Şehirler, Çok Katlı Binalar Ve Gökdelenler Üzerine Düşünceler

Mart 2014 - Yıl 103 - Sayı 319

        Şehirler ortaya çıktıkları dönemlerden günümüze kadar tarihi, toplumsal ve ekonomik birçok dönüşüm ve değişimlerle şekillenmişlerdir. Tarihi uzun zaman dilimlerine uzanan şehirler pek çok devlet, toplum ve uygarlığa ait izleri bünyelerinde taşırlar. Şehirlerin oluşumu ve gelişimi kültürel, toplumsal ve ekonomik yapı ve seviyelerin de bir sonucudur.

         

        Batı Avrupa şehirleri günümüze uzanan azametli ibadethaneleri ve mimari eserleri, abideleri, köprü ve şatoları, orta ve işçi sınıfı konutları ve ortak mekânları ile ciddi bir ekonomik gücü de yansıtmaktadırlar. Bu şehirlerin ardında burjuva sınıfı, Rönesans ve reform hareketleri, okuryazar kentli orta sınıf, burjuvazi, sanayileşme, modern bilim ve sanatın yaygınlaşması, teknoloji ve tıbbi gelişmeler gibi birkaç yüzyıllık süreç ve birikim söz konusudur. Şehirlerin tarihi ve estetik yönü, muhafazası ve iktisadi olduğu kadar kentli insan unsuru ile de ilgilidir.

         

        Batı Avrupa şehirleri birkaç yüzyıllık bu değişimi yaşarken büyük göçler, iç kargaşalıklar, isyan ve ayaklanmalar kadar kıtlık ve yokluğu da yaşamışlardır. Belirli dönemlerde özellikle salgın hastalıklar şehirlerin nüfusunu büyük ölçüde kırıp geçirmiştir. Sanayileşme öncesi şehirler salgın hastalıkların ve korkunun hâkim olduğu mekânlar olmuştur.

         

        Orta Çağ Avrupa’sında malikâneler, şatolar, kilise, manastır ve devlet binaları gibi eserler özenilen ve kalıcı eserler olarak tasarlanmışlardır. Güçlü bir kentli orta sınıf ve burjuvazi, merkantilizm dönemi ve Avrupa’ya altın akımı şehir mimarisine de yansımıştır. Okuryazarlığın artışı, reform hareketleri, aydın sınıfın doğuşu, keşif ve icatlar, gazete ve dergilerin ve ona ilişkin lisanın ve yeni sanat ve edebiyat tarzlarının doğuşu, milliyetçilik hareketleri ve ideolojiler, kentlerin mimari tarzını ve insan unsurunu şekillendirmiştir.

        

        Avrupa’da kentlere yoğun göç ve sanayinin işgücü ihtiyacı beraberinde büyük toplumsal çatışmaları, yoksulluk ve konut sorununu da getirmiştir. Sanayileşme iktisadi ve kültürel açıdan ihtişam ve zenginlik yaratırken toplumların geniş kesimlerini yoksulluk ve felakete sürüklemiştir. Yine sanayileşmenin ilerleyen yıllarında zaman içerisinde çözümler de gerçekleşmiş, işçi konutları, işçi mahalle ve semtleri de oluşmuştur. Şehre yoğun göçler bu mahalle ve semtler ile orta sınıf kentlilere ait konutların şehirlerin belirli bölgelerinde farklı ve yeni bir mimari ile öbeklenmesini sağlamıştır.

         

        Birinci ve İkinci dünya savaşları Avrupa şehirlerinin büyük ölçüde tahrip olmasına sebep olmuştur. Birçok bina hasar görmüş, barınma sıkıntısı baş göstermiştir. Bu sorun tarihi binaların onarımı ve kent planlaması ile şehirlerin belirli bölgelerinde yapılan toplu konutlarla çözülmeye çalışılmıştır. Bu bakımdan Batı Avrupa şehirlerinin önemli örneklerinde tarihi devir ve toplumsal sınıflara ait eserler ile dönemlere ilişkin uygulamalara dayanan mimari, şehirlerin belirli bölgelerinde müstakil birimler halinde sıralanmıştır.

         

        Sanayileşme süreci ile birlikte şehirlerin nüfuslarında patlama yaşanmıştır. 1800’lü yıllarda Londra nüfusu bir milyonu aşan ilk sanayi kenti olmuştur. Daha sonra Paris ve diğer şehirler onu takip etmiştir. İlerleyen yıllarda bu şehirlerin nüfusları katlanarak artmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin şehirleri de kısa zaman içerisinde bu kervana katılmış ve dünyanın en büyük şehirlerine sahip ülke olmuştur. Bu ülkeye olan göç, sanayileşmenin ilk yıllarında olağanüstüdür.

         

        1825 yılında çağı ve kentlerin yapısını değiştiren önemli bir olay yaşanmıştır. Bu tarihte bulunan çimento, 1844’te Almanya’da ilk fabrikanın kurulmasının ardından dünyaya yayılmıştır. Çelik endüstrisindeki gelişmeler ve çeliğin inşaat sektöründe kullanılmaya başlaması öncelikle Amerika Birleşik Devletleri’nde çok katlı binaların inşa edilmesine imkân vermiştir. Eski teknoloji ile en fazla dört kata kadar ulaşabilen binalar hızla yükselmişlerdir.

         

        Dünyanın en fazla nüfusa sahip şehirlerin ve çok katlı binaların bulunduğu ABD’de gökdelenlerin hızla artışına sebep olan hadiselerden biri 1929 Dünya İktisadi Bunalımı olmuştur. Doğu ve Batı toplumları arasındaki iktisadi gelişmişlik farkından dolayı iktisadi buhran meydana gelmiş ve gelişmiş ülkelerin iç pazarlarının doymasıyla iktisadi çöküş başlamış; şirketler iflas etmiş, fabrikalar kapanmıştır. Tarihteki bu en büyük iktisadi bunalımı ABD gökdelen inşaatları ile atlatma teşebbüsüne girişmiştir. İşsizliği ortadan kaldırmak, fabrikaları ve ticari kuruluşları faal halde tutmak üzere inşaat sektörünü canlandırma politikasını uygulamaya koymuştu. Ortalama bir gökdelen inşaatı 45-50 000 kişiye istihdam imkânı yaratıyordu.

         

        Gökdelenler ABD’de iktisadi buhranın etkilerini azaltmakla kalmamış, işyeri ve konut ihtiyacını karşılamış, ulaşım, güvenlik, yönetim ve demokrasinin de önünü açmıştır. On- yirmi milyon nüfusu sahip olan metropollerde çok katlı binalar ve gökdelenler şehirlerin istikrar ve huzuruna katkı sağlamışlardır. Bir an Tokyo, New York, Washington ve diğer büyük metropollerin birkaç katlı işyeri ve konutlardan ibaret olduğunu farz edersek çok katlı binaların metropolleri yaşanabilir kılan unsurlardan biri olduğunu anlarız.

         

        Umberto Eco 9 Nisan 2013 tarihinde Hürriyet gazetesinde kendisi ile yapılan bir mülakatta şunları söylüyordu: “İstanbul, dünyada gördüğüm en güzel dört şehirden biri, Roma, Rio de Janerio, New York ve İstanbul. Paris ve Londra’da yaşamak isteyebilirim. Ama doğal güzellik derseniz bu dört şehri sayarım sadece. Bu dört şehre derin entelektüel duygular besliyorum”. (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=22982651) Umberto Eco doğal güzelliklerini dikkate alsa da İstanbul ve Roma dünyanın en eski ve ilk şehirleri olma unvanına sahip olan iki önemli tarih, kültür ve sanayi kentleridir. Rio de Janerio ve New York tarihleri daha yakın zamana dayanan büyük metropollerdir. New York ise doğal güzelliğinin yanında çok katlı binaları ve gökdelenleriyle hatırlanan bir şehirdir.  Umberto Eco’nun onu dünyanın en güzel şehirleri arasında zikretmesi New York gökdelenlerinin gelişigüzel değil, belirli estetik, kültürel ve teknik ölçülerle inşa edilmiş olmasından da kaynaklanmaktadır.

         

        Çok katlı binalar inşa edilmeye başladıkları tarihlerden itibaren birçok araştırma ve tartışmaya konu olmuştur ve bu günümüzde de sürmektedir. Bu konuda Batı Avrupa ve daha sonra dünyada bilim adamları ve aydınlar arasında kamplaşmalar yaşanmıştır.

         

        Her ikisi de 1858 yılında dünyaya gelmiş ve 1917 ve 1918 tarihlerinde vefat etmiş olan Emile Durkheim ile Georg Simmel o yıllarda Batı Avrupa ülkelerindeki sanayileşme, hızlı kentleşme ve göç sürecini yaşamış ve o konuda hâlâ varlığını sürdüren teori ve yaklaşımları ileri sürmüşlerdir. Durkheim kırsal kesimlerden göç eden insanların geleneksel kuralları, düşünme ve davranış biçimlerinin, şehir hayatında işlevsiz hale gelmesi ve şehrin kuralların henüz oluşmamış bulunması dolayısıyla içine düşülen kuralsızlık haline ifade etmek üzere “anomi” kavramını kullanmıştır. Georg Simmel de “Metropol ve Zihinsel Yaşam” (Simmel, 1996: s.81-89) adlı makalesinde metropollerin kalabalık nüfusları ve hızlı hayat temposu içerisinde ekonomi ve parayı ön plana çıkardığından bahseder. Metropollerde insanlar para ve mevki kazanma, yükselme veya konumlarını kaybetme imkân ve ihtimali ile sürekli bir gerginlik içerisindedir. Bu bakımdan metropollerde bıkma, usanma, gerilimler, ruh hastalıkları ve intihar insanları çepeçevre sarmaktadır.

         

        Gerek Durkheim, gerekse Simmel bu fikirlerini ileri sürdükleri sıralarda metropollerin nüfusları henüz birkaç milyona ulaşmamıştı. Günümüzde ise dünyanın en büyük şehri olan Tokyo 35 milyon, Meksiko City 28 milyon nüfusa sahiptir. Nüfusları 20 milyon bandında 10, 10 milyon civarında nüfusu olan 20 şehir vardır. (http://www.skyturks.com/dunyanin_en_buyuk_100_sehri.asp) Buna rağmen günümüzde metropollerle ilgili çalışmalarda Durkheim’in “anomi” kavramı üzerinde o kadar da durulmamaktadır. Simmel’in “Metropol ve Zihinsel Yaşam” adlı makalesine atıfta bulunan birçok eser hazırlanmasına rağmen metropoller, en azından gelişmiş ülkelere ait olanlar insanlara eskisi kadar ürkütücü gelmemektedir.

         

        Türkiye’de Kentleşme Süreci ve

        Çok Katlı Binalar

        Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu yıllarda zor şartlarda milli mücadeleyi sürdürmüş ve bağımsızlığını kazanmış, okuryazar tabakası sayıca az, iktisaden güçsüz, nüfusunun yüzde sekseni kırsal kesimde yaşayan, nüfusu kırk bini aşan sadece altı şehrinin bulunduğu bir tarım ülkesiydi.

         

        Türkiye’nin başkentinin Ankara’ya taşınmasının ardından kısa zamanda şehir bir şantiye haline aldı. Resmi binalar ile yabancı devletlerin büyükelçilik ve konsoloslukları, memur konutları, banka ve ticarethaneler ile Ankara’ya çalışmaya gelen birçok kişi için bina ve konutlar inşa edilmeye başlandı. Ankara’nın kent planı yapıldı ve uygulamaya konuldu. İlkin özellikle Ankara’daki hızlı kentleşme ve konut istihdamı için, daha sonra da ülke geneline şamil imar kanunları hazırlandı. Bu kanunlar zaman içerisinde sık sık değişerek ve her defasında af kanunu haline dönüşerek devam etti.

         

        İkinci Dünya Savaşı’nda başta ABD olmak üzere liberal kapitalist ülkeler galip geldiler. Bu ülkeler 1929 buhranı benzeri bir hadisenin tekrar yaşanmaması ve dünyanın tek bir pazara dönüşebilmesi için gerekli tedbirleri uygulamaya koydular. Karayolu taşımacılığının özendirilmesi, tarım makinelerinin yaygınlaştırılması, uluslararası serbest piyasanın ve çok partili sistemlerin teşvik edilmesi dünyanın birçok ülkesi ile birlikte Türkiye’de de etkisini gösterdi.

         

        Türkiye’nin Batı ittifakı içerisinde yer alması ve çok partili sisteme geçişi ile birlikte 1946’daki şaibeli seçimlerin ardından 1950 yılında Demokrat Parti iktidara geldi. Türkiye’de karayollarının yaygınlaşması, tarım alet ve makineleri ile traktörün köylere hızla yayılması kırlarda işsizliği artırdı. Bu suretle kırlardan kentlere yoğun bir göç hareketi ile birlikte kentlerin etrafında hızla gecekondular oluşmaya başladı. İlk yıllarda gecekondulaşmayı engellemek üzere yasalar çıkarılmışsa da zaman içerisinde göçün yoğunluğu, kent göçmenlerinin bürokrasi ve belediyelerdeki etkinliği ile oy potansiyelleri iktidarları bu yeni konutları meşrulaştıran yasalar çıkarmaya itti. Gecekondular şehirlerin etrafını bir ağ gibi saran bir veya birkaç katlı binalara dönüştüler.

         

        Türkiye’de 1985 yılına kadar kır ve köylerden kentlere yoğun göç yaşanırken bu tarihten itibaren küçük ve orta seviyede bir nüfusa sahip kentlerden metropollere doğru akış arttı. Esasen kentlere göç, sadece gecekondu bölgelerine değil şehirlerin bütün mahallerine doğruydu.

         

        Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara’nın Ulus semtinden başlayarak birkaç, bazı semtlerde de dört beş kata kadar çıkan konutlar yapılmaya başladı. Zaten İstanbul’da böyle bir apartmanlaşma söz konusuydu. 1950’lerden sonra bu süreç Anadolu şehirlerine de sirayet etti.

         

        1980’li yıllarda kooperatiflerle Türkiye’nin büyük illerinde çok katlı binalar yaygınlaştı. Ülkemizdeki binalar konut kalitesi bakımından nitelikli olmadığından zaman içerisinde hızla yıpranıyorlardı. Bunun yanında şehirlerin kalabalıklaşması ile birlikte merkezlere yakın bölgelerde arsa fiyatları artıyordu. Bu durum eski binaların yıkılarak daha çok katlı olarak inşa edilmesi sürecini başlattı.

         

        1983 yılında çıkarılan bir yasayla bazı bölgelerdeki gecekondulara tapu verilirken bazı gecekondulara ise tapu tahsis belgesi denilen, esasen tapu yerine geçmeyen ama o bölgede herhangi bir kent planlaması ve kamu inşaatı yapılma kararı alınana kadar tapu sahibi gibi işlem görülebilecek bir statü hayata geçirildi.

         

        1999 Marmara depreminden sonra oluşan hassasiyet başıboş, plansız, denetimsiz ve niteliksiz konutlara karşı tedbirler alınmasının zaruretini pekiştirdi ve bu konudaki bazı projelerin gerçekleştirilmesinin önünü açtı. “Kentsel dönüşüm ve kentsel yenileme” olarak adlandırılan uygulamalar bu süreçte çıkarılan yasalarla ivme kazandı.

         

        2003 yılından itibaren TOKİ (Toplu Konut İdarisi Başkanlığı) tarafından ülkenin hemen her bölgesinde sosyal konutlar, uydu kent, kentsel dönüşüm projeleri, afet ve göçmen konutları projeleri uygulamaya konulmuştur.

         

        Kentsel Dönüşüm ve Kentsel Yenilenme çerçevesinde bilhassa büyük kentlerdeki gecekondu bölgelerindeki uygulamalar anlaşılmaktadır. Gecekondusunun tapusu veya tapu tahsis belgesi olan gecekondu sakinlerine arsaları oranında şehrin muhtelif bölgelerinde inşa edilen toplu konutlardan yasanın öngördüğü şekilde mesken temin edilmektedir.

         

        Kentsel Dönüşüm ve Kentsel Yenilenme uygulamaları kapsamında yapılan konutların çok katlı ve bazılarının gökdelen kapsamında değerlendirilebilecek tarzda olduğu görülmektedir. Aynı zamanda bu konutlar daha önce iskân bulunmayan yahut şehrin kenar semtlerinde tarihi ve kültürel açılardan önemli sayılamayacak bölgelerde değil, çoğu zaman şehrin merkezinde de inşa edilmektedir. Sadece büyük şehir ve metropollerde değil Türkiye’nin orta seviyeli kent ve kasabalarında da çok katlılık, TOKİ binaları ve konutlarının öncülüğü ve özendirmesi ile diğer serbest müteahhitlik firmalarının faaliyetleriyle de devam ettirilmektedir. TOKİ konutlarının bir kısmı yüzünden birkaç bin nüfuslu kasabalar bile çok katlı binalarla tanışmaktadır. Bu durum kendi tarihi ve kültürel dokusunu kısmen de olsa koruyabilmiş olan küçük şehir ve kasabaların fiziki görünüşüne ve kimliğine zarar vermektedir.

         

        TOKİ’nin ülke genelinde inşa ettirmiş olduğu konutlar üzerinden hangi inşaat firmasının hangi ilde ihale almış olduğunu izlemek mümkündür. Zira bir inşaat firması o yöreye ilişkin bir konut tarzı tasarlamak yerine aynı mimariyi ihale aldığı her şehirde uygulamaya koymaktadır.

         

        Sonuç, Değerlendirme ve Öneriler

        Günümüzde dünya nüfusunun yarısı şehirlerde yaşıyor; 2030 yılına gelindiğinde ise yer kürede yaşayan her üç kişiden ikisi şehirlerde ikamet ediyor olacak (Reader, 2007: 23). Belirli aralıklarla yayımlanan dünyanın en büyük şehirleri sıralamasında ilk 270 şehir 35 milyondan başlayarak, 2 milyon nüfusu kadar iniyor. (http://tr.wikipedia.org/wiki/ N%C3%Bcfuslar %C4% B1na_g%C3%B6re_b%C3%BCy%C3%BCk_%C5%9Fehirler_listesi) Nüfusu milyonu aşan şehir sayısı her geçen gün artıyor. Yüz yıl önce sık ormanları ve doğal güzellikleri ile hatırlanan Afrika kıtası bile bugün dünyanın en fazla devleti içerisinde barındırması ve metropolleri ile dikkati çekiyor.

         

        Ülkemizin nüfus artış hızı azalmakla birlikte hızla kalabalıklaşmaya devam ediyor. ADNKS (Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi) verilerine göre Türkiye’nin nüfusunun 77 milyona ulaştığı, il ve ilçe merkezlerinde ikamet eden nüfusun % 91.3, yıllık nüfus artış hızının %0 13.7, toplam nüfusunun % 18.5’inin İstanbul’da, % 6,6 Ankara, % 5.3 İzmir, % 3.6 Bursa, % 2.8 Antalya’da ikamet ettiği açıklandı (http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=15974).

         

        Dünyada ve ülkemizde sayıları birkaç milyonu bulan, aynı hızla göç almaya ve şehir içi nüfusu ile de artmaya devam eden şehirlerde çok katlı binaların yapılmasının bir zaruret halini aldığını söyleyebiliriz. Metropollerde güvenlik, ulaşım ve yönetimi ancak çok katlı binalar sağlayabilmektedirler. Fakat ülkemizde çok katlı binaların şehirlerin tarihi dokularına, kültürel yapısına, insan ilişkilerine büyük ve telafisi mümkün olmayan hasarlar verdiği gerçeği, meselenin hakiki boyutudur.

         

        Şehirler ülkelerin tarihi, ekonomik, kültürel, dini, sınıfsal ve diğer pek çok unsurla ilişkili olarak kurulmuş ve varlıklarını sürdürmektedirler. Eski uygarlıklardan günümüze kalan eserler daha kalıcı malzeme ile inşa edilmiş olanlardır. Devletlerin, güçlü toplumsal sınıf ve inanç gruplarının mali desteğini sağladıkları eserler zamana karşı daha fazla direnebilmektedirler. Geniş halk kitlelerinin ikamet ettiği binalar daha niteliksiz malzeme ile inşa edildiği için kalıcı değillerdir. Batı Avrupa şehirleri bu devletlerin, kiliselerin ve burjuvazinin en güçlü oldukları devirlerde inşa edilmiş ve yenilenmiştir. Bu ülkelerde şehirlerin tarihi ve kültürel yapıları üzerinde hassasiyet gösteren burjuvazi, aydınlar ve kentli tabakalar mevcuttur.

         

        Türkiye’nin son birkaç yüzyılında iktisaden güçsüz, nüfusunun önemli bir kısmı kır, köy altı ve köy yerleşim birimlerinde yaşayan, hatta ciddi bir göçer nüfusa sahip geri kalmış bir ülkedir. Batı Avrupa’da bir kısmı devlete ait muhteşem ibadethane ve binalarla şehirler donatılırken, Osmanlı devleti yabancı devlet temsilcilerini karşılayabilmek ve uluslararası alanda itibarını ayakta tutmak üzere saraylar inşa edebilmek için dışarıdan borç almak zorunda kalmıştır.

         

        Osmanlı’dan günümüze kadar kalan eserleri ve semtleri bugün yaşatamamış durumdayız. Yahya Kemal’in İstanbul’undan geriye fazla bir şey kaldığını söylemek zordur. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”inde zikredilen şehirlerin fiziki, ruhi ve manevi atmosferinden çok az şey kaldı. Ancak bu eserde ele alınan şehirlerde halkın ikamet ettiği konutların köhneliği, haraplığı ve sefil hallerinden de bahsedilmektedir. Bu binaların önemli bir kısmı zamana karşı direnememiştir.

         

        Payitahtın merkezi İstanbul ve Milli Mücadele’nin ruhunu taşıyan başkent Ankara başta olmak üzere tarihi özelliği olan hemen hiçbir şehir gerektiği kadar korunmamıştır. Çoğu zaman da devlet yetkilileri ve mahalli yöneticilerin bu konuda ihmalinden öte vebali ve kabahati vardır.

         

        Ülkemizde şehirli okuryazar bir orta sınıfın bulunmaması, iktisadi güçsüzlük ve şehirleri oluşturan kalabalıkların önemli bir çoğunluğunun yakın zamanlarda köylerden göç eden kesimlerden ibaret olması gibi etkenleri de sayabiliriz.

         

        2007 yılında çeşitli bilim dallarına mensup bir grup bilim adamı ile Ordu - Kabataş bölgesinde sürdürülen bir gezi ve sempozyuma katılmıştım. Dünya harikası Perşembe yaylasını ziyaret ettiğimiz sırada gölün etrafındaki köy evleri ile ağaç gövdelerinden yapılmış geleneksel birkaç barakanın dışında villa ve yazlık yığınları ile karşılaşmıştık. Bu binalar Perşembe yaylasının doğal ve tarihi niteliğine zarar vermekteydi. Yörenin geleneksel mimarisine uygun barakalardan birinin görüntüsünü kaydederken o bölge sakinlerinden ve hatta bize o yöreyi gezdiren yetkililerden biri bizim “kendi sefaletlerinin fotoğrafını çektiğimizi” düşünerek, “Bu bina buranın görüntüsünü bozuyor. Bunun gibi bir iki tane daha kaldı. Onlar da ortadan kalkınca rahatlayacağız.” dedi. Ben de “Aslında bu yapılar korunarak, diğerlerinin tümünün yıkılması gerekir” dedim (Sağlam, 2007: 50-57). Bundan başka bir temasımız olmadığından, o yetkilinin sözlerinin istihza ile söylenmiş bir serzeniş mi, yoksa düpedüz söylendiği gibi anlaşılması gereken bir ifade mi olduğu hakkında bir kanaat edinemedim. Muhtemelen ilkiydi.

         

        Şehirlere sonradan göç eden köylüler için de şehir ayak uydurulması gereken mahallerdir. Onunla bütünleşmesi, tarihi ve kültürel yönünü özümsemesi birkaç kuşak alacaktır. Perşembe yaylasındaki belediye yetkilisinin bir an için durumun vahametini mizahi bir dille anlatmak için değil, hakikaten o kanaatte olduğunu farz edelim. O takdirde onun için güzel olan ve korunması gerekenin villalar ve yazlık tipi konutlar olduğunu düşünebiliriz. Belki de Perşembe yaylasının geleneksel barakalarında yaşamıştı; ona cazip gelen villalardaki hayattı. Onun baktığı yerden çarpık villa yazlık yığınları çok estetik ve çağdaş görünüyordu.

         

        İstanbul dünyanın nüfusu en fazla olan şehirleri arasında on sekizinci sıradadır. Yaklaşık on yıl önce sıralamalarda otuzlu rakamlara karşılık geliyordu. Dünyanın ilk sanayi şehri olan ve 1810’lu yıllarda nüfusu bir milyonu aşan Londra ve daha sonra Paris gibi Avrupa’nın sanayi şehirleri günümüz İstanbul’unun nüfus bakımından çok gerilerinde kalmıştır. Türkiye’nin kentten kente göç hareketi öncelikle İstanbul olmak üzere birkaç metropolde yoğunlaşmaktadır. İstanbul ile diğer birkaç metropollümüzün otuz, kırk, elli yıl sonra nüfuslarının hangi rakamlara kadar ulaşabileceğini tasavvur etmek ürkütücüdür.

         

        Nüfusun dengeli dağılımı ve sanayinin birçok bölgeye aktarılması Avrupa şehirlerini yaşanabilir kılmaktadır. Birçok gelişmekte olan ülke gibi ülkemizde de ne yazık ki nüfus yığılmasının birkaç metropole odaklanmış olması hazin bir durumdur.

         

        Türkiye dengeli bir nüfus dağılımını gerçekleştirme ve sanayi kuruluşlarını ülke geneline yaygınlaştırma imkânından büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Bu konuda esasen bütün siyasi parti ve kuruluşların ortak tavır geliştirmesi ve çalışmalar yapmaları gerekmektedir.

         

        Metropoller artık tümüyle geriye döndürülemez bir hacme ulaşmışsa çok katlı binaların ancak şehirlerin eski ve tarihi bölgelerine çok uzak mesafelerde inşa edilebilmeleri için taviz verilemez politikalar belirlenmelidir. Metropollerde nüfus, yönetim, asayiş ve sistemin işleyebilmesi bakımından çok katlı binalar ne kadar zaruri ise, şehirlerin tarihi, kültürel ve tabii dokusunu korumak ondan daha önemlidir. Bu ikisini bir arada uygulayabilmek için önümüzde Batı Avrupa şehirleri örneği durmaktadır.

         

        Bir başka mesele de bizim için tarihi olanın ne olduğu noktasında düğümlenmektedir. Tarihle sürekli çatışan çeşitli fikir hareketlerine mensup okuryazarların bulunduğu bir ülkeyiz. Her grubun kendi tarihi ve kahramanları vardır. Kimine göre tarihi olan ve korunması gereken, diğerine göre yok edilmesi yahut yıkılmasında mahzur olmayandır. 1924 yılında inşa edilmiş olan tarihi Emek sineması yerine AVM inşa etme gerekçesiyle yıkılması buna verilebilecek en önemli örnektir. Emek sineması kimi zihniyet mensuplarına göre yıkılmasında mahzur olmayan bir tarihi eserdir.

         

        Şehirlerin tarihi ve eski bölgeleri dikkate alınarak, çok katlı binaların bu bölgelere yakın yerlerde inşa edilmemesi noktasında projeler gerçekleştirilmeli ve ilgili şehirlerin tarihi ve kültürel özelliklerini esas alan haritalar hazırlanmalıdır. Anadolu’daki Üniversitelerin kendi bölgelerindeki şehirler için bu tarz bilimsel araştırma ve projeler geliştirmeleri mümkündür. Bunun yanında Anadolu’nun orta ve küçük şehirleri için çok katlı bina sınırlamaları yeniden tespit edilmeli ve alınan kararlardan taviz verilmemelidir.

         

        Çok katlı binalar ve gökdelenlerin birbirleri ile arasındaki mesafeler konusunda Batı Avrupa ve ABD’deki örnekler incelenerek Türkiye için de model geliştirilmelidir. Bu şehirlerde çok katlı yapılar aynı zamanda yeşil alan kazanmak bakımından da bir fırsat olmuştur.

         

        Çok katlı binalar ve gökdelenler konusu metropoller için belirli şart ve kurallara uyulmak şartıyla realite olarak kabul edilirse o konuda politika üretmek mümkün olabilir. Çok katlı binaların evrensel olduğu kadar, yerli kültür ile de harmanlanması veya yerli bir mimariye dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği sorusuna cevap aranabilir. Ülkenin tarihi, kültürel dokusunu tahrip ederek şehirlerimizin ebediyen kaybedilmesine yol açmamak şartıyla.

         


         

         

        * Doç. Dr., Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

        Kaynaklar

        Abacıoğlu, Muhittin; Abacıoğlu, Ali; (2013), Açıklamalı (Soru ve Cevaplı) – Kentsel Dönüşüm Kanunu ve İlgili Mevzuat, 3. Baskı, Ankara: Seçkin Yayıncılık.

        Reader, John; (2007). Şehirler, Çeviren: Fatine Bahar Karlıdağ, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

        Sağlam, Serdar, (2007). “Yörenin Sosyolojik Değerlendirmesi”, Aybastı Kabataş Kurultayı Bilimsel Gezi Notları 12- 13 Mayıs 2007, (ed. Salim Şengel), Eskişehir: Aybastı- Kabataş Kurultayı Yayınları No: 8, s. 50- 57.

        Simmel, Georg; (1996). “Metropol ve Zihinsel Yaşam”, Kent ve Kültürü, Cogito, s. 81-89.

        (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=22982651)

        (http://www.skyturks.com/dunyanin_en_buyuk_100_sehri.asp)

        (http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=15974)

        (http://tr.wikipedia.org/wiki/N%C3%BCfuslar%C4%B1na_g%C3%B6re_b%C3%BCy%C3%BCk_%C5%9Fehirler_listesi)


Türk Yurdu Mart 2014
Türk Yurdu Mart 2014
Mart 2014 - Yıl 103 - Sayı 319

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele