Gündeme Dair Notlar

Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

        Anayasa Değişikliği Çalışmaları

         

         

        Türkiye’nin gelecek on yıllarına yön verecek yeni bir anayasanın yapımı için çalışmalar yürütülüyor. Bu yapılırken de özellikle yakın geçmişte yaşanan etnik bölücülük olayları ile din özgürlüğü alanındaki gelişmeler özellikle ön plana çıkartılıyor. Bu çalışmalar yapılırken şu noktanın asla unutulmaması gerekir:

         

        Türk milleti kavramı tarih içinde oluşmuştur ve bin yıldır bu topraklarda İslam dini milletimizin kültürüne damgasını vurmuştur. Türkiye’de din-devlet ilişkilerini, tarihî tecrübeleri bize benzemeyen Batı Avrupa ülkeleriyle ya da İran ve Suudi Arabistan’la aynı zeminde tartışmak, bu alandaki problemlere bu çerçevede çözüm aramak yanlıştır. Öte yandan Türk kavramını bugün Türkiye’de yaşayan etnik gruplardan birisiymiş gibi algılamak ya da sunmak son derecede yanlıştır. Büyük medyadaki kalem köşe sahiplerinin ve millî hassasiyetleri olmayan okumuş-yazmış tabakasının yarattığı kafa karışıklığının acilen giderilmesi gerekiyor.

         

        Anayasa ile ilgili çalışmaların birinci kritik noktası Türk milleti, Türk kimliği ve resmî dil olarak Türkçe konusudur. Bazıları Türk yerine Türkiyeli kavramını önererek bir çözüm yolu bulmaya çalışıyor. Bu eğer Türk kavramını rahatsız edici bulanları iknaya yönelikse, isabetsiz bir çözüm arayışıdır. Zira Türkiye kelimesi de Türk kelimesini içerir. Burada yaşayan milletin adı Türk milletidir ve bu kavramdan atılacak bir geri adım bölücüleri tatmin etmeyeceği gibi bunun akabinde meydana gelebilecek diğer adımlar, bu ülkeyi giderek derin bir bölünmeye götürecektir.

         

        Bir başka kritik nokta da özerklik veya daha yumuşak ifadeyle adem-i merkeziyetçilik esasına göre yerel yönetimlerin yetkilerinin arttırılması önerileridir. Türkiye’nin tarihî gerçekliği, etrafımızda veya dünyanın başka coğrafyalarında yaşanan tecrübeler etnik ve mezhebî temellere dayalı bir adem-i merkeziyetçiliğin ergeç bölünmeye yol açacağını gösteriyor. Ülkemizin birliği ve devletimizin bekası açısından bu tür aldatıcı hayallare itibar edilmemesi şarttır. Federalizm, eyalet sistemi farklı tarihî tecrübeleri olan birkaç ülkede iyi sonuçlar vermiş olabilir, ama bizim tarihî tecrübemiz hep merkezileşme istikametinde gelişmiş, bunun zaafa uğradığı dönemlerde yaşananların etkisiyle bir sonraki dönem yine aynı siyasetin uygulanmasına tanık olmuştur. Klasik Osmanlı dönemi, sonra 18. yüzyılda âyânların taşrada etkisinin artması, ardından da 19. yüzyılda II. Mahmud devri ve Tanzimat döneminde merkeziyetçi sistemin ihyası bunun en bariz göstergesidir. Burada katı merkeziyetçi bir anlayışı savunmak söz konusu değildir. Ancak etnik esaslı idarî yapılanmanın her yönden bir ayrışmayı hızlandıracağının altı çizilmelidir. 3-5 Haziran 2011 tarihinde Gerede’de yapılan Türk Ocakları 100. Yıl Hazırlıkları Toplantısı sonuç bildirisinde de vurgulandığı üzere, “Devletimizin kuruluş felsefesini değiştirmeyi amaçlayan görüşlere itibar edilerek devletimizin adının, vasfının tartışma konusu yapılması” gibi hususların müzakereye açılması dahi son derecede mahzurludur.

         

        Bütün bu hususlar çerçevesinde Millî Mücadele’yi yürüten ve Cumhuriyeti kuran Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, zamanın gelişmelerin uygun demokratik bir anayasa hazırlamasının gerekliliğini kabul ediyoruz. Bununla birlikte yeni anayasada, Türk milletinin birliği ve Türk devletinin bekası açısından kesinlikle olumsuz sonuçlara yol açacak olan “Türkiyelilik” kimliği, Türkçeden başka dillerde resmî kurumlarda eğitim verilmesi, yerel yönetimlere idarî özerklik verilmesi gibi hususlara asla kapı aralanmaması vazgeçilmez bir gerekliliktir. Meclisimizin bu konuda, kendisine tevdi edilen millî iradeyi temsil görevini lâyıkıyla yerine getireceğine inanıyoruz.

         

         

         

        “Kürt Sorunu”nu Çözme Girişimleri ve Seçmeli Kürtçe Dersi

         

         

        Son günlerde bir siyasî partinin inisiyatifiyle başlatılan ve “Kürt sorunu”nu çözmek amacıyla yapıldığı söylenen girişim, bugüne kadar bu vadide yaşananlardan gerekli dersin hâlâ çıkarılamadığını gösteriyor. Türkiye’de 10 yılı aşkın süre zarfında demokratikleşme alanında hayata geçirilen uygulamalara ve etnik milliyetçiliğe verilen bütün tavizlere rağmen bölücü örgüt çizgisinde siyaset yapanların dilleri daha keskinleşiyor, daha bölücü bir hal alıyor. Bunun karşısında cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşendiğinin farkına varamayan siyasî kadrolarımız nereden geldiği bilinmeyen telkinlerle çözüm adına ortaya çıkıyorlar. Türkiye’yi 30 yıldır uğraştıran ve iç ve dış pek çok odak tarafından devamında yarar görülen bölücü terörün sona erdirilmesi, Türkiye’nin terör mücadelesine harcadığı imkânlarını toplumun geleceği için kullanması milletini ve insanlarını seven herkesin arzusudur. Taze fidanların, mehmetçiklerin ve polislerimizin “gök ekini biçer” gibi toprağa düşmesi, topluma yönelik eylemlerdeki can kayıpları hepimizi derinden üzüntüye boğmaktadır. Bununla birlikte, terörü ve şiddeti siyasî amaçlarını gerçekleştirmek için kullananların başarıya ulaştıkları izlenimi verecek hiçbir yaklaşım kabul edilmemelidir. Türk milletinin temsilcisi olan milletvekilleri ve siyasî parti liderleri, millî meselelerin çözümünü bölücülüğe prim vermeden gerçekleştirmekle yükümlüdür. Bu ülkenin bütün yurttaşlarının kendisini Türk devletinin yönetiminde rahat, huzurlu ve güvende hissetmesi için terörün her halükârda gündemden çıkarılması bir zorunluluktur.

         

        Bu bağlamda önümüzdeki yıldan itibaren mahallî dillerin ve en başta da Kürtçenin yeterli talep olması halinde seçmeli ders olarak okutulmaya başlanacağına dair karardan vaz geçilmesini talep ediyoruz. Herkesin ana dilini kullanması, ana dilinde neşriyat yapması, özel kurslarda öğrenmesi önünde herhangi bir engel yoktur. Ancak devletin ilköğretim kurumlarından başlayarak ileride Kürtçe eğitim-öğretim uygulanmasına gitmesi mukadder bir değişikliği son derecede sakıncalı buluyoruz. Haftada birkaç saatlik seçmeli bir Kürtçe dersinin etnik bölücüleri tatmin etmesi bir yana onların “anadilde eğitim” taleplerini kamçılayıcı etkisi olacaktır. Hâlbuki Türk Ocakları olarak anayasa değişikliğine ilişkin görüş ve önerilerimizde de açıkladığımız gibi, “Kürtçenin eğitim dili olmasını isteyenler, bireysel planda kültürel bir hakkın kullanılmasını değil, ayrılıkçı etnik bilincin devletin okulları kanalıyla yaygınlaştırılmasını, derinleştirilmesini istiyorlar.”

         

        Etnik kökenine ve mezhebine bakmaksızın Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün yurttaşlarını Türk milletinin bir ferdi olarak gören, millet kavramını etnisiteye indirgemenin ve terör yöntemiyle ülkeyi bölmeye çalışanların hak arayışı içinde olduğunu ima eden “Kürt sorunu” kavramlaştırmasının yanlışlığını vurgulayan Türk Ocakları olarak, bu hassas konuda adım atılırken son derecede dikkatli olunmasını; yetkili makamların, neticede bu ülke insanlarının ayrışmalarına ve psikolojik olarak birbirlerinden kopmalarına yol açması mukadder uygulamalardan özenle kaçınmalarını tekraren hatırlatıyoruz.

         

        Son olarak da şunu vurgulamak lazım: Aydınların ve ülkeyi yönetenlerin görevi; bütün bu konuları, etrafımızda ve dünyada yaşanan kritik gelişmelerden bağımsız olarak değil, tam da bunlarla içiçe olduklarını bilerek iyice tetkik etmek, düşünmek ve ondan sonra da geleceğe dönük sağlıklı çözümler üretmektir.

         


Türk Yurdu Temmuz 2012
Türk Yurdu Temmuz 2012
Temmuz 2012 - Yıl 101 - Sayı 299

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele