Ümmetçilik Fikri Karşısında Bölünme Taleplerinin Meşruiyeti

Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

        Bu yazı millet ile ümmet kavramlarının istinat ettiği ortak anlamdan hareketle, Türkiye’nin “Kürt meselesi” ismi ile müsemma Kürtçülük sorununa dair “çözüm önerilerine” bir bakış açısı getirmeyi amaçlamaktadır.

         

        Türkiye, siyasal ve ekonomik tezahürü itibariyle muhafazakâr bir döneme girmiş ve özellikle soğuk savaş sonrası daha da tebellür eden köklü sorununa; “Kürt meselesine” “muhafazakâr”[1] bakış açısından çözüm aramakta olan bir ülkedir. “Kürt meselesi” olarak adlandırılan bu sorunu üretenler, dün Marksist-Leninist sol ideolojik yapılanmaların üst kimliği altına gizlenerek bölücü taleplerine alan açarken, bu gün meşruiyeti temin etmek için Türkiye, muhafazakârlarının kaynaklarına müracaat etmekte; dinî metinlerden meşruiyet aramaktadırlar. Buna mukabil bu yakıcı soruna çözüm sadedinde ülkemizin, başta liberal olanları olmak üzere aydınları, sorunun sebebi olarak milliyetçi yaklaşımları göstermekte; sadece bu sorun değil tüm sorunların kaynağının genel olarak milliyetçi yaklaşım veya refleksler olduğunu ısrarla dile getirmektedirler. Bir başka şekilde ifade edilirse aralarındaki farklar ne olursa olsun bunlara göre tüm milliyetçi yaklaşım ve refleksler, bu sorunun hem kaynağı ve hem de çözümünün önündeki engeli oluşturmaktadır. Bunlara göre bu durumun aşılamaması halinde sorunun çözümü mümkün olamayacağı gibi, aksine daha da derinleşecektir.[2] Bu hal milliyetçi aydın ve kesimler üzerinde ciddi psikolojik baskılar üretmekte, onları kendileri ve durdukları yerler hakkında şüphelere sevk etmektedir. Bu hâlet-i ruhiye milliyetçi camiada sadece bu soruna dair değil, kendi hikmet-i vücutları üzerinde tereddüt etmeye neden olmaktadır.

         

        - Milliyetçilik bizim dışımızdaki dünyada ve bizde hangi anlamlara tekabül etmektedir?

         

        - Yirminci yüzyıl boyunca ve günümüzde, üzerinde asgarî boyutlarıyla fikir alışverişini mümkün kılacak mutabakat sağlanmış bir milliyetçilik tarifi ve idraki var mıdır? Varsa nedir?

         

        - Türk milliyetçileri dediğimizde “ne”yi işaret etmiş oluyoruz?

         

        - Türk milliyetçileri -varsa şayet böyle bir gurup- bunlar kendi aralarında hem fikir mi?

         

        Bu sorular hakikaten üzerinde ciddi olarak tefekkür ve teemmül edilmesi gereken sorulardır. Bu yazı şimdilik kaydıyla bu sorulara girmeyecektir. Ancak hâlihazırda Türkiye’nin en önemli sorunu olarak karşımızda duran “Kürt meselesi”nin halli yönünde en çok konuşulan ve “şunları yaparsak bu iş çözülür” diyen yaklaşımlara karşı üzerine millet/ milliyetçilik ve ümmet-ümmetçilik kavramları üzerinden girerek bir resim oluşturmayı ve yine sonraki tartışmalara sebep olması ümidi ile yazıyı bazı sorularla bitirmek istemektedir.

         

        Belirtmek gerekir ki, yöntem olarak önce kavramların menşei ve anlamları ile konuya giriş yapmak, artık eski ve sevimsiz görünse de buna mecburuz. Çünkü kavramlar konuşma ve düşünme nesneleri olmalarının yanında aynı zamanda zihniyet dünyamızın da göstergeleridir. Bu nedenle biz de önce kavramlardan başlayacağız. Ayrıca ve önemli olarak milliyetçilikler ait oldukları coğrafyanın kültürü üzerinde var olmak zorundadırlar. Ve yine bundan dolayı her milliyetçilik derece itibariyle bir inşa olması nedeniyle; tabir caizse elinin altındaki malzeme olarak anlaşılabilecek olan ahalinin verili olan sosyolojik hususiyetleri üzerinde oluşur ve oluşturulur. İşte bu anlamda carî olan dilin bu hususa dair kavramları, bize verili durumun zihnî kodları hakkında önemli ipuçları sağlarlar.

         

        Herhangi bir kadim ve muteber Osmanlıca lügate baktığınızda millet kavramının karşısında öncelikle “Din; bir dine mensup insanlar topluluğu”, ümmet kavramının karşısında ise “Bir peygambere bağlı olanlar” açıklamasını bulursunuz. Kavramların diğer anlamları daha sonra gelir ve biraz dikkat edildiğinde bu anlamların kavramlara daha sonraki zamanlarda yüklendiği anlaşılır. Bu görüşümüzü delillendirmek için ülkemizde üzerinde tüm kesimlerce ittifak edilen Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca/Türkçe Lügatine baktığımızda bu iki kavram şöyle açıklanmaktadır:

         

        Millet: (1) Din, mezhep

                  : (2) Bir dinden veya mezhepte bulunanların topu

                  : (3) Sınıf, topluluk

         

        Buna karşılık ümmet kavramına baktığımızda ise kavramın sırasıyla şu anlamlara sahip olduğunu görürüz:

                  : (1) Bir peygambere inanıp bağlanan cemaat, taife

                    (2) Bir dille konuşan insanların hepsi

         

        Her ikisi de Arapça menşeli olan bu kavramların Kur’an-ı Kerim’in tercüme ya da meallerinde birbirlerinin yerine kullanıldıklarına da şahit oluyoruz.

         

        Bu anlamlardan ayrı olarak ümmet kavramının, En’am Suresinin 38. Ayetinde hayvan toplulukları hakkında; “Yeryüzünde yürüyen bir hayvan ve iki kanadı ile uçan bir kuş yoktur ki onlar da sizin gibi ümmetler olmasın” şeklinde bir kullanımı daha vardır ki; Hz. Peygamberin köpek topluluklarının da bir ümmet olduklarına dair bir hadisi de[3] ümmet kavramının Ayetteki bu kullanımına uygunluk teşkil etmektedir.

         

        Yukarıdaki açıklamaların, kavramların etimolojisi hakkında yeterli olmadığı ileri sürülebilir, ama bu anlamlar ve kullanılma yerleri, bizim maksadımız bakımından yeterli çerçeveyi sağlamaktadır.

         

        Eğer millet kavramı öncelikli olarak bir dinden olanları anlatıyorsa ve diğer anlamları daha sonra geliyorsa bu anlamın ümmet kavramının anlamından hiçbir farkı yoktur. Hatta eğer internet ortamında bir arama yapıldığında ümmet kavramının anlamı olarak karşımıza cemaat, kavim, taife gibi sosyolojik topluluklar çıkıyorsa millet daha üst, daha kavrayıcı ve daha kapsayıcı bir sosyal zemine dayanıyor demektir. Aksine ümmet kavramının daha etnik bir sosyal zemine istinat ediyor sonucu bile çıkarılabilir. Ve hatta kavramın hayvan toplulukları için kullanıldığına da bakarsak millet kavramı biyolojik bir temele dayanmazken, ümmet kavramının biyolojik bir temele istinat ettiği dahi ileri sürülebilir.[4]

         

        Mamafih, ümmet kavramı günümüzde daha çok siyasî bir muhteva kazanmış durumdadır. Kanaatimizce siyasî anlamıyla ümmet kavramı bizim coğrafyamızın dışında ortaya çıkmış; özellikle 20. yüzyıl boyunca siyasal bir yükle yüklenerek millet kavramını örselemiş ve hatta daha üst bir siyasal hedefle yüklenerek, bir tarafından hepimizin zihin coğrafyasını belirlemiş ve beslemiştir.[5] Bizim kültür ve siyasal tarihimizde ise özellikle 1950’li yıllardan bu yana millet kavramını zaman zaman tekfir de ederek kendisine bir alan açmış; özellikle İnkılapçılığa ve onun yapıp etmelerine karşı pozisyon alırken, aslında tarihsel sürekliliğe uygun olmayan İnkılapçı milliyetçilik (ulusalcılık) üzerinden tüm milletçi/milliyetçi yaklaşımları mahkûm etmiş, buradan yararlanan bölücülüğün işini kolaylaştırıcı sonuçlar da üretmiştir.[6]

         

        Oysa kültürel/irfanî anlamıyla belki de ümmet kavramından daha ihata edici olabilecek olan millet ve milliyetçilik kavramının imkânları, şimdilerde bir yandan laik/seküler ulusalcılık yaklaşımının yapıp etmeleriyle, öbür yandan da postmodern (liberal) İslâmcılığın darbeleriyle neredeyse tükenme noktasına gelmiş bulunmaktadır. Şimdi öyle bir noktadayız ki, etnik temel üzerine inşa edilen yeni “milliyetçilikler”, tarih ve kültür üzerinde tüm bir geçmişe ve bir geleceğe uzanmak isteyen Türk milliyetçiliğini bir suçlu gibi mahkûm etmekte, buna mukabil kendisini temel insan hakları ve özgürlükleri zemininde masumlaştırarak, müessir uluslararası kamuoyunun da desteğiyle varlığını, tüm terör eylemlerine rağmen meşrulaştırabilmektedir.

         

        Türk milliyetçiliği yüz yıl önce yıkılan imparatorluktan ancak ve yeni bir devlet çıkarmanın dinamiklerinden birisini teşkil ederken[7], bugün aslında yaşayan milliyetçilik haline gelmiş şekline rağmen, “tüm milliyetçilikler kötüdür” argümanı etrafında köşeye sıkıştırılmış durumdadır. Bu durum milliyetçi çevrelerde “kendimizi ifadede yeni bir dil bulunabilir mi?” tartışmalarına ve arayışlarına neden olmaktadır. Meselâ bu tartışmalarda “acaba millet ve milliyetçilik gibi kavramları kullanmadan fikrî ve kültürel üretimleri nasıl yapabiliriz”, gibi oldukça iyi niyetli, ancak bir o kadar da güç olan bir arayış öne çıkmaktadır.[8] Yukarıda sıralanan sorular, faraza olarak sorulan sorular değil, kendilerini milliyetçi olarak kabul eden çevrelerde reel olarak sorulan ve cevapları aranan sorulardır. Açıktır ki bu sorular, içinde bulunulan durumdan bir memnuniyetsizliği ve hatta bir çaresizliği de ima etmektedir.

         

        Şu durumu tespit etmek gerekmektedir: Hiç şüphesiz bazı kavramlar bazı dönemlerde anlam kaymasına uğrayabilmekte veya anlam kaymasına uğramamış ve hakikat yine o kavramla temsil ediliyor olsa da zamanın ifsadı, o kavramın itibarının kaybına veya işlevinin yitimine neden olabilmektedir. Millet ve organik (yaşayan) milliyetçilik kavramları bu ikinci hale duçar olmuştur. Esasen Türk-İslâm ülkücülerinin Mir’i malı olan kavram, hem zarfı hem mazrufu itibariyle özellikle 1950’lerden sonra bizim irfan dünyamızın rengini kazanmıştır. Şimdilerde zarfı bazı kesimlere göre hâlâ Batı tarzı milliyetçiliği[9] tedai ettirse de mazrufu itibariyle bu coğrafyanın ve bize ait tarihin doğru bir çizgisini temsil etmektedir. Ancak, bu gün zamanın ve muarızlarının sistemli ifsat çabalarıyla itibar kaybetmiş görünmektedir. Oysa yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız gibi, esasen Türk-İslam Ülkücülerinin bu kavramlarla anlattıkları, bu toprakların tarihi, bu toprakların gönül dili, bu toprakların imanı idi.

         

        Yukarıdan beri bu toprakların tarihi, bu toprakların gönül dili, bu toprakların imanı olarak tarif ettiğimiz Türk milliyetçiliğinin, milletçi; yani bu ülke bakımından esasen bir dine mensup olanlar; bir peygambere mensup olanlar anlamında ümmetçilikten bir farkı olmadığını; aksine belki de kültürel anlamıyla ümmetçiliğin daha ince ve daha elverişli, daha teknik bir ifadesi olduğunu da ıskalamamak gerektiğine inanıyoruz.

         

        İmdi, gelmiş olduğumuz nokta itibariyle Türk milliyetçilerinin durduğu yerin ve savunduğu değerlerin isabet derecesinin tespitine yararlı olacağı için Türkiye kamuoyuna şu soruların sorulması ve üzerinde düşünülmesi çok yararlı olacaktır kanaatindeyiz:

         

        1)     Evrensel ölçekte ümmet fikri, evrensel ölçekte bir siyasi yapıyı da tazammun ediyorsa eğer, bu siyasi yapının ortak dili (lisanî anlamda) bu yapıya katılmış tüm diller mi olacaktır?[10] Aksine, seçilmiş bir ya da birkaç dil mi olacaktır sadece? Eğer seçilmiş bir ya da birkaç dil olacaksa diğer diller siyasi olarak nerede duracaklardır? Bu diller siyasi yapıda yer alamadıklarında hiçbir bağlamı buna izin vermez iken şimdilerde siyasal okumaya tabi tutulan “Renklerinizin ve dillerinizin farklılığı Allah’ın kudretinin delillerindendir” Ayet-i Kerime’si ihlâl mi edilmiş olacaktır?

         

        2)     Bu yapıda siyasi alanda var olmayan dil sahibi Müslüman topluluklar, “dil hakkı” üzerinden isyan ederlerse bu isyanları meşru mudur?

         

         

        3)     Ümmet Birliği, birliği parçalayacak olan dil üzerinden (veya başka ekonomik, siyasi ya da kültürel aletler üzerinden) yürütülen bölücü parçalayıcı taleplere yine yukarıdaki Ayet-i Kerime’nin gereğince; “Buyurun, buna hakkınız var” şeklinde mi yaklaşacaktır?

         

        4)     Eğer böyle yaklaşması gerekiyorsa Hz. Peygamber’in ve takipçisi Râşid Halifelerin devlet olma çabalarını ve devlet olduktan sonra da onu, belirlenmiş esaslar üzerinden koruma çabalarını nasıl anlamalıyız?

         

         

        5)     Federasyon, konfederasyon, özerk bölge vb. gibi yapıların İslami gelenek içerisinde öteden beri yeri var mıdır? Bir başka şekilde, “Dillerimizin ve renklerimizin farklılığı üzerinde bir siyasal mücadele, İslam Geleneğinin öteden beri bir meselesi midir?” Yoksa bunlar modern (hatta postmodern) döneme has oluşumlar mıdır ve dolayısıyla tamamen yeni bir içtihat konusunu mu teşkil etmektedir?

         

        Son soru:

         

        Eğer yukarıdaki sorulara verilecek olan cevaplar “Hayır, olur mu canım öyle şey!” ise herhangi bir millî devletin bu tür taleplere “Hayır, olmaz!” deme hakkının olmadığını kim, neye dayanarak ve nasıl söyleyebilecektir?

         


        


        

        [1] Buna İslamcı/Ümmetçi de diyebiliriz.


        

        [2] Aslında sorun hali hazırda da yeterince derin ve yakıcıdır.


        

        [3] Bir hadiste Hz. Peygamber, haklarında çok şikâyetler gelen köpekler hakkında,” Onlar da bir ümmet olmasaydı itlaf edilmelerini emrederdim”, buyurduğu rivayet edilir.


        

        [4] Nitekim Hz. İbrahim’in tevhîd dini geleneğini anlatmak üzere Millet-i İbrahim tabiri dilimizde vardır ve fakat teknik olarak mümkün olmasına rağmen Ümmet-i İbrahim deyimi bu şekliyle dilimizde yoktur.


        

        [5] Mesela Buhranlarımız’ın müellifi Said Halim Paşa, 1919 yılında neşredilen bu eserinde ümmet ve ümmetçilik kavramlarını kullanmaz. Bunun yerine İslam Beynelmilelciliğini kullanır ve bunun ne anlama geldiğini de “Dünyadaki İslam topluluklarının en mükemmel teşkilatı, milletlere ayrılmış şeklidir. Ayrıca İslam gerçeklerinin en parlak bir tarzda meydana çıkması ve tatbik olunmasına müsait olan şekli de budur”, der (Buhranlarımız, Haz. M. Ertuğrul Düzdağ, Tercüman 1001 Temel Eser, s.227.).


        

        [6] Bu satırların yazarı, inkılapçıların milli mücadeledeki destansı mücadelelerini saygıyla ve minnetle karşılamaktadır. Bu mücadele düvel-i muazzama karşısında yıkılan bir imparatorluktan çok zor şartlarda bir devlet çıkarmanın destanıdır ve olanca saygı ve minneti hak etmektedir. Burada kastedilen yeni devleti, kültürü ve toplumu “inşa eden” Kemalizmin, tarihsel ve kültürel sürekliliği kıran/kesintiye uğratan yanlış ideolojik/sosyolojik/kültürel uygulamalarıdır.


        

        [7] Burada kastedilen, milli mücadeleyi yürüten kadronun o gün sahip oldukları, başta Fransız sosyoloji ekollerinden mülhem milliyetçilikleridir. Bu kadronun dinamizmini, milliyetçilikleri tetikliyordu. Ancak bu milliyetçilik inşaî yönü ağır basan Batı tarzı bir milliyetçilikti. Belki bu da yaşadıkları felaketin bir sonucuydu. Şu soru da sorulabilir: Bu kadro milliyetçi olmak zorunda mıydı? Bu tartışılabilir belki, ama bize göre milliyetçi olmak zorundaydılar. Ama inşaî değil yaşayan milliyetçiliğin modelini kurmalıydılar. Bununla birlikte savaşmaktan yorulmuş ve hatta bıkmış olan Anadolu Türklüğünü milli mücadeleye razı eden duygunun Müslümanlık olduğu tartışmasızdır. Bu nedenle Özellikle 1970 ve sonrasındaki Türkiye’de siyasal mücadelenin tarafını oluşturan milliyetçilik, Cumhuriyeti kuran kadronun milliyetçilik anlayışını aşmış; inşaî milliyetçilikten yaşayan milliyetçiliğe geçmiştir. Bu nedenle bu dönemde Türkmen etnisitesi dışında kalan etnisitelere ait olan Türkler de Türk milliyetçisi olmakta bir sorun görmemişlerdir. Ayrışma 1980’den sonradır.


        

        [8] Yine bu samimi tartışmalarda bazı milliyetçiler, milliyetçiliğin de Batı’dan geldiğini ve bizim irfanımıza ait bir kavram olmadığını, dolayısıyla külliyen bu kavramı terk etmedikçe hakikatin olduğu gibi ifade edilemeyeceğini söylüyorlar. Ancak, bu arkadaşlarımıza, şimdilerde, başta İslamcılarımız olmak üzere, hemen herkesin baş tacı ettikleri, conservatizm (muhafazakârlık), liberalizm, demokrasi gibi kavramların da Batılı kavramlar olduklarını, bizim irfan dünyasına ait olmadıklarını hatırlatmak gerekiyor.


        

        [9] Tek bir milliyetçilik yoktur ve bu da tabiidir. O nedenle herhangi bir milliyetçiliğin “ne”liğini ve “nasıl”lığını anlamak istiyorsak onun anlam dünyasına ve eylemlerine bakmak zorundayız. Sadece isimden hareketle mahkûm ya da reddetmek sosyal bilimler disiplinine aykırı bir yobazlıktır.


        

        [10] Bu halde birlik, tarihte (efsanede) anlatıldığı gibi herkesin konuştuğu ama kimsenin birbirini anlamadığı Babil Kulesi olmaz mı?


Türk Yurdu Eylül  2012
Türk Yurdu Eylül 2012
Eylül 2012 - Yıl 101 - Sayı 301

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele