Balkan Harbi Sırasında Osmanlı Ordusunun Moral ve Disiplin Durumu

Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

        Mustafa Kemal Atatürk, Balkan Harbi için özetle şöyle demiştir: “Balkan Harbi Türk ordusunun bozgunu değildi, ordunun başındaki bilgisiz kumanda heyetinin geri çekilmesiydi. Türk ordusu bir plana göre toplanabilmek için yeterli zaman bulamamıştı. Balkan devletleri, bu harbin sonuçlarını, o dönemde ülkeye hâkim olan şahısların bilgisizliğine borçludur.[1]

         

        Aralarında anlaşmazlıklar olan Balkan ulusları arasında anlaşma tesis ettiren Rusya, asırlardır arzuladığı hedef, Türkleri Rumeli’den çıkartıp Boğazlara ve İstanbul’a hâkim olmaktı.[2] Sırp, Yunan ve Bulgar hükümetlerinin amacı; Selanik, Manastır, Kosova, İşkodra, Yanya ve Edirne vilayetlerini ele geçirmek idi.[3] Balkanlardan gelebilecek herhangi bir saldırıya nasıl karşı koyulacağı konusunda Osmanlı ordusunun yeterli bir savunma planı yoktu.[4] Balkan Harbi için 30 Eylül 1912 tarihinde seferberlik ilan edildiği sırada Osmanlı ordusu, Karadağ ordusunca desteklenen Katolik Arnavutlar ile savaş halindeydi.[5] Yakova yöresinde kışkırtılan bazı subaylar, hükümet aleyhine asi Arnavutlarla birleşmişlerdi.[6] Salgın hastalıklar, cephane yetersizliği ve firarlar dolayısıyla mevcutları hayli azalan Osmanlı askerleri birçok havalide eşkıya ile mücadele halindeydi.[7] Yunan donanması Ege ve Akdeniz’i abluka altına aldığı için yeni Osmanlı birlikleri Anadolu’dan Balkanlara deniz yoluyla gönderilemiyordu.[8]

         

        Balkan devletleri arasındaki anlaşmalardan Osmanlı hükümeti çok geç haberdar olmuştu. Muhalefet ile iktidar arasında sert bir mücadele yaşanıyordu. Bu karışık siyasi havadan çekinen İttihatçılar Temmuz 1912’de hükümetten çekildi.[9] İstanbul’daki hükümet, İngiltere’nin Balkanlardaki savaşı durduracağı ve sorunları çözeceği inancı içindeydi.[10] Dönemin Hariciye Nazırı Asım Bey: “Balkanların aleyhimize birleşmeleri tamamen yalandır. Balkanlardan imanım kadar eminim!” şeklinde konuşmuştu. Hâlbuki bu sırada Balkan devletleri anlaşmıştı.[11] Fransa ve İngiltere nota vererek bölgede statükonun korunacağından söz ediyorlardı. Osmanlı hükümeti, büyük güçlerin Balkanlarda savaşa izin vermeyeceğini düşünüyordu. Ancak 3 Eylül 1912 tarihinde İngiliz Bakan Grey’e gönderilen bir rapor: “İzlenecek politika yalnız Balkanları değil; Arapları, Ermenileri ve diğer ırkları da imparatorluktan ayırmak olmalıdır.” şeklindeydi.[12] Osmanlı politikasında ikili oynayan İngiltere’nin İstanbul’daki Büyükelçisi Lowter’e gönderilen 21 Ekim 1912 günlü bir telgrafta; Balkanlarda savaşı önlemek için herhangi bir yükümlülük altına girilmeyeceği ifade ediliyordu.[13] Kamil Paşa, Osmanlı tarafının savaşa girmemesi gerektiğini söylüyordu. Erkân-ı Harbiye Reisi Rasim Paşa askeri açıdan çekilen sıkıntılardan bahsediyordu.[14] Şark Ordusu Komutanı Abdullah Paşa, ordunun savaşabilecek bir durumda olmadığını: “…Sadece Bulgarlarla bile savaşamayız. Onları Çatalca’da durdurabilirsek ne âlâ…” diyerek savaş, diplomatik yollarla önlenmeli diyordu.[15]

         

        1912 yılı Temmuz’unda Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ askeri yığınaklarını oluştururken, Osmanlılar siyasi manevralarla oyalanıyordu. Yaklaşan savaş öncesinde büyük güçler, Osmanlı Devleti’ni her alanda yorup yıpratmak için elinden geleni yapıyordu. Balkanlarda birçok noktada isyanlar çıkartma, sabotajlar, suikastlar ve çete saldırıları ile Osmanlı birlikleri yıpratılıyordu.[16] Osmanlı hükümetinden gerçekleşmesi imkânsız ıslahatlar istenerek bir savaş gerekçesi oluşturulmak isteniyordu. İngiliz Bakan Grey’e gönderilen bir raporda: “Bütün Balkanlar Hristiyanlara ait olmalıdır.” ifadesi geçiyordu.[17] Özellikle Osmanlı devlet adamları Balkanlarda bir savaşın çıkacağına ihtimal vermemiş, Balkan ülkeleriyle ilişkilerimizin iyi olduğunu sanmış[18] ve Büyük güçlerin verdiği sahte teminata kanmışlardı.[19] Savaş öncesi Osmanlı Devleti, Makedonya ve Arnavutluk bölgesine sahip olup sınırları Adriyatik kıyılarına kadar uzanıyordu.[20]

         

         

         

        Balkanlarda Savaş ve Osmanlı Ordusunun Vaziyeti

         

        Subaylar arasında alaylı-mektepli çekişmesi vardı. Başarı gösteren erlerden subay olan alaylılar, okullardan gelen mekteplileri bir rakip olarak görüyorlardı. Mektepliler ise ötekileri bilgiden yoksun görüyordu. İttihatçılar tarafından[21] çıkarttırılan “Tasfiye-i Rüteb” ve “Yaş Haddi Nizamnamesi” ile birçok alaylı subay ordudan uzaklaştırıldı. Hâlbuki mektepten mezun subay sayısı ihtiyacı karşılamıyordu. Nizamiye erlerinin hizmet süresi 3 yıl olduğu halde 6-7 yıl silahaltında tutulur ve erler terhis olmak için ayaklanırdı.[22] Savaştan önce Osmanlı ordusundan 75.000 asker terhis edilmişti.[23] Nazım Paşa’ya göre üç seneden beri isyan çıkan yerlere gönderildikleri için yorgun düşen erler askerlik sürelerini tamamladıkları için terhis edilmişlerdi.[24] Savaştan iki ay önce 35.000 asker Yemen’e gönderilmişti. İtalyanların 12 Ada’yı işgal etmesi üzerine Selanik ve İstanbul’dan bazı birlikler İzmir’e kaydırılmıştı.[25] Savaş başladığında terhis edilenler silahaltına davet ediliyor. Subaylar askerlerini tanımamakta, askerler de subaylarını tanımamaktaydı.[26]

         

        Siyasetle uğraşan subaylar yüzünden ordu içinde İttihatçılık, Halaskârlık gibi siyasi ayrılıklar başladı. Savaş sırasında geri çekilirken dahi bazı subaylar boğaz boğaza siyaset kavgası yapıyordu.[27] Bir ordu için en büyük felaket, siyasetle iştigal[28] ve düzeni değiştirme amacıyla cemiyetler kurmalarıdır. Hareket Ordusu’nun İstanbul’a gelişinden sonra ordu, İttihatçı subayların keyfine bağlı kaldı. Küçük rütbedekiler büyüklere, kurmay olmayanlar kurmay olanlara saygısızdı. Ordudaki işler, genç kurmayların ve yaverlerinin elinde kaldı.[29]

         

        1910 yılında din-milliyet farkı gözetilmeksizin Osmanlı tebaası askerlikle mükellef tutuldu. Bu durum Müslüman erlerin dini inançları ile savaş psikolojileri arasındaki bağı zedeledi. Savaşta ölürse şehit, kalırsa gazi olacağı söylenmişti. Şimdi kendi dininden olmayan insanlarla aynı amaç için omuz omuza çarpışacağı telkin ediliyordu.[30] Ayrıca 3 Temmuz 1910 tarihinde “Kiliseler Kanunu” çıkarılarak Balkan milletlerinin arasındaki anlaşmazlık çözülmüş ve birleşmeleri temin edilmiştir.[31]

         

        Balkan orduları sadece iyi eğitilmiş subay ve askerlere değil, modern tüfeklere ve ağır silahlara da sahip olmuşlardı.[32] Bulgaristan, yıllık bütçesinin üçte birinden fazlasını orduya ayırıyordu. Paris’teki Amerikan askeri ataşesi Binbaşı T. Bentley Mott, 1910 yılında bölgeye yaptığı bir gezide: “Bulgar ordusu iyi eğitilmiş, Avrupa’nın en iyi imalatçılarından seçilmiş modern silahlarla donatılmıştır.” demişti.[33] Osmanlı ordusunda çalışan Alman subayların ilk amacı eğitim vermekten çok silah satmaktı. Alman askeri heyetinin gelmesiyle birlikte, Ruhr’da Alman silah depolarındaki stoklar hızla erimeye başlamıştı.[34] Silah sanayiinde Almanya 1880’lerden başlayarak Osmanlı ordusundaki eğitmen subayların ve diplomatik görevlilerin desteğiyle kısa sürede Osmanlı pazarını ele geçirmişti.[35] Çok güvenilen Almanya, Osmanlı Devleti’ne eski teknoloji ürünü olan araç ve gereçleri, örneğin Fransız ordusunda on yıldan beri kullanımdan kaldırılan türdeki topları satıyordu. Krupp topları, balçık ve çukurlarla dolu savaş alanlarında kullanılamıyordu.[36] Sırp ve Bulgar ordularının kullandığı Fransız Schneider-Creusot toplarının Osmanlıların Krupp toplarından daha üstün olduğu Edirne’nin kuşatılması sırasında anlaşılmıştı.[37] Almanya’dan satın alınan silahların yine Alman subaylar tarafından denetlenmesi de ayrı bir garabetti. 1894 yılında ABD’nin İstanbul’daki maslahatgüzarı raporunda; Krupp ve Mauser firmalarının pahalı ve kalitesiz ürün satımı ile pazar egemenliklerini kötüye kullandıklarını söylüyordu. Krupp, Osmanlı silah pazarına egemendi. Almanya’nın İstanbul’a eğitim amacıyla subaylar göndermesinin nedeni, silah satışını ayakta tutabilmekti. Reformcu Goltz Paşa silah fabrikatörlerine kazanç getirdiği için firması tarafından ödüllendirilmişti.[38] Osmanlı ordusuna uymayan talimatnameler değişiklik yapılmadan Almancadan Türkçeye çevrilmişti. Mesela lojistik destek hesaplamaları Osmanlı ordu yapısına uygun değildi. Alman ordusuna göre hazırlanan Menzil nizamnâmesi, Balkanlarda başarı sağlamamıştı.[39] Sırp ordusunun yeni satın aldığı topların Osmanlı toprağı Selanik üzerinden Sırbistan’a geçirilmesine izin verilmişti. Ancak daha önce Avusturya hükümeti kendi topraklarından bu topların geçirilmesine izin vermemişti.[40] Sırplar harpte topçuları sayesinde başarılı olabildiler. [41]

         

        Osmanlı bahriyesi kâğıt üzerinde üstün bir vaziyette görünüyordu. Yunanistan’ın küçük bir deniz kuvveti vardı, Bulgaristan’ın sahil muhafazasına için altı parça küçük torpidobotu vardı. Yunan filosundaki zırhlı gemilerin içinde Averof isminde bir zırhlı kruvazör mevcuttu. Harbin başında Türk donanması bir teşebbüste bulunsaydı Balkan orduları mağlup edilebilirdi.[42] Savaştan önce Türk hükümetinin gemi satın alma talebi İngiliz hükümetince reddedilmişti. Hâlbuki İngiltere, savaş sırasında Yunanistan’a dört muhrip birden satmıştı.[43] İtalya, Türk gemilerini Marmara’ya kapatarak Balkan devletlerine destek vermişti.[44]

         

        Türk Devleti’nin harbe hazırlıksız yakalandığı söylenebilir. Türk ordusunun eksiklerini tamamlaması için en az beş yıla ihtiyacı vardı. Türk ordusunun hazırlanmış bir mevzide savaşı kabul edebilmesi için en az 25 günün kazanılması gerekmekteydi.[45] Peş peşe askeri emirler gelmesi ve bir öncekine ters düşmesi karışıklığa sebep olmuş, komutanlıklar arasında savaşın nasıl yürütüleceğine dair uyum sağlanamamıştır.[46] Balkan ülkeleri toprak olarak küçük olduklarından ulaştırma daha kolay oluyordu.[47] Harpten önce 11. Piyade Tümeni, Bulgarların ilk saldıracakları yerler arasında olan Dedeağaç’ta değil, Arnavutluk’ta bulunuyordu.[48]

         

        Savaşların istihbaratsız kazanılması mümkün değildir. Osmanlı ordusunun düşmanın durumuyla ilgili yeterli bilgisi yoktu.[49] Osmanlı birlikleri arasındaki telgraf ve telefon bağlantıları yetersizdi.[50] Mahmut Muhtar Paşa: “Düşman hakkında net bir bilgi yok. Bulgarların savaş düzeni konusunda bilgi yok. Elimizde depolanmış erzak yok, birkaç günlük zahire var. Trenle durmadan asker göndermektense, mevcut askere yiyecek bulunmalı. Mutlaka birkaç katar erzak gönderilmeli.” diyordu.[51]…Askerlerimize 2 gündür hiç ekmek dağıtılmadığını duydum... Öğrendim ki Hadımköy’ün “ilgisiz”i (askeri müfettiş)… yapmış! …aramızda, Abdullah’çılarla (Doğu ordusu kumandanı) Nazım’cılar (Harbiye Nazırı) arasında… büyük bir askeri futbol maçı olacak. 3 gündür bir parça ekmek yemeyenler var. Demiryolu orada ve başkent hemen arkamızda.[52] Alman elçi Wangenheim, Türk askerlerinin yeterli ekmeği ve düzgün çalışan telgrafı olsaydı kısa sürede Sofya’da olurlardı demiştir.[53] Yolların (şose) yetersizliği, nakliyenin daha çok öküz ve manda arabalarından ibaret bulunması ve şiddetli yağmurlar, askerin aç ve mühimmatsız kalmasına sebep olmuştur.[54] Bulgarlar askerin beslenmesine çok önem vermiştir. Her alayın seyyar kazanları ve mutfakları vardı.[55]

         

        Askerlerin giydirilmesi konusunda sıkıntı çekilmiştir. Abdullah Paşa Lüleburgaz’da 10 bin kadar askeri giydiremediği için geri göndermiştir. Orduda hastane levazımatı ve sıhhiye birlikleri yetersizdi. Bazı birlikler panik içinde kaçtığından dolayı mühimmat düşmana kalmaktaydı. Mevcut 12 uçağı idare edecek yeterli subay yoktu. Uçaklar için hangar tedarik edilemediğinden dolayı yeterli uçuş yapılamıyordu.[56] Uçakların bakımı yapılamadığı için cephede ilk uçuştan sonra bir daha uçak havalanamıyordu.[57] Yenilgiler birbirini izleyince ordunun morali çöktü ve asker inanmadan, amaçsız ve gelişigüzel bir şekilde savaştı. Subaylar nasıl hareket edeceklerini bilmiyordu.[58] Mesela Kırkkilise’de birlikler yenilmemiş paniğe kapılarak kaçmıştır.[59] Kötü hava şartları altında bozuk ve batak yollar üzerinde yorucu bir yürüyüşten sonra durup dinlenmeden düşmanla kanlı bir muharebeye girişmek, zaten eksik olan subayların ölümü, birliklerin komutansız kalması, karanlıkta birliklerin yanlışlıkla birbirine ateş etmeleri, redif askerlerinin eğitim eksikliği harpte paniğe sebep olmuştur.[60] Hasan Tahsin Paşa, Selanik şehrini Yunan ordusuna teslim etmiş ve buradaki Türk ordusuna ait teçhizat düşmana verilmiştir.[61] Vardar kıyısında savunmayı göze alamayan Hasan Tahsin Paşa, 40 bine yakın Türk askerini silahlarıyla birlikte 9 Kasım 1912 tarihinde Yunanlılara teslim etmiştir.[62]

         

         

         

        Sonuç ve Değerlendirme

         

        Osmanlı ordusu, Balkanlarda Doğu ve Batı Ordusu şeklinde ayrılmıştı. Her iki ordu da sefer varlığının çok altında bir güçle savaşa giriyordu (Doğu Ordusu’nun sefer kadrosu 478.848, mevcudu 115.000. Batı Ordusu’nun sefer kadrosu 418.899, mevcudu 188.000 idi.). Deneyimli subayların istekleri dışında emekli edilmesi, yıllarca silahaltında kalan erlerin terhis edilmesi, parti çekişmeleri nedeniyle komutanlar arasındaki geçimsizlik, silah, yiyecek, araç-gereç vb. konulardaki eksiklik, Osmanlı ordusunun cephelerde karşılaştığı başlıca sıkıntılardandı.[63] Bulgar, Sırp ve Yunan askerlerinin toplamı 1.297.000 idi.[64] Osmanlı ordusunun yarısından fazlasını Redif birlikleri teşkil ediyordu. Apak’a göre; bunların talim ve terbiyeleri pek kıt, subaylarının da vasıfları çok düşük olduğu için Balkan Harbi’nde başarı kazanılamamıştır.[65]

         

        3 Aralık 1912’deki ateşkes hükümlerine göre Osmanlı hükümeti kuşatma altında bulunup açlık ve hastalık tehlikesiyle karşılaşan üç beldeye (Edirne, Yanya, İşkodra) herhangi bir yardım gönderemeyecekti. Hâlbuki Bulgaristan, Edirne demiryolu ve Karadeniz yoluyla tüm Trakya’daki kuvvetlerine iaşe gönderebiliyordu.[66] Askeri yazışmalarda Osmanlı subayları hasta tedavisi ve iaşenin tanzimi gibi müşkülattan çokça bahsediyorlardı.[67] Savaşta hastalık günde 40 kişiyi buluyor, bazı askerler daha hastaneye gitmeden ölüyor. Subayların mevcudu hastalık dolayısıyla azalıyor. Herkes firarın önünü almaya çalışıyor, fakat hastalığın önü alınamıyor ve günden güne artıyordu.[68] Telef olan askerin birçoğu çamurlu suları içmekte ve şiddetli yağmurdan ıslanıp üşümekte, dizanteri, tifüs ve kolera gibi hastalıklara yakalanmaktaydı.[69] Birçok askerin ayakları, kolları kangren olmuş, soğuktan donmuş gibi mavi, kaskatı ve çürümüş vaziyetteydi.[70]

         

        Mahmut Muhtar Paşa’ya göre ordudaki temel sorun, Osmanlı ordusunu çok sayıda sahra topu ile donatmak idi. Düzgün yolları olan Avrupa’da her mevsim ağır toplar yürütülebilirdi. Rumeli’de ise yağmur yağınca, yeterince beslenmeyen hayvanlarla çamura batan topların yer değiştirmesi çok güçtü.[71] Savaşın geçtiği arazinin çamurlu, kaygan ve sarp olması büyük sıkıntıydı.[72] Türk-Balkan Muharebesi yazarı Bukayev ve Rayhpost muhabiri Vagner; bazı gayrimüslimlerin, askerleri firara teşvik ettiklerini, casusluk yaptıklarını ve Balkanlardaki felakete sebep olduklarını söylüyordu.[73] Bazı cephelerde (Yanya gibi) Arnavut kökenli[74] askerlerin silahlarıyla firarı, Osmanlı ordusunu zor durumda bırakmıştı.[75] Ancak birçok Arnavut, kendi topraklarını korumanın tek yolunun Osmanlı hâkimiyetinin devamı olduğunu düşünerek Türk ordusuna gönüllü olarak katılmışlardı.[76] Askerlik hizmetinde birçok muafiyetin bulunması, bazılarının para ödeyerek (nakdi bedel) hiç askerlik yapmaması, diğer kalanların seferberlik çağrılarına uyarak defalarca silahaltında alınması, birliklerin büyük bir kısmının muinsizlerden (askere alındığı zaman aile ferlerine bakacak kimsesi olmayan) kurulması yenilgilerin sebeplerinden biridir.[77]

         

        Balkan Savaşlarının Türkler üzerindeki etkilerinden bir tanesi de milliyetçilik fikrinin uyanışıdır. Yani Osmanlı ulusu kavramının yerini Türk milliyetçiliği fikri almıştır.[78] Balkanların yitirilişi Osmanlı kimliğinin bir kenara bırakılmasına sebep olmuş ve ulus devlete geçiş gündeme taşınmıştır.[79] Her devlet bir cephede savaşırken Türk ordusu en az dört cephede (Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Yunanistan) birden savaşmak zorundaydı. Osmanlı Devleti savaşta başarılı olsaydı, Avrupa hükümetleri mutlaka bu zafere müdahale ederdi. Ancak küçük Balkan devletleri başarılı olunca silah hakkı diyerek onları desteklediler. Hâlbuki savaş öncesinde Balkanlarda statükonun (mevcut sınırların) korunması gerektiğinden bahsediyorlardı. Balkan Harbi büyük bir siyasi anlam taşıyan tarihteki nadir savaşlardandır. Güneydoğu Avrupa’daki güçler dengesini kökten değiştirecek ve I. Dünya Savaşı’na sürüklenen dünyanın gidişatını etkileyecektir.

         


        


        

        [1] Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, TTK Yayını, Ankara, 1983, s.57.


        

        [2] Wesley Marsh Gewehr, The Rise Of Nationalism In The Balkans 1800-1930, Henry Holt&Company, New York, 1931, s.90.


        

        [3] Memduh Tağmaç, Balkan Harbi 1912-1913, Cilt:I, Genelkurmay Başkanlığı Yayını Ankara, 1970, s.50.


        

        [4] Richard C. Hall, Balkan Savaşları 1912-1913, çev.: M. T. Akad, Homer kitapevi, İstanbul, 2003, s.27.


        

        [5] Stavro Skendi, The Albanian National Awakening 1878-1912, Princeton University Press, New Jersey, 1967, s.450-451.


        

        [6] Abdurrahman Nafiz-Kiramettin, 1912-1913 Balkan Savaşı’nda İşkodra Savunması, Haz.: M. Özdemir-S. S. Özmen-K. Şahiner, Genelkurmay ATASE Yayınları, Ankara, 2007, s.67.


        

        [7] ATASE. A:4-7342 K:655 D:10 F:2-24.


        

        [8] Barbara Jelavich, Balkan Tarihi 20.Yüzyıl, C.II, Çev.: Z. Savan-H. Uğur, Küre Yayını, İstanbul, 2006, s.102.


        

        [9] Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, Cilt:2, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1986, s.284.


        

        [10] Alpay Kabacalı, Talat Paşa’nın Anıları, İş Bankası Yayını, İstanbul, 2000, s.19.


        

        [11] Tahsin Ünal, Türk Siyasi Tarihi, Kamer Yayını, İstanbul, 1998, s.513.


        

        [12] Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, Aykaç Kitabevi, İstanbul, 1967, s.117.


        

        [13] Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, Cilt: I, Kısım: I, TTK Basımevi, Ankara, 1991, s.44.


        

        [14] Wilhelm Feldmann, İstanbul’da Savaş Günleri: Bir Alman Gazetecinin Balkan Savaşı Hatıratı, Çev.: N. Alkan, Selis Kitaplar, İstanbul, 2004, s.27.


        

        [15] Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, TTK Basımevi Ankara, 1949, s.58.


        

        [16] General Trikupis, Hatıralarım, Hüsnütabiat Matbaası İstanbul, 1967, s.12.


        

        [17] Ulubelen, a.g.e., s.114, 117.


        

        [18] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi 1908-1918, Cilt: IX, TTK Basımevi,  Ankara, 1999, s.297.


        

        [19] Muzaffer Erendil, “Balkan Savaşı ve Türk-Bulgar Harekâtına Dair Stratejik Taktik ve Lojistik Değerlendirme”, XX. Yüzyılın İlk Yarısında Türk-Bulgar Askeri-Siyasi İlişkileri, Genelkurmay Yayını, Ankara, 2005, s.39.


        

        [20] Vahdettin Engin, “Balkan Savaşları”, Popüler Tarih Dergisi, Sayı: 50, Ekim 2004, s.29.


        

        [21] İTC.’nin savaş öncesi bazı subayları ordudan atması sonucunda Türk ordusu zayıflamıştı. M. Smith Anderson, Doğu Sorunu 1774-1923, YKY, İstanbul, 2001, s.304.


        

        [22] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi Balkan Harbi 1912-1913, III. cilt, II. kısım, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1993, s.82, 84.


        

        [23] Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, TTK Basımevi Ankara, 1949, s.57.


        

        [24] Siyasi Hatıralarım Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin Hatırat-ı Siyasisi, Haz.: Bekir Kütükoğlu, Tercüman Gazetesi Yayını, İstanbul, 1978, s.96.


        

        [25] İbrahim Artuç, Balkan Savaşı, İstanbul, Kastaş Yayını, 1988, s.109.


        

        [26] Talat Paşa, Hatıralarım ve Müdafaam, İstanbul, 2006, s.28.


        

        [27] Fevzi Çakmak, Batı Rumeli’yi Nasıl Kaybettik? Garbi Rumeli’nin Suret-i Ziyaı ve Balkan Harbi’nde Garp Cephesi, İstanbul, 2011, s.17-18.


        

        [28] Tüccarzâde İbrahim Hilmi Çığıraçan, Osmanlı Devleti’nin Çöküş Nedenleri, Haz.: B. Ocak, Libra Kitapçılık, İstanbul, 2009, s.16.


        

        [29] Süleyman Kocabaş, Son Haçlı Seferi Balkan Harbi 1912-1913, Vatan Yayını, İstanbul, Tarihsiz, s.241-242.


        

        [30] Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi, a.g.e., s.85.


        

        [31] Hale Şıvgın, “Kiliseler ve Mektepler Kanunu”, Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı:148, Şubat 2004, s.133-146.


        

        [32] Necdet Hayta, Balkan Savaşları’nın Diplomatik Boyutu ve Londra Büyükelçiler Konferansı, ATAM Yayını, Ankara, 2008, s.1.


        

        [33] Halil Akman, Paylaşılamayan Balkanlar, IQ Yayıncılık, İstanbul, 2006, s.82, 84.


        

        [34] İlber Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, İletişim Yayını, İstanbul, 1998, s.82-85.


        

        [35] Rıfat Önsoy, Türk-Alman İktisadi Münasebetleri 1871-1914, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1982, s.103.


        

        [36] Stephane Lauzanne, Uçurumun Kenarındaki Türkiye, Çev.: T. Tunçdoğan, Bileşim Yayını, İstanbul, 2005, s.64.


        

        [37] Önsoy, a.g.e., s.102.


        

        [38] Ortaylı, a.g.e., s.83-85.


        

        [39] Clyde Sinclair Ford, The Balkan Wars Being A Series of Lectures Delivered at the Army Service School, Army Service School Press, Kansas, 1915, s.138.


        

        [40] Erendil, a.g.e., s.39.


        

        [41] Osmanlı’nın Son Dönemi ve Arnavutlar, Der.: H. Kazım Taşkıran, Tepekule Kitaplığı Yayınları, İstanbul, 2008, s.25.


        

        [42] H.W. Wilson, Zırh Devrinde Deniz Muharebeleri 1850-1914, Kitap Yayını, İstanbul, 2007, s.377-378.


        

        [43] Arşiv Belgelerine Göre Balkanlar’da ve Anadolu’da Yunan Mezalimi, Cilt:1, BOA Yayını, Ankara, 1995, s.35.


        

        [44] Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe’nin Anıları, Hürriyet Vakfı Yayını, İstanbul, 1986, s.155.


        

        [45] Tağmaç, a.g.e., s.53-55.


        

        [46] İzzettin Çalışlar, On Yıllık Savaşın Günlüğü, Haz.: İ. Görgülü-İ. Çalışlar, YKY, İstanbul, 1997, s.58.


        

        [47] Burhan Yener, “Balkan Harbi ve Alınacak Dersler”, Stratejik Araştırma ve Etüt Bülteni, Genelkurmay Basımevi, Sayı:1, Eylül 2001, s.54.


        

        [48] Güney Dinç, Mehmed Nail Bey’in Derlediği Kartpostallarla Balkan Savaşı 1912-1913, YKY, İstanbul, 2008, s.50-51.


        

        [49] Tümgeneral Hüsnü Ersü, Balkan Savaşı’nda Şarköy Çıkarması ve Bolayır Muharebeleri, Haz.: A. Tetik-Ç. Aksu, Genelkurmay Yayını, Ankara, 2006, s.VI.


        

        [50] Aram Andonyan, Balkan Savaşı, Çev.: Z. Biberyan, Aras Yayını, İstanbul, 2002, s.459.


        

        [51] M. Muhtar Paşa, Balkan Savaşı Üçüncü Kolordu’nun ve İkinci Doğu Ordusu’nun Muharebeleri, Ed.: A. Aktaş, Güncel Yayını, İstanbul, 2003, s.8-9.


        

        [52] Valery Kolev-Christina Koulouri, (ed), Balkan Savaşları, Çev.: G. Bakırezer, APA Tasarım Yayıncılık, İstanbul, 2008, s.76.


        

        [53] Lauzanne, a.g.e., s.63.


        

        [54] ATASE. A:5-1372 K:475 D:11-1 F:1-1.


        

        [55] Andonyan, a.g.e., s.440.


        

        [56] Muhtar Paşa, a.g.e., s.10-11, 17.


        

        [57] Mehmet Ali Nüzhet, 1912 Balkan Harbi, Haz.: Sadettin Gömeç, KB. Yayınları, Ankara, 1987, s.4.


        

        [58] Leon Troçki, Balkan Savaşları, Çev.: T. Güney, Arba Yayınları, İstanbul, 1995, s.234.


        

        [59] Lauzanne, a.g.e., s.32-33.


        

        [60] Mahmut Beliğ Uzdil, Balkan Savaşı’nda Çatalca ve Sağ Kanat Ordularının Harekâtı Savaşın Siyasi ve Psikolojik İncelemeleri, Haz.: Ö. Demireğen-N. Aslan, Genelkurmay Yayını, Ankara, 2006, s.134-135.


        

        [61] Murat Cebecioğlu-Zekeriya Türkmen, “Selanik Mevki Kumandanı Mirliva Hasan Muhittin Paşa’nın Balkan Savaşı’na Dair Notları R.1328/1912-1913”, Askeri Tarih Bülteni, Yıl:26, Sayı:51, Ağustos 2001, s.198-199.


        

        [62] Balkan Savaşı’na Katılan Komutanların Yaşam Öyküleri, Genel Kurmay Yayını, Ankara, 2004, s.34.


        

        [63] Artuç, a.g.e., s.120. Savaştan önce 540.000’i geçen Osmanlı ordusu, savaş arifesinde hükümetin kararıyla 305.000’e indirilmişti. Zekeriya Türkmen, Mütareke Döneminde Ordunun Durumu ve Yeniden Yapılanması, Ankara, 2001, s.3.


        

        [64] Hayta, a.g.e., s.5.


        

        [65] Rahmi Apak, Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları, TTK Basımevi, Ankara, 1988, s.91.


        

        [66] Ernest Christian Helmreich, The Diplomacy of the Balkan Wars 1912-1913, Harvard University Press, Cambridge, 1938, s.203.


        

        [67] ATASE. A:4-7342 K:659 D:3-A F:56.


        

        [68] Mahmut Beliğ Uzdil, Balkan Savaşı’nda Mürettep 1nci Kolordunun Harekâtı, Haz.: A. Tetik-Ş. Büyükcan, Genelkurmay Yayını, Ankara, 2006, s.114.


        

        [69] ATASE. A:5-10267 K:743 D:22 F:21-4.


        

        [70] Maurice Baring, İstanbul’dan Mektuplar 1909-1912, Çev.: M. Muku, Dergah Yayınları, İstanbul, 2008, s.86.


        

        [71] Muhtar Paşa, a.g.e., s.162.


        

        [72] ATASE. A:4-9557 K:715 D:4 F:18-5.


        

        [73] Çakmak, a.g.e., s.25.


        

        [74] Bkz. İhsan Burak Birecikli, “Balkan Savaşları’nda Arnavut Gönüllüler ve Firariler”, 1.Uluslararası Tarih Sempozyumu Osmanlı Devleti’nin Dağılma Sürecinde Trablusgarp ve Balkan Savaşları, 16-18 Mayıs 2011, Ege Üniversitesi-Türk Tarih Kurumu, İzmir, 2011.


        

        [75] Balkan Harbi’nde Yanya Savunması ve Esat Paşa, Haz.: Genelkurmay ATASE, KB. Yayını, Ankara, 1984, s.93.


        

        [76] Justin McCarthy, Osmanlı’ya Veda İmparatorluk Çökerken Osmanlı Halkları, Çev.:M. Tuncel, Etkileşim Yayını, İstanbul, 2006, s.280.


        

        [77] Balkan Harbinden Günümüze Bakış, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul, 1995, s.149, 151.


        

        [78] Tobias Heinzelmann, Osmanlı Karikatüründe Balkan Sorunu 1908-1914, Çev.:T. Noyan, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2004, s.222.


        

        [79] Zafer Toprak, “Cihan Harbi’nin Provası Balkan Harbi”, Toplumsal Tarih, Sayı:104, Ağustos 2002, s.46.


Türk Yurdu Kasım 2012
Türk Yurdu Kasım 2012
Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele