Maliki Üzerinden Yeni Hesaplar - Yeni Dengeler mi?

Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

        Irak’ta merkezî hükümet ile Kürt yönetimi arasında başlayan ve ucu Ankara'ya dokunan kriz, Irak'ın yeni Saddam'ı olarak da anılan Başbakan Maliki'yi düşürmek için başlatılan girişimle birlikte yeni bir aşamaya girmiş bulunmakta. Ülke içi, bölge ve bölge dışı dinamiklerin de oldukça etkili olduğu bu yeni süreçte, Maliki üzerinden ciddi anlamda bir hesaplaşma yaşanıyor. Ortaya çıkacak yeni siyasi tablo, hiç kuşkusuz, Bağdat kadar Ankara, Tahran, Şam ve hatta Erbil'i de "Yeni Ortadoğu"nun geleceği açısından oldukça yakından ilgilendiriyor.

         

        Nitekim gelinen aşamada Arap Baharı'nın yarattığı tetikleyici etki, bölgede yeni ittifak ve işbirliği süreçlerinin önünü açmış bulunmakta. Bir diğer ifadeyle, İran'ın Maliki üzerinden Türkiye'yi ve Arap Baharı'nın bölgesel etkisini çevreleme politikası ve Suriye krizini derinleştirici etkisi, Ankara'yı ve onun arka planını harekete geçirmiş durumda. Bu noktada Maliki'nin "Türkiye bölgeye felaket ve iç savaş getirmeye çalışıyor" ifadeleri de oldukça dikkat çekici.

         

         

        Maliki Krizinin Zamanlaması...

         

        Tüm bu gelişmeler bizi "planlı bir kriz" süreciyle karşı karşıya bırakıyor. Bunun için de öncelikle krizdeki zamanlamaya dikkat çekmek gerekiyor. Ne de olsa "ani bir kriz" ile karşı karşıya değiliz.

         

        Bu bağlamda gelişmelere Irak özelinde ve bölgesel bazda ana hatlarıyla baktığımızda: ABD'nin Irak'tan "resmen" çekildiğini; Arap Baharı rüzgarlarının Şam kapılarına kadar dayandığını, dolayısıyla İran'ın ileri karakolu konumunda bulunan Suriye'yi kaybetme riski ile karşı karşıya bulunduğunu; Türk-Amerikan ilişkilerinde göreceli bir yakınlaşma sürecinin başladığını ve bunun özellikle Ortadoğu ağırlıklı olarak etkisini hissettirdiğini; BM Güvenlik Konseyi'nde İran'ın yanında duran Türkiye'nin bir süre sonra Füze Kalkanı'na "evet" dediğini ve Kürecik'i işaret ettiğini; bu noktada Ankara-Tahran-Şam dengesinin ekseninin kaydığını, Ankara-Tahran hattında "güven" sorunun dillendirilmeye başlandığını, hatta Türkiye'ye aba altında sopa gösterildiğini; İran-Batı arasındaki nükleer krizin yeniden tırmandığını ve Hürmüz'e doğru yelken açtığını; İran İslam Devrimi'nin en güçlü varlık nedenlerinden birini oluşturan Filistin sorununda Tahran'ın elini zayıflatan gelişmelerin yaşandığını; Türkiye'nin PKK terörü ile mücadelede etkin sonuçlar almaya ve Kuzey Irak ile "farklı" ve yeni bir sürece doğru yol aldığını görüyoruz.

         

        Dolayısıyla, Ankara-Bağdat hattındaki kriz; Ortadoğu bölgesindeki diğer krizlere paralel olarak İran'ın bölgeden iyice tecrit edilmeye-çevrelenmeye başlandığı, bu kapsamda Şii jeopolitiğinin darbe aldığı, buna karşılık Türkiye'nin bölgede etkinlik-güç kazanmaya başladığı ve özellikle de İran'ın zaman kazanmaya yönelik stratejisine uygun hamleler geliştirdiği bir döneme denk geliyor.

         

         

        Bu Durumda Ankara Nasıl Bir Karşı Politika Geliştirebilir, Neler Yapabilir?

         

        Öncelikle; Türkiye’nin, Irak’ta tüm siyasi parti ve oluşumlarla aynı mesafede olmasında fayda bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin Bağdat, Erbil ve Necef çizgisi ile ilişkilerini dengeli-kapsamlı bir şekilde geliştirmesinde fayda vardır. Aksi takdirde, Haşimi olayındaki gibi Türkiye’nin Irak politikasını tek kişi üzerinden yürütmesi, yanlış ata oynamasına sebep olacaktır.

         

        Unutulmamalıdır ki, Irak’ta siyasi olarak Şiiler, Sünniler ve Kürtler açısından tek bir lider veya parti sembol değildir.

         

        Nitekim Şiiler, Nuri Maliki (Irak Başbakanı, Kanun Devleti listesi ve Dava Partisi lideri), Ammar El-Hekim (Irak Yüksek İslami Konseyi Başkanı ve Ulusal İttifak listesinde etkili bir politikacı), İbrahim Caferi (Irak Ulusal İttifakı Başkanı ve Irak Reform Harekâtı lideri), Mukteda Es-Sadr (El-Ahrar listesi ve Mehdi ordusu lideri) ve Eyad Allavi (Laik Şii El-Irakiye listesi lideri)’dan oluşmaktadır. Sünniler ise Usame El-Nuceyfi (Ulusal Irak Topluluğu Genel Sekreteri ve Irak Parlamentosu Başkanı), Salih El-Mutlak (Irak Ulusal Diyalog Cephesi Başkanı ve Başbakan Yardımcısı) ve Tarık El-Haşimi (Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Tecdid Kitlesi Lideri)’den oluşmaktadır. Kürtler ise Celal Talabani (Kürdistan Yurt Severler Birliği lideri ve Irak Cumhurbaşkanı), Mesud Barzani (Kürdistan Demokratik Partisi lideri ve Bölgesel Kürt yönetimi Başkanı) ve Nawşervan Mustafa (KYB’nin eski başkan yardımcısı ve Kuzey Irak yönetimindeki muhalefetin Goran Hareketi Lideri)’dan oluştuğu ifade edilebilir. Bu bağlamda Türkiye'nin, Irak politikasını bu aktörler üzerinden dengeli bir şekilde geliştirmesi ve genişletmesi gerekmektedir.

         

        Şu hususa da dikkat çekmekte yarar bulunmaktadır; Türkiye’nin ABD sonrası Irak’ta izlediği politika Türkmenleri ciddi derecede rahatsız etmiştir. Nitekim Ankara’nın Erbil yönetimi ile yakınlaşmasının Kuzey Irak’taki Türkmenlerin durumuna pek de olumlu yansımaları görünmemektedir.

         

         

        Peki, Ankara Maliki Sonrası İçin Hangi Aktörlerle İşbirliği Gerçekleştirebilir?

         

        Yapılan değerlendirmelere göre Maliki hükümetinin düşmesi durumunda, yeni başbakan adayı Şii Irak Ulusal İttifak’ı listesinden olacak. Ulusal İttifak’ın Başkanı ise eski Irak Başbakanı ve Irak Reform Hareketi lideri İbrahim Caferi. Fakat Maliki sonrası için Ulusal İttifak şimdiye kadar herhangi bir aday ismi açıklamadı. Ancak kulisler oldukça hareketli. Birçok isim ve senaryo havada uçuşuyor...

         

        Türkiye açısından ise ön plana çıkan isimlerin başında İbrahim Caferi, Ahmet Çelebi ve Adil Abdulmehdi geliyor.

         

        Caferi, bunlar arasında en ılımlılardan ve Türkiye'ye yakın isimlerden biri olarak değerlendiriliyor. Nitekim Ankara’da lideri olduğu Irak Reform Harekâtı’nın temsilciliği de bulunuyor. Fakat diğer taraftan, İran dengesini gözettiği ve Tahran'a ayrı bir önem verdiği de göz ardı edilmiyor. Burada, Caferi noktasında göz ardı edilmemesi gereken önemli bir ayrıntı var. O da, 2006 yılında yeniden başbakan olacakken, Kerkük meselesindeki tutumu ve Türkiye ziyaretinden dolayı şu anki krizin kilit aktörlerinden ve Ankara'nın müttefiki konumunda bulunan Kürt liderler tarafından engellenmiş ve onun yerine Maliki'ye destek verilmiş olması... 

         

        Bir diğer isim, Irak Milli Konseyi'nin başkanlığını yapan Çelebi. Kendisi Irak siyasetinde İran’a çok yakın ve kurnaz bir politikacı olarak tanınıyor. Dolayısıyla ülkenin "tilkilerinden" biri...

         

        Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Ammar El-Hekim’in lideri olduğu Irak İslami Konseyi’nin önemli liderlerinden biri olarak ön plana çıkan Abdulmehdi'nin adı da Maliki sonrası için ön plana çıkanlardan. Türkiye ile yakın ilişkileri olan Abdulmehdi, İran'a bir kaç adım daha yakın bulunuyor. Dolayısıyla Maliki tecrübesine sahip Ankara açısından, bu husus oldukça dikkat çekici.

         

        Mukteda el Sadr ismini de göz ardı etmemek gerekiyor. Şii bir lider olmakla beraber, "Irak/Arap Milliyetçiliği" boyutu onu bir adım ön plana çıkartıyor. Mevcut konjonktürde, şartlar gereği bir geçiş lideri olabilir. Sadr'ın, bölgedeki Kürtlerle ve Irak Türkleriyle olan ilişkileri de oldukça dikkat çekici. Özellikle Kerkük noktasındaki duruşu ve Irak Türklerine verdiği destek de ortada.

         

         

        Sonuç Yerine...

         

        Görünen o ki, bölge yine Irak üzerinden yeni bir savaşın içine çekilmektedir. Bağdat-Erbil olarak başlayan bunalımın, hızlı bir şekilde Ankara-Bağdat-Erbil hattına yönelmesi ve krizde Tahran'ın oynadığı "örtülü rol", açıkçası etnik-mezhepsel temelli bir savaşın güçlü sinyallerini vermektedir. Burada, diğer bölgesel ve bölge dışı başkentlerin oynadığı rolü de göz ardı etmemek gerekmektedir. Nitekim, barışçıl yöntemler ile bölgeyi dönüştüremeyen güçlerin yeni bir paylaşım savaşı (daha yerinde bir tabirle, "vekaleten savaş"larla) bölgeyi yeniden dizayn etmek istedikleri bilinmektedir. Oysa, böylesi bir savaşın en büyük kaybedenleri bölge ülkelerinin kendisi olacaktır. Dolayısıyla Irak’taki iç dinamiklerini sakinleştirilmesi ve Sünni-Şii geriliminin düşürülmesi hususunda Ankara-Tahran hattına önemli bir görev düşmektedir. Diğer taraftan, Türkiye'nin bu kriz vesilesiyle tarihsel gerçek ve deneyimler çerçevesinde Irak Türklerini sağlam bir zemine oturtan, dengeli bir işbirliğini esas alan yeni bir politikayı geliştirmesi, uygulamaya koyması gerekliliği de bir kez daha karşımıza çıkmaktadır. Başka bir tabirle Ankara’nın, Irak’ta sadece Kürtler ve Sünni Araplarla birlikte hareket ettiği düşüncesiyle bölgede çizilmeye doğru yol alan imajını onarması gerekmektedir.

         


Türk Yurdu Temmuz 2012
Türk Yurdu Temmuz 2012
Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele