Yeni Eğitim-Öğretim Dönemine Başlarken...

Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

                    2012-2013 eğitim-öğretim yılı yine sancılı başlıyor. Eğitim sistemi vizyondan yoksun olduğu için, pansuman tedbirlerle, günü kurtarmaya yönelik uygulamalarla adeta bir yamalı bohça kimliği taşıyor. Amaç-araç dengesi bozulduğu için, temel eğitimin bireyi hayata hazırlama işlevi yerini SBS’ye hazırlamaya dönüşmüş durumda.

         

        Eğitim, sadece eğitimcilere ve MEB’in insafına bırakılamayacak kadar önemli bir konu. Bu sebeple, tarafların ortak katılımı gerekiyor. Süreç incelendiğinde, uygulamaların bir dayatma niteliği taşıdığı, geçmişte açılan fakat kapatılamayan dosyaların siyasal erkin zihnini meşgul ettiği, 28 Şubat ile hesaplaşma adına tüm eğitim sisteminin alt üst edildiği görülmektedir. Aydın çevreler, eğitim sisteminin 4+4+4’mü yoksa 1+5+3+4’mü? Olacağını tartışmaya odaklanmıştır. Bu kısır bir döngüdür. Sıralama ne olursa olsun sonuç değişmemektedir. Çünkü öğretmen aynı, yönetici aynı, müfettiş aynı, okul aynı, program aynı, kitap aynı. Bu uygulamaların sonunda kazanan ucuz siyasi çıkarlar, kaybeden ise 70 milyonluk Türkiye ve onun geleceği oluyor.

         

                    Eğitim kademelerine göre incelendiğinde, eğitim sisteminin sorunları daha iyi analiz edilebilir.

         

         

        İlkokul ve Ortaokul

         

                    4+4+4 uygulaması MEB’in haberi dahi olmadan iktidar partisinin TBMM grubu tarafından hazırlanıp MEB’e dikte ettirildi. Yangından mal kaçırırcasına apar topar kabul edilip yürürlüğe sokuldu. Hataları ve günahları fazla olan bir uygulama.

         

        İlkokulun 4 yıllık dönemi kapsayacağı ve 60 aylık çocukların birinci sınıfa alınacağı ifade edildi. Altmış aylık çocuğun programın üstesinden gelmesi bilişsel, duyuşsal ve psiko-motor beceriler açıdan imkânsız olduğu için kamuoyu tepki gösterdi. Tepki sonucunda okula başlama yaşı 66 aya çıkarıldı ve yapılan hatadan dönemedikleri için birinci dönemde sadece okula hazırlık çalışması yapılacağı açıklandı. Bu uygulama çok rahat aşılabilirdi. 1+5+3+4 uygulaması ile okul öncesi eğitim zorunlu hale getirilir ve % 66’lık okul öncesi eğitimdeki okullaşma oranı %99’a çıkarılabilirdi. İlköğretimlerin, ilkokul ve ortaokula dönüştürülme sürecindeki 22 milyar dolarlık ek külfet ortaya çıkmazdı. İlkokul ve ortaokullarda öğrencilere dağıtılması plânlanan tablet bilgisayar ve akıllı tahta uygulaması, fevkalade yanlıştır. Yapılan araştırmalar, öğrenci başarısında % 50 genetik, % 30 aile, % 10 çevre, % 9 öğrencinin arkadaş çevresi % 1’de teknoloji etkisidir. Şu anda Milli Eğitim Bakanlığı % 30 öğretmen etkisine odaklaşması gerekirken, % 1 teknoloji etkisine odaklaşmış ve 32 milyar doları adeta çöpe atmıştır.

         

                    Ortaokuldan itibaren başlayan mesleki yönlendirme hatalı bir uygulamadır. Günümüzün meslekleri kas yoğun olmaktan çok bilgi yoğundur. Buna göre erken yaşlarda mesleki yönlendirme gereksizdir. Yapılan araştırmalar, bireyin 45 yaşına kadar 8’den fazla meslek değiştirdiğini göstermektedir. Japon işadamları, eğitim sistemlerinden: “Bize meslek adamı yetiştirmeyin. Bize dil bilen, bilgisayar kullanabilen, matematik bilen ve iletişim becerisi iyi eleman yetiştirin. Biz onu altı aylık bir süreçte hizmet öncesi eğitimle kurumumuza entegre ederiz” önerisinde bulunmaktadırlar. Mesleki yönlendirmede diğer önemli sorun imam hatiplerin orta kısmının yeniden açılmasıdır. Bu durum, siyasal erkin, imam hatip eğitimi almış, dindar insan tipi yetiştirme beklentisinden kaynaklanmaktadır.

         

                    Ortaokulda seçmeli Kuran-ı Kerim ve Arapça dersleri de ayrı bir muammadır. Çocuklara Arapça öğretildiği zaman Kur’an-ı Kerim’i okuyup anlayacaklar mı? Mümkün değil. Çünkü günümüz Arapçası ile Kuran-ı Kerim’in dili farklıdır. Diğer önemli sorun Seçmeli Kürtçe dersidir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde zaten dezevantajlı olan eğitimi daha da dezevantajlı hale dönüştürecektir. Farklı etnik yapılarda ana dil eğitimi için benzeri talepte bulunabilir. Devlet, Türkçeyi öğretmek ve bu alanda eğitim vermek yükümlülüğündedir.

         

                    Türkiye’de yaşayan bazı kesimler, “Öğrenci Andı”ndan rahatsız olmakta, Atatürk’ün “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” vecizesi polemik konusu yapılmaktadır. Devleti kuran iradenin egemenlik hakkını temsil eden bu ifadelerin tartışılması bile abesle iştigaldir.

         

                    Ders saatlerinin artırılmış olması, programları alt üst ettiği gibi, taşımalı sistemde servis sorunlarını ve disiplin sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Böyle bir kararı almak için ya hiç okula gitmemiş ya da eğitimden bihaber olmak gerekir.

         

                    Türkiye’nin coğrafi yapısı YİBO’ları zorunlu hale getirmektedir. Küçük yaştaki çocukları yatılı almak başka bir sorun, taşımak ise başka bir sorundur.

         

         

        Lise

         

                    Üçüncü dört, diğer adıyla zorunlu lise eğitimini kapsar. Her bireyi 12 yıl süreyle okulda tutma çabası. Bu öğretim yılında plânlanandan daha fazla öğrenci liseye kayıt yaptıracak. Hem fiziki alt yapı hem de eğitim-öğretim boyutunda okullar bu yeni uygulamaya hazır değil. Lise programı çok ağır olduğu için her öğrencinin başarması imkânsız. Seçmeli ders uygulamasını başlatmadan, programda çeşitlilik yaratmadan, zorunlu eğitimden mezun olan öğrenci sayısını artırmak mümkün değildir. Başarısız öğrenciler kısa yoldan “Açık Lise”ye yönlendirilecek ve yıllar geçtiği halde bitirilemeyen, yığılan ve bıkılan bir eğitim kurumu ortaya çıkacaktır.

         

                    Üniversiteye giriş sistemi, YÖK-mahkeme ÖSYM arasında dönen topa benzemektedir. Okul Başarı Puanı, mahkemeden dönerek yeniden uygulamaya başlandı. Bu ilkel uygulama, pek çok öğrencinin başarılı olmasına rağmen, okul başarı puanı düşük olduğu için istediği yere yerleşememe riskini ortaya çıkardı.

         

        15 yaş grubu öğrencilerinin katıldığı PISA sonuçlarına göre Türkiye 34 ülke arasında 33. sıradadır. Yöneticiler devri sabık arayarak sorumluluktan kurtulmaya çalışmaktadırlar. Yapılandırmacı anlayışın uygulamaya başlandığı 2005 yılında, o zamanın Milli Eğitim Bakanı PISA sonuçlarını, yapılandırmacı eğitim anlayışının değiştireceğini ileri sürüyordu. Değiştirdiği kesin, 1 puanlık ilerleme var!

         

        2012 YGS’de 58.000’e yakın öğrenci sıfır çekmiştir. Milli Eğitim Bakanı, bu başarıyı nasıl sağladığını kamuoyu ile paylaşmalıdır.

         

         

                    Yükseköğretim

         

                    Hükümet 12 Eylül’ün kurumlarından kurtulmak istemesine rağmen YÖK’e bir türlü dokunmamaktadır. YÖK her dönem tartışmasız konumunu sürdürmektedir.

         

        YÖK’ün 2012 yaz döneminde bütünleme şartı getirmesi programları alt üst etse de öğrenciler açısından yararlı olmuştur. Üniversite harçlarını kaldırmayla ilgili düzenlemenin hayata geçmesi halinde, üniversiteler ciddi anlamda kaynak sıkıntısı yaşayacaklardır.

         

        Üniversitelerin rektörlük seçimleri ve rektör atamaları Sezer’in başlattığı ve kurumsal meşruiyet kazandırdığı rektör atama sistemi tam gaz yoluna devam etmektedir. Bu uygulama “üniversitelerde itina ile mobbing yapılır” algısını güçlendirmektedir. Buna göre, üniversitelerin kurumsallaşma, bilimsellik ve çağdaşlık hedefleri birer ütopya özelliği taşımaktadır. Rektörü seçim sürecinde destekleyenler, idari kadroları ganimet olarak algılamakta, bir nevi Dunnin-Kruger Sendromu (Kifayetsiz Muhteris) yaşanmaktadır. Rektör seçme süreci değiştirilmeli, yerine liyakat esasını temel alan mütevelli sistemi getirilmelidir.

         

         

                    KPSS

         

                    2012 KPSS kopya söylentilerinin gölgesinde yapıldı. ÖSYM “kopya çekilmemiştir” ibaresini kullanarak tartışmalara son noktayı koydu. Ancak kamu vicdanı rahatlatılamadı. 11 Ağustos 2012 itibariyle KPSS sonuçları açıklandı. KPSS sonuçları ise şaşkınlık yarattı. Genel kültür alanında en başarılı iller Siirt, Bingöl, Kırşehir, Bayburt, Muş, Batman, Bitlis, Ağrı, Adıyaman ve Tunceli’dir. Bu iller, bu kadar başarılı ise Türkiye’de eğitim-öğretim sorunları çözülmüş demektir. Sınav sonuçları belirli alanlarda toplu ya da bireysel kopya çekildiğini göstermektedir.

         

         

                    MEB

         

                    MEB hiyerarşik yapılanmadan, uzmanlaşmanın ön plâna çıktığı bir örgütlenmeye yöneldi. Bu fevkalade isabetli bir uygulamadır. Öğretmenevlerini “iyi yönetilemediği” gerekçesiyle kapatmaya kalkışması ise talihsiz bir karardır. MEB de “kötü yönetiliyor.” O zaman MEB’de kapatılmalıdır.

         

                    MEB halâ yönetici atama sistemini yürürlüğe koyamadı. Kariyer, liyakat sistemi, iktidar partisinin ve bir yeşil sendikanın inisiyatifindedir. Bu yüzden MEB’de içsel çatışmalar artmakta, örgütsel bağlılık düzeyinde düşme meydana gelmektedir. 


Türk Yurdu Eylül  2012
Türk Yurdu Eylül 2012
Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele