Hezeyan Hali / Türkiye’nin Esas Sorunu

Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

        Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne atanan Recep Güven, görevine başlarken nasıl bir anlayışla çalışacağı anlamına gelen ve çok tartışılacak bir açıklama yaptı: Teröriste ağlamayan insan değildir.”

         

        Recep Güven’in kimler için ağlayacağı kendi bileceği bir iştir. PKK’lılara ve yandaşlarına duygularını göstermek, şefkatini anlatmak çabasıyla şahsen yas bile tutabilir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil makamında bir kişi olarak bu sıfatla konuşurken görüşlerini paylaşmayanları insan olmamakla suçlamaya kalkışması haddini bilmemektir; tam bir hezeyan halidir.

         

        Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz, görüşleri, düşünceleri ve meşrepleri herkesçe bilinen çevrelerden yükselen koro halindeki övgüler bile, Emniyet Müdürü’nün gaflet derecesinin tam bir göstergesidir.

         

        Yıllardır içinde yaşanılan terör olaylarına karşı tavır alamayan, PKK karşısında sinip kalan, örgütün yaptığı kanlı saldırılara sanki bir başka gezegende oluyormuşçasına seyirci kalan bölgedeki Sivil Toplum Kuruluşlarının yöneticilerinin Emniyet Müdürü’ne destek vermelerinin şaşırtıcı bir tarafı yok. Ancak Hükümet sözcüsü sıfatına sahip Bülent Arınç’ın Müdürün sözlerini takdir ediyorumdemesi, partisinin Grup Başkan Vekili’nin Emniyet Müdürü vicdanıyla hareket etmiştirifadesi doğal olarak bu sözleri sarf eden kamu görevlisi gibi meseleye şaşı bakanların kendilerine çeki düzen vermelerine, hatalarını anlamalarına imkân bırakmıyor.

         

        Bir gün sonra Başbakan Erdoğan, partisinin grup toplantısında, Emniyet Müdürü’nün sözlerini yanlış bulduğunu çok net ifade etti ve eleştirdi. Böylece çok garip bir durum oluştu. Tam tersi görüşleri öne süren iktidar partisinin yöneticileri görüşlerinde ısrar edecekler mi yoksa yakın geçmişte yaptıkları şekilde “Başbakanı beklememekle hata ettik” deyip dönüş yapacaklar mı; bekleyip göreceğiz.

         

        Bu arada Recep Güven’in pozisyonu çok daha zor. Teröriste ağlamayanı insan kabul etmeyen bu Emniyet Müdürü, Başbakanı hangi kategoride gördüğünü açıklasa da açıklamasa da durumunu kurtaramaz. Hezeyanlarını övgüyle karşılayan bilinen kesimler, övgülerini sürdürseler de Başbakana karşı durumunu telafi etmesi mümkün değil.

         

        PKK’lılar, ölülerine ağlayan bir Emniyet Müdürü’nün görev yapması nedeniyle Diyarbakır ve çevresinde eylemlerine son verecek değiller. Güvenlik güçlerimiz de bunlara karşı şimdiye kadar olduğu gibi gerekeni yapacaklar; silah kullanarak saldırıları önlemeye çalışacaklar, Emniyet Müdürü ağlayacak diye teröristleri etkisiz hale getirmekten elbette kaçınmayacaklar.

         

        Güvenlik güçlerimizi, şehit ve gazilerimizi PKK’lılarla aynı kefeye koymanın insanî bir tavır olduğunu düşünenlerin, her birinin ayrı ve iç burkan bir hikâyesi bulunan al bayrağa sarılı cenazeler karşısında Türk halkının ne düşündüğünü, duygularının ne olduğunu anlamaları mümkün değildir.

         

        Çarpık zihniyetli, kimliğini yitirmiş ufak bir kesimin dışında Türk toplumu büyük çoğunluğuyla şehitlerini sahipleniyor, acılarını yüreğinde duyuyor. Dağlarda, şehirlerde askerine ve polisine saldıran, mayınlı tuzaklar kuran, arkasından yaklaşıp kalleşçe kurşun sıkan teröristlerin itlafından kesinlikle üzüntü duymuyor. Tam tersine şehidinin kanının yerde kalmamasından mutluluk duymayı, onlara olan manevi sorumluluğunun gereği olarak ferahlık duyuyor. Ülkenin bütünlüğünün, milli varlığımızın korunmasının başka türlü olmayacağını biliyor. Bu gerçeği herkesin içlerine sinse de sinmese de görüp algılamaları gerekiyor. PKK’lılar, kendi ifadeleriyle dağlara çiçek toplamak, piknik yapmak için değil, amaçlarına şiddet kullanarak, kendilerini engellemek isteyen devlet görevlilerini, polis ve askerleri öldürerek ulaşmaya çalışırken ölüyorlarsa bunun sorumluları kimdir, kimlerdir; Recep Güven ve onun gibi düşünenlerin bu soruların cevabını açıkça vermeleri ahlâki bir mecburiyettir.

         

        Esas insanlığa aykırı olan, vicdani ve ahlâki olmayan teröristlerle şehitlerimizi aynı kefeye koyma anlamına gelen bu gibi saçma sözlerdir; bunlara arka çıkan kimi siyasetçilerin, PKK yılgını bölgedeki Sivil Toplum Temsilcileri’nin, medyadaki zihniyetleri malum kalemlerin tavrıdır.

         

        Bir gazetede, Tunceli’nin Ovacık ilçesinde PKK’lı kadın terörist tarafından lojmanının girişinde başından vurularak şehit edilen başsavcı Murat Uzun’un hemşire eşi Cihan Uzun’un sözleri yayımlandı. Biri 4 diğeri 1 yaşında, iki çocuğuna bundan sonra hem annelik hem de babalık yapacak olan şehidin eşi, acısını yüreğine gömerek şunları söylüyor: “Antalya’nın Serik ilçesinden Ovacık’a tayinimiz çıktığında asla en küçük bir endişe duymadık. Eşim Türk bayrağının dalgalandığı her yerde görev yapacağını göğsünü gere gere her zaman söylüyordu. O bayrağına, vatanına ve milletine çok bağlı bir insandı. Kendisine koruma verilmek istendi. Ancak orası terör bölgesi olduğu için başkasının vebalini üstüne almak istemedi. Koruma olan kişi ona göre direkt hedef olacaktı, ‘korumaya benim yüzümden bir şey olursa bu vebali kaldıramam’ diyerek kabul etmedi.”

         

        Bu sözlerin yayımlandığı gazetenin bir köşe yazarı (Mahmut Övür) sütununda şehidin eşi Cihan Uzun’dan çok farklı iklimlerde dolaştığı anlamına gelen bir yazı yazdı. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün “Türkiye Değişim Hareketi” Genel Sekreteri Hasan Aydın’ın “Bir Kere Daha Kürt Politikası” başlıklı yazısından geniş alıntı yaparak aslında kendisinin de düşünüp açıkça söyleyemediği görüşleri yansıttı.

         

        “Sarıgül’ün Kürt Çözümü” başlıklı yazısında Mahmut Övür şunları yazıyor:

         

        “Peki, Hasan Aydın çözüm olarak ne öneriyor. Lafı hiç dolaştırmadan direkt anlatıyor:

         

        “Amerika’nın Birleşik Devletleri oluyorsa (ABD) Türkiye Birleşik Devletleri de olur. Avrupa Birliği (AB) Devleti oluyorsa Türkiye Birliği Devleti de olur. Bal gibi olur. Federal Almanya oluyorsa, Federal Türkiye de olur.”

         

        AK Parti’nin Avrupa Birliği’nin Özerklik Şartı’na konulan çekinceyi kaldırmakta kararsız kaldığı, CHP’nin rapor bile yazmaya çekindiği bir konuda Sarıgül’ün genel Sekreteri Aydın, çok net bir çözüm ortaya koyuyor. Hem de Türkiye’nin küçüleceği kaygısı taşıyanlara büyüme vaat ederek:

         

        “Açın Kürtlerin yaşadığı bütün sınırları, alsın Misak-ı Milli onları bağrına, küçülmesin büyüsün. Buradaki Kürtler kardeşimiz de peki, ya komşulardaki Kürtler neyimiz? Lafta onlar da kardeşlerimiz. O zaman bütün kardeşleri ‘bir araya gel’ diye çağır, kim karşı çıkabilir bu çığlığa? PKK mı? Hadi oradan…”

         

        Aslında Aydın’ın dile getirdiği bu tezler içeride, kapalı kapalı kapılar arkasında, kulislerde açık açık konuşuluyor. Dışarıda ise uzun yıllardan beri tartışılıyor. Hatta neo Osmanlıcılık tartışmalarının odağında da bu yaklaşım var.”

         

        Mahmut Övür’ün mal bulmuş mağribi gibi sahiplenip köşesine aktardığı bu görüşler, “Federal Türkiye” teklifi, Türkiye Devleti’ni egemenliğini PKK ile bölüşmeye ikna etmek için yıllardır yürütülen yoğun kampanyanın can damarını oluşturuyor. PKK’nın ve çeşitli adlarla ortalarda dolaşan uzantılarının nihai amaçlarının Türkiye’yi, “iki devletli, iki milletli” bir yapıya dönüştürmek olduğunu görmemek için bir insanın ya tümüyle kör ve sağır yahut bu amaçla iştirak halinde olması gerekir.

         

        Malum çevrelerin ve basındaki bilinen kalemlerin yaptığı ikincisi. Kamuoyunun tepkisinden çekindikleri için Sarıgül’ün elemanı gibi açık ve net konuşmuyorlar. Ellerinde tuttukları imkânları, köşeleri kendilerine tahsis edilen maddi kazanımları kaybetmekten çekiniyorlar. Taktiksel bir tavır olarak kaba bir kurnazlığa başvuruyorlar; demokrasi havarisi görünümüne bürünüyorlar. Böylelikle bir yandan imkânlarını, çıkarlarını korurken, diğer yandan devletin temel yapısının, kuruluş ilkelerinin dönüştürülmesine yol açacak bir ortamın oluşumu için çabalarını sürdürmüş oluyorlar.

         

        10 yıl kadar önce İsveç Dışişleri Bakanlığı’ndan hazırlanan ve Türkiye’de aslında Türk adıyla bir milletin var olmadığını öne süren tezin işlendiği bir kitapçık ortaya çıkmıştı. Bilimsel hiçbir yanı bulunmayan bu saçma ve gülünç görüşler sadece bazı dış merkezlerin hezeyanından ibaret kalmıyor. Türkiye’de kendilerini liberal, solcu ve İslamcı sayan malum çevrelerde de bu görüş geniş ölçüde benimseniyor. Farklı ideolojik, etnik ve inanç kesimlerinden gelseler bile kozmopolitan bir potada rahatlıkla buluşuyorlar. Bunlar Türk olarak anılmak istemiyorlar, rahatsızlık duyuyorlar; Türk adının telaffuzuna bile tahammül edemiyorlar. Devleti, sırf kendi güçleriyle görüşleri yönünde diledikleri tarzda dönüştüremeyeceklerini biliyorlar. Çünkü gerekli toplumsal desteğe sahip olmadıklarını yıllardır görüyorlar.

         

        12 Eylül’den önce silahlı radikal sol örgütler ve sendikalar üzerinden bu amaçla yaptıkları girişimlerin nasıl hüsrana uğradığını hafızalarından silmeleri mümkün değil. BAAS tarzı totaliter bir sol yönetim kurmak için devleti çökertmeye çalıştıkları sırada yedikleri tokatın acısını kolay kolay unutamazlar. Hasan Cemal’in yazdığı gibi itirafnameler, Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Kürşat Bumin gibi esen rüzgârı hesaplayarak kendilerini liberal cenaha aktaranlar ne kadar değişmiş görünürse görünsünler, Hadi Uluengin’in ‘çılgınlık dönemimiz’ diye nitelendirdiği dönemin izlerini şuur altlarında olduğu gibi koruyorlar.

         

        Her şeye rağmen bu çevrelerin yıllardır oluşturmaya çalıştıkları efsaneler, Deniz’ler, Çayan’lar, 68’liler, 78’liler gibi mitler diledikleri etkiyi sağlayamıyor. Bu yüzden marjinal olmaktan bir türlü kurtulamıyorlar. En fazla yapabildikleri, demokrasi, hukuk ve insan hakları gibi itibarlı kavramlarla kamuflaj yaparak taban edinmeye çalışmak oluyor. Türk halkının feraseti ve irfanı fesat girişimlerini başarısız kılıyor. Ancak neye hizmet ettiklerini kendilerinin de bilmediği bir kısım gazete ve televizyon sahibi zenginlerimiz ve siyasetçiler nezdinde muteber sayılıyorlar; sürekli el üstünde tutuluyorlar. Sonuçta diledikleri gibi yazmak, konuşmak ve propaganda yapmak imkânını buluyorlar.

         

        Türkiye’nin önümüzdeki temel sorunu ekonomik, siyasal ve kültürel gücü ellerinde bulunduran küçük bir azınlıkla toplumun geniş kesimlerinin zihniyet ve düşünce farklılığından kaynaklanıyor. Bir yanda Türkiye Birleşik Devletleri gibi bir hezeyanı teklife kalkışan, bu saçma öneriye destek veren, “seçkinler” diye nitelendirilen dar bir çevre. Diğer taraftan PKK’nın alçakça saldırısı sonucu şehit düşen başsavcı Murat Uzun ile aynı kaderi paylaşan yüzlerce şehidimiz, gazimiz; bunların geride bıraktığı analar, babalar, eşler ve çocuklar. Bu acıları paylaşan milyonlar. “Vatan sağ olsun!” tevekkülü içerisinde bin yıldır olduğu gibi bu toprakların Türklerin vatanı olarak devamı uğruna canlarını sebil kılanlar.

         

        Ülkemizde ihanetle ahmaklığın kol kola dolaştığı, millî varlığımıza, devletimizin bekasına savaş açtığı, teröristlerle işbirliği yaptığı şimdiki gibi bir dönem hiç yaşanmamıştır.

         

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Kasım 2012
Türk Yurdu Kasım 2012
Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele