şaşılacak bir şeydi. Bizde bir menarı neferi hayvanını çekerken veyahut bir nakliye neferi arabasını sevk ederken gazete okusun, bu olacak şey değil idi”.

         

        Ordudaki bu cehalet askerleri bir hedefe, bir ülküye ulaşmak için motive etmeyi imkânsız hâle getirmişti. Pertev Demirelhan ordudaki cehalet ve cehaletin doğurduğu sonuçlar hakkında şöyle demekteydi[15]: “Bu gibi bozgunların en mühim bir saiki de cehalet idi. Cehalet saikasıyla efrattan birçoğu karşısında muharebe ettikleri düşmanın kim olduğunu bile bilmiyordu. Cehalet saikasıyladır ki asker ne maksatla harp eylediğinden bî-haber idi. Bulgarları, Sırplıları, Yunanlıları ümitlerinin fevkinde zaferlere nail eden saik-i manevi – ki Türkleri Rumeli’nden sürüp çıkartmak gaye-i emeli idi – biz de tamamıyla mefkûd idi. Hâlbuki büyük işler görülebilmek için mutlaka bir (gaye-i emel) takip edilmek elzem idi. Bazıları o zaman hissiyât-ı diniyelerini bile bir dereceye kadar kaybetmişlerdi”.

         

        Balkan Savaşı sırasında ordudaki inanç eksikliğini savaş sırasında orduda subay olarak görev alan Ömer Seyfettin çok güzel tasvir etmiştir[16]: “Akşam… Bugün, öğle üstü Kiliseli’ye geldik. İnce ince yağmur yağıyordu. Hâlâ bu yağmur devam ediyor. Usturumca fırkasının kırk üçüncü alayı solumuzda, çayırlıkta. Alay yâveri bana, erkânıharbin bir lafını tekrar etti. Hep diyormuş ki ‘Ahvâl vahimdir’ … Bakalım ateşe ne gün gireceğiz? Yüzbaşım iaşe işleriyle uğraşmak üzere Köprülü’de kaldı. Bölük bana kaldı. Yalnız genç mülâzım arkadaşım Eşref Efendi var. O da bugün nöbetçi... Askerin hepsi acemi. Hatta silah doldurmasını bilmiyorlar. İhtiyatların çoğu da Pomak. Bir kelime Türkçe bilmiyorlar. Onbaşıların ve çavuşların içinde bir vücut, parlak ve açık bir göz göremiyorum.

         

        İşte bu kadar müsaadesiz şartlar içinde harbe giriyorum. Netice muzafferiyet olursa, hayret etmekten memnun olamayacağım. Ama bütün bu hareketler bana bir oyun gibi geliyor. Hâlâ kendimi bir manevraya gidiyor sanıyorum.          Hareketimiz o kadar hissiz ve maneviyâtsız ki, ancak bir manevra böyle olabilir… Hani nutuklar, hitabeler, heyecanlar, şarkılar, alkışlar… Hiç, hiç, hiç, bir şey yok… Bulgar ordusunu gözümün önüne getiriyorum. Orada kim bilir ne kadar hayat ve heyecan vardır.

         

        Tahsin Uzer komuta kademesindeki inançsızlığı büyük bir skandal olarak nitelemekte ve örnek olarak “işlenen affedilemez bir hata” başlığı altında şu bilgiyi vermekteydi[17]: “… Çatalca’ya yapılan saldırılar durdurulup püskürtüldü ise de, bir adım ileri gidilemiyordu. Bir aralık Mahmut Muhtar Paşa ileri atılmak istedi, Kurmay Heyetiyle ağır yaralandı. “Kara Kilise” bozgunundan sonra, Ordu güç hal ile durabildi. Bu arada büyük bir meydan savaşı oldu. Bulgarlar mağlup ve perişan bir şekilde kaçarlarken; düşmanın durumundan habersiz bulunan, ordu kumandanımız da, Çatalca’ya ricat emrini verdi. Yani iki ordu birbirinden habersiz olarak kıç kıça yekdiğerinden uzaklaşıyordu. Bulgarlar bizden evvel vaziyeti gördüler ve döndüler. Bu ‘büyük askeri hatayı yalnız Allah affedebilir’.

         

        Balkan Savaşı’nın hemen öncesinde silahaltında bulunan ve eğitim almış askerin terhis edilmesi nedeniyle Osmanlı ordusu savaş başlangıcında düşmanlarına karşı hem sayısal üstünlüğünü kaybetmiş, hem de eğitimli erlerden mahrum kalmıştı[18]. Mehmet Ali Nüzhet bu hususta şöyle demekteydi[19]: “Muallem efradın adedi de az idi. Hakan-ı sabık zamanında efrada talim ettirmek hemen gayr-i mümkün idi. Üç dört seneden beridir ki talim icra ettirilmeye başlanmıştır. Mamafih pek güzel tasmimâta rağmen her şey ancak yarı buçuk derecede yapılabilmişti.”

         

        Osmanlı ordusunun aksine İtalyan ve Alman birleşmesinin askeri yönlerini izleyerek birer örnek oluşturan[20] Balkan devletleri, savaş öncesinde eğitimli ve birlikte tatbikat yapma şansı bulmuş birer ordu teşkil etmişlerdi. Mahmut Beliğ anılarında bu hususta Bulgar ordusunu örnek göstermekte ve şöyle demekteydi[21]: “Hülasa, harpten evvel Bulgarlar hem teşkilat-ı askeriyelerini ikmale ve hem de senelik büyük manevralar yaparak kumanda heyetlerini büyük birliklerin sevk ve idaresine alıştırmak suretiyle ordularının kıymet-i harbiyesini tezyide çalışıyorlardı. Bununla Bulgar ordusu nazar-ı istihfaf ile görülecek ordulardan değildi…”

         

        “Balkan Harbinde 87. Alay Trabzon Gönüllüleri” adlı hatıratta eğitimsiz Osmanlı askerlerinin durumu şöyle anlatılmaktaydı[22]: “Zaten bu birliklerden daha faza ne beklenebilirdi ki ? Bu birlikleri oluşturan gençlerden çoğu eğitimsiz ve toplama oldukları için buralara verilmiş, bir kısmı da yaşlı insanlardan oluşmuştu. İşte bu durumda olan bir birlikten kimin ne isteme hakkı olabilirdi ki… Hiç kimsenin, vatanın böyle yenilgiler yaşamasını kalpten isteyeceğini söylemek olanaksızdır. Her subay ve her asker o dakikalarda hiç kuşkusuz ölüme koşmak istemiştir. Ancak şunu açıkça belirtmeliyiz ki savaşmayı öğrenememişiz. Çok değil birazcık öğrenebilseymişiz, bu eğitimsiz askerlerle bile düşmana karşı önemli başarılar elde edebilecekmişiz. Yapılan o yanlışlıklar aklımıza gelince insanın tüyleri ürperiyor. O neydi ya Rab… O nasıl savaştı …”

         

        Balkan Savaşı hatıratlarında, savaşın kaybedilmesinin en önemli sebeplerinden birisi olarak lojistik hizmetlerin yeterince ve zamanında sağlanamamış olması gösterilmektedir. Hatıratların genelinde, yapılan bütün politik ve askeri yanlışlıklara rağmen, askerin savaşa devam etme gücünün temini hâlinde savaşın gidişatının değişeceğine olan inanç hâkimdir.

         

        Abdullah Paşa hatıratında lojistik imkânların yetersizliğinden yakınmakta ve daha savaşın başında bu durumun başarısızlığa zemin hazırladığından bahsetmektedir[23]: “Meclis-i Mebusan kürsülerinde verilen izahata mukabil terakki ve tekamülü alkışlara ve hakikatte felaket ve hele ki hazırlanan ordunun hasımlarımızın faaliyet ve gayret-i mütekabileleriyle kuvve-i umumiyesi dahi hadd-i kifayede değil idi. Hele seferberlik ve tecemmüde sürat cihetiyle olan fark, denizin mesdudiyeti cihetiyle sevkiyatın ve muvasalatımızın yalnız bir demir yoluna bağlanıp kalması mecburiyetiyle düçar olacağımız müşkilat bize işin bidayetinde harbin netice-i muvaffakiyetten nevmidden başlıca sebepti

         

        Seferberlik ve savaş esnasında lojistik hizmetlerin sağlanması hususunda demiryollarından tam anlamıyla istifade edilememiştir. Bunun sebebi ise demiryollarının yönetiminin yabancı şirketlerin imtiyazında olmasıdır. Mahmut Beliğ, Bulgar gazetesi Vovoti Journal gazetesinden alıntı yaparak savaş sırasında demiryollarından istifade konusunda şu tespitlerde bulunmaktadır[24]: “Bulgar demiryollarının harbiye nezareti bünyesine geçmekle birlikte bizden aldıkları da dâhil iyi kullandıkları bizim ise demiryol nakliyatından tarz-ı istifade malum olmaması ve kumpanya ile askeri makamat arasında anlaşamamazlık dolayısıyla şark hattında tamamıyla istifade olunamadı…”

         

        Mehmet Ali Nüzhet, Osmanlı demiryolları şirketleri ile askeri makamlar arasında yaşanan sıkıntıları örneklerle anlatmaktadır[25]: “Cihet-i askeriye ile şimendifer memurları arasında ittihâd-ı hareket şâyân-ı hayret derecede mefkûd idi. İşte bu misâl: Hadımköy karargâhına biraz geç vâsıl olan bir ağır topçu katarı tahmîl ve tenzîl iskelesi bulunmamak hasebiyle boşadılamamışdır. Bunun üzerine keyfiyet İstanbul’a telgrafla bildirilmiş ve şimendifer idaresi icap iden malzeme ile adamları göndermiş ise de iskelenin nereye yapılacağını kimse gösteremediğinden amele bir şey yapamamış ve toplar indirilememiş ve bu yüzden iki tren yolu kapamıştır. Bununla beraber yol üzerinde seyir ve hareketin serbest kalması için kimse bir çare düşünmemiştir.”

         

        Balkan Savaşı sırasında sıhhî hizmetler noktasında da büyük sıkıntılar yaşanmıştı. Yaralıların sevki için hasta nakil araçlarının bulunmayışı, seyyar hastanelerin kritik noktalarda tesis edilmeyişi ve yeterli sayıda doktor ve sıhhiye erinin mevcut olmayışına hatıratların çoğunluğunda dikkat çekilmektedir. Mehmet Ali Nüzhet “Balkan Harbinde” adlı eserinde sağlık hizmetleri hakkında üzerinde çok fazla söze gerek bırakmayacak şekilde şunları söylemektedir[26]: “Umum Osmanlı ordusunda olduğu vechle süvari fırkasında hidemât-ı sıhhiyede fena tertip ve idare edilmiştir. Fırkada bulunan yegâne tabip (Lüleburgaz) Muharebesi’nde yaralanmış ve bütün edevât-ı sıhhiyeyi beraberinde alarak cepheyi terk etmiştir”.

         

         

         

        Sonuç

         

        Balkan Savaşları şüphesiz ki Osmanlı tarihinin en mühim yıkımlarından biri belki de en mühimidir. Üst üste gelen yenilgiler ve kayıplarla birlikte artık kimliğini büyük ölçüde kaybetmiş siyaset ve ordu kurumunun şahsi çekişme ve öngörü kifayetsizliği dolayısıyla önünü alamadığı bu büyük bozgun sonrasında yapılan değerlendirmelerde yenilgiye dair birçok tespit yapılmıştır. Bu tespitlerin bulunduğu en önemli eserler de genelde savaşın şahitleri tarafından kaleme alınan hatıratlar olmuştur. Subaylar, siyasiler ve aydınlar tarafından kaleme alınan bu eserlerde zaman zaman oldukça sertleşen bir üslup ile gerçekleşen eleştirilerde iki önemli nokta üzerinde ısrarla durulmuştur: ordu ve siyasette yaşanan bozulma, iç içe geçiş, etki sahalarına müdahale.

         

         

        Yapılan değerlendirmelerin ortak noktası çoğunlukla siyasetin ordu, ordunun siyaset üzerindeki etkisi idi. Buna bir de halkın artık içine düştüğü yeis ve güvensizlik de eklenince Balkan Savaşları öncesi ve sonrası ile tam bir karanlık dönem haline geldi. Ve bu dönemi en net şekilde yansıtan eserlerde muhakkak ki hatıratlar oldu. Bu manada, bugün artık büyük ölçüde çevirileri tamamlanan hatıratların, belirli bir ilmi bakış ile değerlendirilip metin kritiği noktasında yeterli bir eleştirel bakış süzgecinden geçirilmesi ile ortaya konacak veriler, bu karanlık sürecin daha açık bir şekilde anlaşılmasına büyük katkı sağlayacaktır.

         


         

        

         

         

         

         

        

        

        

        [1] Ahmet Turan Alkan, İkinci Meşrutiyet Devrinde Ordu ve Siyaset, Cedit Yay., Ankara, 1992, s.166.


        

        [2] Mesut Uyar, “Osmanlı Askeri Rönesans’ı: Balkan Bozgunu ile Yüzleşmek”, Türkiye Günlüğü, S.110, Bahar 2012, s. 65-66.


        

        [3] Von Der Goltz, Millet-i Müselleha, (çev.) Mehmet Tahir, Askeri Matbaa, İstanbul, 1337, s. 106.


        

        [4] Carter Findley, Modern Türkiye Tarihi İslam, Milliyetçilik ve Modernlik (1789-2007), Timaş Yay., İstanbul,

        2011, s.206.


        

        [5] Zeki, Balkan Harbine Ait Hatıratım, Askeri Matbaa, İstanbul, 1337, s. 106.


        

        [6] Ahmet Salahaddin, Makedonya Meselesi ve Balkan Harb-i Ahiri, Kanaat Matbaası, İstanbul, 1331, s. 217.


        

        [7] Selanikli Bahri, Balkan Harbi’nde Garp Ordusu, Yeni Turan Matbaası, İstanbul, 1331, s.12.


        

        [8] Hafız Hakkı Paşa, Bozgun, Matbaa-i Hayriye ve Şürekası, İstanbul, 1330, s.7-13.


        

        [9] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, IX, Ankara, TTK Basımevi, s.308.


        

        [10] Mahmut Muhtar Paşa, Acı Bir Hatıra, El-Matbaatü’l-Emiriye, Kahire, 1932, s. 13.


        

        [11] A. Zeki Çobanoğlu, Balkan Harbi Şark Ordusunun Hezimeti, Eldam Matbaası, İstanbul, 1332, s. 15.


        

        [12] Bahri, a.g.e., s. 9-10.


        

        [13] Yusuf Hikmet Bayur, Balkan Savaşları: Birinci Balkan Savaşı, I, İstanbul, Cumhuriyet Gazetesi Yayınları, 1999, s.17.


        

        [14] Selanikli Bahri, Balkan Harbinde Sırp Ordusu, İstanbul, Tanin Matbaası, 1329, s.5-6.


        

        [15] Pertev Demirhan, Balkan Harbinde Büyük Karargâh-ı Umumi, Askeri Matbaa, İstanbul,1927, s.113.


        

        [16] Tahir Alangu, Ömer Seyfettin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı, May Yay., İstanbul, 1968, s.215.


        

        [17] Tahsin Uzer, Makedonya Eşkıyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, TTK, Ankara, 1999, s.317.


        

        [18] Avni Mutlu, “Balkan Savaşından Çıkarılacak Dersler”, Askeri Tarih Bülteni, S.18, s.77.


        

        [19] Mehmet Ali Nüzhet, Balkan Harbi’nde Sevkiyat ve Nakliyat-ı Askeriye, Yeni Turan Matbaası, İstanbul, 1332, s.4.


        

        [20] Richard Q. Hall, Balkan Savaşları 1912-1913 I.Dünya Savaşının Provası, (çev.) M. Tanju AKAD, İstanbul, Homer Kitabevi, 2003, s. 1-3.


        

        [21] Mahmut Beliğ, Balkan Harbinde Mürettep 4.Kolordunun Harekâtı, Askeri Matbaa, İstanbul, 1928, s. 30.


        

        [22] Balkan Harbinde 87. Alay Trabzon Gönüllüleri, (Sad.) Veysel Usta, Trabzon Belediyesi Kültür Yayınları, Trabzon, 1995, s. 82.


        

        [23] Abdullah Paşa, 1328 Balkan Harbinde Şark Ordusu Kumandanı Abdullah Paşa’nın Hatıratı, İstanbul, Erkan-ı Harbiye Mektebi Matbaası, 1336, s. 11.


        

        [24] Beliğ, aynı eser, s. 22-25.


        

        [25] Mehmet Ali Nüzhet, a.g.e., s.21.


        

        [26] Mehmet Ali Nüzhet, Balkan Harbinde, Resimli Kitap Matbaası, İstanbul,1331, s.7.


Türk Yurdu Kasım 2012
Türk Yurdu Kasım 2012
Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele