Türkiye Özbekistan Dostluğu Ebedi Olsun!

Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

        Özbekistan Türkistan gezimizi tamamlayıp İstanbul havaalanına indiğimizde arkadaşlarımızın yüzünde yorgun bir mutluluk vardı. Bagaj beklerken Isparta grubundan Rahmi Bey’in isteğine uyarak bayram namazından sonra camilerdeki bayramlaşma gibi sıralanıp vedalaştık ve helâlleştik. Arkadaşların bir kısmı hemen ikinci geziyi nereye ve ne zaman yapacağımızı soruyorlardı. Yaş gününü 15 Mayıs’ta kutladığımız Dr. Levent Başyiğit de, Hocam, arkadaşların önemli bir kısmı ikinci bir geziye katılırlar diye yorumunu ekliyordu.

         

         

                    Türk Ocaklarının 100. yılı dolayısıyla plânladığımız gezi, 8 Mayıs akşamı İstanbul’dan Atatürk Havalimanı’ndan Özbek havayollarına ait bir Airbus 320 uçağına binerek başladı. Ankara şubemizden 16, Denizli’den 10, Isparta’dan 8, Konya’dan 4, İzmir’den 2 ve Kuşadası’ndan 1 olmak üzere toplam 41 Türk Ocaklının katıldığı gezinin ilk durağı Ürgenç’ti. Ürgenç, Özbekistan’ın en batıdaki Harezm vilâyetinin merkezi olup, geniş ve güzel bir kent. Daha sonra göreceğimiz diğer şehirlerdeki gibi ferah mekân anlayışı var Ürgenç’in caddelerinde de; alabildiğine geniş. Taşkent hava alanına 9 Mayıs sabahı inip, iç hatlar hava alanına geçtik. Saat 11.00’de Ürgenç’teki geniş odalı otelimize yerleşmiştik. Dinlenip, Hive’ye gittik, “İçen Kale” denilen tarihi yerdeki medrese, saray vb mirası hayranlıkla gezdik. Öğle yemeğini yedikten sonra gezimiz devam etti.

         

         

         

        Hive’de İçen Kale

         

         

        Hive’ye 1992 ve 1995 yıllarında iki defa gitmiştim. Bu üçüncü ziyaretimde çok değişiklik gördüm. İçen Kale, temiz, içerideki bütün eserlerin tarihi dokuya uygun olarak restore edildiği gerçek bir turistik mekân olmuştu. Daha sonra, Buhara, Semerkant, Zengi Ata ve Taşkent’teki tarihi eserleri gezerken de aynı gelişmeyi gördüm. Özbekistan, tarihi eserleri, birer turistik mekân olarak, ama aslına sadık olarak elden geçirmişti.

         

         

                    Mahmut Pehlivan ve Cuma mescitleri, Kalta Minare, Muhammed Emin, Matiniyaz Divanbegi, Gazi Kalyan, Alla Küllihan medreseleri… Her birisini hayranlıkla geziyoruz. Arkadaşlar adeta mest olmuş gibiler, Haydar Çağlağan ve Şadi Çetinkaya hayranlıklarını ifade ediyorlar. Bir arkadaşımız Bu yüksek medeniyeti kuran insanlar, Ruslara nasıl yenilmiş, insan kahrediyor ve hayret ediyor deyince ben de ister istemez düşündüm: Eserleri asıl maksadı için değil de benim ki babamınkinden, kardeşiminkinden daha muhteşem görünsün için yaparsanız, mazruf gider zarf kalır; kolayca fetholunur; işgale uğrarsınız.

         

         

                    Akşam yemeğinde Harezm müziğinden örnekler dinliyor; koşukların ve sazların eşliğinde oynayan Harezm’li kızları hayranlıkla izliyoruz.

         

                   

                    Hive’yi bir günde bitirmek mümkün değil, ama 10 Mayıs sabahı erkenden Buhara’ya doğru yola çıkıyoruz. Kızılkum çölü boyunca yol yapımı var. Yeni yol inşası bitmemiş, bu yüzden kullandığımız eski yol da iyice eskimiş olduğu için çok meşakkatli bir yolculuktan sonra akşam geç saatte Buhara’ya varıp otelimize yerleşiyoruz. Koreli bir firma yol yapımını üslenmiş, ancak onlarla yapılan sözleşme feshedilmiş, yerine bir Alman firması getirilmiş. Ancak Kore firmasıyla mahkemelik olunduğu için yeni yol kullanılamıyor ve yapımı devam etmiyordu. Bunlar geziyi plânlarken öngöremediğimiz hususlar. O yüzden 6 saat olarak plânlanan yolculuk, zaman zaman saatte 10 km. hızla 13 saati buldu. Allah’tan otobüsümüz iyi idi.

         

         

        Buhara-yı Şerif’te Durulanma

         

         

        Buhara, maneviyat şehri; aslında Buhara-yı Şerif… Mekke-yi Mükerreme, Medine-yi Münevvere’den sonra böyle bir saygınlık unvanıyla anılan üçüncü şehir. 1992’de şehre yine Ürgenç’ten gelip bir akşamüstü girmiştik; Buhara’dan hafızamda kalan egzotik bir akşam siluetiydi. Şehre girerken aynı görüntüyü ümit ettim ama göremedim. Biraz vakit farklıydı; biraz da şimdi daha fazla ağaçlandırma ve inşaat o silueti saklıyordu.

         

         

                    Buhara’da üç gün kalıyoruz. Her şey daha önceki ziyaretimizde gördüğümüzden daha düzenli, daha temiz ve daha güzel… Eşim diyor ki, “Bütün bu olumlu değişiklikten dolayı İslâm Kerimov cenaplarına bir teşekkür mektubu yazacağım. Gerçekten kaldığımız oteller, gezi sırasında kullandığımız tuvaletler 15-20 sene önceye nazaran kıyas kabul etmeyecek kadar düzelmiş. Ne var ki şehirlerarası yollarda mola verdiğimiz yerlerde tuvalet sıkıntısı çektik, bir de Kazakistan’da Şavuldur’da Arslan Baba’yı ziyaret ederken…

         

         

        Buhara’da Hacegân silsilesinin baş halkasını oluşturan Yedi pirler (Abdülhalik Gücdüvani, Arif Rivigeri, Mahmut İnciriyil Fağnevi, Hoca Ali Ramiteni, Muhammed Babasammasi, Seyit Emir Külal ve Şah-ı Nakşibdendi – Allah sırlarını takdis etsin), Mir Arap Medresesi, Buhara Emirlerinin Sarayı (Ark), Labi Havuz’daki Nadire Begim Medresesi ve Kapalı Çarşı görülmeye değer. Şah-ı Nakşibendi mescidinde kıldığımız bir cuma ve iki sabah namazı, arkadaşlarımıza kim bilir hangi manevi hazzı tattırıyor.

         

         

        Bir akşam Özbekistan’ın ilk Cumhurbaşkanı Feyzullah Hocayev müzesinde yemek yiyoruz. Girişte bizi karşılayan def ve kerney ekibi de aynı şekilde görülmeye değer bir güzellik oluşturuyor. Kerney, zurnadan çok daha uzun bir nefesli çalgı, daha kısa olanına zurney deniyor.

         

         

         

         

        Güzellikler Kenti Semerkant

         

         

                    Semerkant’ta aynı gizemli havayı teneffüs etmeye devam ediyoruz. Semerkant’a girmeden önce İmam-ı Buhari Hz.’ni ziyaret ediyoruz. Daha önce görmediğim İmam-ı Maturidi Hz.’nin kabrinde kalbimiz huzur içinde adeta iman tazeliyoruz. Daha Anadolu’ya gelmeden önce atalarımızın İslâm’a ne önemli hizmetler ve katkılar yaptıklarını, İlây-ı Kelimetullah ülküsüyle ne güzel ameller ettiklerini düşünüyor ve öğrenciliğimizde “Sovyetlerde soydaşlarımız var” dediğimiz için bizi İslâm öncesi Türk kültürüne dönüş özlemi içinde olmakla suçlayan milli görüşçü okul arkadaşlarımı, hüzünle ve acıyarak hatırlıyorum. Şah-ı Zinde, Gur Emir (Emir Timur’un) kabri, Bibi Hanım Camii, Hızır Mescidi, Hoca Ahrar (Ubeydullah Ahrar Hz.) kabri, İsmail Samani Semerkant’ta görüp ziyaret ettiğimiz yerler.

         

         

                    Bütün şehirlerde olduğu gibi Semerkant’ta da caddelerde sloganlar dikkatimizi çekiyor: “Müstahkem Aile Yılı 2012”, “Müstakil Vatan, Mukaddes Nimet”. Aile, vatan, devlet gibi kavramları aynen bizim gibi takdis eden, mühimseyen bir anlayış her yerde belli oluyor. 

         

         

                    Taşkent’e girmeden önce Zengi Ata’yı ziyaret ediyoruz. Zengi Ata, Yesevi Baba’nın halifeleri Hekim Ata’nin damadı ve halifesi… Taşkent’e yaklaştıkça, Yusuf Hemedani’nin bir talebesinden (Abdülhalik Gücdüvani) diğer talebesine (Hoca Ahmet Yesevi) doğru sanki manevi iklim değişiyor. Bir güzellikten diğerine seyahat ediyoruz.

         

         

         

                   

        Allah Rızası İçin Yesevi Baba’yı Ziyaret

         

         

        Sonra Kazakistan, Arslan Baba ve Türkistan’da Yesevi Baba… Namık Kemal Zeybek’ten dinlemiştim: Emir Timur Yesevi Babanın türbesini ziyaret ettiğinde, bu Hazreti Türkistan’a çok daha görkemli bir türbe inşa etmek gerekir diye düşünür. Ustalar başlar inşaata, ancak bir türlü duvar tutmaz, gündüz kurarlar, gece yıkılır. Sonra bu ustalardan bir maneviyat ehli istihareye yatar. Rüyasında Piri Türkistan Yesevi Baba “benin mürşidim Arslan baba Şavuldur’dadır. Onun türbesini yapmadan benimkini yapmanız saygısızlık olur” der. Bunun üzerine Arslan Baba’nın türbesi yapılır, sonra Yesevi Baba’nın bugün gördüğümüz o muazzam türbesinin duvarları yıkılmaksızın inşa edilir.

         

         

        Arslan Baba Şavuldur’da, tarihi Otrar kentinin olduğu yerde. Türkiye’den bir firma çok güzel tuvalet ve şadırvan yaptırmış, ama türbeden buraya yol yapımı bitmediği için kullanıma açmamışlar. Onun için temizlenme, tuvalet ve abdest alma işleri epeyce zahmetli oluyor. Ama yıllar öncesinden buralara özlem çeken bizler için bunlar katlanmaya değer sıkıntılar. İnşallah bir dahaki geldiğimizde düzelmiş olur.

         

         

        Türkistan’da Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk Kazak Üniversitesi’ni de ziyaret ediyoruz. Rektör Vekili Prof. Dr. Salih Aynural’ın içten ve konuksever tutumu, türbenin kapanış saatinden sonra gittiğimiz halde bizzat ilgilenip bizi gezdirmesi, engin bilgisiyle bize rehberlik etmesi gurubu çok memnun ediyor.

         

         

        Arkadaşlar, Yesevi Baba’nın türbesini ve çilehaneyi derin bir merak ve hayranlıkla geziyorlar. Rivayete göre, Resulullah efendimizin vefat ettiği yaş olan 63 yaşından sonra Yesevi Baba, hayatının bundan sonrası da sünnete uygun olsun diyor ve yerin altına çekilip faaliyetlerini bu çilehanede sürdürüyor.

         

         

        Üniversitenin modern bir üniversite yerleşkesi görüntüsüne de ayrıca seviniyorum. Elimde doğan bir bebeğin serpilip kocaman bir genç olarak karşıma çıkması gibi bir duygudur bu. Çünkü benim görev yaptığım 1993-95 arasında rektörlük eski Komünist Partisi binasıydı, her fakülte ayrı bir yerdeydi. Şimdi de dışarıda bazı fakülteler var ama diyor Salih, İnşaat bittikçe onlar da yerleşkeye taşınıyor”.

         

         

         

         

        Taşkent: Türkistan’ın İncisi

         

         

        16 Mayıs ata topraklardaki son günümüz. Bugün Taşkent’i geziyoruz. Hazreti Osman zamanından kalma nadir Mushaflardan birisi Barak Han Medresesi’nin yanında, leylekler evcil. Leylekler insanların elinden ekmek parçası alıp yiyor. Özbekistan Müftülüğü, Taşkent İslâm Üniversitesi bu mecmua içinde yer alıyor. Özbek kardeşlerimiz külliye, kampus yerine mecmua diyorlar.

         

         

        Arkadaşlarımız Çarsu pazarına gidip alış veriş yapıyorlar. Ben fenalaşıp, zaten hasta olan eşimin yanına otele dönüyorum. Çimkent dönüşünde kımız içmiştik, biraz fazla kaçırmıştım, galiba o dokundu.

         

         

        Sonuç Yerine

                   

         

        Halkın bize sevgisi dikkat çekici… Özbek halkının konukseverliği, yardımseverliği ve çarşı pazarda muamelesi, davranışları Anadolu’nun herhangi bir yerleşim yerindekine çok benziyor. Ziyaret ettiğimiz yerlerde rehberler dua ederken ve dileklerde bulunurken İki kardeş devletin ittifakı güçlensin veya Türkiye ile Özbekistan’ın dostluğu ebedi olsun sözlerini içtenlikle söylüyorlar. Bir arkadaşın, yanlış hatırlamıyorsam Isparta’dan Rahmi Bey’in dediği gibi gerçekten de “iki devlet ama tek milletiz”. Pasaport ve Gümrük kontrollerinde de 15-20 sene öncesine nazaran çok gelişme var. Görevlilerin grubumuza sevgi dolu ve yardımsever muamelesi, geleceğe ümitle bakmamızı sağlıyor. Yine de “Vize uygulaması olmasa ne kadar güzel olur diye düşünüyorum. Abbas Karaağaçlı’nın Bilgesam’daki bir yazısında dediği gibi,

         

         

        Türk ve Özbek halkları arasında güçlü tarihsel kardeşlik bağlarının yanı sıra dil, din ve kültürel benzerliğin bulunması, ortak tarihi mirasa sahip olunması iki ülke arasındaki dostane ilişkilerin daha da gelişmesi için temel dayanak teşkil etmektedir. Özbekistan hükümeti Türkiye vatandaşlarına uygulanan katı vize uygulama yaklaşımını yumuşatabilir. Böyle bir durumda yüz binlerce Türk dünyası sevdalısı; Semerkand, Buhara, Hiva, Taşkent, Andican, Termes ve nice tarihi ve kültürel zenginliklerle donanmış Özbek kentlerini görmeye ve ziyaret etmeye akın edecektir. Özbekistan’ın geleceğinde turizm sektörünün küçümsenmeyecek büyük bir paya sahip olduğu aşikârdır. Özbek karar mercileri, ülkenin tarihi, mimari ve kültürel varlıklarının sağladığı bu potansiyeli değerlendirebilmelidir.

         

         

        Bugün Türkiye; turizm altyapısı, dünya standartlarındaki tesisleri ve en önemlisi bu sektörde çalışan eğitimli ve yetişmiş insan kaynağıyla diğer ülkelere örnek teşkil edebilecek müstesna olanaklara sahiptir. Özbekistan; turizm, seyahat ve bu sektörü ilgilendiren bütün hususlarda kolaylıkla Türkiye’nin mevcut akademik potansiyelinden faydalanabilir. İki ülke arasında, konaklamadan tanıtıma, hizmetten muhasebe ve kaynak kullanımına, ulaştırmadan nitelikli eleman yetiştirmeye varıncaya kadar işbirliği imkânları vardır. Ümit ederiz önümüzdeki dönemlerde iki ülke arasındaki münasebetler daha da gelişerek bu dileğimiz gerçekleşir ve Türkiye vatandaşları bu sıcak insanların, misafirperver Özbeklerin ülkesini görme şansına kavuşur. (http://www.bilgesam.org, 1990’lardan bugüne Özbekistan’da Kültürel Ekonomik ve Sosyal Gelişmeler).

         

         

                    Türk Ocaklarının 100. Yılı hatırına Özbekistan ve Güney Kazakistan bizi bağrına bastı demeliyim belki de.

         

         

         

         


Türk Yurdu Temmuz 2012
Türk Yurdu Temmuz 2012
Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele