Balkan Bozgunundan Ders Alındı mı?

Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

        XIX. yüzyıla girildiğinde Osmanlı Devleti hâlâ geniş bir coğrafyaya hâkim olmakla beraber, askerî ve ekonomik bakımdan birçok problemlerle karşı karşıyaydı. Sömürgecilik siyasetiyle zenginleşen ve sanayileşen Avrupa devletleri, askerî ve ekonomik açıdan büyük birer güç olarak ortaya çıkmışlardı. Bir an önce Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve topraklarını paylaşmak arzusundaydılar. Ancak kendi aralarındaki çatışmalar ve anlaşmazlıklar yüzünden Osmanlı Devleti tamamıyla parçalanıp yok olmaktan kurtuldu.

         

        XIX. yüzyıldaki Osmanlı siyaseti, Avrupa’nın güçlü devletleri arasındaki rekabet ve çekişmelerden faydalanarak, imparatorluğu ayakta tutmak ve bir an önce sanayileşerek, güç kazanmak esasına dayanıyordu. Ayrıca devletin ayakta kalabilmesi için idarî, askerî, ekonomik ve siyasî alanlarda yenileşme çabalarına da bu dönemde hız verildi.

         

        Devlet, askerî, ekonomik ve sosyal alandaki kötü gidişi durdurmak için her çareye başvurmaya hazırdı. Bu sebeple Avrupa tarzında okullar açmak, devlet ve hükûmet teşkilatını Avrupa devletlerininkine uygun olarak düzenlemek, Avrupa talim ve terbiye usullerine göre yetişmiş bir ordu kurmak için harekete geçildi. Ne var ki, bu dönemde yapılan çalışmalar genellikle Avrupa hayat tarzının ve görgü kurallarının Türkiye’ye aktarılması yönünde oldu. Yani kültürel alanda Batılılaştığımız halde, ilim ve teknoloji alanında Batılılaşmak mümkün olmadı. Çünkü Batı teknolojinin arkasında yatan bilgi birikimi ve ilmî araştırma metodu dikkate alınmadan, sadece kurumların benzerlerini tesis etmekle meselenin çözüleceği zannedildi. Fakat her şeye rağmen, yapılan ıslahat çalışmaları, Osmanlı Devleti’ni daha 1830’larda dağılıp gitmekten kurtardı. Ancak sömürgeci Avrupa devletleri ile Rusya’nın Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve Türkleri Avrupa’dan uzaklaştırmak gayesi ile sürekli saldırıları devletin ve milletin kendini toparlamasını ve ıslahat hareketlerinin daha başarılı olmasını önledi.

         

        Kısacası XIX. yüzyıl Tanzimat, Islahat Fermanı ve Meşrutiyet gibi ıslahat çalışmaları ile geçti. Bu çalışmalar Sultan II. Abdülhamid’in saltanatı ile sona erdi. O, meşrutiyet rejiminin imparatorluğun dağılmasına yol açacağı görüşündeydi. Bu yüzden meclisi kapattı ve meşrutiyete son verdi. Fakat Kanûn-ı Esasî’yi kaldırmadı. Teknik olarak meclis tatilde bulunuyordu. Nitekim 23 Temmuz 1908’de padişah, Kanûn-ı Esasî gereğince meclisin yeniden toplantıya çağırılacağını ilân etti. Ancak 30 yıldan fazla süren bu zoraki tatil sonunda padişahın böyle bir karara varması kendi arzusu ile olmadı.

         

        Meclisin dağıtılması ve padişahın bütün yetkileri elinde toplaması, son derece merkeziyetçi bir yönetim kurması ve siyasî hürriyetleri aşırı derecede kısıtlaması zamanla aydınlar arasında geniş bir muhalefetin oluşmasına yol açmıştı.

         

        II. Abdülhamid’in yönetimine karşı ilk teşkilatlı hareket 1889 yılında kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti ile başladı. Önceleri tıbbiye ve harbiye talebeleri arasında yayılan gizli faaliyetler, kısa zamanda genişledi ve güçlendi. Hareket bir süre sonra yurt dışına da taştı. Paris ve Cenevre gibi merkezlerde meşrutiyet taraftarı aydınlar, yayın yolu ile faaliyetlerini sürdürdüler.

         

        1906’dan sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti, ordu içerisinde teşkilatlanmaya başladı. Özellikle Rumeli’deki askeri birliklerde görev yapan subayların çoğu cemiyete üye oldular.

         

        1908 yılında İttihat ve Terakki mensupları, İngiliz ve Rus hükümdarlarının Reval’de bir araya gelmelerini ve Osmanlı Devleti’nin kaderiyle ilgili tartışmalarını bahane ederek harekete geçtiler. Onlara göre, meşrutiyet ilan edilmesi halinde Avrupa ülkeleri Osmanlı Devleti hakkındaki niyetlerinden vazgeçeceklerdi.

         

        Aynı yıl, Enver ve Niyazi Beyler gibi bazı subaylar birlikleriyle dağa çıkarak isyan ettiler. Kanûn-ı Esasî’nin yürürlüğe konmasını ve meşrutiyetin ilân edilmesini istediler. Sultan II. Abdülhamid’in isyanları bastırmak yolunda gösterdiği çabaların sonuçsuz kalmasıyla, 24 Temmuz 1908’de Meşrutiyet ilân edildi. Meşrutiyet’in ilânıyla birlikte memlekette bir hürriyet havası esti. Dönemin aydınları, meşrutiyet ve Kanûn-ı Esasî kavramlarından bir sihir ve keramet bekliyorlar, kötüye gidişin duracağını ve her şeyin düzeleceğine inanıyorlardı.

         

        Ne var ki, Meşrutiyet idaresi ve Kanûn-ı Esasî, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü önleyemedi. Aksine, meydana gelen karışıklıklar sebebiyle dış politikada ardı ardına başarısızlıklar meydana geldi. Bosna-Hersek Avusturya tarafından ilhak edildi. Bulgaristan Prensliği bağımsızlığını ilân etti. Adana’da Ermeni isyanı patlak verdi. Yemen’de isyan çıktı. Bunu 1911’de İtalya’nın Trablusgarb’ı işgali takip etti.

         

        Trablusgarb’ı savunacak ve İtalya ile boy ölçüşecek donanma yoktu. Hamiyetperver Osmanlı subaylarının kendi çabaları ile Trablusgarb’a geçip İtalyanlara karşı başarılı savaşlar yapmaları sonucu değiştirmedi çünkü peşinden Balkan savaşları başladı.

         

        Balkan savaşları umulmadık bir şekilde bozgunla sonuçlandı. Adriyatik kıyılarındaki Osmanlı sınırları Çatalca’ya kadar geriledi. Gerek Doğu Trakya’daki ve gerekse Rumeli’deki Osmanlı orduları bir buçuk ay içerisinde bütün savaşları kaybetti. Selanik’teki kolordu savaşmadan Yunanlılara teslim oldu. Sadece Edirne, İşkodra ve Yanya kaleleri aylarca düşmana direndiler. Böyle ağır bir mağlubiyeti ne Avrupalılar ne Rusya ne de Osmanlı’ya karşı birleşip savaşa giren balkan devletçikleri bekliyordu. Osmanlı tarafı ise kolay bir zafer kazanılacağını zannediyorlardı. Hatta İttihatçılar sevmedikleri Kamil Paşa hükümetini savaşa kışkırtıyorlardı.

         

        Osmanlı ordularının birçok cephede, daha düşmanla karşılaşmadan çözülmesi ve askerlerin topluca firarı önlenemedi. Bozgunun sonuçları muazzam oldu. Türkiye 150 bin km’nin üzerinde toprak kaybetti. Ege adaları Yunanistan’a geçti. İttihat ve Terakki’nin ittihad-ı anasır politikası sükût-ı hayalle neticelendi ve Türkçülük cereyanı güçlendi. Rumeli Türklüğü 550 yıllık vatanlarını terk edip İstanbul’a doğru aktı. Bulgar ordusu İstanbul’a 50 km uzaklıkta Çatalca’da durdurulabildi. Savaşın galipleri Osmanlı topraklarını paylaşmakta anlaşamayınca aralarında savaş çıktı. Bu sayede Edirne kurtarılabildi.

         

        Aydınlardaki kendine güven duygusu çöktü ve moral değerler büyük tahribata uğradı. Toplum böyle bir mağlubiyeti beklemiyordu. Evet, Doksanüç savaşı da mağlubiyetle sonuçlanmıştı ama destanlık bir Plevne müdafaası, Doğu cephesinde kazanılan muharebeler gurur verici hadiselerdi. Oysa Balkan savaşlarında Edirne, İşkodra ve Yanya müdafaaları dışında ordu hiçbir varlık gösterememiştir.

         

        Balkan bozgunu üzerinde çeşitli eserler ve hatıratlar yazıldı. Bunların birçoğu savaşların hemen sonrasında basıldı ve savaşlar basında tartışıldı. Doğu ordusu komutanları Abdullah Paşa ve Mahmud Muhtar Paşa başta olmak üzere birçok asker hatıralarını yayımladı. Hatırat sahiplerinin en büyük arzusu, olaylardan ders alınması ve bir daha benzeri hadiselerin tekerrürünün önlenmesi idi.

         

        Hatıratları okuduğumuzda herkesin haklı olduğunu görürüz. Peki, bu büyük bozgunun mesulü kimdir veya kimlerdir? Sorumluluğu tek bir kimseye yüklemek mümkün değildir. Siyasi ve askerî olarak baştan itibaren o kadar hatalar yapılmıştır ki, bu kadar basiretsizliğin nasıl gösterilebildiğine şaşırmamak elde değildir.

         

        En büyük zaaflardan birisi istihbarat eksikliğidir. Balkan devletlerinin kendi aralarında ittifak yapmasından Bâbıâlî’nin haberi olmamıştır. Ahmet Muhtar Paşa hükümetinin Sofya elçiliği görevinde iken hariciye nazırlığına getirilen Asım Bey 15 Temmuz’da yani savaştan 2,5 ay önce mecliste “Balkanlar’dan imanım kadar eminim” diye bir konuşma yapıyor. Trablusgarp’ın işgaline dair İtalya’nın verdiği notayı, İtalyan büyükelçisi ile briç oynarken alan ve Roma büyükelçiliği yapmış olan sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’nınkine denk bir gaflet.

         

        Ahmet Muhtar Paşa hükümeti bir hata daha yapıyor ve 120 tabur askeri terhis ediyor. Bu askerler savaş sırasında geri çağrılacak ancak bir türlü toplanamayacaktır. Doğu ordusu komutanı Abdullah Paşa hatıratında ordunun asker kadrosunun eksikliğinden ve eğitimsizliğinden yakınmaktadır. Bir garabet de Sırbistan’ın Avrupa’dan aldığı topların Selanik limanından geçişine izin verilmesidir. Hâlbuki Avusturya-Macaristan bu topları kendi topraklarından geçişine izin vermemiştir. Sırbistan’ın limanı olmadığı için bu topları geçirmesi mümkün değildir. Bu toplar savaşta Osmanlı ordusuna karşı kullanılmıştır.

         

        İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra orduda yapılan rütbe tenzili ve birçok subayın emekliye ayrılması savaş sırasında büyük sıkıntılar yaratmış ve subay kadrosu bir türlü tamamlanamamıştır. Ordudaki disiplinsizlik önlenememiş; eğitimsizlik ve itaatsizlik bozgunda büyük rol oynamıştır. Bilhassa redif denilen yedek askerlerin eğitimsizliği dikkati çekmiştir.

         

        Bozgunun en büyük ve en mühim sebebi ise ordunun gırtlağına kadar siyasete bulaşmış olmasıdır. Subaylar arasındaki İttihatçı ve Halaskâr çekişmesinin emir-komuta zincirinde yarattığı tahribat bütün hatıratlarda zikredilir. İttihat ve Terakki’nin birçok mensubunun asker olması ve bu cemiyete üye olanların kolayca önemli mevki ve makamlara yükselmesi, karşı cuntanın doğmasına yol açmıştır. Subaylar arasındaki siyasi çekişme o dereceye varmıştır ki, Meşrutiyet’ten sonra subaylar arasında ordunun eğitimi konusundaki heyecan çabuk sona ermiş ve ordu tamamen ihmal edilmiştir. Mahmud Muhtar Paşa hatıratında meşrutiyetten sonra yenileşme adına orduda yapılan düzenlemelerin ise yanlış olduğunu itiraf etmektedir. Ona göre bizi mağlup eden Bulgarlar değil, kendi hatalarımız ve kendi idaresizliğimizdir.

         

        Askeri başarısızlıklar üzerine 29 Ekim 1912’de Ahmet Muhtar Paşa hükümeti düştü. Kabinedeki Kâmil Paşa ve Şeyhülislam Cemaleddin Efendi hükümete muhalifti. Kâmil Paşa İttihatçıları sevmiyordu. Hükümetin en güçlü adamı Dâhiliye Nazırı Ahmed Reşid Bey ise İttihatçılardan nefret eden bir adamdı. Kâmil Paşa hükümetini kendileri için tehlikeli gören İttihat ve Terakki, hükümeti devirmek için hazırlığa başladı.

         

         

Bâbıâlî Baskını ve İttihat ve Terakki İktidarı

         

        Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı doğrudan ele alamamıştı. Çünkü hep genç subay ve aydınlardan oluştuğu için içlerinde sadrazam olacak adam yoktu. Bu sebeple bir süre daha Abdülhamid dönemi devlet adamları sadrazamlık mevkiine getirildiler. İttihat ve Terakki baskı yoluyla ve dolaylı şekilde hâkimiyet sağlamaya çalıştı.

         

        Kâmil Paşa İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne muhalifti. Bazı hatıratlarda İttihatçı subayların hükümetinin başarısız olması için üstlerinin emirlerini dinlemedikleri anlatılır. Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olan Nazım Paşa Halaskârân grubunun lideridir. Fakat bir müddet sonra Said Halim Paşa’nın tavassutu ile Talat, Enver ve Cemal Beylerle görüşerek saf değiştirecek orduda bozgunculuk yaptıkları için tutuklanan İttihatçı subayları serbest bıraktıracaktır.

         

        Balkan bozgununu bahane eden ve Kâmil Paşa hükümetinin Edirne’yi Bulgarlar’a bıraktığı şeklinde müthiş bir propagandaya giriştiler. Hâlbuki tam tersine Kâmil Paşa Edirne’yi bırakmamaya karar vermişti. İttihatçılardan oluşan Mahmud Şevket Paşa hükümeti, 30 Mayıs 1913’te Londra antlaşmasıyla Edirne’yi Bulgarlara vereceklerdir.

         

        İttihat ve Terakki Cemiyeti 23 Ocak 1913’te Binbaşı Enver Bey’in liderliğinde hükûmet binasını bastı ve Kâmil Paşa’nın başına silah dayanarak istifa ettirildi. Bâbıâlî Baskını olarak tarihe geçen bu olay sırasında Harbiye Nazırı ve Başkumandan vekili Nazım Paşa öldürüldü. Kâmil Paşa’nın istifasını alarak saraya giden Enver Bey İttihat ve Terakki Cemiyeti taraftarı olan Mahmud Şevket Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesini sağladı. Binbaşı Enver imzasıyla Birinci Ferik (orgeneral) rütbesindeki ordu komutanlarına emirler verdi. Talat Bey de kendi kendini Dâhiliye Nazırı nasb ederek vilayetlere emirler vermeye başladı. Bütün bunlar henüz Balkan savaşlarının devam ettiği günlerde olmaktadır. Bulgarlar Çatalca önlerindedir.

         

        Bir müddet sonra yer altına itilmiş olan muhalefetin düzenlediği bir suikast sonucu Mahmud Şevket Paşa öldürüldü. Bunu fırsat bilen İttihat ve Terakki yönetimi muhaliflere karşı müthiş bir baskı uygulamaya başladı. Sürekli bir sıkıyönetim ve sansür uygulaması ile muhalefete fırsat verilmedi. Sadrazamlık mevkiine her ne kadar Said Halim Paşa getirildiyse de gerçek iktidar İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen üç yöneticisi Talat, Enver ve Cemal paşaların elinde idi.

         

        II. Abdülhamid’in yönetimini istibdat olarak niteleyen İttihat ve Terakki Cemiyeti, uygulamaları ile tam bir diktatörlük kurdu. Muhaliflerin siyasî faaliyetlerini tamamen yasakladı ve Abdülhamid devrini arattı. Son derece baskıcı ve merkeziyetçi bir siyaset takip edilerek basın ve muhalefet tamamıyla susturuldu. 1914’te ise meclis savaş gerekçesiyle kapatıldı.

         

        Balkan bozgununa yol açan sebepler ordunun kurmayları tarafından dikkatle incelendi. Askerî teşkilat tekrar gözden geçirildi ve eğitim üzerinde hassasiyetle duruldu. Bu yüzden Birinci Dünya Savaşı’ndaki muharebelerde Balkan savaşlarındaki gibi topluca firarlar pek görülmedi. Birinci Dünya Savaşı’na katılan subayların pek çoğu Balkan savaşlarında da görev almışlardı. Askerin motive edilmesi konusunda daha dikkatli davrandılar ve genel olarak savaş kaybedilmiş olsa da Çanakkale, Gazze, Kutülamare gibi destanlık muharebeler kazanıldı. Dünyanın en büyük devletlerinin ordularına karşı kazanılmış bu zaferler toplumu moral değerler açısından takviye etti ve Millî Mücadele’nin kazanılmasında mühim rol oynadı.

         

        Ders alınmayan ve düzeltilemeyen konu ise ordu-siyaset ilişkisidir. Maalesef Balkan savaşlarında yaşanan acılar ordunun siyasetten arındırılmasını sağlayamamıştır. Ordu artık kendisini vatanın değil, rejimin bekçisi görmektedir. Subaylar bir üstteki komutanını değil, mensup olduğu cemiyetin emirlerini dinlemektedirler. Yukarıda Balkan savaşları ile ilgili pek çok hatırat yazıldığından bahsetmiştik. Bu hatırat sahiplerini çoğu ders alınsın ve bir daha aynı hatalar tekrar edilmesin kaygısıyla kaleme sarılmışlardı. En çok temas ettikleri husus da ordunun siyasete bulaşması mevzuudur. Fakat ne çare hiçbir faydası olmamış, ordu siyasetin merkezinde kalmaya devam etmiştir.

         

        Öte yandan meşrutiyet dönemi subayı kendisini sadece asker olarak görmemektedir. O kendisine millete her alanda öncülük edecek bir misyon yüklemektedir. Bu misyonun esası modernleşmedir. Toplum geridir, memleket geri kalmıştır. Ülkeyi kalkındırmanın yolu milleti modernleştirmek ve geri kafalıktan kurtarmaktan geçer. Bu seçkinci ve tepeden inmeci tavır cumhuriyet dönemine intikal etmiş, ordunun devlet içinde devlet olması meşrutiyetle birlikte şekillenmiştir.

         

        Gerçekten de cumhuriyet döneminde ordu bütün kurumların üstünde, harcamaları hiçbir kurum tarafından denetlenmeyen ayrı bir bütçeye sahip bağımsız bir müessese durumuna gelmiştir. Tayin ve terfiler de tamamen kurumun kendi içerisinde yapılmaktadır. Sivil hükümetlerin gerek bütçe yönünden, gerek tayin ve terfi yönünden ve gerekse eğitim yönünden orduyu denetlemeleri söz konusu değildir. Buna karşılık ordu, eğitim başta olmak üzere, dış ve iç politikayı belirleyen ve bütün sivil kurumları denetleyebilen bir konuma sahip olmuştur.

         

        Bu gelişmenin ortaya çıkışı ikinci meşrutiyetle başlamış, cumhuriyet bu geleneği tevarüs etmiştir. Aslında bu yapı çok eleştirilen yeniçeri ordusunun konumundan daha geri ve kötü bir özellik arz etmektedir. Yeniçeri ayaklanır; padişah değişir, veziriazam değişir. Muhalefet ve denetim olmadığı için mutlak gücü kullanan ve çeşitli rüşvet, iltimas ve irtikâp gibi yolsuzluklara bulaşmış bir idareci zümre tasfiye olunurdu. Dirayetli bir padişah veya veziriazam yeniçeri ocağını kontrol altına alır ve bir müddet için de olsa normal yapıya dönülürdü. Meşrutiyetle başlayan ve cumhuriyetle devam eden dönemde ise ordunun siyasî hayata müdahalesi sürekli hale gelmiş ve müdahale kurumlaşmıştır. 1960 darbesinden sonra ise siyasî hayata ve politikaya müdahale anayasal bir zemine oturtulmuş ve meşru hale getirilmiştir.

         

         

         


Türk Yurdu Kasım 2012
Türk Yurdu Kasım 2012
Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele