Prof. Dr. Erol GÖKA ile söyleşi

Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

        

         

         

         

        -Sizin de organik bir aydın olarak tarif ettiğiniz; merhum Durmuş Hocaoğlu “aydın” konusunda diyor ki; "Aydın nedir? sorusu kolay da, "aydın kimdir? "sorusu baş belâsı; tıpkı "aydın"ın kendisi gibi”. Tam bir baş belâsı, ama ona yakışan da budur. Aydın – benim şahsen tercih ettiğim daha sahih sanı ile "entelektüel" – kuzu gibi olamaz; kurt gibi olmalıdır, sonsuz bir iç hürriyet ile işbâ hâlinde hatta bir yalnız kurt. Bu noktadan hareketle aydın kimdir hocam? Ülkemizde ki “aydın” kimliği sizce nasıl bir hal arz ediyor?

         

         

        -Değerli ağabeyimiz Durmuş Hocaoğlu’na rahmet dileyerek başlayalım o halde. Aydın, bir toplumun en yüksek kolektif zihinsel ürünü diyebiliriz. Hepimizin insan teki olarak geçmişimize dair güçlü duygusal bağlarla belirlenen bir hafızamız ve geçmişimizden ve şimdimizden yola çıkarak geleceğimize dair beklentilerimiz, ufukta gördüklerimiz vardır. İnsanın yaratılışı icabı entelektüel kapasitesi ne kadar artarsa, bu saydığım hususiyetleri daha bir kabarır, öne çıkmaya, görünür hale gelmeye başlar. “Aydın” dediğimiz kimse ise bu hususiyetlerini kendisinden ziyade içinde yaşadığı, ait hissettiği toplum için, onun adına da yapabilen insandır. Aydın bu manada kimlik itibariyle biraz “lider”leri andırır; o hem kendisidir hem de toplum adına söz alması, zihinsel yeteneklerini, sezgilerini toplum için kullanmasıyla kendisinden daha fazla bir kimsedir. Zor bir kimliktir yani, o yüzden aydının ihaneti çok kolaydır, üstlendiği yükü taşıyamıyorsa ya kendisinden ya da temsil ettiği toplumdan vazgeçiverir.

         

         

        -Kant, siyasi güç ile aydın arasındaki ilişkiyi net bir şekilde tayin etmiştir; “Uzaktan merhaba”! Yolları asla kesişmemeli; filozof (aydın), hür bir vasatta, korkusuzca, fikirlerini ifade etmeli, hükümdar da takdir ettiği fikirleri tatbikata koymalı; bu kadar. Aksi takdirde, iktidarın gücü de aklın muhakeme kabiliyetini zedeler, ifsat eder, iktidarın gücünü tadan bir "aydın" da eski hayatını çok pespaye bulmaya başlar ve iktidar şehvetinin tadını sürdürmek için her şeyini feda edebilecek seviyelere düşebilir.” Türkiye’de mevcut iktidar ile münevver diyebileceğimiz kişiler arasında ki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

         

         

        -Aydın ile iktidar arasındaki ilişkiler hakkında Kant’ın söyledikleriyle tamamen hem fikirim, “uzaktan merhaba” en iyisidir; güç düşünceyi ifsat eder. Bunun Cumhuriyet tarihimizde birçok örneğini, son dönemde de İslamcı aydınlarla birlikte şahikasını gördük. Aydının her zaman iktidarla eleştirel bir mesafesi olmazsa, vakanüvisten ve iktidarın her türlü faaliyetini meşrulaştıran ideologdan hiçbir farkı kalmaz; hele hele iktidardan kendisi nemalanıyorsa söylediklerinin geçerliliği zan altına alınır. Bakın, iktidarla yakın ilişki kuran ve bu sırada rüşvet aldığı söylenen Francis Bacon, modern bilimin temellerini oluşturan bir felsefi bakışa sahip olmasına rağmen “zan” nedeniyle felsefe tarihinde hak ettiği yeri alamamıştır. Ahlaksız adamdan sağlıklı düşünce çıkacağı konusunda haklı olarak endişeleniriz. Fakat bir dakika durmalıyız, iktidar-aydın ilişkilerinde eleştirel bir mesafe gereklidir, tamam anladık, ama modern zamanlarla birlikte başlığın genişlediğini “aydın-siyaset ilişkisi” halini aldığını da kabul etmeliyiz. “Siyaset” benim için “entrika” anlamını ihmal edersek her zaman olumlu nitelikler taşıyan bir insani etkinliktir; insanın kendisini ve yaşadığı toplumu, değerler dünyasını savunma biçimidir. Bu anlamda her aydının siyaset yapma mecburiyeti vardır. Siyaset yapmak, siyasetle ilgilenmek aydın olmanın yapmaya çalıştığım tanımında mündemiçtir zaten. Aydını sıradan bir okuryazardan, etliye sütlüye karışmayan bilim insanından ayırt ettiren nokta da burasıdır. Aydın, toplumun derdiyle dertlenir; hatta toplumun dert etmediği halleri bile fark eder, sezer ve toplumu bu konuda uyarmaya, aydınlatmaya çalışır yani kendine has bir siyasetçidir. Şu halde sorunuzu şu hale getirmek, aydınım diyen herkese sürekli olarak sormak için elde tutmak en iyisidir: “Aydının siyaseten desteklediği, başarısı için uğraştığı siyasi programın savunucuları iktidar olduklarında, düşüncesi iktidara geldiğinde aydın nasıl bir pozisyon almalıdır?” Son AK Parti iktidarı da dâhil olmak üzere bizim aydınımızın sormadığı soru budur. Bu soru sorulmuş olsaydı, sanıyorum cevabı üç aşağı beş yukarı şöyle olacaktı: “Aydın, düşüncesi iktidara geldikten sonra da bu düşüncenin uygulamadaki başarısı için uğraşmalı, ama bunu iktidarla arasına mesafe koyarak ve eleştiri kırbacını sürekli şaklatarak yapmalı, hiçbir şekilde iktidarla çıkar ilişkisi içine girmemeli, iktidarın ücretli işçisi olmamalıdır.” 

         

         

        -Milletin Organik Aydını olma konusunda sol, liberal, milliyetçi ve İslamcı aydınların bugün bulundukları yeri nasıl tarif edersiniz?

         

        -“Organik aydın” kavramını bildiğiniz gibi İtalyan Marksist’i Antonio Gramsci’den ödünç aldık. Biz sadece “millet”i ilave ettik. Gramsci, sınıfsal bir iktidar bakışına sahipti ve sınıfların iktidar mücadelesinde iktidar blokları kurduğunu söylüyor, bu blokların birbirlerine karşı ideolojik tezler geliştirdiklerini ve bu işi burjuvazi ve proletaryanın organik aydınları vasıtasıyla yaptıklarını beyan ediyordu. Bizde iktidar kavgası sınıf mücadelelerinden ziyade yerlilik ve Batıcılık tarzında cereyan eder. Batıcılar, millete olumlu hiçbir özellik barındırmayan cehalet, safsata ve önyargılardan mürekkep bir yığın olarak bakarlar ve milletin nefes alıp verdiği geleneksel ortamı, değiştirilmesi gereken gerici bir yapı olarak görürler. Bu ideolojiyi üreten aydınlara, Batıcılar veya vesayetçiler diyebiliriz. Aydın tanımına yüklediğim anlamları biliyorsunuz, biraz önce de aydının ihanete yatkınlığından bahsettim. Siyasette ve düşünce dünyasında “ihanet” gibi oldukça olumsuz duygu yüklü psikolojik bir kavramı kullanmayı tercih etmem ama sadece anlaşılırlık açısından bizdeki Batıcı-vesayetçi aydınlara, aydın olma konumlarına ihanet edenler diyebiliriz. Son zamanlara kadar aydınımızın büyük kısmı vesayetçiydi ama önceleri, Osmanlı’nın son dönemlerinde nüve halinde olan aydın oluşumu son zamanlarda büyüdü, milleti ve geleneği savunacak güçlü ideolojik argümanlar geliştirdi ve milleti vesayet sistemine karşı iktidarın alternatifi yaptı. İşte kendisini içine doğduğu milletin, geleneğin bir unsuru sayan, milletin en yüksek zihinsel üretimi olan, gelecek için tezler oluşturabilen bu aydınlara “milletin organik aydını” diyorum. Benim aydınları değerlendirmek için baktığım yer burasıdır ve buradan baktığımda maalesef “milletin organik aydını” vasfına, “milliyetçi” ve “İslamcı” aydınların daha çok uyduklarını görüyorum. Lakin milliyetçi ve İslamcı aydınlara reaksiyoner kaldıkları ve sadece konjonktürel düşünceler ürettikleri, ideolojik fanatizme yatkınlıkları nedeniyle eleştiriler yönelttiğimiz de kayıtlara geçsin. Elbette Türk’üm ve Müslüman’ım; Türkçenin ve İslam inancının içine doğdum. Aydın olarak kendimi ancak Türk dilinin ve İslam inancının sağladığı imkânlar nispetinde geliştirebilirim. Türk ve Müslüman olmak milletimin ve benim varoluşsal mayamızdır, ama bu mayayı buzlukta dondurmamalı, tarihin imkânlarıyla şekillendirmeliyiz. Sol aydınlar, Mehmet Ali Aybar, Hikmet Kıvılcımlı gibi geleneğin önemini fark edenleri olsa da henüz aydın olmanın belirleyici niteliği olan “yerlilik” vasfını haiz değiller ama bu ilelebet böyle olacak değildir; artık kendi “sol”umuzun vakti geldi de geçiyor. Liberallerin durumu ise biraz daha karışık, liberalizm çok önemli bir düşünce ve siyaset felsefesi, bize başlangıçta dışarıdan, 12 Eylül’den sonra da adeta “gök”ten düşer gibi “güm” diye geldi. Liberal aydınlar arasında, geçmişte “milletin organik aydını” olmak için zorunlu şart olan gelenekten beslenen ve liberal düşüncenin gelenekselci yorumu için kafa yoran arkadaşlar var, onları dikkatle izliyorum. Ben kendim de toplumumuz kendine özgü modernleşme çabasını sürdürürken liberal düşünceye bigâne kalamayacağımızı fark edenlerdenim, ama bakışımı Batılı liberallerden ayırmak için 15 yıl önce “gelenekselci liberalizm” kavramını kullanmış, o zamanlar “evrenselci saf liberaller” dediklerimle bir cedele girmiştim. Son zamanlarda reel-liberal toplumların sergilediği insanlık-dışı manzaralar nedeniyle artık “gelenekselci liberalizm” kavramını terk ettim, daha çok “demokrat” nitelemesini yeğliyorum, zaman zaman dini aidiyete ihtiyaç hâsıl olduğunda “Müslüman demokrat” diyorum.

         

         

         

        -Muhafazakâr Demokratlık - Müslüman Demokratlık farkları nelerdir? Ülkemiz için hangisini tercih edersiniz? Ayrıca “4+4+4” olarak ifade edilen eğitimde reform icraatının gelecek nesillerimizin şekillenmesindeki etkisinden bahseder misiniz?

         

         

        “Muhafazakâr demokrat” kavramının ülkemizde kullanımı, hele hele “Milli görüş” gömleğini çıkardıktan sonra giyilen yeni gömleğin adı olarak bu nitelemenin yapılması haydi aymazlık demeyeyim ama tam bir şanssızlık. Muhafazakâr demokrat kavramı bir destekçisinin ifadesiyle, “kayıp giden koskoca bir zihin imge dünyası var, gelenek, kültür var… Yabancılaşma diye bir şey varken muhafazacılar olmasında da bir yanlışlık yok… Üstelik ''Müslüman'' kelimesine göre daha geniş bir yelpazeyi açabiliyor. Bir Hristiyan da alevi de bir ülkücü de mukaddesatçı da hepsi de muhafazakâr olabilir… Yani dindarlığı, milliyetçiliği, mukaddesatçılığı hatta tüm dindar azınlık veya etnisiteleri de kapsar muhafazakârlık… Bir de ''demokratlığı'' da eklerseniz, ''maziyi, atiyle'' birleştirmiş olursunuz ki, bu toprakların en aç olduğu şey, geleneğin zamanın ruhuyla barışması doğumudur! Özgürlüğün sınırsız bir şey değil, ahlaki ve mahremiyete geldiğinde durması gerektiğine vurgu yapmamız yani nefsin sınırsız özgürlüğüne karşı çıkmamız da muhafazakâr dememizi gerektiriyor, zira dünya nefis özgürlüğü diye diye ruh hırsızlığı sistemine kayıyor... Hal böyleyken özel bir vurguyu hak ediyor; sel almış gidiyor birilerinin de bent olması gerekiyor” diye savunulabilir. Daha doğrusu işittiğim en iyi muhafazakâr demokratlık savunusu bu. 

         

        Bu güzel muhafazakâr demokratlık savunusuna rağmen ben “muhafazakâr” adlandırmasına karşı çıkıyorum, kendine özgü modernleşme çabamızın siyasi karşılığı olarak yalnızca “demokrasi” ve demokrat” kavramlarını yeğliyorum, bu kavramları kullanarak derdimizi daha iyi anlatabileceğimizi düşünüyorum. Çabamız, Müslüman bir toplumda kendine özgü modernleşme ve demokrasiyi kurma çabasıdır. Müslüman bir toplumda modernlik ve demokrasi nasıl kurulacaktır, tüm düşüncemizi bu alanda yoğunlaştırmalıyız. Elbette “Müslüman” kavramı kimliğimizi niteleyen asıl ifadedir ve aslında tek başına yeterlidir denilebilir, ama siyasi bakış ve tarzımızdaki farklılığı anlatabilmek için teknik olarak siyasete özgü kavramlara da ihtiyaç var. Hatta yanlış anlamaların önüne geçebilmek için “Müslüman” kavramını özel durumlar gerektirmedikçe hiç kullanmamalıyız. Maalesef İslamcılar, “Müslüman” kavramını hepimizin her alanda aynileşmesi gerektiğini içerecek bir anlamda çok yıprattılar, oysa siyasi düşüncede birçok farklılık olabilir ve dinen bunda bir sakınca olduğunu da sanmıyorum. Müslümanlık muhteşem bir geleneğe yaslanan bir değerler deryasıdır, elbette bu değerlere sahip çıkacağız ama bunu iktidar mücadelesine indirgemeyeceğiz... Her neyse, kendimizi Batılı demokratlardan ayırt etmek için “Müslüman demokrat” olarak nitelemekte bir sakınca görmüyorum, ama çoğu kere ve asıl olarak “demokrat” demek yeterli diye düşünüyorum. Devam edelim.

         

        "Muhafazakâr" tabiri bizim coğrafyamızdan neşet etmemiştir; siyasi muhafazakârlık, İngilizlerin emperyal dünyalarını ve iktidarlarını korumak amaçlı; dindarlık ve milliyetçiliği ve asıl olarak devlet gücünü aynı potada eritmek için uydurulmuştur. Ayrıca bir de felsefi muhafazakârlık var tabii, devrim dalgasına karşı, hayatın olağan akışından yana olmayı vurgulayan bir tez… Bizdeki Yahya Kemal ve Tanpınar’da tecessüm eden ve ‘kökü mazide olan ati’ şeklinde formüle edilen gelenekçilik, felsefi muhafazakârlığa çok yakın anlamlar içeriyor. Ama gerek felsefi muhafazakârlığın gerek gelenekçiliğin pratik siyasette pek bir anlamları yok.

         

        Ancak bir yanlış anlamanın önüne geçmek için Müslüman demokratlığın Batı’daki benzerinin “Hristiyan demokrat”lar olmadığını belirtelim. Batılı demokrasinin kendisine özgü bir serüveni, kavramların kendince çok farklı anlamları var. Müslüman demokratlığın Batı’daki benzerleri, o nedenle yalnızca “demokrat”lardır dersek, daha doğru olur. Müslüman demokratlık, Müslüman bir toplumda demokrasiyi kurmak için hareket ettiğimizi göstermenin yanı sıra, Müslümanlığın demokrasiyle çelişmediğini de ifade eder. Müslüman demokratlık, Müslüman bir toplumdaki tüm siyasi düşüncelerin özgürce yarışmasından yana olduğumuzun, asıl derdimizin neyimiz varsa ne pahasına olursa olsun eldekini muhafaza etmek değil, din ve gelenekle uyuşum içerisinde olan her türlü gelişmeyi desteklediğimizin, demokrasiyi insana, düşünceye, özgürlüklere saygının yanı sıra en çok da “adalet” olarak anladığımızın göstergesidir. Müslüman demokratlık, ayrıca devletçi-muhafazacı değil sivil toplumcu-özgürlükçüdür. Bu nokta çok önemlidir, zira muhafazakâr demokratlıktan pekâlâ vesayetçilik yeniden türeyebilir. Mesela bugün tam vesayet sistemini gönderdik demokrasiyi kuruyoruz derken, "yok bu kadar demokrasi yeter biz muhafazakârız" diyenler çıkabilir. “Muhafaza etmek” her işin başı haline gelirse, bugün olduğu gibi giderek büyüyen bir adaletsizlik üzerine kurulu ekonomik sistemi de korumayı görev belleyebilirsiniz; "gardırop Atatürkçülüğü" gibi, sureti haktan görünen “gardırop muhafazakârlığı” zuhur edebilir. "Muhafazakâr" tabirinin dinle, değerlerle uzaktan yakından alakası olmayan hayatın dinamiğine ve zalimle mücadeleye karşı çıkan bu anlamı, asıl felaketin kaynağı...

         

        Uzun lafın kısası, ben kendime “demokrat” diyorum ve buranın kültürel kodlarının Batı’dan farklı olduğunu vurgulamak için zaman zaman “Müslüman” nitelemesini de ekliyorum. “Müslüman” nitelemesini sürekli ya da sıkça eklememek lazım, zira İslamcıların düştüğü hataya düşer, dini kendi tekelimize almış gibi görünürüz. Oysa demokrasiyi kabul etmiş kendisini “milliyetçi demokrat”, “sosyal demokrat” diye niteleyen ya da demokrasiye karşı çıkan “sosyalist”, “İslamcı” başka siyasi akımlar da olabilir, onların Müslümanlıklarını ellerinden almaya hakkımız yoktur…

         

        “4+4+4” diye ifade edilen ve meri hukukta yerini almış olan yeni milli eğitim politikamız, 12 Eylülcülerin toplumdan ve dinden korku temelinde geliştirilmiş “8 yıllık sürekli eğitim” garabetinden kurtulmak için bulunmuş, hayli iyi niyetli gördüğüm bir çare. Sanıyorum biraz aceleye geldi ama olsun, uygulamada aşılır bazı sorunlar. Yeter ki, neyin toplumun hayrına olacağını, toplumun neyi istediğini özgürce tartışıp bir karara bağlama iradesine sahip olalım…

         

         

        -Son yıllarda Türkiye'nin dünyada olup bitenlerle daha fazla ilgilendiğini görüyoruz. Bu alaka artışı aydınlarımızda da var mıdır?

         

         

        -Şimdilik pratik dış politikanın konularıyla uğraşma, eski komplo teorisi üretme alışkanlığımızın biraz daha mistifiye hale gelmesi gibi tezahür ediyor, aydınlarımızdaki bu alaka, ama gerçek aydınca bir alaka değil bunlar. Küresel postmodern dünyaya yaşam tarzı düzeyinde itirazlar, alternatif medeniyet teorisi üzerine eskizler göremiyoruz henüz daha… 

         

         

        -İhsan Fazlıoğlu hoca Türk modernleşmesini büyük bir yalan olarak tanımlıyor. Yalanın nesiller boyu ifadesinin de sonrasında, yalanın hakikat sanılmasına neden olduğunu belirtiyor. Malumunuz İsmet Özel de benzer tespitlerde bulunmakta. Siz modernleşme ile ilgili bu tespite katılır mısınız? Bu bağlamda Türk münevveri, bu yalanın ya da vakıanın neresinde?

         

         

        -Evet, biliyorum maalesef böyle değerlendirmeler var. Sohbetimiz boyunca hissetmişsinizdir, zaten hissedin diye üzerine basa basa vurguluyorum “kendine özgü Türk modernleşmesi” deyişimi. Tüm iyi analizler gösteriyor ki, modernliği Batı’dan zuhur etti diye her şeyiyle karşı çıkmamız gereken Batılı bir uygarlık diye görmemek gerekir, modernlik insan tekine, akla ve teknolojiye dayalı bir insanlık halidir ve her kültürel coğrafyada bambaşka bir renge bürünebilir. Tüm dünya gibi modernleşme dalgası iki yüz yıldır bizi de içine almış vaziyette. Buna direnmek, “Batılılaşma” diye kara çalmak yerine, kendimize özgü, kendimizin hale getirmek, en sağlıklı modernleşmeyi nasıl sağlayabileceğimiz üzerine kafa yormak gerekiyor. Bunu yapabilirsek, geleneğimizin modern yaratıcı yenilenmesini gerçekleştirebilirsek bundan sadece kendimizin değil modernliği oldukça sıkıntılı seyreden Batılıların da çok fayda sağlayabileceğini düşünüyorum.

         

         

        -Türkiye’nin kuruluş felsefesinin, 2010 referandumundan sonra tamamen değiştiğini ifade ediyorsunuz. Bu yeni durumu açıklayabilir misiniz? Türkiye’nin bu yeni süreçle yaşaması ne anlama geliyor?

         

        -Hayır, hayır kuruluş felsefesi tamamen değişmedi, belki de yepyeni bir biçim aldı. Ülkemizde çok-partili sisteme geçeli, nispeten “serbest ve adil” bir seçim sistemine sahip olalı 60 yılı aşkın süre oldu. “Serbest ve adil” seçim şartının demokrasi için yeterli olmadığını, ortada bir vesayet rejimi varsa bunun “demokrasi” kılığında da varlığını sürdürebileceğini, açık darbeciliğin vesayetçiliğin somut zalimlik olarak örgütlenmesinden ibaret geçici bir hal olduğunu toplumumuz yaşayarak öğrendi. Özellikle 12 Eylül 2010 Referandumu'yla birlikte iyice anlaşıldı ki, toplum kendisinin üzerinde sürekli hak talep eden vesayetçi-darbeci zihniyetle yönetilmeyi istemiyor; bu zihniyetle yüzleşmek, hesaplaşmak istiyor. Bu yüzden Kemalist dönem bitti, “post-Kemalist dönem” başladı diyorum.

         

        Her inşa süreci, bitişin tohumlarını da içinde taşır; başlangıçta görünmeyen, potent halde olan bitiş güçleri, uygun zamanda kuvveden fiile geçiverir. Kemalizm’i var eden her şart ve durum aynı zamanda Kemalizm’in tasfiyesini de gerekli kılmıştır; zira konjonktür değişmiştir. Şahıs ve aktörlere düşen de tarihteki rollerini başarılı bir şekilde oynamalarıdır. Değilse biraz gecikmeli de olsa birileri gelir ve nehirlerin denizin ağzına kadar getirdiği kumları, denizin diplerine sevk eder.

         

        Kemalizm, her şeyden önce bir yıkım-mağlubiyet ideolojisidir; Atatürk’le ve İstiklal Savaşı’nın cehd ve azmiyle başlangıçtaki kurucu irade ile ilişkisi yoktur. İmparatorluğun tasfiyesi sonrası elde kalanın muhafazası amacıyla korku ve endişelerle bazen de takiyye ve aldatmalarla oluşturulmuştur. Korku ve endişeler ile “şimdilik böyle olsun” tavrı, Cumhuriyetin ikinci ve üçüncü nesillerinde inanca dönüşmüş, bu inanç yukarıdan aşağıya milletin zihninde de inşaya çalışılmıştır. Böylece yıkım ve mağlubiyet duygusu, kaybetme korkusu, patolojik bir vaka haline gelip bir ideolojik format haline getirilmiştir. Herkesten ve her şeyden çekinen bu algı, sabit bir zaman ve mekân tasarımına dayanıyordu. Tarih 1930’da sabitlenmiş, mekân da Ankara ve etrafındaki “misak-ı milli” ile tanımlanan coğrafya ile sınırlıydı. Tarihin ve mekânın sabitlenmesi, koruma duygusunun ve refleksinin bir gereğiydi. Bu sabiteler çerçevesinde % 20 şehirli, % 80 köylü statik bir toplum yapısı esas alınmıştı. Fakir ve eğitimsiz köylüler “halk”, eğitimli kesimde “vatandaş”tı. Korku ve endişeyi taşıyan ve eğitimli olan yani durumun farkında olan bürokrasi, koruma ve kollama için siyaseti yönetimle birleştirerek uhdesine almıştı. Bürokrasi önce şehirli halkı modernleştirecekti. Halk modernleşince öteki (Avrupalı) gibi olunacağından, cehalet ve çağdışı dini takıntılar (!) bilahare ortadan kalkacak, bu sayede yok edilme-imha endişesi bir nebze alacaktı.

         

        Siyasal model, 19. yüzyılın katı pozitivizmini ve Rousseau’cu cumhuriyetçiliği esas alıyordu. Ekonomik sistemde o zaman geçerli olan “devletçi-Keynes’ci model”e uygun olarak devlet merkezliydi. Prusya geleneğinin de etkisiyle bürokrasi, devlet imkânlarıyla ve devlet eliyle bir milli burjuvazi var edecek ve bu da sanayileşme ve kalkınmayı sağlayarak ülke refahını artıracaktı. Yerli sanayici olmadığından toprak ağaları, tefeci-tüccar ile karaborsacıların bürokrasinin müşfik kollarında serpilmesi için çalışıldı. Siyaseten toplumun % 20’sini esas alan model, iktisaden de en fazla % 1’ini esas almaktaydı. Halkın geri kalanı siyaseten ve iktisaden dışlanmış kesimleri, artık bu esas vatandaşlara emanetti.

         

        Dünya sistemi, SSCB’nin yanı başında stratejik konumda yer alan bir bölgede stabilizasyon istiyordu. Komünist, İslamcı ve Turancı olmak asla istenmiyordu, ama başta pragmatizm olmak üzere diğer her türlü siyasi-ideolojik tercih serbestti. Uluslararası sistem, bürokratik oligarşi ile sağlanmış stabil bir partner-ülke olmamızdan yanaydı.

         

        Kemalizm, zamanının temel şartlarının ürünüydü. İngiliz hariciyesinin rehberliği, Osmanlı bürokrasisi, İzmir ve İstanbul tüccarı, yarı-aydın gazeteci takımının, bu temel şartları yerine getirebilmek için bir araya geldikleri müşterek uzlaşı zeminiydi. Peki, şimdi sormak lazım 2000’li yıllarda bunlardan geriye ne kaldı? Küresel sistem, dün haram kıldığını bu gün farz haline getirmeye başlamış, İngiliz hariciyesinin yerini oldukça karmaşık küresel sistem almış, Türkiye’nin önüne Ortadoğu’da ve bölgede yepyeni roller, imkânlar açılmış, içe kapalı Türkiye talebi, mülga haline gelmiş...

         

        Cumhuriyet, Kemalist dönem boyunca üç temel sorunu, din, dil ve yoksulluk sorununu çözeceğini taahhüt etti, ama maalesef üç vaadini de gerçekleştiremedi. Kemalizm, en temelde bu nedenle tasfiye oldu. İşte bu nedenlerle post-Kemalist Cumhuriyet’ten vesayet sistemini kaldırmasının yanı sıra bu üç temel alanda kalıcı ve yapısal dönüşümleri başlatmasını bekliyorum.

         

        -Güneydoğu Anadolu bölgesinde son dönemde artan PKK terörünün yol açtığı psikolojik travmaların bölge insanına etkisini nasıl görüyorsunuz? Bahse konu bölge dışındaki insanlarımızın bölgeye ve teröre karşı yaklaşımlarını nasıl tanımlarsınız?

         

         

        -Cumhuriyet, din, dil ve yoksulluk sorununu çözmek için yola koyuldu ama bunu başaramadı ifademi hatırlayın. İktisadi başarısızlığı biraz ayıralım, din ve dil alanındaki başarısızlığın temelinde, Osmanlı bakiyesi çok-etnisiteli, çok dilli bir ve alamet-i farikası kahir ekseriyeti Müslüman olan bir toplumu ip gibi dümdüz, tek biçimli hale getirme ideali yatıyordu. Hayali bir İslam, hayali bir Türklük kurgusu etrafında tüm toplumu şekillendirebileceklerini sandılar. Olmayacak işe “amin” dediler. Türklük ve Türkçe vurgusu, çoğunluğu Türk milletine mensup olmakta sorun görmeyen insanları belli ölçülerde rahatlatıyor, din ve diyanet alanında yapılan düzenlemelere sessiz kalmalarına neden oluyordu, ama diğer dillerin, özellikle nispeten daha çok insanımızın konuştuğu Kürtçenin baskı altında tutulmasının yol açabileceği komplikasyonlar gözetilmiyordu. Bölücü terör örgütü, bu yapıdan daha doğrusu bu yarıktan kendisine bir yol buldu. Elbette vatandaşlarımız olan Müslüman Kürt kardeşlerimiz, ne bölünmekten ne terörden yanalar ama Kürtler adına teröre başvuranlar da onların çocukları… Karşı çıkanı silahla susturan acımasız bir örgüt… Çaresizlik, utanç, ne yapacağını bilememe, kapana sıkışmış hissetme, matemini bile yaşayamama, öfke, travmatik bir kimliğin sonraki nesle aktarılacağı kadar uzun süren bir kaosta yaşama, bölge insanının psikolojisinin ana çerçevesini oluşturuyor ve neresinden bakarsak bakalım çok zor, çok zorlayıcı bir ruh hali bu… Bölge dışında yaşayan insanlarımız derken milletin büyük çoğunluğunu kastediyor olmalısınız ama anadili Kürtçe olanların yarısından fazlasının da bölge dışında yaşadıklarını hatırlatırım. Bu durum hem sorunu daha karmaşık hale getiriyor hem de çözüm için avantajlar sunuyor ama bunlar, başka başlık altında konuşmanın daha doğru olduğu mevzular. Sorunuza gelecek olursam, bölge dışında yaşayan insanımız, haklı olarak teröre çok öfkeli ve ne olup bittiğini derinlemesine anlamak yerine “ihanet” ve “dış güçler” gibi kavramlarla açıklama yoluna gidiyor. Bölge halkının teröre destek vermediğine inanıyor ama özellikle bölgedeki kitlesel gösterilerden sonra bunlara niye izin verdi diye bölge halkına da öfkeleniyor, öfkesinden beceriksiz yöneticiler de nasibini alıyor.

         

         

        -Yapılmakta olan yeni anayasada, öncelikli olarak değiştirilmesi düşünülen “anayasal vatandaşlık” tanımının özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde yaşanan sıkıntılara derman olabileceğini düşünüyor musunuz?

         

         

        -Ben dertlerin çözümünü demokrasimizi derinleştirmekte, ilerletmekte görüyorum. Yaşadığımız sıkışıklığı başka türlü aşamayacağımızı düşünüyorum. Müslüman bir ülkede ilk kez gerçek bir demokrasiyi kurmuş bir Türkiye, tarihin ve geleneğin bu coğrafyaya bahşettiği imkânların önünü açtığında bölgemiz, İslam ve Türk dünyasının kurtuluşu için sahici bir rehber de olacaktır. Benim kalbimden geçen, gönlümün istediği, modernliğin Batılı versiyonuna karşı bu coğrafyadan yepyeni bir medeniyet alternatifinin de çıkması doğrultusundadır. Bu nedenle yeni anayasada demokrasi yoluna girmeli, mücadelemizi burada sürdürmeliyiz. Elbette bir metin, bir kavram tek başına sorunları çözemez ama bir bakış açısı, milletimizi, devletimizi ufuk-ötesine taşıyabilir.

         

         


Türk Yurdu Eylül  2012
Türk Yurdu Eylül 2012
Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele