Türk Yerel Yönetim Sisteminde Siyasal Katılma Sorunu

Mart 2014 - Yıl 103 - Sayı 319

        Seçim, bir süreci ifade eder ve öncesi sonrası ile birlikte değerlendirildiğinde pek çok siyasi davranışın, tercihin ve eylemin icra edildiği bir platform niteliği taşır. Dolayısı ile yerel seçim süreci yerel yönetim kültürünün ve yerel demokrasinin önemli bir göstergesidir.

         

        Katılım konusunda ülkemizde yaşanan önemli bir sorun, yönetimin yönetilenlerin yönetim sürecine katılmalarına sıcak bakmamasıdır. Vatandaşların yönetime katılma boyutunun kamu yöneticileri için pek istenmeyen bir durum olduğu görülmektedir. Ülkemiz kamu yöneticileri, geleneksel, kapalı kapılar ardında, saydamlıktan uzak yönetim anlayışını sürdürme eğilimi içindedir. Bu anlayış çerçevesinde yerel seçimlerde siyasal partilerin aday belirleme usul ve yöntemleri de halkın yerel yönetimlere iradesinin tam olarak yansımasına engel oluşturmaktadır. Yerel seçim sürecinde seçmenler atanmışlar arasından seçim yapmak zorunda kalmaktadırlar. Merkezi idareyi temsil eden siyasal partilerin üst düzey yöneticileri kendi partilerinin belediye başkanı, belediye meclisi ve il genel meclisi adaylarını belirlemektedirler. Halkın seçimi bu aşamadan sonra devreye girmektedir. Seçmenler bu atamayı ya meşrulaştırıyor ya da reddediyor. Yerel iktidarlara talip olan aday adayları, siyasal partilerin kadrolarında adaylıklarını, halkın onayı ve desteği ile ortaya koymaktan ziyade; siyasal partilerin iktidar çevreleri üzerinde kurdukları propagandalar ile yani kulis faaliyetleri ile gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Bu propaganda, yapısı gereği gizlidir ve halkın desteğini alma ile alakalı değildir.      

         

        Yerel demokrasi için yerel yönetimlerde her düzeyde etkin bir katılım gerekir. Bunun içinde yönetime katılım yollarının açık olması, yönetimin yönetilenleri karar alma süreçlerine katılma konusunda özendirmesi, yönetilenlerin de katılım konusunda bilinçli ve istekli olmaları gerekmektedir. Şeffaf yönetim ilkesi ulusal güvenlik, ulusal savunma ve benzeri konular dışında yönetime ilişkin tüm bilgilerin toplum ile paylaşılmasını öngörmektedir. Devlet, yurttaşlarının kamu hizmeti ile ilgili olarak bilgi edinme hakkını güvence altına almalıdır.

        

        Vatandaşlar diledikleri zaman resmi belge ve bilgilere kolaylıkla ulaşabilmelidirler. Çünkü kamu kuruluşlarının halka bilgi verme yükümlülüğü vatandaşların da kamu kuruluşlarının yaptıklarına ilişkin bilgi edinme hakkı bulunmaktadır. Açıklık ilkesinin hayata geçirilebilmesi için öncelikle karar veya işlemlerden önce ya da sonra halka yeterli açıklamanın yapılması ve aynı zamanda kanunlarda öngörülen koşullar çerçevesinde resmi bilgi ve belgelere ulaşma hakkının da tanınmış olması büyük önem taşımaktadır. Açık bir yönetim anlayışının oluşabilmesi için yönetenlerin sürece ilişkin bilgileri paylaşma yükümlülüğü, yönetilenin de yönetim sürecine ilişkin bilgiye ulaşma hakkının farkında olup kullanmasının yanı sıra bilgi paylaşımını sağlayacak sistem ve teknolojinin de bulunması gerekmektedir. Fakat ülkemiz kamu yönetiminde bilgiyi paylaşma kültürünün bulunmaması, gizlilik anlayışının kemikleşmiş olması, vatandaşın bu konuda yeterince bilinçli olmaması ve böyle bir yönetim anlayışını yaşama geçirecek sistem ve teknolojinin yeterli düzeyde oluşturulamamış olması ülkemizin şeffaf yönetim anlayışının bir hayli uzağında kalmasına neden olmaktadır. Bu nedenle yerel seçim sürecinde halk, karar organlarını seçerek oluşturduğu birimlerin yaptıklarını denetleme ve davranışlarını yönlendirme imkânına sahip değildir.

         

        Seçmenlerin yerel seçimlerde oy verirken doğru karar verebilmeleri, milli iradenin tecellisi açısından büyük önem taşımaktadır. Doğru ve sağlıklı bir karar verebilmek için de yeterli düzeyde enformasyona ihtiyaç vardır. Güvenilir siyasal bilgi kaynaklarının olmadığı, yerel seçim sürecinin şeffaf olmadığı ve siyaset kurumuna güven duyulmadığı bir ortamda seçim yoluyla da olsa etkin bir katılımdan söz edemeyiz.

         

        Türk yerel yönetim sisteminde siyasal katılma oy verme işlemi ile sınırlı olarak kalmaktadır. Yerel halk seçimle yönetime getirdiği temsilcilerinden hizmet bekleyen rolüne bürünerek seçim sonrası siyasal katılım mekanizmalarını kullanmamaktadır. Yerel kamu görevlileri ve kamu kurumları da kendilerini yurttaşa hizmet sağlayan kişi ve kuruluşlar olarak görmekten henüz uzaktırlar.

         

        Her ne kadar yerel yönetim mevzuatımızda bazı katılım kanalları yasal garanti altına alınmış olsa da bu kanalların yeterince kullanılmadığı bilinmektedir. Yerel yönetimlerin organik kanunlarında meclis gündeminin ve karar özetlerinin halka duyurulması bir yasal zorunluluktur. Diğer taraftan meclis toplantıları halka açık yapılmaktadır. Dileyen vatandaş meclis gündeminden önceden haberdar olabilmekte ve kendisini ilgilendirdiğini düşündüğü meclis toplantılarına –oy ve söz hakkı olmaksızın- katılabilmektedir. Ancak vatandaşların gerek katılım kültürüne görece uzak olması gerek meclis toplantılarında oy ve söz hakkına sahip olmaması ve gerekse birçok meclis salonunun halk katılımı için yeterli fiziki imkâna sahip olmaması Türkiye’de yöre halkının yerel meclislerin (belediye meclisi ve/veya il genel meclisi) toplantılarına yeterince ilgi göstermemelerine sebep olmaktadır.

         

        Diğer taraftan belediye kanununda düzenlenen ve tüm belediyelerin kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşerilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışmak amacı ile oluşturmaları gereken kent konseylerinin Türkiye’de bazı istisnalar dışında yeterince yaygın ve etkin bir şekilde kurumsallaşamadığı da bir gerçektir. Kent konseyi; merkezi yönetimi, yerel yönetimi, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını ve sivil toplumu ortaklık anlayışı ile buluşturacak bir üye profiline sahip olacak şekilde kurgulanmış olmakla birlikte birçok belediye biriminde bir yasal zorunluluğun ifasının yerine getirilmesinden öteye geçmeyecek bir içerik taşımaktadır. Oysa adı geçen kurum, belde halkının karar süreçlerine doğrudan müdahil olma imkânına sahip olabileceği önemli bir kurumsal yapıdır. Çünkü kent konseyi kararları belediye meclisleri tarafından değerlendirilmek zorunda olan kararlardır ve uygun araçlarla kamuoyu ile paylaşılmak zorundadır. Bu nedenle kentin kamu, özel ve sivil toplum sektörlerinin tüm paydaşlarının büyük oranda temsil edilebildiği kent konseyi genel kurulunun kararlarına karşı belediye yönetimlerinin duyarsız kalması düşünülemez. Ancak özellikle katılım kültürünün bir yaşam biçimi olarak kanıksanmadığı beldelerde kent konseylerinin bu işlevi taşımadıkları bilinmektedir ve Türkiye’de bu içerikle tanzim edilmiş kent konseyi sayısı da hiç azımsanmayacak kadar çoktur.

         

        Yerel demokrasinin Türkiye’de en yaygın kullanılan uygulama aracı yerel seçimlerdir. 1982 Anayasasına göre 5 yılda bir yapılan yerel seçimlerde yöre halkı oturduğu yerleşmenin köy ya da belediye sınırı içinde olması durumuna göre farklılık göstermekle birlikte; il genel meclisi, belediye başkanı, belediye meclisi ile muhtar ve ihtiyar heyeti üyelikleri için oy kullanmaktadır. 30 Mart 2014 günü yapılacak olan yerel seçimlerde seçilecek olan yerel siyasal elitin sayısı önemli ölçüde azalmıştır. Zira bu gün için 2.950 olan belediye sayısı 1.396’ya düşecek, 34.275 olan köy sayısı ise 18.250 olacaktır. Diğer taraftan 16 olan büyükşehir belediye sayısı ise 30 olarak gerçekleşecektir. 12 Aralık 2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6360 sayılı kanun sonrasında Türk yerel yönetim sisteminde köklü değişiklikler öngörülmüş ve bu değişikliklerin önemli bir kısmının yürürlük tarihi, ilk yerel seçimler olarak belirlenmiştir. Bu düzenleme ile nüfusu 2.000’in altındaki belediyeler ile Büyükşehir belediye sınırları içinde kalan belde belediyeleri kapatılmış, Büyükşehir Belediyesi olan yerlerde büyükşehir belediyesinin sınırları il mülki sınırlarına kadar genişletilerek bu illerdeki İl Özel İdarelerine de son verilmiştir. Ayrıca yine büyükşehir belediye sınırları içinde kalan Köy yönetimlerinin Kamu Tüzel kişilikleri sonlandırılarak mahalleye dönüştürülmüştür. Bu düzenlemeler sonucunda yöre halkının seçeceği yerel temsilcilerin sayısının da önemli bir düzeyde azalacağı ortadadır ve bu durumun, temsili demokrasinin yaşadığı temsil ve katılım krizini derinleştireceğini öngörmek kehanet olmayacaktır.

         

        Yerel seçimlerin temsili demokrasinin diğer bir pratiği olan genel seçimler bağlamında birçok aktüel ya da akademik çalışmada mukayeseli olarak değerlendirildiği ve iki farklı görüşün ortaya çıktığı görülmektedir. Bazı yazarlar yerel seçimlerin o ülkedeki ulusal konjonktüre göre ve ulusal siyasal aktörlerin ve dinamiklerin şekillendirdiği bir süreç olarak ortaya çıktığını ile sürmektedirler. Bu görüşe göre yerel seçimler, iki genel seçim arasında evrenin tamamının aynı zamanda örneklem olduğu bir kamuoyu yoklaması olarak değerlendirilmektedir. Gerçekten Türk yerel seçim tarihine genel olarak bakıldığında yerel seçimlerin kendisine yakın olan genel seçimlerde ortaya çıkan sonuçla büyük benzerlikler taşıdığı görülmektedir. Bu benzerliklerin yukarıda ifade edilen görüşle ilgili olmasının yanı sıra özellikle yerel seçimlerde belediye yönetimlerini devralarak buralarda başarılı ya da başarısız uygulamaların bir sonraki genel seçimler için önemli bir referans olarak da ortaya çıktığı bilinmektedir. Zira 1973 yılında Ankara, İstanbul ve İzmir’de belediye başkanlıklarını kazanan CHP’nin bu kentlerde ortaya koyduğu görece başarılı belediyecilik uygulamalarının takip eden genel seçimlerde CHP’ye önemli oylar kazandırdığı bilinmektedir. Diğer taraftan 1989 yerel seçimlerinde aynı illerde belediye başkanlığını kazanan SHP belediye politikalarında başarısız uygulamaları ile anılmaya başlayınca 1989 yerel seçimlerinde yakaladığı trendi 1991 genel seçimlerine taşıyamamıştır. Benzer bir ilişkinin 1994 yerel seçimleri ve sonrasında 1995 genel seçimleri arasında da Refah Partisi bağlamında kurgulamak mümkündür.

         

        Yerel seçimlerde seçmenlerin tamamen yerel dinamiklere göre oy verdiğini, ulusal siyasal süreçler ve konjonktürden bağımsız davrandığını iddia eden bazı bilim insanları da vardır. Bu düşüncenin en önemli referansları bazı yörelerde il genel meclisi ile belediye başkanı seçimindeki oylar arasındaki belirgin farklılıkların yanı sıra mesela 29 Mart 2009 seçimlerinde Şanlıurfa, Yalova, Kırıkkale gibi şehirlerde belediye başkanlığı seçimlerindeki oy dağılımının önceki ya da sonraki genel seçimlerle benzerlik göstermeyen dağılımları olarak belirtilebilir. bu düşüncenin bazı spesifik örnekleri açıklamak için kullanılması mümkündür ancak tüm yerel seçim sistemini tek başına açıklamaya yetmeyeceği de aşikardır. Türkiye’deki yerel seçimlerin kendisinden hemen sonra yapılan genel seçimlerde seçmen davranışına yön veren bir etkiye sahip olduğu seçim tarihimizin kısa değerlendirmesi sonucunda ulaşılacak olan en yalın sonuçlardan biri olduğu gerçeği 30 Mart seçimleri ve sonrasında yapılacak genel seçim ile bir kez daha test edilecektir.

         

        Türkiye’de ulusal seçimlerle karşılaştırıldığında, yerel seçimlere katılma oranının düşük olduğu görülmektedir. Yerel seçimlere katılma oranının düşüklüğünde, yerel seçimlerin ulusal seçimlere yakınlığı da göreli olarak önemli olmaktadır. 22 Temmuz 2007’de yapılan milletvekili genel seçimine katılım oranı yüzde 84.25, 28 Mart 2004’te yapılan yerel seçimlere katılım oranı ise yüzde 76,3 olarak gerçekleşmişti. 29 Mart 2009 yerel seçimlerine katılım oranı ise yüzde 84 olarak gerçekleşmiştir. 29 Mart yerel seçimlerine katılım oranı bir önceki yerel seçimlere oranla oldukça yüksektir. Yerel seçimlere katılım oranındaki bu artış yerel demokrasi açısından oldukça önemli bir değerdir. İradelerinin sandığa yansıdığını düşünen yerel halk, o yönetime de sahip çıkacaktır. 29 Mart yerel seçimlerinde yerel yönetimlerde halkın merkezi iktidarla aynı siyasal partiden yerel yönetim temsilcisi seçmeyi zorunlu hissetmediğini gösterdiği ve yerel yönetimlerin de artık önemsendiğini gösteren bir seçim süreci yaşanmıştır. Bu iki olgu yerel yönetim süreçlerine halkın bilinçli bir şekilde katılımının önemli bir göstergesidir. Ancak özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin bir kısmında yapılan seçimlerin acımasız terör tehdidi altında yapıldığı da sorgulanması gereken bir konu olarak karşımızda durmaktadır. Bu sorgulama sonucunda ulaşacağımız tespitlerden birinin bu bölgede gerçekleştirilen seçimlerin seçmen tercihinin gerçek yönünün ve rengini göstermediği noktasında ortaya çıkmaktadır. Zira bir tarafta çözülmekte olan geleneksel yapı ve bu yapıdan kaynaklanan grup/aşiret kararına uyma zorunluluğu, diğer tarafta umut ve tehdidi bir arada sunan terör örgütü arasında sıkışan seçmen, bir de hukuk dışılığı Yüksek Seçim Kurulu kararı ile somutlaşmış olan sosyal yardım uygulamalarının etkisi altında hür iradesini sandığa yansıtmak zorunda kalmıştır.

         

        Sonuç

        Demokratik bir yönetim, siyasi süreçlere ve karar mekanizmalarına vatandaşların aktif katılımını gerektirir. Bu bağlamda yerel yönetimler halkın yönetime katılmasını sağlayan ve halka kendi kendilerini yönetme yeteneği kazandıran temel yapılardır. Bu yönü ile yerel yönetimler yerel demokrasinin etkin bir şekilde hayata geçirildiği kuruluşlardır.

         

        Vatandaşa en yakın yönetim birimleri olan yerel yönetimlere ilişkin uygulamalar ve süreçler demokratikleşmeye etkin katkıda bulunmaktadır. Bu katkıların en önemlisi yerel seçim sürecinde yaşanmaktadır. İyi işleyen bir yerel seçim süreci; siyasi toplumsallaşma yani siyasi tutum, fikir, inanç ve eylemlerin demokratik sistem içinde, sorumlu davranışları gösterecek vatandaşların eğitilmesi sürecine katkı sağlamasının yanında, demokratik siyasal kültürün oluşmasına ve işlerlik kazanmasına katkıda bulunur.

         

        Katılım, yerel siyaset için yaşamsal önem taşımaktadır. Katılımın kurumsallaşması ve katılım yollarının halka açılması, güçlü yerel yönetimlerin gereklerindendir. Yerel yönetimlere katılımın en önemli ayağı olan yerel seçimler, halk katılımının önemli bir göstergesidir.

         

        Her ne kadar BDP eş başkanı 30 Mart seçimleri sonrasında demokratik özerklik (!) ilanını belediyeler üzerinden hayata geçireceklerini ifade ederek yerel yönetim kavramına ve kurumuna olan yaklaşımlarımızın yeniden tereddütlerle dolu bir içeriğe dönüşmesine neden olmuşsa da adı geçenlerin bu taleplerinin Türk idare aygıtında yer alan Belediye kurumundan dolayı olmadığını idrak ettiğimiz zaman, belediye ve dolayısı ile yerel yönetim ile yeniden barışmanın mümkün olacağını söyleyebiliriz. Zira idare yapımız içinde yerel yönetimler olmasa bu defa başka bir uygulama aracı ihdas edilerek bu talepler karşımıza çıkmaya devam edecektir. Demirtaş ve avanesinin demokratik özerklik talebini doğuran etken belediyeler değildir. Belediyeler sadece bu talebin pratik edilmesi için kullanılacak bir araçtır ve bu araç belediye olmasa idi başka bir uygulama aracı olarak yine de karşımıza çıkacaktı. Bu bakımdan demokratik özerklik talebini bertaraf etmenin yolu yerel yönetimlerin etkisizleştirilmesi ya da güçsüzleştirilmesi değildir.


Türk Yurdu Mart 2014
Türk Yurdu Mart 2014
Mart 2014 - Yıl 103 - Sayı 319

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele