Bir Dönem, Bir Zihniyet

Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

“Ruhların muvazeneti kitap ile hayat

arasındaki âhenkten husule gelir.”

Ziya Gökalp

 

Dedelerimizin büyük meziyeti, hayatlarının kendilerine

has ve gerçek olmasıydı. [...] Bizim için asıl olan miras,

ne mâzidedir, ne de Garp’tadır; önümüzde

 çözülmemiş bir yumak gibi duran hayatımızdadır.”

 

Ahmet Hamdi Tanpınar

         

         

        Gökalp, cemiyeti biri münteşir (dinamik), diğeri de müteazzi (statik) olmak üzere ikiye ayırır. Dâhiler ve kahramanlar dinamik cemiyeti, resmî mevkideki zevat ise statik cemiyeti temsil eder.[1] Bunlardan birincisi kuvvetini maşeri vicdan ve fertlerden alır ki buna sivil toplum denir. İkincisi ise kuvvetini ya cansız ananelerle bunların yazıya geçirilmiş biçimi olan yasalardan ya da dinamik cemiyetin sürekli kendini yenileyen maşeri vicdanından alır ki buna da devlet denir. Bir cemiyette bu iki kuvvet arasında muvafakat olmaz ise bunların çarpışmasından ruhlarda şiddetli bunalımlar ve dengesizlikler vücuda gelir.

         

        İmdi, Türk üniversitesine ilk defa modern anlamda ilmî ve metodik düşünceyi getiren bir şahsiyetin, Gökalp’in analizleriyle mevzuya girmem, sözlerinin üzerinden şu kadar zaman geçtiği için tuhaf görünebilir. Bazıları hâlâ mı aynı çizgi diye küçümser bir gözle bakıyor da olabilir. Söze Gökalp’le girmem, güncel olayların analizinde ondan pasajlar alarak kendisine bir pâye vermek değil elbette. Gökalp yukarıda bazı bölümlerini aldığım fikirlerini, eğitim üzerine yazdığı bir seri makaleler dizisinden birinde ifade etmişti.

         

        Ölümünden az önce üniversiteye tekrar kabulü için yaptığı müracaatı cevapsız bırakılan bir mütefekkirin, vefatının hemen akabinde ‘üniversite meclis salonuna adını taşımak üzere boş bir sandalye’ konulması, kendisine duyulan borcun ödenmesi anlamına gelmiyordu tabii ki. Fikirleri de aynen şahsına yapılan muamele gibi kadirnâşinas bir muameleye tâbi tutulan bu ilk sistematik düşünürümüz, hâlâ yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.    

         

        Gökalp’in o makalesinde bizim ‘sivil toplum’ olarak adlandırdığımız dinamik cemiyet tabiri, elbette başıboş ve günümüzde anlaşılan şekillerinden farklı olarak örf’’ün zıddı bir mana içermiyordu. Örften anlaşılan ise bir cemiyette kendiliğinden oluşan ve sürekli tekâmül hâlinde olan değerler haznesi ya da millî kültürün dinamik biçimidir. Ancak örftür ki toplum vicdanında bir vecd uyandırabilir. Ölü değerler vecd uyandırmadığı için örfün dışında kalırlar. Sadece örfe dayanmayan ölü değerler değil, bunlar üzerine kurulmuş sosyal ve resmî kurumlar da hiçbir vecd ve heyecan uyarmadığı gibi, toplum ruhuyla da hiçbir surette uyum sağlayamazlar. Şu halde örf hem güncel, hem de millî ve kendiliğinden oluşan değerler bütünü ya da hissiyat-ı âmmedir. Buna kısaca millî kültür de denebilir. Zaten Gökalp’in örften anladığı da hars, yani kültürdür.

         

        Türkiye bugünlerde hararetle iki meseleyi tartışmaya açmış bulunuyor: Yeni Anayasa ve 28 Şubat tartışmaları. Her iki meseleye de Gökalp’in yıllarca sene önce çizdiği serinkanlı ilmî çerçeveden bakma imkânımız var. Gökalp’in fikirleri, bize, meselenin kaynağında eskilerin deyimiyle müdevvenat diye tabir olunan anayasa, yasa, tüzük, yönetmelik, yönerge vs. şeklinde uzatılabilecek olan yazılı kurallarla, cemiyetin kendini sürekli yenilediği sosyal realiteler arasındaki uyuşmazlık bulunduğunu hatırlatıyor. Yüz elli küsur yıldır enerjisinin önemli bir kısmını kanun-u esâsi tartışmalarıyla geçiren bir milletin çocukları, kaynağını toplum vicdanından alan kısa ve öz bir anayasayı niçin hayata geçiremediklerini düşünmek yerine, karşıtlarıyla boğuşmayı tercih ediyorlar.

         

        Örf kavramını efkâr-ı âmmeden farklı olarak kendiliğinden oluşan bir durumu ifade için kullanan Gökalp, aynı kavramı hissiyât-ı âmme anlamında da kullanmaktadır. Biz bu ikisine ilave olarak hassasiyet-i âmme ya da hassasiyet-i hususiye ve hassasiyet-i mahsusa kavramlarını da kullanabiliriz. Hissiyât-ı âmme, fertlerin de üzerinde bir tür kamu vicdanı gibi hareket eden dinamik cemiyetin –buna dinamik kültür ya da örf de diyebiliriz- toplamından ibarettir. Efkâr-ı âmme ise birkaç gazete tarafından güncel bir amaç için ‘formüle edilen’ bir kamuoyu faaliyetidir ki, her zaman kamu vicdanına uygun olmayabilir. Çünkü bir cemiyette, belli bir maksada mahsus olarak formüle edilmiş birbirinden farklıbirden fazla efkâr-ı âmme bulunabilir. Hassasiyet-i âmme ya da bizim yakın tarihimizde çok daha öne çıkan hassâsiyet-i mahsusa kavramı ise küçük fakat etkili bir azınlığın duyarlılıklarını ifade ediyor.

         

        Bazıları burada kullandığım hassasiyet-i mahsusa kavramını derin devlet olarak anlayabilir. Kendilerini devlet yerine koymak isteyen küçük bir mütegallibeyi, bu tür tabirlerle meşru bir zemine oturtmak isteyenlerin tedavüle soktuğu bu kavram, hakiki manasında iki bin şu kadar yıllık bir devlet geleneğine sahip olan Türk milletinin devlet geleneğini asla temsil edemez. Cevdet Paşanın deyimiyle fenâ fi’d-devlet olamayan parazit bir zümreyi derin devlet değil, devlet mekanizmasını tahrip eden güveler olarak tanımlamak çok daha doğru bir tanımlama olabilir. Netice olarak bizim hassasiyet-i mahsusa kavramı ile kastettiğimiz mana, belli bir dönem hüküm ve kuvveti elinde tutan Batıcı ve pozitivist karakterli köksüz bir yapıdır. Bunların devlet ya da devlet geleneğiyle alakası olmadığı gibi, devletin dayanağını oluşturan ana omurgayla da hiçbir ilişkileri yoktur.

         

        Türkiye, hilafetin saltanatından, bürokrasinin saltanatına evirilen bir süreci bütün acılarıyla yaşadı. Adına her ne denilirse denilsin, tek ve çok partili demokrasi deneyimlerinin hepsini şu veya bu şekilde yaşayan Türk demokrasisi, şimdi de beyefendinin demokrasisini aşmaya çalışıyor. Bu da nihayetinde bir süreçtir ve mutlaka aşılacaktır. Fakat bütün bu süreçlerde değişmeyen yegâne şey, resmî olanla olmayan arasındaki hakiki âhengin bir türlü kurulamamış olmasıdır. Hakikatte asıl sorun, muhakkak surette bu âhengin kurulmasından çok, bunu sağlayacak nesnel mekanizmaların oluşturulamamış olmasından kaynaklanıyor.

        Bugün 28 Şubat sürecinde brifing veren generallerle, bunları dakikalarca ayakta alkışlayan yüksek yargı mensubu memurların davranışlarını cesaretle eleştiren yazılar görüyoruz. İçimin bir tarafı her nedense bu tür eleştiri yazılarına karşı tuhaf bir yabancılık hissi duyuyor. İlk başlarda çok da anlam veremediğim bu hissiyata esaslı bir dayanak ararken, vicdanımı rahatsız eden esas garabetin, ucuz cesaret gösterileri olduğunu fark ettim. Bir süreci esaslı bir şekilde yargılayıp gereğini yapmaktan ziyade, bunu bir intikam histerisi hâline getirmek ya da kişisel gösterilere alet etmek kadar gayriahlâkî bir davranış tarzı gösterilemez. Bundan çok daha sakıncalı olanı ise birilerinin, yaşanan meşum bir süreç üzerinden kendilerine şahsi prim kazanma istekleridir. Bu son ihtimal, sadece ülkeye milyarlarca dolar kaybettirmiş bir sürecin tepeden inmeci mimarlarına masumiyet kazandırmıyor, aynı zamanda sayısız memleket evladında psikolojik sarsıntı ve kişilik parçalanması oluşturmuş mütegalliplerle mağdurların aynı kategoride değerlendirilmesi gibi bir ihtimale zemin hazırlıyor.

         

        Bu sürecin hakiki bir mağduru sıfatıyla, bütün yargılama süreçlerinin içeriden kültürel, dışarıdan ise hiçbir siyasal baskıya maruz bırakılmadan teknik bir olay biçiminde icra edilmesi sadece benim değil, benim gibi bütün mağdurların ortak arzusu olabilir. O dönemde benim de mensubu bulunduğum üniversiteden, birilerine yaranmak amacıyla iki yüz yetmiş küsurdan fazla akademisyenin ilişiği kesildi. Geriye kalan çoğu akademisyenin sicilleri ise, yasal olmayan yollarla geriye doğru işletilerek bozuldu. Konuyla ilgili sayısız dava açıldı ve çoğu, zaman aşımından takipsizlikle sonuçlandı. Bizden önceki nesiller çok daha ağırlarını yaşadığı için ayrıntıya girmek uygun olmasa bile, kayıp yılların sinir sistemi, kalp ve hissiyatımda biriktirdiği acıların unutulması elbette mümkün değil. Büyük-büyük dedelerinden başlayarak babası da dâhil olmak üzere memleketin en ücra yerinden çıkmış birisi olarak, bilmem hangi mahfildeki birilerinin vereceği alelusul bir kararla benim de dâhil olduğum bir neslin mukadderatının masaya yatırılması, hazmedilecek şeyler cinsinden değil elbette.

         

        Mamafih mesele şahsî bir hesap meselesi de değildir. Mesele, gelinen nihai dönemeçte nasıl bir yöntemle yola devam edilip edilemeyeceği noktasında toplanmış bulunuyor. Eskiden olduğu gibi indî, keyfî, kişiye göre eğilip bükülebilen ıslak yöntemlerle tabii ki yönümüz tayin edilemez. Çıkar yol, her türlü kişisellikten arındırılmış nesnel ve rasyonel yöntemlerle çıkış yolunun aranmasıdır. Hem 28 Şubat sürecinin yargılanması, hem de yeni anayasanın yapılması meselesinin halline dair harcanan mesainin özü de bu noktada toplanıyor.

         

        Ruhları dengeye getirerek devlet-millet birliğini sağlayacak köklü bir yenilenme çığırı açması beklenen bu sürecin, sen-ben davaları ve şahsi siyasi hesaplara kurban edilmeden sağlam bir çözüme kavuşturulması, sadece iyi niyetle halledilebilecek şeyler cinsinden değildir. İşin temeli, Gökalp’in yıllar önce ciddi bir problematik olarak önümüze koyduğu sosyolojik ve epistemolojik bir yöntem sorununda yatıyor. Yapılacak anayasal düzenleme, kendiliğinden oluşan ve sürekli tekâmül hâlinde olan millî kültür üzerine değil de örfe, yani millî kültüre dayanmayan ölü değerler üzerine kurulmak istenirse, sadece yeni problemler üretilmekle kalmaz, aynı zamanda uygulanabilirliği son derece düşük kalacağı için devlet otoritesi de zaafa uğratılmış olur.

         


        


        

        [1] Ziya Gökalp, Makaleler V, (haz.) Rıza Kardaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981 Ankara, Sf., 104. 


Türk Yurdu Temmuz 2012
Türk Yurdu Temmuz 2012
Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele