Türkistan Esintileri

Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

        Türk Ocaklarının kuruluşunun 100. yılı kutlama programları çerçevesinde Genel Merkez tarafından organize edilen Özbekistan ve Kazakistan’ı içine alan Türkistan gezisi, 8-17 Mayıs 2012 tarihleri arasında gerçekleşti. Toplam 40 kişinin katıldığı grup dört buçuk saatlik bir İstanbul-Taşkent uçuşu ile Özbekistan’a ulaştı. Ata yurdumuza olan Türkistan gezimiz hakkında Türk Yurdu okurları da bilgi sahibi olsun düşüncesiyle bu değerlendirme kaleme alınmıştır. Yazı, Genel bilgiler, Özbekistan, Kazakistan, İzlenimler ve Sonuç olarak 4 bölümden oluşacaktır.

         

         

        Genel Bilgiler

         

        Türklerin Ata yurdu olan Orta Asya’da Büyük Hun, Göktürk gibi dünyanın en büyük imparatorluklarını, devletlerini kurduklarını, kültürel, sosyal ve siyasal bazı sonuçlara ulaştıklarını biliyoruz. Orta Asya’da Türklerin yaşadığı bölge Altay Dağlarından Çin seddine, Baykal gölünün kuzeyinden Tibet yaylasına kadar olan bölgedir. Yüz yıllarca yaşadıkları bu bölgenin tümüne Türkistan denmektedir. Bir bakıma Türklerin dünyayı ilk yorumlamaya çalıştıkları ve dünyaya ilk baktıkları yerdir Orta Asya. Bu gün Anadolu’da yaşayan boy ve oymakların, aşiret ve grupların tarihsel izlerini aradıklarında karşılarına çıkacak yer Orta Asya’dır.

         

        Orta Asya’da böylesine devletler ve imparatorluklar kurarak başarılar elde etmiş olan Türkler daha sonra çeşitli siyasi, iktisadi, sosyal vb. sebeplerden dolayı zayıflamışlar, düşmanlarına ve dış güçlere karşı olan üstünlüklerini yitirmeye başlamışlardır. Devlet içinde kardeş kavgaları başlamış, iç bunalımlar gün geçtikçe artmaya yüz tutmuştur. Zaten tarih boyunca Türkler ne zaman ki inandıkları değerlere karşı olan mesuliyetleri ve samimiyetleri ikinci planda kalmıştır, işte o zaman ferdi ve nefsi gaye ve değerler ön plana çıkmış, topluluk olarak gerilemeye, başkalarının egemenliğine girmeye başlamışlardır.

         

        Orta Asya’daki birlik ve beraberliklerini yitiren Türkler iktisadi yönden de pekiyi değillerdi. Orta Asya’nın bozkır iklimi, coğrafi durumun müsait olmaması, iklimin sıcak ve kurak olması Türkleri rahatsız eden, onları yeni arayışlara ve hal çareleri bulmaya sevk eden amillerdir. İşte 10. yüzyıldaki Türk göçleri böyle başlamıştır. Bir kısmı Hazar Denizi’nin kuzeyinden Avrupa’ya doğru, diğer bir kısmı da Hazar Denizi’nin güneyinden İran ve İran üzerinden Anadolu’ya göç ettiler. Bu göçleri belirli gayelerden yoksun ve sonu meçhul birer macera hareketi olmaktan kurtarıp başarılı bir şekilde hedefine ulaştıran başlıca sebep de hemen bütün göçlerin Türk hükümdar ailesi mensupları tarafından bir disiplin içinde sevk ve idare edilmesidir.

         

        Türklere bu günkü Anadolu topraklarının kapısını açan Büyük Selçuklu İmparatoru Alparslan’ın 1071’deki Malazgirt zaferinden çok önceleri Türk akınlarının sürekli yapıldığını, tekke ve tasavvuf şeyhlerinin fetihten önce Anadolu’ya kadar gelip yerleştiklerini ve İslam dinini yayma faaliyetlerine başladıklarını biliyoruz. Peki bu göçler sonucunda Orta Asya’da Türk kalmamış mıdır? Hayır bunu söyleyemeyiz. Bugün uzun yıllar Sovyet Rusya’nın boyunduruğu altında yaşamak zorunda kalan Türk cumhuriyetleri dediğimiz ve hepsi ile Türkçe konuşarak anlaşabildiğimiz Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’ı oluşturan halk, yine geride kalan Türklerdir. İşte biz gezimizi bu kardeşlerimizden ikisine, Özbekistan ve Kazakistan’a yaptık…

         

         

        Özbekistan

         

        Çeşitli hanlıklar halinde 1868 yılına kadar Batı Türkistan denilen bölgede yaşayan Özbekler bu tarihte Sovyet Rusya’nın hâkimiyeti altına girmişlerdir. 1917 Bolşevik ihtilali sonrası tamamen işgal edilen Özbekistan 1990’da egemenliğini, 1991’de bağımsızlığını ilan eden, cumhuriyetle yönetilen bir Türk devletidir. Ülkede Türkçenin Çağatay Karluk lehçeleri grubuna giren bir lehçe konuşulur. 447.400 km2 yüzölçümü, 27 milyon nüfusu vardır. Büyük çoğunluk Müslümandır. Siriderya (Seyhun), Amuderya (Ceyhun), kurak karasal iklim olan ülkenin kaderini kanallarla sulayarak değiştiren, geniş kıraç düzlükleri pamuk tarlaları haline getiren en önemli nehirleridir. Özbekistan, Sovyet Rusya idaresi altındaki dönemden kalma bu sulama sistemi nedeniyle artık bu iki nehir, yeteri kadar Aral gölüne dökülememekte ve Aral gölünün kuruması gibi bir çevre felaketine doğru sürüklenmektedir. Bu kısa bilgilerden sonra gezimize geçelim. İlk gün Taşkent- Urgenç uçuşu sonrası masal şehirlerine benzeyen egzotik görünümlü Hive gezisi başladı. Kunya-ark kalesi, Tosh-Khovli Sarayı, Khan’ın binası, gösterişli kapıları ile mimari özelliği göz kamaştırıyor. Minarelerin siluetleri, kilden yapılmış düz damlı evler, güçlü savunma için kilden yapılmış olan sağlam duvarlar, insana tipik Orta Asya feodal şehir hakkında bilgi veriyor. 40.000 nüfusa sahip Hive, 2.500 yıllık tarihi ile bir açık hava müzesi durumunda. Buhara’dan 450 km uzaklıkta olan şehir Kızılkum çölü sınırları içinde kalmakta. Hive hanlarından Ebul Gazi Bahadır Han (1643-1665), Şecere-i Türki ve Şecere-i Terakime adlı eserleri ile Türk tarih ve kültürüne büyük hizmette bulunmuştur. Burada Muhammed Emin Han Medresesi, Matiniyoz Divanbegi Medresesi, Kalta-minor, Gazi Kalyan Medresesi, Cuma mescidi, Allah Kulu Han Medresesi ziyaretleri gerçekleşti.

         

        Gezinin ikinci günü, 450 km mesafedeki Özbekistan’ın ve İslam âleminin en önemli kültür ve ticaret merkezi şehirlerinden 3 gün boyunca konaklayacağımız Buhara’ya doğru Kızılkum çölü üzerinden 12 saatlik zorlu bir yolculuk yapıldı. Eski Uygur dilinde Buhara (buxar), tapınak, ibadethane anlamına gelmektedir. Buhara Nakşibendi Tarikatı’nın evliyalarının İslam dinine hizmet ettikleri, türbe ve medreselerinin bulunduğu, Müslümanlığın dünyaya açıldığı önemli bir şehir. Burada Emir Timur’un (Ünlü Türk İmparator aksak Timur) manevi hocası olan Şah-ı Nakşibendi Hace Bahauddin ibn Said Muhammed Celâluddin ve aynı bölgede bulunan validesinin türbesi, Hace Emir Seyid Külal, Hace Fahreddin İsmetullah İbni Mesud Buhari Hz. ve Hace Abdulhalik Abdulcemil Gijduvani, Hace Mahmud İncir-i Fağnevi, Miri Kalon Hurd Hz., Hace Arif Rivgiri, Azizan Hace Ali Er Ramitani, Hace Muhammed Baba-i Semmasi Hz.. türbe ve medrese ziyaretleri ile şehir gezisi gerçekleştirildi.

         

        Dört saatlik bir yolculuktan sonra gezinin beşinci ve altıncı gününü geçireceğimiz bir zamanlar Harzemşahlar, Timuroğulları ve Özbek Hanlığı’nın görkemli başkenti dünyaca ünlü Semerkant şehrine ulaşıldı. Semerkant, Amuderya (Ceyhun) ve Siriderya (Seyhun) nehirleri arasındaki Maveraünnehir bölgesinin Zerafşan vahasında yer alır. Tarihi boyunca çeşitli işgal ve istilalar yaşamış, Büyük İskender’den İslam ordularına, Harzemşahlardan Moğol istilasına kadar çeşitli yıkımlara uğramıştır. Emir Timur’un sevgili şehri haline geldikten sonradır ki, ikbal kanatları iyice açılır ve 1369’da uçsuz bucaksız Timur İmparatorluğu’nun tahtına kurulur. Bundan sonra gelecek üç simli asır Semerkant’ı Orta Asya ve İslam âleminin sonsuzluğa çakılı yıldızlarından birisi yapmaya yetecektir. Bu dönemle birlikte Semerkant İslami ilimler ve tasavvufun olduğu kadar astronomi, matematik, tıp bilimi gibi müspet ilimlerin öğrenimi, ticari canlılığı kadar mimarisinin görkemi bakımlarından da coğrafyanın odaklarından biri haline gelmiştir. Timurlulardan sonra Özbek Şeybani Hanlığının eline geçmiş, onların eliyle başkentin Buhara’ya naklini müteakip önemini yitirmeye başlamıştır. 1868’deki acılı Rus istilası, ardından 70 yıllık Sovyetler Birliği dönemi. Nihayet 22 yıllık bağımsız Özbekistan Cumhuriyeti’nin Taşkent’i başkent yapması. Tarihi boyunca kardeş şehri Buhara ve Hive ile birlikte Maveraünnehir’in en önemli ticari, kültürel ve dini merkezini oluşturan Semerkant Orta Asya’da Türk, İran ve Arap yönetimlerinin etkisi altında kalması nedeniyle bu üç kültür tabakasının başarılı bir sentezini yansıtır bu günlere. Semerkant’taki eserlerin çoğu şehrin bugünkü çehresinin borçlu olduğu Emir Timur ve oğulları zamanından kalmadır. Sevgili Peygamber Efendimizin (sav) yeğeni Kusam ibn Abbas’ın mezarının olduğu yerde yaptırılan Şah-ı Zinde Türbesi, Bibi Hanım Camii, Registan meydanında yer alan Uluğ Beğ Medresesi, çeşitli camiler, hamamlar, hanlar, su kemerleri… Emir Timur nedense yalnız Anadolu’ya düzenlediği sefer sırasında girer Osmanlı tarihlerine. Ancak Orta Asya’da bir Rönesans gerçekleştirdiği bugün daha iyi anlaşılan bu büyük komutan, Çin’den Şam’a, Rusya’dan Hindistan’a uzanan tarihin gördüğü en uzun seferlerini organize etmekle kalmamış, atının ayaklarının değdiği diyarlara erişmiş, turkuaz damlalarını da bırakmıştır bir hatıra olarak. Yani Yeşil Türbe’yle Bursa’ya bir damlası düşmüş bulunan mavi yeşil arası çinilerin kökeni Timur’un Semerkant’ıdır.

         

        Özbekistan’da Gur Emir diye anılan Timur, Osmanlıların dördüncü padişahı Yıldırım Bayezıd’ı 1402’de Ankara savaşında mağlup ettikten sonra Semerkant’a dönerken torunu Muhammed hastalanır ve ölür. Dönüşünde daha önceden yaptırdığı Sultan Muhammed Medresesi’nin yanında ona bir türbe yaptırmış, fakat takdir-i ilahiye bakın ki kendisi de bir yıl sonra ölünce dede ile torun aynı türbeye ortak olmuştur. Sonradan Uluğ Bey hariç diğer oğulları ve torunları bu türbenin ortakları olacaktır. Bu arada Timur’un Şeyh Emir Külal Hazretlerinin ayak ucunda gömüldüğünü de belirtmemiz lazım.

         

        Semerkant’ta kaldığımız iki gün boyunca Hace İmam –i Abu Mansur Maturidi Hz., Hace Celaluddin Fadlullah Ebu Leys Semerkanti, Hâce Ubaydullah Ahrar, Daniyar Peygamberin, Şahi Zinde de Seyid Emir Burhan, Kusam Bin Abbas, Hâce İmam El Buhari Hz. türbe ziyaretleri ile şehir gezisi gerçekleştirildi.

         

         

        Kazakistan-Ahmed Yesevi Hz.

         

        Gezimizin yedinci günü sabahı ünlü Türk düşünürü, Yesevi tarikatı kurucusu, Türk dünyasının ortak Atası kabul edilen Ahmed Yesevi Hazretlerinin türbesini ziyaret etmek için Kazakistan’a geçmek üzere gümrük kapısına gelindi. Yaklaşık 2 saatlik uğraş sonunda Kazakistan’a girildi. Güzergâh üzerindeki Çimkent geçilerek türbenin olduğu Türkistan şehrine doğru hareket edildi. Bu noktada Kazakistan ile ilgili bazı bilgiler verelim.

         

        Kazakistan Cumhuriyeti, Orta Asya’da bağımsız bir Türk devletidir. Kazakistan, (Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kırgızistan, Özbekistan, Türkiye ve Türkmenistan ile birlikte) günümüzdeki yedi bağımsız Türk devletinden biri olup Türk Konseyi ve Türksoy'un üyesidir. 2.727.300 km2 yüz ölçümü ile (Batı Avrupa'nın yüz ölçümü kadar) dünyanın en büyük dokuzuncu ülkesidir. Müslüman ülkelerin ve Türk devletlerinin yüz ölçümü bakımından en büyüğü, doğal kaynaklar bakımından da en zenginidir. Kazakistan, Türk tarihinin önemli devletlerinden olan Saka, Hun, Göktürk, Kıpçak, Karahanlı, Altın Ordu gibi devletlerin merkez üssü, Kıpçak, Oğuz, Karluk gibi Türk boylarının beşiği olmuştur. Komşuları olarak kuzeyde Rusya, güneyde Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan, doğuda Çin Halk Cumhuriyeti bulunur. Ülkenin ayrıca Hazar Denizi ve Aral Gölü'ne kıyısı vardır. Bağımsızlığın kazanılmasına doğru 1989 yılında 16.464.464 kişi olan ülke nüfusu, 1999 yılına gelindiğinde Slav ve Almanların ülkeden göç etmeleriyle 14.900.000'e kadar düşmüştür. 2010'da bu sayı 16.500.000'e yükselmiştir.

         

        Türkistan şehri tarihi hatırasıyla çekicidir. Taraz- İpek yolu güzergâhında 100 bin nüfuslu bir şehir olması nedeniyle kıymetlidir. Bu yönleriyle Kazakistan kültür ve tabiat turizminin uğrak yeridir. Ahmed Yesevi’nin bugün ki Kazakistan cumhuriyetinin güneyindeki Çimkent şehri yakınlarında bulunan Sayram kasabasında, 1093 yılında doğduğu zannedilmektedir. Burası hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Yesi (Türkistan) kentine 157 km mesafededir. Babası Sayram kasabasında yerleşmiş ünlü bir âlim olan İbrahim Şeyh, Annesi ise Ayşe Karasaç ana olarak bilinmektedir. Kaynaklar İbrahim Şeyh’in Hz. Ali’nin oğullarından Muhammed Hanefi’nin neslinden geldiğini kaydetmektedir. Anne ve babasına ait türbeler Sayram kasabasında olup Ahmed Yesevi Hz. tarafından yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Ahmed Yesevi ilk tedrisini yedi yaşına kadar babası İbrahim Şeyh’den almıştır. Babasının vefatından sonra Arslan Baba tedrisini üstlenmiş ve manevi babası olmuştur. Arslan Baba’nın Yesi’ye gelerek daha küçük bir çocuk olan Ahmed’i bulması ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (Sav)’in emanetini vermesi, terbiyesi ile meşgul olup irşad etmesi manevi bir işarete dayanıyordu. Yesi yakınlarında bulunan tarihi Otrar şehrinde adına yapılmış bir türbenin mevcudiyeti Arslan Baba’nın tarihen varlığının delilidir.

         

        Ahmed Yesevi Arslan Baba’nın ölümünden sonra Buhara’ya giderek Yusuf Hemedani’nin yanında manevi eğitimini tamamlamış ve onun ölümü üzerine halife olmuştur. Bir süre sonra da Yesi’ye dönerek, hayatının kalan kısmını insanları irşatla geçirmiştir. Altmış üç yaşına geldiğinde tekkesinin avlusuna yaptırdığı çilehaneye girmiş ve 73 yaşına kadar ki ömrünü burada tamamlamıştır. Türbesi, Türkistan şehrindedir.

         

        Ahmed Yesevi... Türklerin manevî hayatına asırlarca hükmeden, Türk halk sufilik geleneğinin kurucusu; Arslan Baba’dan teslim aldığı emaneti, insanlara “hikmet”leri aracılığı ile damla damla özümseten; kutsal emaneti Horasan Erenleriyle dünyanın dört bucağına ulaştıran; Türk diliyle yazdığı hikmetleriyle dilimizin gelişmesi ve zenginleşmesine büyük katkısı olan, “Pîr-i Türkistan”, Büyük Veli, öncü şair. Hiç gelmemiş olmasına rağmen Anadolu'da da tanınan ve sevilen Ahmed Yesevi, yaygın olan kanaate göre, Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi Anadolu ekollerini ve Aleviliği etkilemiştir. Yahya Kemal, Ahmed Yesevi’nin Türk tarihi bakımından önemini; ”Şu Ahmed Yesevi kim, bir araştırın göreceksiniz, bizim Milliyetimizi asıl onda bulacaksınız.” sözleriyle ifade eder.

         

        Tasavvufi Türk halk şiirinin öncüsü olan Ahmed Yesevi, düşüncelerini yayabilmek için millî nazım şekli olan dörtlüklerle, hece vezninde, yalın bir Türkçeyle şiirler yazmıştır. Yesevi, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen eserlerini ısrarla Türkçe ile vermiştir. “Hikmet” adı verilen ve Divan-ı Hikmet adıyla bir kitapta toplanan şiirler, İslamiyet’in Türkler arasında yayılmasında büyük rol oynamıştır. Otrar’daki Arslan Baba’nın, ardından Türkistan şehrindeki Ahmed Yesevi’nin türbesini ziyaret ettik. Bu ziyarette bizleri karşılayan Türkiye-Kazakistan ortak kuruluşu olan Hoca Ahmed Yesevi Üniversitesi’nin Rektörü Prof. Dr. Salih Aynural Beyefendi de refakat etti. Daha sonra birlikte yemek yendi. Üniversite gezildi. O gece Türkistan şehrinde konakladık.

         

        Gezimizin sekizinci günü Kazakistan-Özbekistan sınır kapısına yöneldik. Yol üzerinde yeni yapılmış, henüz mayalanmamış, içki özelliği oluşmamış kımız ikramı yapıldı. Grup içindeki ulemaların içilebilir fetvası sonrasında ikramı geri çevirmedik. Öyle ya 3.500 km mesafeden Ata yurda gelip kımız içmeden dönmek olmazdı. Daha sonra sınırı geçip Özbekistan’ın başkenti Taşkent’e öğleden sonra vardık. Otobüs ile şehir turu ve Hz. Osman’ın şehit edildiğinde kanının bulaştığı kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’in bulunduğu müze gezildi. Akşam Başkent Taşkent’de konaklandı. Sabahın ilk saatlerinde İstanbul’a hareket eden uçağımız, dokuzuncu gün bizleri sabah 9.00’da İstanbul’a indirdi.

         

         

        İzlenimler ve Sonuç

         

        “Türkistan’dan esen yeller, Şimdi sana selam söyler, Vefalı Türk geldi yine, Selam Türk’ün bayrağına Kafkaslardan aşacağız, Türklüğe şan katacağız, Türk’ün şanlı bayrağını, Turan ele asacağız.”

         

        Gençlik yıllarımda yukarıda iki kıtası yazılı “Çırpınırdı Karadeniz”i söylerken hep SSCB’nin zulmü altında inim inim inleyen kardeşlerimizi bir gün kurtarıp, özgürlüklerine kavuşturabilecek miyiz diye düşünür, hiçbir hedefin hayal etmeden gerçekleşemeyeceğini kabul ederek, bunun nasıl başarılabilineceği hususunda kafa yorardım. Osmanlı’nın küllerinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran, çağının dehası, büyük Türk milliyetçisi Atatürk’ün, 29 Ekim 1933 günü söylediği şu sözlerden haberim yoktu.

         

        "Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını bugünden kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler elinden avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir...

         

        Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli..."

         

        Liderlik, önderlik böyle bir şey demek ki. Ön görüsü 57 yıl sonra 1990’da hem de bizim bir şeyler yapmamıza gerek kalmadan gerçekleşti. Kardeşlerimiz, esaret altındaki Batı Türkistan’daki Türkler özgürlüklerine, dünya da 5 yeni Türk devletine kavuştu. Darısı Doğu Türkistan’da Çin zulmü altında yaşayan kardeşlerimizin başına. Bu günleri bizlere gösteren rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Peki Atatürk’ün dediği gibi biz hazırlıklı mıydık, biz onlara gidebildik mi? Buna evet demeyi çok isterdim. Ama hayır. Biz hazırlıklı değildik. Nasıl hazırlıklı olabilirdik ki? Türk milliyetçilerini 1944’de Türkçülük-Turancılık davaları ile yargılayıp, sindirmeye çalışan, tabutluklarda çürüten zihniyetin kalıntıları, varisleri hep ülkenin yönetiminde söz sahibi oldular. Hala bu ülkede Türk’üm, Türk milliyetçisiyim demek ayrımcılık gibi algılanıyor. Hepimiz Ermeni’yiz dediklerinde hoş görülü bakılıyor, Hepimiz Türk’üz, Hocalı da Azeri Türkleri katledilmiştir dediğimizde, birileri rahatsız oluyor, ırkçılık hortladı deniyor. Bu zihniyet Türk cumhuriyetlerindeki kardeşlerimize nasıl gidecek, yardım edecek, yol gösterecek, ellerinden tutacak?

         

        Milli şairimiz M. Akif Ersoy, Çanakkale Şehitlerine şiirinde ”Bedr’in Aslanları ancak bu kadar şanlı idi” dediğinde bu benzetmeyi yadırgayanlar ne der bilmiyorum, ama Türkistan gezisi bende 1992 yılında nasip olan Hac farizasında duyduğum hisleri, duyguları uyandırdı. Biz Türkler Müslümanız, elbette hacca, umreye gideceğiz, ama ben Türk’üm, Türk milliyetçisiyim diyen imkânı olan herkes en az bir defa Ata yurda, köklerimizin olduğu Türkistan’a gitmelidir. Gitmelidir ki, ”Selamünaleyküm. Ben Türkiye’den geldim” dediğinizde, karşınızdakinin gözlerinde beliren ışıltıyı, yüzündeki tebessümü göresiniz. Ben bu ışıltıyı yaklaşık 10 sene önce gittiğim Balkanlarda, Makedonya’da Üsküp’te, Kalkandelen’de, Kırcaali’de görmüş, etkilenmiştim. Size hemen sarılıyorlar, kucaklaşıyorlar… Türkistan’da Türkçe konuşup anlaşmakta bir sorun yaşanmıyor. Bizler bu kardeşlerimizi ziyaret ettikçe inanıyorum ki, gönül köprüleri kurulacak, ülkeleri yönetenler de kendi aralarındaki soğukluğa son verip, kardeş devletler olarak mutlu, müreffeh yaşamanın yollarını bulacaklardır.

         

        Gezilen bölgelerde hijyen, sağlıklı yaşam, dengeli beslenme vb. konularında bazı sorunların olduğu görülüyor. O görkemli türbe, medrese vb. eserlerinin bazılarının yakınına sağlıklı bir tuvalet, abdest alınacak bir çeşmeyi henüz koyamamışlar. Şehirler arası yollar bozuk. Rusya’nın komünist baskısından kurtulup, başka bir sarmalın içine düşmekten kaçınıyor görünüyorlar. Yani tabiri caizse sütten ağızları yanmış yoğurdu üfleyerek yiyorlar. Şeyhleri, erenleri vasıtasıyla İslam dininin dünyaya yayılmasına hizmet eden ülkede bugün, Ezan sesi duyulmuyor. Camilerin içinde ezan okunmakta, namaz kılınmakta, cemaat var, ama Türkiye de ki gibi hoparlörler vasıtasıyla günde 5 vakit ezan sesi duymak mümkün değil. Görebildiğim kadarı ile yemek kültürleri de sınırlı, et ve hamur ağırlıklı. Geniş otlaklar, hayvancılık olan ülke de peynir yok. Sütün kesilmesi ile oluşan, bizim lor dediğimiz tatsız tuzsuz çökelek yeniyor. Zeytin bilinmiyor. Otelleri bile Avrupa’yı örnek almış olmalılar ki, klozetlerinde taharet musluğu yok. Diyeceksiniz ki olumsuzluklarını saydığınız bölgeye niye gidilmesini tavsiye ediyorsun? Evet gidilmeli. Bu sıkıntıları inanıyorum ki çok kısa zamanda aşacaklar. 1990’lı, 2000’li yıllarda hacca gidenler de Arafat’da, Müzdelife’de bu sıkıntıları yaşadılar. Kâbe’nin hemen yanındaki tuvaletlerde bile sabun, sıvı deterjan bulunmaz, sırt çantamızda taşırdık. Şimdi hacda hiçbir noktasında hijyen ile ilgili problem kalmadı. Bu kardeşlerimizde hak ettikleri sağlıklı yaşama çok yakında kavuşacaklardır.

         

        Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak bu kardeşlerimize ulaşmalıyız, ulaşmanın yollarını bulmalıyız. Onların bize, bizim rehberliğimize, bizim deneyimlerimize ihtiyaçları var. Onlar Türkiye’ye bizim dönüş uçağımızda olduğu gibi günü birlik malzeme vb. ihtiyaçlarını almaya geliyorlar. Almayacaklarını bildiğimiz halde AB’nin kapısında bekleyeceğimize, Batı ile teknolojik vb. alanlarda ilişkimizi sürdürerek, yüzümüzü Orta Asya’daki kardeşlerimize dönmemizde fayda var diye, düşünüyorum. Onların yönetimlerine, yöneticilerine saygı duymalıyız. Ermenistan ile ilgili ham hayaller kurarak Azerbaycan ile olduğu gibi Özbekistan ve diğer kardeşlerimiz ile aramıza mesafe girmesine neden olmamalıyız.

         

        Türkistan gezisinin gerçekleşmesinde, Genel Merkez adına Genel sekreter olarak sorumluluk üstlenen, gruba eşi Fazilet Hanımefendi ile birlikte Atayurtlarında mihmandarlık yapan Prof. Dr. Orhan Kavuncu Beyefendiye, sorunsuz ve seviyeli bir şekilde katılım gerçekleştiren Türk Ocaklı gezginlere teşekkür ediyor, seneye bir başka bölgeye mesela Mustafa Cemiloğlu’nun Kırım’ına diye temennide bulunarak yazıma son veriyorum. Sürç-i lisan ettiysem affola…

         

        

         

        

         

        


Türk Yurdu Temmuz 2012
Türk Yurdu Temmuz 2012
Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele