Enver Paşa

Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

        Yirminci asrın ilk çeyreğinde Türk dünyasında nam kazanmış kişiler kim diye sorulsa ilk akla gelen şüphesiz Enver Paşa’dır. Ömrünün baharında kırk bir yaşında iken Türkistan topraklarında şehit düşen bu meşhur Türk generalinin hayatı kahramanlıklar, fedakârlıklar ile doludur.

         

                    Enver Paşa’nın Türkiye’deki hayatını iyi bilmiyorum, buna rağmen “Sarıkamış” kitabının yazarı Şerif Bey’in, “Ziya Gökalp ve Onun Mefkûresi”nin yazarı Saffet Urfi Bey’in ve başka arkadaşlarının Enver Paşa hakkında yazdıklarını okuduktan sonra “Enver Paşa’nın son dönem Türk tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biri olduğu”nu yazan Ahmet Zeki Velidi Togan’ın söylediklerinden yola çıkarak bu konuda onlarla hemfikir olduğumu belirtebilirim.

         

        Bu zat, Türk ve dünya siyasi hayatındaki mevkiini, şüphesiz, tesadüfen veya birlerinin himayesinde almamıştır. Bence, 1914–1916 yıllarında Çanakkale ve Boğazları mucizevî bir şekilde savunanlar, tabii ki sonraki dönem Türk tarihinin en önemli şahsiyetleri olacaktır. Çünkü Türkler burada gösterdiği emsalsiz fedakârlıkları ve şecaatleri ile I. Dünya Savaşı’nın kaderini değiştirdiler ve netice itibariyle hiç kimsenin galip olmadığı, Rusya’daki isyanlar ve dolaylı yoldan Türkiye, İran ve Afganistan için yeni bir bağımsızlık mücadelesinin yolunun açılmasına sebep oldular. Türklerin bu mücadelesi 16. asırdan beri görülmeyen bir gayretin işaretiydi ki, bundan sonra da onların dünya tarihinin inkılabî noktalarında olacaklarını işaretidir.”

         

        4 Ağustos 1922 tarihinde Enver Paşa’nın, Doğu Buhara’nın Belcivan mevkiinde feci bir şekilde şehit edilişinden sonra, halkımızın duyduğu derin ıstırabı meşhur şairimiz Çolpan şöyle dile getirmiştir:

         

        Feryadim dünyaning barligin buzsin,        Feryadım dünyanın varlığını bozsun,

        Ümidim en songgi iplarin uzsin.                Ümidim en son iplerini kessin.

         

        Gazabdan titragan yosh bir yigitning         Gazaptan titreyen genç bir yiğidin

        Toshdin siynasiga oqlar o’rnashmish.        Taştan sinesine oklar yapışmış.

         

        Toglarda erk uchun yurgan kiyikning         Dağlarda özgürlük için koşan geyiğin

        Qora ko’zlariga motamlar kirmish.            Kara gözleri matemle dolmuş.

         

        Daryalar, to’lkinlar titratgan bir yer          Denizleri, dalgaları titreten bir er

        Zarbalar qaҳridin yiqilmish qolmish.          Darbelerin kahrından yıkılmış kalmış.

         

        Qurtulish yulduzi yoqliqqa kirmish,             Kurtuluş yıldızı yokluğa girmiş,

        Sening song coningni yavlaring olmish.      Sana son darbeyi düşmanların vurmuş.

         

        Marmara bo’ylari, Edirne yo’li,                   Marmara boyları, Edirne yolu,

        Chatalcha kengligi, Bo’g’oz torligi,             Çatalca’nın genişliği, Boğaz’ın darlığı,

         

        Karpat balandligi, Tarablus cho’li,             Karpat’ın yüksekliği, Trablus Çölü,

        Go’zal Selonikning shirin bo’g’lari,           Güzel Selanik’in şirin bağları,

         

        Sheҳidlar yuziga tomg’uvchi nurlar            Şehitlerin yüzüne akan nurlar

        Qonlar yig’latti bizni bu xabar.                   Kan ağlattı bizi bu haber.

         

        Berlin ko’chalari yigitning birin                 Berlin sokakları yiğidin birini

        To’p-to’lug’ kulbalar ko’ynig’a oldi.          Dopdolu topraklar koynuna aldı.

         

        Tiflis ҳavolari bir nacot yerin                     Tiflis havaları bir kurtuluş yiğidini

        Qora qnga bo’yab yerlarga soldi.               Kara kana boyayıp yerlere saldı.

         

        Tarixning rangini ko’p qonlar bilan            Tarihin rengini çok kanlar ile

        Qoraytqan, to’ldirgan biroq Bolcuvon.        Karartan, dolduran aman Belcivan.

         

        Eng so’nggi umidni qonga bo’yagan,           En son ümidim kana boyandı,

        Ox, qandoq o’g’irsiz zamonlar kelgan.        Ah nasıl uğursuz zamanlar geldi.

         

        Faryadim dunyani bo’g’ib o’ldursun,           Feryadım dünyayı boğup yok etsin,

        Qopqora baxtimga shaytonlar kulsun.           Kara bahtıma şeytanlar gülsün.

                                 

        Şair neden bu kadar ümitsiz? Neden bu kadar karamsar, öksüz? Şair neden “kurtuluş” /bekleyiş /ümitlerimin yıldızı yokluğa batmış” diyor, acaba yetmiş yıllık zulmetin işareti mi bu? Aslında Enver Paşa kim ve Türkistan için ne yaptı, gibi soruları bu şiiri okuyan günümüz okuyucularının sorması doğaldır. 

         

        Öncelikle şunu söylemek gerek ki, Enver Paşa adı Türkistan’da asır başlarında herkes tarafından biliniyordu. Öncelikle “İttihat ve Terakki Partisi”nin önde gelen simalarından, 1908 Meşrutiyet İnkılâbı’nın liderlerinden biri olarak tanındı. Abdurauf Fıtrat, İstanbul’da olduğu dönemlerde Türkiye’deki Genç Türkler hareketinden, onun yarattığı hürriyet duygularından mest olmuştu. Bunun oluşumunu gerçekleştiren İttihat ve Terakki Partisi’nin etkisi yalnız Türkiye’ye değil, Türkistan’a da yayıldı. Örneğin; tanınmış yazarımız Abdulla Avlani’nin şahsi arşivinde bulunan “İki Sevgi” adlı yarım kalmış oyundaki Nazım Bey, Halide Hanım ve çocukları Ferhat Bey ile Kerime karakteri dikkatle incelendiğinde “Genç Türkler” inkılâbının simalarını görürüz. Nazım Bey inkılâpçı, İttihat ve Terakki üyesi. Eşi Halide Hanım’ı canından çok seviyor. Onun kalbinde iki aşk var: Vatanı ve eşi. Eserde Nazım Bey kendi kendine düşünürken hizmetçi Kanber bir mektup getirir. Mektupta, Enver ve Niyazi’nin (tarihi karakterler: Enver Bey 1908’deki Genç Türkler” inkılâbında askerleri Sultan Abdulhamid’e karşı kışkırtmış, Niyazi 3 Haziran’da Resne’de partizanlara liderlik etmiş)  birkaç bin askerle İstanbul’a yürüdüğü ve Sultan’ın kaçtığı yazılıdır. Nazım Bey’in ne yapması gerektiğinin belirtildiği bu mektubu okur. Üzerine düşen görevi yerine getirirken ağır bir şekilde yaralanır. Halide Hanım ise bu sırada öldürülür. Eser, Nazım Bey’in, çocuklarını hizmetçisi Kanber ve eşi Nazife’ye emanet ettiği kısımda biter.

         

        Fıtrat’ın, 1909 yılında İstanbul’da kaleme aldığı “Münazara” adlı eserinde Enver Paşa’yı “milletinin mutluluğu ve emniyeti için yaptığı fedakârane işleri” “Osmanlı anayasası ve hürriyeti için” çektiği “emek ve sıkıntıları” ve “milliyetçiliğin timsali” olarak göstermektedir. Mahmut Hoca Behbudi, Türkiye’ye yaptığı seyahat sonrası yazdığı hatıralarında Enver Paşa ile ilgili meşhur bir olayı nakleder. Bu olay; 1913 yılındaki Balkan Savaşı sırasında dört günlük yolu bir günde alarak Osmanlıların 1453 yılına kadar başkenti olan Edirne’yi düşman işgalinden kurtarmasıdır. 1914 yılının başlarında Enver Bey, Enver Paşa olarak anılmaya başlanır. O dönemde Talat ve Cemal Paşalarla birlikte yönetimin başına geçerler. O, genelkurmay başkanı olur. I. Dünya Savaşı’nda Türk ordusunun başkumandanıdır. Fakat Genç Türkler hareketi karmaşık ve birbirine zıt düşünceler içermesinden dolayı bu hareket gayet sıkıntılı bir süreç geçirir. Harekete çeşitli etnik gruplardan kabiliyetli ve şecaatli kişiler katılır. Fakat fikirlerin çeşitliliği itilafları beraberinde getirmiştir. Neticede, Genç Türkler’in egemenliği 1911 yılından itibaren savaşların girdabında kalır. Enver Paşa, Mustafa Kemal Atatürk ile aynı yıl doğmuş, aynı zamanlarda İttihat ve Terakki’ye girmiş, inkılâp hareketlerine birlikte katılmışlardır. Her iki asker de 1912 yılından 1918 yılına kadar tüm savaşlara katılmıştı. I. Dünya Savaşı’nda Türkiye Almanya saflarında İtilaf Devletleri’ne karşı savaştı. 30 Ekim 1918’de Osmanlı İmparatorluğu parçalandı. Memleketin iktisadi, siyasi yönetimi İngiltere ve Fransa’nın eline geçti. Fakat bu istilaya karşı 1919 yılında Anadolu’da başlatılan bağımsızlık mücadelesinin başına Mustafa Kemal geçti.

         

                    Enver Paşa o sırada Berlin’deydi. 1 Kasım 1918 yılında Cemal Paşa, Talat Paşa, Nazım Bey Alman denizaltısı ile gizlice Kırım’a gittiler. 1920 baharında o, Moskova’ya geçti. A. Zeki Velidi, onun arkadaşı Cemal Paşa ile Moskova’da buluştuğunu belirtir.

         

        Uzmanlar Enver Paşa’nın böyle tehlikeli bir dönemde Moskova’da bulunuşunu Türk milliyetçiliğinden mi yoksa başka bir sebepten mi bulunduğu konusunu çeşitli şekillerde değerlendirmektedir. Genel olarak bakıldığında onun toplumsal ve siyasi görünüşünde açık olmayan noktalar olduğunu bazı uzmanlar söylemekte. Fakat, bütün bunlara rağmen ona, günümüze kadar Sovyet tarihçilerinin bize empoze etmeye çalıştığı gibi İngiliz casusu dememiz mümkün değil. Çünkü onun Türkiye’deki tüm yaşamı Avrupa’nın emperyalizmine karşı mücadele etmekle geçmiştir. Bize göre, Rusya’daki Müslümanların yanına gelişinin birincil sebebi Türk milliyetçisi olmasıdır.

         

        O, Türkistan’ı Türklerin ana vatanı olarak biliyordu. Ana vatanı hür ve müreffeh görmek herkesin arzusuydu. Ziya Gökalp’in hayal ettiği Turan’ı kurma imkânı yoktu. Yani siyasi birlikten önce dil, din, medeniyet alanında işbirliği kurmak gerekiyordu. Fakat bunun için Türkistan’ın bağımsız olması gerekiyordu. Atalarımızdan kalan mukaddes örf-adetlere, özgürlüğümüze hiç kimse tecavüz etmemeliydi. “Mukaddes ve ebedi” vatan-Türkistan pak kalmalıydı. Enver Paşa bu düşüncelerle Türkistan’a gelmişti. Bazı uzmanlara göre Lenin onu şahsen kabul etmiş, ondan Rusya Müslümanlarını Batı emperyalizmine karşı mücadele etmenin gerekliliği ve bu mücadelede Bolşeviklerle birlikte hareket etme konusunda ikna etmesini istemiştir. Bu fikir Enver Paşa’nın daha sonra gerçekleştirmeyi düşündüğü işler arasında yer alıyordu. Bunu Rusya’ya geldikten sonra Cemal Paşa ve diğer arkadaşlarıyla birlikte “Liva-yı İslam”/“İslam Bayrağı”/ gibi dergiler çıkarmış ve Müslümanları emperyalizme karşı Bolşeviklerle birlikte hareket etmeye yönlendirme gayretlerinden anlıyoruz.

         

        Nermin Menemencioğlu; Enver Paşa’nın Rusya sınırlarına Alman generalleri Hans Fon Şeekt ve Ernst Kestr’in yardımıyla geçtiğini, Moskova’ya otomobille girdiğini yazar. O, Moskova’ya gelmesiyle birlikte 1920 Eylül’lünün ilk haftası Bakü’de gerçekleştirilecek Doğu Halkları Kurultayı’na katılır. Kurultayın başkanı R. E. Zinovev bu misafiriyle şahsen ilgilenmiştir. Münevver Kari’nin hatıralarında;

         

        “İkinci gün Zinovev; kurultaya, Enver Paşa ile birlikte geldi… Kurultayın ilk oturumu çok hareketli geçti. Delegeler namından İngiltere protesto edildi. Enver Paşa’nın kurultaya katılması ayrı bir hava oluşturdu. Hatta kurultayda bildiriler sunulurken delegeler sırayla onun locasına girip, elini öpüp, emrini sordular…”

         

        Fakat ona konuşma imkânı vermediler. Sahte Sovyet demokrasisi ile karşılaşması ilk defa bu konuda oldu. Münevver Kari; “Enver Paşa, başkana müracaat ederek konuşma talebini bildirdi- diye devam ediyor. – Bu konu iki gün tartışıldı. Kurultay meclisinde Enver Paşa’nın isteği reddedildi. Efendizade, Enver Paşa’nın ricasını kurultaya katılanlara okudu. Bu sebeple Zinov’e ve meclis arasında ciddi bir itilaf ortaya çıktı.”

         

        Bakü’de kurultaya başkanlık yapan Zinov’e Doğu Müslümanlarını bir araya getirip Şura Hükümeti’nin dünyaya adalet ve gerçekliği yerleştirme konusundaki hizmetleri konusunda vaaz verdiği bir anda, bu hükümetin askerleri M. V. Frunze komutasında doğunun en eski, en mukaddes şehirlerinden biri olan Buhara’yı büyük bir zevk ve şevkle yıkıyordu. Buhara’nın 29 Ağustos- 2 Eylül 1920 tarihleri arasında üç gün boyunca topa tutulduğunu Enver Paşa henüz bilmiyordu. Hala, Müslümanların en büyük düşmanı İngilizler diye düşünüyordu. Rus Şura Hükümeti’nin Müslümanları koruyacağına, halkların eşitliği düşüncesinde samimi olduklarına inanıyordu. Berlin’de onu bekleyen eşi Naciye Sultan’a ümit dolu mektuplar yazdı.

         

        Enver Paşa Buhara’ya on üç ay sonra geldi.

         

        A. Zeki Velidi: “Enver Paşa yanında Hacı Sami ve yaveri Muhiddin Beyler ile Bakü-Aşkabat yolu üzerinden Buhara’ya geldi. Ben ve komite merkezi (A. Z. Velidi’nin kurduğu Türkistan Milli Birliği adlı gizli cemiyetin merkezinden bahsedilmekte) Semerkant yakınlarındaydık. 2 Ekim’de Buhara’ya geldim ve geç saatlerde ömrümde ilk defa Enver Paşa ile görüştüm. Onun isteği üzerine Türkistan’ın bugünkü durumu ve teşkilatımız hakkında bilgi verdim”. 

         

        Türkistan’da, özellikle, Doğu Buhara’da durum ağırdı. Emir, yönetimden uzaklaştırılmış, Şura askerleri, ilk olarak Baysun ve Korgan Tepe civarını ele geçirmişti. İlginç olan şu ki, askerler mahalli halk arasındaki emir taraftarlarını değil, ceditçilik taraftarlarını hapsetmişlerdi. İnce bir siyaset uygulandı. Güçleri dengede tutma yolu seçildi. Burada üçüncü gücün işi kolaydı. Zeki Velidi, anladı ki, Enver Paşa bütün bunları biliyor. Bolşeviklerin kendini izlediğini de biliyor. O şimdilik şöyle davranmaya karar verdi: Çevresindeki bazı askerlerle av bahanesiyle Buhara’dan çıkarak doğu Buhara’ya gitmek, oradan da Fergana’ya geçmekti. Basmacılık hareketini yeniden düzenlemek ve tek bir komuta etrafında birleştirmek. Mücadeleyi Türkistanlılar arasından, istila hareketini yeni bir formda devam ettiren Ruslara yöneltmeyi hedeflemişti. Bu, Türkistanlılar için beklenmedik bir durumdu.     

         

        Zeki Velidi; “Enver Paşa’nın Buhara’ya gelmesi, özellikle planları bizim beklemediğimiz bir şeydi” diyor ve devam ediyor: “Paşa, Bolşeviklerin çok hain insanlar olduğunu, Sovyet Rusya’da bir yıldan fazla bir süre kaldığını ve Müslümanların her türlü emperyalizmden önce kızıl emperyalizmden kurtarılmalarının zorunlu olduğunu söyledi. Bu bizim zaferimizdi!”

         

        Fakat bunu nasıl gerçekleştirecektik? Rusya dış tehditlerden önemli ölçüde kurtulmuştu. Bütün gücüyle Türkistan meselesine yöneleceği aşikârdı. Ülke açlıkla mücadele etmekteydi. 5- 6 binden fazla askeri zaptı rabt altına almak imkânsızdı. Doğu Buhara’da durum bundan da ağırdı. Bu şehirde Emir taraftarları, Basmacılar ve Ceditçiler arasında çok şiddetli bir düşmanlık hüküm sürmekteydi. Netice itibariyle, bu coğrafyada, Emir arkanızda değilse, kimse sizi dikkate almazdı. Emir’in desteğiyle mücadeleye başlasanız da bu işin sonunun nereye varacağını Allah bilirdi. Üstelik Enver Paşa başka bir ülkeden gelmiş, meşhur bir askerdi.

         

        Türkistan’da Basmacılık hareketi ve gizli teşkilatlar meselesi günümüze kadar Rusya’nın iç meselesi olarak değerlendirildi. Enver Paşa’nın Basmacılara katılması Panislamizm şeklinde yorumlanıp, buradaki Rusların sömürgecilik hedeflerini gerçekleştirmek için Bolşevikler etrafında birleşmelerine, yerli halka yönelik saldırıları attırmalarına ayrıca dünya kamuoyunda kendilerini aklamak için bunu bir sebep olarak göstermezler miydi? En iyisi, Afganistan topraklarına geçmek ve dışarıdan bu mücadeleye yardım etmekti. Zeki Velidi değerlendirmelerini Enver Paşa’ya yazılı olarak sundu. Çünkü onlar sık sık görüşemiyordu, her ikisi de sıkı takip altındaydı. Enver Paşa bir ara Zeki Velidi’nin sözlerine kırıldı ve “Zeki Bey yoksa siz benim Türkistan’da kalmamı istemiyor musunuz?” dedi.

         

                    Sonra Afganistan’a gitmeyi kabul etti. Mümkün olursa, resmen yani Rusların izniyle, yok onlar izin vermezse, gizlice gitmeye karar verdi. Velidi bir harita bulup, ona ulaştırdı.  “Cemiyet”in Çarcoy Şubesindeki Türkmenlere; Burdalık civarında kayık bularak Paşa’yı Amuderya’dan geçirip, Şekerkuduk-Andhoy yolu ile Afganistan’a ulaştırmaları görevini verdi. Fakat birden ortaya çıkan bir olay yüzünden bu planlar değiştirilmek zorunda kalındı. Tahminen 27 Eylül’de Enver Paşa Buhara’daki Rus elçisi K. K. Yurinev’le buluşup, Cemal Paşa’nın Afganistan’a ne zaman gideceğini sordu. “Cemal’in yolu açık olsun, sizin de burada nelerle meşgul olduğunuzu çok iyi biliyoruz” cevabını aldı. Enver Paşa bu tehditten kendi ve arkadaşlarının başına neler gelebileceğini hemen anladı. O andan itibaren şüpheleri arttı. Şura Hükümetinin en ciddi düşmanlarından biri olduğu ortaya çıktı. Daha sonra Zeki Velidi ile buluşarak Doğu Buhara’ya gideceğini, Hive, Kazakistan, Fergana, Türkmen’e adam gönderip, orada bir kurultay düzenlemek için gerekenleri yapmasını rica etti. Velidi bunu kabul etmedi. Ardından beş on gönüllü toplandı. Zeki Velidi; “O gün Enver Paşa nasıl bir karar aldığını ihtiyatlı bir şekilde söyledi. Gözleri doldu. Diğerleri de müteessir oldu”, diye hatırlıyor. –Bu kişinin büyük bir idealist olduğunu, hatta ölümden korkusu olmadığını, Türkistan’ın coğrafi ve siyasi durumundan habersiz olduğunu bugün anladım, şüphe yok ki, bu zat Türkistan’daki tüm işlerinin kararını verme ve planlamalarını Buhara’da kaldığı 23 gün içinde yaptı. Onun kararı şöyleydi:

         

        “Türkistan için mücadele etmek gerekir, zaten ölümden korkuyor olsak, it gibi yaşamayı kabullensek, hem geçmişimizin hem de geleceğimizin lanetine uğramayı hak ederiz. Hâlbuki ölümü bağımsızlık uğruna ödenmesi gereken bir bedel olarak düşünürsek, bizden sonrakilerin hür ve bağımsız yaşamalarını sağlarız.” Zeki Velidi, Enver Paşa’dan bir mektup alır. Mektupta; “Doğu Buhara’ya gitmeye karar verdim. Ölürsek şehit, öldürürsek gazi. Türkmenler bizi beklemesin.” yazılıdır.

         

        Gerçekten de o kardeşlerinin onurunu, bağımsızlığını yeniden kazanması için her şeyi yapmaya hazırdı. Onun kalbi Türk’ün ana vatan hissi, kardeşlik duygusuyla doluydu.

         

        Paşanın Muhiddin Bey isimli şahsi koruması hatıralarında; onun yolculuk öncesi Türkistan’da başkenti Semerkant olan güçlü bir Türk devleti kurma ve bu devleti gerçek sahiplerine bırakma hayaliyle yaşadığına yer vermekte. Sonuç olarak 8 Kasım 1921 yılında Cuma günü Enver Paşa ve adamları av bahanesiyle şehrin dışına çıktı. Önceden hazırlanmış atlara binerek yola düştüler. Toplam 25 kişiydiler. Yol boyunca onlara çeşitli şehir ve kasabalardan mücahitler katıldı. Onlara Termiz-Şerabad yolunda Ferganalı Sabit Hoca ve Mısır’da okumuş Namanganlı Mirza Muhiddin 50 askeriyle katıldı. Korgan Tepe yakınında 3000 askeri olan Korbaşı Toğay Sarı ile buluştu. 28 Kasım’da ise İbrahim Bey’in Hisar’daki karargâhlarından Karamondi Köyü’ne geçtiler. Bey, Köktaş’taydı. Buluştular.     

         

        Enver Paşa ile İbrahim Bey’in buluşması baştan sona karmaşık geçti. Lakay’dan çıkan Korbaşı, Basmacı güçlerini Ruslara karşı birleştirmek için çalışan Enver Paşa’yı tanımamazlıktan gelerek 1 Aralık’ta yanındakilerle birlikte onun da silahını aldı ve hapsetti. Araştırmacı yazarlarımızdan Nabican Baki; sabık SSCB ve Tacikistan Cumhuriyeti arşivlerinde bulunan birçok belgeye dayanarak, özellikle İbrahim Bey’in hatıralarından yola çıkarak, onun Enver Paşa ile ilişkisinin gayet karmaşık olduğunu ve bir belge esas alınarak tek yönlü değerlendirme yapmanın doğru olmadığına dikkat çeker. Biz, Nabican Baki’nin bu değerlendirmesine katılmakla birlikte onların ikisini de şahsen tanıyan Zeki Velidi’nin bakış açısını aktarmak istiyoruz.

         

        Enver Paşa ve adamlarını bir buçuk ay hapseden İbrahim Bey’in böyle davranmasının temelinde Emir taraftarı olması ve o bölgede Basmacıların çoğunluğu oluşturması yatmaktadır. Bu nedenle Ceditçilerin, Alim Han’ı Rusların yardımıyla tahtan indirmesini ve onların oyuncağı olmalarını affedememişti. Hanabad’daki Korbaşı Togay Bey, İbrahim Bey’e “Enver’i hapisten çıkarmayın, Sultan Abdulhamid’in tahtan indirilmesine yol açan cedit hareketini başlatan kişi odur.” diye öğüt vermiştir. Buna rağmen uzak yakın yerlerden Paşa’yı sormaya gelenler oldu. Enver Paşa’da ev hapsine aldırmadan, Basmacılık hareketini bir merkezde toplama, düzene sokma, hatta idare işleriyle uğraşmaya devam etti. Onun tavsiyesi ile Buhara Halk Cumhuriyeti’nin Düşenbe’deki sabık devlet başkanı Osman Hoca ve eskiTürk askeri Ali Rıza Bey 10 Aralık’ta, Düşenbe’deki Rus birliklerine saldırdı. Enver Bey’in asker arkadaşlarından Hacı Sami, yardıma geldi. Düşenbe’nin büyük bir bölümü yerle yeksan oldu. 16 otomatik silah ve 250 ganimet ele geçirildi. Rus elçisi Köktaş’a geldi, İbrahim Bey’den yardım istedi. Durum iyice zorlaştı. Ali Rıza’yı Lakaylar takip etti. 12 Aralık’ta Düşenbe’yi terk etmek zorunda kaldılar. Bununla da yetinmeyerek beş gün boyunca arkalarından gidip Hisar’ın Letaban Köyü’ne kadar kovaladılar. Ali Rıza çok zor durumda kaldı. İbrahim Bey’e karşı savaşacak olsa Enver Paşa hapiste; savaşmasa sonunda canından olacak. Ele geçirilen askerleri tek tek öldürülmekte. 600 askerden geriye 150 kişi kaldı. Kalanları da silahsızlandırılarak öldürülecekler. Böylelikle Ali Rıza’nın ceditçi askerleri yok edilecekti.

         

        Enver Paşa, İbrahim Bey’in yanına gitmekle hatalı davrandı, diye düşünüyor Zeki Velidi. Eğer o, Cildiköl’den Sarıasya ve Hisar’a gidip, Ali Rıza’nın 600 askeriyle birleşseydi, yedi-sekiz yüz kişiyle Düşenbe’ye ulaştığında, Rusları aralık ayının başında şehirden çıkarıp, 15- 20 gündeyse Semerkant-Buhara demir yolu boyundaki yerleri Ruslardan temizlemesi mümkündü. Paşa, bunu yapmak yerine Hz. İsa’nın yolunu tuttu, “Emir”i doğru yola getirmeye çalıştı ve bunun cezasını da çekti. 

         

         

        15 Ocak 1922 yılında Dervaz’da, “Emir” taraftarlarını başkanı İşan Sultan 200 müridi ile Hisar’a gelerek Enver Paşa ile görüştü. Onu, İbrahim Bey’in elinden kurtardı. Paşa, askerlikten anlamayan ve ellerinde 15 adet Rus silahı olan müritlerle 16 Aralık’ta Düşenbe’de Rusları çevirdi. Civar köylerde yaşayan Özbek ve Tacikler onlara katıldı. Paşa, onları Düşenbe’den 45 km ötedeki Mirtepe’ye kovdu. 19 Şubat’ta Sarıasya yakınındaki savaşta Enver Paşa yaralandı. Rusların Düşenbe’deki mevkilerini korumak için büyük bir askeri yığınak yapacakları haberini alan Lakaylar sonunda işin nereye varacağını anladılar ve Enver Paşa’ya katıldılar. Paşa “Emir-i Leşker-i İslam ve Buhara” unvanını aldı. Pulı Hakiyan köyünü karargâh olarak seçtiler. O sıralar toplam 250 asker gücüne sahiptiler. Buna rağmen mart ayının ortalarında Rusya Dışişleri komiser muavini L. M. Karahan, Baysun’daki Rus kumandanı vasıtasıyla Enver Paşa’ya mektup göndererek, bu tür hareketlerden vazgeçmesi ve Moskova’ya gelmesini teklif etti.

         

        Enver Paşa bu teklifi reddetti. Rusların Buhara’yı terk etmelerini talep etti. Aynı zamanda Afganistan Hükümeti de Enver Paşa’nın faaliyetlerini merakla takip etmekteydi. Hacı Sami ve Osman Hoca Kabil’de gönüllü Müslüman mücahitleri topluyor, silah satın alıyor ve Doğu Buhara’ya gönderiyorlardı. Afgan Hükümeti bu hareketlere engel olmuyordu (Nisan ayında gönüllü 300 Afgan mücahidi gelip Enver Paşa’ya katılmıştı).    

           

        Mayıs ayında mücahit sayısı 7.000’e ulaştı. Ayın sonunda Şehrisebiz’den Cabbar, Daniyal, Evliyakul, Abdulresul beyler 1.200 askerle onlara katıldılar. İşler planlandığı şekilde gitmekteydi. İlk önce Baysun’u alıp, Batı Buhara’ya ilerlenecekti. Yol üzerindeki birliklerle iyi ilişkiler kurulmuştu. Semerkant civarında 1.300 askerin başkanı 38 yaşındaki gözü pek Açilbek Bahram, Kettekorgan’da 500 askere sahip Karakul Bey, Çam’da Akbaş Bey, Urgut’ta Hacı Abdülkadir, Cizzah’ta Molla Hamrakul, Oratepe’de Halbolta, Zerefşan’da Molla Abdulkadir, Cizzah’ta Molla Hamrakul, Oratepe’de Halbolta, Zerefşan’da Molla Abdulkadir çalışıyordu. Yalnız Kahhar grubu Zeki Velidi’nin gizli olarak kurduğu cemiyete bağlı değildi. Cemiyetin merkezi Kanıgıl’daydı. Enver Paşa, başka gruplarla Zeki Velidi’nin gizli teşkilatı aracılığıyla bağlantı kurmaktaydı. Ruslar şehrin dışına bile çıkamaz oldular ve bu nedenle kızıl emperyalistlerle birlik olmak zorunda kaldılar. Enver Paşa’ya Doğu Buhara’nın bırakılacağını, ondan yalnız başka yerlere karışmamasını istediler. Paşa arkadaşlarını toplayıp fikir alışverişinde bulundu ve alınan kararı Baysun’daki Bolşevik Rus temsilcisine bildirdi.

         

        Karar şu şekildeydi: “Gerçekten bağımsız Buhara topraklarının temsilcisi olan bizler, siz memleketimizi terk etmediğiniz sürece biz savaşmaya devam etme kararı aldığımızı bildiriyoruz. Boşuna kan dökülmeden topraklarımızdan çıkmanızı öneriyoruz. Böyle yaparsanız, sizlerle dostane ilişkiler kurar ve size yardım ederiz, açlık belasından kurtulursunuz. Aksi halde sizler Rusya’da açlıktan ölen aileleriniz gibi mahvolursunuz. Biz günahkâr olmak, kan dökmek istemiyoruz. Fakat halkımızın isteğine karşı gelerek vatanımızı işgal eden sizlerle savaşmayı da kutsal bir görev olarak addediyoruz. Biz bu yolda seve seve canımızı veririz, şehitlik yolundan dönmeyiz.”

         

        Feyzullah Hocaev’e gönderilen mektupta ise şunlar yazılıdır: “… Sizin kardeşiniz olan Rus Bolşevikleri ile Buhara’ya girip milletin kanını döktünüz, onun mülkü olan altını ve ekinleri yok ettiniz… Mescit ve medrese gibi mukaddes yerler ayaklarınız altında çiğnendi. Olağanüstü hal komisyonu vasıtasıyla fakir halkın mal- mülkünü hatta canını aldınız. Onları aksakal, devrim karşıtı, burjuva diyerek cezalandırdınız… Dininizi, imanınızı, vicdanınızı bir parça ekmek uğruna Ruslara sattınız…

         

        Bizler Basmacı değiliz, milletimizin hakiki ve sadık koruyucularıyız, düşmanımız olan Rusları vatanımızdan kovacak, sonsuza kadar yok edeceğiz”.

         

        Moskova, Türkistan’a G. K. Arcanikidz’e ile Ş. Z. Elieva’yı gönderdi. Onlar 12-14 Mayıs’ta Taşkent’ten şifreli bir telgraf göndererek durumu açıkladılar. 18 Mayıs’ta RKP/6/MK Siyasi Bürosu’nda Orta Asya’daki durum konuşuldu. “Türkistan-Buhara Meselesi Hakkında” isimli özel bir karar kabul edildi. Bu karar baştan sona “Basmacılık Hareketi”ni yok etmenin yollarıyla ilgiliydi. Bir dizi tedbirler alındı. Buna bağlı olarak Feyzullah Hocaev Hükümeti’ne “Enver Paşa ve Velidov Grubu” ile sert bir şekilde mücadele edilmesiyle ilgili gizli birkaç plan sunuldu. Bunlar arasında Enver Paşa’nın “İngiliz Emperyalistlerin ajanı”, “Doğu halklarının en büyük düşmanı” gibi dedikoduların yayılması, onu fitne fesat çıkarıcı olarak “gerçek yüzünün” halka gösterilmesi de vardı.

         

        Stalin, “Pravda” gazetesinde “Velidovculuk” isimli bir makale yazdı. Neticede “Kızıl Emperyalizm”in Türkistan’daki milli bağımsızlık hareketine karşı mücadelesi yeni bir mecraya girdi.

         

        Buhara’daki Kızıl askerler ince bir siyaset uyguladılar. Yerli halkın milli hareketi farklı bir yola sürüklendi. Ceditçileri delilerden daha tehlikeli gören Kadimci- Emir taraftarlarını Bolşevikler yanlarına almaya başladı. Mesela Nuriddin Ağalık’ı Karşi Vilayeti Askeri Mahkemesi’nde görevlendirdiler. Bu kişi 25 Mart 1919’da Behbudi ve arkadaşlarının katline ön ayak olmuştu. Yeni görev yerinde de Ceditçileri yakalayıp yok etme işiyle meşgul oldu. Her yerde Enver Paşa aleyhine kampanyalar başladı. Ceditçilerin yanında Kadimci, Emir taraftarıymış gibi; Kadimcilerin yanında Ceditçiymiş gibi anlatılmaya ve karalanmaya başladı. Son olarak da, casuslukla suçlandı. 

         

        “Basmacılar”ın kendi aralarındaki itilaflar da artmaya başladı. Bazıları ise Enver Paşa’yı ilahlaştırma yoluna gittiler. Onun namına “Buhara Emiri’nin Vekili”, “Halife-i İslam’ın Damadı”, “Seyyid Enver” gibi mühürler hazırladılar. Kendini “Kuzeybatı Cephesinin Kumandanı” olarak gören Azerbaycanlı Yusuf Ziya Bey “Türklerin cengâver bir millet olduğunu, onlar için bir baş lazım olduğunu, bunun içinde “seyyidlik” ve halife namından hareket etmenin çok faydalı olacağını” söyleyip yerli aydınları korkuttu. Bu sözler genellikle Enver Paşa tarafından söyleniyormuş gibi yapıldı. Bu sözler, sonunda bazı gruplarda memnuniyetsizliklere neden oldu. Milli mücadele için gerekli çalışmaları gerçekleştirmek iyice zorlaştı. Milli cephenin dağılma, binlerce gencin hayatı tehlike altına girdi. Grupların çalışmalarını idare etme ve kontrol eden gizli cemiyetin Merkezi Komitenin Kanıgıl’daki karargâhında toplantıya çağrıldı ve güçleri muhafaza etmek amacıyla Şura Hükümeti’yle anlaşma yapma konusu görüşüldü. Enver Paşa namından o sıralar Buhara’ya gelmesi beklenen Rus Ordusu’nun başkumandanı S. S. Kamenev ile görüşme yapmayı planlandı. Onun Afganistan’a gitmesini teklif eden mektup hazırlandı. Cemiyet merkezi komitesi Velidov adına Moskova Şura Hükümeti’ne 12 Mayıs’ta barış şartlarının yazıldığı başka bir mektubun özel bir kurye ile gönderilmesi kararlaştırıldı. Fakat bizim Moskova’ya göndereceğimiz mektubu Taşkentli arkadaşlarımızın hataları sonucunda geç kaldı,- diye yazıyor Zeki Velidi. –Enver Paşa ise bizim teklifi kabul etmek yerine, 19 Mayıs’ta Ruslara Türkistan, Buhara ve Hive’nin bağımsızlığını tanımasını talep edip “Türkistan, Buhara ve Hive Milli Ordusu’nun Başkumandanı” imzasıyla bir ültimatom yolladı…

         

        Sonuçta, Ağustos 1922 tarihinde kader Enver Paşa’yı Belcivan’a getirdi. 4 Ağustos Cuma, Kurban Bayramı günü sabah erken saatlerde Paşa, bayram tebrikleriyle meşguldü. Saat sekiz civarında gözcüler Çıkın’ın batısındaki Abidere Tepesi’nden 300’e yakın Rus askerinin gelmekte olduğunu haber verdi. Enver Paşa askerleri beklemeden 25 kişiyle birlikte düşmanın üzerine yürüdü. İki taraf tepede karşılaştı.

         

        A. Z. Velidi şöyle yazıyor: “Üçe ayrılıp tepeye çıkan düşman askerlerinin bir kısmını hemen bozguna uğrattılar. Düşman silahlarını bırakıp kaçtı. Enver Paşa yanında beş kişiyle ilerledi. Bu kişiler Türkiyeli Çerkez Hüseyin Çavuş, Kazanlı Kerim, Kazak Eşmurat, Afgan Sayıs ve Paşa’ya sonradan katılan Rus Kazak’ı Raev idi. O sırada karargâhtaki askerler de geldiler. Kader, yan taraftan ateş açan bir Rus’un kurşunu Paşa’yı kalbinden vurdu. Yardım için gelen Devletmend Bey (Belcivan onun hâkimiyeti altındaydı.) bir kurşun yedi… Ertesi gün 15- 20 bin kişilik bir kalabalık Paşa ve Devletmend Bey’i Çıkın’da defnetti…”

         

        Mustafa Şahkul şöyle yazıyor: “Bu kadar kısa bir zamanda bu köye, birden 15-20 bin insanın toplanabileceğini aklım almamıştı. Ayrıca herkes ağlıyor, feryat ediyordu. Bazıları “Sakalı mübarek” diyerek Enver Paşa’nın sakalından bir kıl alıp kâğıda sarıyordu. El ve ayaklarını öpüp ağlayanların haddi hesabı yoktu. Kısacası öyle bir kıyamet koptu ki tasvir etmeye kelimeler yetmez”.

         

        Kısa süre içerisinde onun ölümü üzerine mersiyeler yazıldı. Osman Hoca;

         

        Pastı taleima inki, kazara tiyri

        Hurd bar siyne-i on eşhedi billahul azim.

        Dad can ez sari ihlas ten kurbaneş

        Aşr zul hicce-i peyvest ve gafran rahim.

         

        (Bizim talihsizliğimiz, onun yüreğine kaza oku değdi. Ben, Allah’ın büyüklüğüne şahitlik ederim. Onun kurban olan vücudu Zilhicce ayının onunda ihlâs ile gitti ve Tanrı’nın katına çıktı.)

         

        Sonra şair Çolpan’ın ıstırap dolu şiirini okuduk… Enver Paşa Müslümanlarca kutlu bir günde Kurban Bayramı’nda şehit oldu. O, Türkistan’a gelmeyebilirdi. Geldikten sonra da kendini ateşe atmayabilir, rahat yaşamayı seçebilirdi. “İstese çevresinde bulunanlarla birlikte Afganistan’a gitmesi mümkündü”, diyor Zeki Velidi. Afganistan’da da onu karşı sonsuz bir sevgi ve hürmet besleniyordu. Fakat o, gitmedi. Temmuz ayının sonunda Afzeliddin Han’ın başını çektiği Afganlar Doğu Buhara’yı terk ederken Enver Paşa’yı da kendileriyle gelmesi için zorladılar. O, Türkistan toprakları için ölümü göze aldığından bu teklifi reddetti. Hatta 4 Ağustos, Cuma günü, sabah Debdurust’ta kılıç elinde Ruslara karşı koymayabilirdi. İki km geri çekilip, askerlerin gelişin bekledikten sonra saldırsaydı olurdu. Enver Paşa Türkistan topraklarında ölümüyle bu ülkedeki ve Türk tarihindeki en büyük vazifesini yaptı”.   

         

        Diğer taraftan, Enver Paşa’nın Türkistan’daki çalışmaları şunu ortaya çıkardı, o ne kadar şecaat sahibiyse o karda da saf kalpli ve masum, temiz bir insandı. Hiç görmediği bir yurdun bağımsızlığını kazanması için hizmet etmeye gelmişti. Silahlarla değil, iman ve inançla atına atlayıp gelmişti. Bu yurt ise ne kadar onu sinesine sarmaya çalışsa da dönemin karışıklığı, cahil bey ve emirlerin siyaseti sonucunda Türkistan’ın tamamını kaplayan iki başlı kartal onun ar-namusunu yerle bir etti, insanlar özünü unutmuş evlatlarıyla doluydu. Bu nedenle bu süreç çok ağır geçti. Onu tutucu “Kadimci”ler “Cedit” diyerek taşladılar, “Ceditçi”lerse ona gereken destek ve yardımı gösteremediler.

         

        Bazı aydın “Basmacılar”, vatanseverler ona destek oldular. Bu durumda bile Rusları, Türkistan’dan çıkarmak mümkündü. Eğer Buhara Emiri ve bazı tutucular engeller yaratmasaydı Düşenbe- Semerkant arasındaki yerleri bir seferde düşmandan temizlemişlerdi. Bunu Enver Paşa ile savaşan Rus kumandanı itiraf etmekte.

         

        Fakat o bu mağlubiyetle birlikte büyük bir iş becerdi. Rusların bir asır boyunca bize hissettirdiği aşağılık duygusunu yok edip milletimizle gurur duyma hissini canlandırdı.  Sonuç olarak, Zeki Velidi’nin söylediği gibi Enver Paşa ve dostları Kara Deniz sahillerinde başladıkları işlerine Türkistan’da devam ettiler. Mustafa Kemal Paşa’nın ömrü ile Cemal ve Enver Paşaların ölümü Türkistan ve Kafkas İslam-Türk tarihinde XVI. asırda başlayan ikinci dönem- gerileme devrinin nihayete ermesinin, üçüncü – istiklal ve yükseliş devrinin başladığının işareti idi. 

            


Türk Yurdu Temmuz 2012
Türk Yurdu Temmuz 2012
Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele