Dış Politikada Geç Kalmışlık ve Kaos

Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

        1989 Berlin duvarının yıkılışı ile birlikte dünyada genel bir barış ve güvenlik algısı yayılmaya başlamıştı. 1990’ların sonuna doğru beliren ekonomik krizin Asya kaplanlarını yavaşlatması ve ABD’nin askeri üstünlüğünün Körfez Savası, Yugoslavya, Afganistan ve Irak’ın işgali aracılığıyla belirginleşmesi 90 sonrası dünyanın tek kutuplu bir biçim aldığının göstergesi olarak okunmuştu. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından yeni, demokratik Rusya’nın dış politikasında nasıl bir yol izleyeceği bu süreçte önemlidir. 90’lar sonrası ABD’nin çok kutuplu bir uluslararası düzeni kabul etmeye niyetli olmadığının görülmesi ve NATO’nun doğuya doğru genişletilmesi artık ABD’nin tek kutuplu bir dünya kurmaya çalıştığının çok açık göstergesidir.

         

        Rusya’nın NATO’nun dışında tutulması Rus yayılmacılığı riskini artırmaktadır. Bu nedenle Rusya 1995’de NATO’ya üyelik şartlarını taşımasa da üye yapılarak bu tehlike aşılmaya çalışılmıştır. Böylece Rusya Barış için işbirliği (PFP)’ne dâhil edilerek NATO-Rusya Daimi Müşterek Konseyi kurulur. Yine G7 Rusya’yı da içine alarak G8’e dönüştürülür. Görüldüğü gibi NATO, ABD’nin tek kutuplu hegemonyasını inşa aracı olarak Doğu Bloğu’nu içine alacak şekilde genişletilir. NATO’nun 1995’de açıkladığı kriterler bu tek kutuplu dünyanın anlaşılması için oldukça önemlidir. Bu gün Türkiye’de olup bitenleri anlamak açısından da önemli olan bu kriterler şunlardır: 1- Yerleşik bir demokrasi, 2- İnsan haklarına saygı, 3- Pazar ekonomisi, 4- Askeri gücün sivillerin kontrolü altında olması ve 5- Komşularla uyumlu ilişkiler.[1] Görüldüğü gibi pazar ekonomisi, askeri vesayetten kurtulma ve komşularla uyumlu ilişkiler ya da bizde bilindiği haliyle sıfır sorun stratejileri, 1995’de NATO’nun yeni güvenlik stratejisidir.

         

        11 Eylül saldırısı sonrası 2002 yılına gelindiğinde Bush Amerikan Kongresine açıkladığı yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, artık dünya barışının yerini “biz” ve “ötekiler” ekseninde yeni bir savaş stratejisine bıraktığını gösterir. Bu açıdan bakıldığında 2003 Irak işgali ve akabinde Afganistan’a müdahale artık barış ve güvenliğin değil kaosun yeni konjonktürde uluslararası ilişkileri belirleyeceğine işaret etmektedir. O halde komşularla sıfır sorun stratejisi geç kalmış bir tarih inşasından başka bir şey değildir, aslında.

         

        Günümüzde uluslararası alanda dâhil olmak üzere insan toplumlarının hayatında kriz ve düzensizlik unsurlarıyla daha sık ve daha yaygın olarak karşılaştığımız gözlerden kaçmamaktadır. Hatta genel gidişatta girdilerdeki küçük değişimlerin dünya sistemi üzerinde büyük ölçekli düzensizlik ve değişimlere yol açabildiğini de buna eklemeliyiz. Küreselleşme ile birlikte dünya sistemi denge durumuna doğru ilerlememekte, tam aksine sosyo-ekonomik alanda dünya sistemi ani ve büyük değişimler yaşayarak, müphemliğe doğru evirilmektedir.

         

        Uluslararası ilişkilerde bazen kriz bazen de kaos olarak tanımlanan bu süreç özellikle Türkiye’yi de içine alan Ortadoğu’da artık sıklıkla karşımıza çıkmaya başlamış gibidir. Büyük çaplı değişim ve dönüşümlerin yaşandığı geçiş dönemlerinde ise kriz ve kaos söylemlerinin daha da arttığı görülür. 1990’lı yılların başında Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile yeniden bu tür bir geçiş döneminin içine girdiğimiz düşüncesi genel kabul görmektedir. Fakat bu süreçte ne hikmetse NATO’nun genişlemesi için komşularla sıfır sorun söylemi büyük bir hayal kırıklığı ile aslında 11 Eylül saldırıları ve takip eden süreçteki olaylarla terk edilmesine rağmen Türkiye’de inadına sürdürülmeye çalışılmıştır. Oysa Condoleezza Rice Ortadoğu’da yaşanan olayları tanımlamak için “yaratıcı kaos” terimini açıkça kullanmaya başlamıştır bile.[2] Bu terimin kullanılması aslında Batı’nın mitolojik bilincine de bir göndermedir. Zira kaos Ortadoğu ve Batı mitolojilerinde daima yaratılışla ilgili imler taşır. Yaratıcı kaos kavramının aslında söylemek istediği de beşeri-toplumsal dünyanın yeniden yaratılabileceğidir.

         

        Hemen hemen tüm mitolojilerde kozmos ve yaratılış bir çatışma ve kaos temelinde ele alınır. Kaostan düzene doğru evirilen kozmosun ve tarih sahnesinde önemli rol oynayan insanın kozmik bir finalle kurtuluşa ereceği varsayılır. Kaos aynı zamanda iyilikle kötülüğün mücadelesini de anlatır. Kaostan düzene geçiş çoğu zaman bu mücadelede yol gösterecek olan bir kurtarıcıyı da gerektirir. Kurtarıcı düşüncesi (Mesih-Mehdi inancı), zorunlu olarak bu kaos mitinden beslenir. Gnostik tarih modeli dairesel olarak tekrarı, ilk ana düzene, ilahi olan bir dönüşle, kaosun sona ereceğini var sayar. Dolayısıyla çok tanıdık gelen tarihin sonu tezinin, bu kaos mitleri ile çok yakın ilişkisi vardır.

         

        Kur’an’da rastlamadığımız kaos kavramı İncil’de bir çok yerde geçmektedir: Genesis 1:1-2; 26-30, Isiah 24: 9-10, 16-17; 34: 9-11, 45: 18-19, Jeremiah 4:23-26, bunlardan bazılarıdır. Kavramın İncil’de pek çok kez ele alınmış olmasının konuya verilen öneme işaret ettiği söylenebilir. Bunun yanı sıra İncil, kaosun Tanrı tarafından yok edileceğini haber vermek suretiyle, insanlara kaosun neden olduğu tehditlerin bir gün biteceği noktasında umut vermektedir. Batı’nın yalnızca Doğu ile ilişkilerinde değil aslında insanlık tarihini kaos kavramı üzerinden okuyarak kendini yeniden kurtarıcı olarak inşa ettiğini söyleyebiliriz.

         

        Ayrıca kaos tüm mehdici/mesihci ideolojilerin vazgeçemediği temel bir enstrümandır. Kaos bir kurtarıcı inancını besler, bu nedenle olmasa da mutlaka üretilmelidir. Ortadoğu dünden bu güne gerek Şii gerek selefi gerekse Yahudi ve Hristiyanlık tüm umudunu bir kurtarıcı inancına bağlamıştır. Bundandır ki, Ortadoğu’da siyaseti belirleyecek asıl etken, kaos ve kaosun kurtarıcıları arasındaki derin çatışma olacaktır.  

         

        Kısacası, bir kimse kaosu, onun baskın kaotik rejimini belirleyerek, düzen ve düzensizlik arasında arzu edilen dengeyi sağlamak için yeterli miktarda kaotik eylemler yaratarak yönetebilir.  Modern toplumdaki entelektüellik anlayışı, kaosun önüne geçip düzeni ikame etme niteliğini taşırken bu günkü strateji düzeni sürekli kaosa taşıyarak kaosun ilahı olma anlayışını taşır. Yenidünya düzeni aslında düzeni değil kaosu önemser. Sürekli kaos sarmallarıyla gücün merkezileşmesi önlenirken, kaosun lordları diye tanımlayabileceğimiz güçler, devletlerin ve toplumların ellerindeki birikime sahip olurlar. Naomi Klein Şok Doktrini Felaket Kapitalizminin Yükselişi adlı eserinde, oluşan ya da oluşturulan kaotik krizlerin nasıl karlı bir işe dönüştürüldüğünü göstermiştir. Bu yüzden kaos artık tek bir yerde gözükmez. O her yerde karşımıza çıkar, Tahrir’de ya da Wall Street’de…  

         

        Şu halde kaos ya da krizlerle nasıl baş edebiliriz? Her şeyden önce insanlığın karşılaştığı ve/veya yakın gelecekte karsılaşacağı krizlerin etkilerinin nesnel bir değerlendirmesinin yapabilmesi gerekiyor. Mesihokrasi’nin diliyle konuşanlarla ancak nomokrasi yoluyla mücadele edebiliriz. Bunu gerçekleştirebilmek için hem geçmişin mitolojik kökenli kıyamet kuramlarının hem seküler (din-dışı) kıyamet öngörülerinin sınırlamalarından hem de NATO çerçevesinde kurgulanmış politikalarından kurtulmak gerekiyor. Çünkü bu coğrafya her zaman kaosa gebedir. Geleceğe daha net bir mercekle bakabilmek için önce bakışınızı, miyoplaştırıcı tüm ön kabullerinden kurtarmanız gerekiyor.

         


        


        

        [1] Emel Albayrak Jami, Güvenlik ve Barışı Açıklamak: Realizm, Uluslararası Sitem ve Değişim, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2006, s. 76.


        

        [2] Tony karon, “Condi in Diplomatic Disneyland”,  http://www.time.com/time/world/article/0,8599,1219325,00.html.


Türk Yurdu Eylül  2012
Türk Yurdu Eylül 2012
Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele