Leylâ Elburuz da Gitti

Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

        Bilmem bütün dünyâda geçer bir kânun mudur? Bizde, neredeyse doğmak ve ölmek kadar kesin ve keskin bir kâidedir: En değerlilerimiz, en sessiz gidenlerdir.

         

        

         

        Leylâ Hanım, “değer”e değer katan müstesnâ yaradılış ve yaşayışta insanlardandı. Cumhûriyet’in ikinci yılında, elimizden henüz çıkmış topraklarda doğmuştu(Lübnan 1924). Beyrut, çok önemli bir Osmanlı şehriydi. Hatırı sayılır bir kültür merkezi, Doğu ve Batı anlayışlarının pek çok rengiyle parlayan bir günlük yaşayışla, göz dolduran bir şehirdi. 19. yüzyıl Beyrut’u ve Lübnan’ında, Napolyon’la başlayan Fransız ilgisinin sonucu netleşmiş, Fransızlık, Osmanlılığın nüfûzuna kastedecek şekilde tam olarak yerleşmişti. İki kültürlü hayatın yer yer iki ayrı koldan aktığı bir dönemdi.

         

        Leylâ Hanım, böyle bir Lübnan’da doğdu. Ülkeler kaybederek o günlere gelen neslin bütün acılarını genlerinde taşıyan, sıkıntılarla boğuştuğumuz dönemin çocuğuydu. Hayâtı da buna paralel sıkıntılarla geçecekti. Biyografisini, bütün detaylarıyla bilebilmek, o devri bir de onun ve çevresinin yaşadığı çerçeveden görmek isterdim. Fakat, bu çok zor bir işti, çünkü Leylâ Hanım, kendisinden hemen hemen hiç bahsetmezdi. Kendiliğinden bahsetmediği gibi, soruları da kısa yoldan cevaplayıp geçerdi. Belki çok acı şeyler yaşanmıştı, belki çok uzun ve detaya girmeden anlaşılmayacak kadar girift hikâyelerdi, belki de mahviyete bürünmüş bir insan olduğu için kendisiyle ilgili hususları öne çıkarmıyordu. Her ne sebeple olursa olsun, biz o büyük hayat hikâyesinden mahrûmuz.

         

         

*****

 

        Leylâ Hanım, benim genel müdürümdü. Vakıflar Genel Müdürü olarak görev yaptığı üç yıla yakın zamânın önemli bir kısmında yakınındaydım. Yüksek şahsiyetine, geniş bilgisine, dünyâyı, insanları ve kitapları tanımasına rağmen şaşılacak kadar saf bir gönül taşımasına hayranlıkla bağlanıvermiştim. Onda sanki “ego” silinmişti. Kendisi için bir şey düşündüğünü düşündürecek ne hâlini, ne bir hareketini hatırlıyorum. En azından objektif, ama bütünüyle karşısındakini düşünen bir asâletle görünürdü. Bunu da ancak çok dikkat ederseniz anlardınız. Kat’iyyen, hissettirmek istemezdi. Nasıl oluyorsa, bunu başarır ve sanki hiç kendisiyle ilgisi yokmuş gibi davranmaya ve işlerine devâm ederdi. Her zaman, ne yapacağına ve nasıl yapacağına odaklanırdı. Sorumluluk duygusunun bu kadar yüksek olduğu çok az insan bulunacağından emînim. İş konusunda çok açık ve netti. İşine sarılmayan insan tipinden hazzetmezdi. Uzak durur ve söz o tip insanlara gelirse, şaşkınlığını sâfiyet ifâde eden cümlelerle gösterirdi.

         

        Yanında çalıştığım zaman kısa olsa da vefâtına kadar görüştüğüm ve faydalandığım bir güzel insandı. Başta, fedâkârlık ve vefâkârlık âbidesi, bizim neslin yüz akı Veysel Yayan olmak üzere, Planlama yıllarından beri ayrılmadığı bir grup insanın onu aradığını, zaman zaman görüştüğünü bilirim. O insanların, âile ve iş hayatlarının şaşılacak detaylarını bilir ve ilgilenirdi. Ancak, kendisiyle ilgili detay vermekten âdetâ sıkılır ve utanırdı. Söylediğim gibi, bundan dolayı, hayâtının pek az tarafını bilirdik. Söz arasında bir cümle geçecekti ki biz onunla ilgili bir şey öğrenmiş olalım. Bu kadar kendisini geriye çeken veya gölgede bırakan bir ruh yapısı vardı.

         

        Yüksek insanlık vasıfları ve ahlâk prensipleri üzerinde düşünürken, çok yaşanmış örnekler zihnimde canlanıyor. Vefâtını tâkîb eden günlerde, yakınında bulunanlar pek çok hâtıra naklettiler. Onlardan biri ve belki binlerce dafa yaşanmışı şöyleydi: Plânlama’dan bir toplantıya katılmışlar. Herkes kendisini tanıtırken, Leylâ Hanım, “Ben memurum” demiş. Yanındaki Hanım arkadaşı, yüksek sesle ve duyulsun isteyerek “Planlama’da Genel Müdür olduğunuzu niçin söylemediniz?”demiş. Leylâ Hanım, aynı cümleyi tekrarlamış: “Ben memurum!”

         

        Bu cümlede, bütün bir Leylâ Hanım karakteri gizlidir.

         

        Berâber çalıştığımız yıllarda en yakınındaydım. Vakıflar gibi bir gayyâ kuyusunda böyle bir yakınlığa çok ihtiyâcı vardı. Buna rağmen, iki defa başka bir yere geçmem konusunu harâretle destekledi. Birincisini kendisi istedi ve teklîf etti. Anadolu Üniversitesi’nde bir toplantıdaydık. Kahvaltı sırasındaydı. Rektör Prof. Yılmaz Büyükerşen’e, koluma dokunarak “Akademisyen olmalı Yağmur…” dedi. Şaşırmıştım, ânîden söyleyivermişti. Büyükerşen de “Hemen yarın sabah istediğiniz yerde başlayın!” dedi. Orada da onun Leylâ Hanım’a güveninin derecesini gördüm. 

         

        Aradan birkaç ay geçtikten sonra, o zaman TRT Yönetim Kurulu üyesi olan Prof. Dr. Ayhan Songar, “Yağmur, TRT’de belki daha faydalı olur. Müsaade eder misiniz?” dedi. Leylâ Hanım, yine tereddütsüz, “Elbette” dedi, “Hem hizmeti büyük olur, hem de daha rahat geçinir, burada az para alıyor.” Bu mülâkattan aylar sonra ben TRT’ye geçtim. İşin uzaması dolayısıyla Leylâ Hanım da zaman zaman devreye girdi.

         

        Bu iki hâdiseyi özellikle yazmak istedim. Çünkü, kendisine çok lâzım olan bir personelini daha iyi imkânlar ve vaziyetine uygunluk dolayısıyla başka yere yönlendirecek bir yönetici ne duydum, ne de gördüm. Bunu ancak Leylâ Hanım gibi, kendisini aşmış, prensip adına ve prensipli yaşayan bir yüksek karakter yapabilir. Mâlûmdur: Yapılan, edilen ve yaşanan, söylenenden her zaman daha değerlidir. “Sözün isbâtı fiilledir” sözü de bunu söyler. Leylâ Hanım, pek çok şeyi hiç dile getirmeden yapan bir ruhla hareket ederdi. Sanırım, yazdığım örneklerde gördüğümüz, bu çarpıcı gerçeğin aydınlığıdır.

         

         

*****

 

        Leylâ Hanım, önemli bir bürokrattı. Çok önemli görevlerde bulunmuştu. Planlama’da Genel Müdürlük, Başkanlık, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıflar Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı, Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun kurucu üyeliği gibi görevlerde çok parlak bir kariyeri vardı. Devlet fikri en yüksek seviyede seyreden bir yönetici olarak, her makamda dikkati çekmiş, bu yüzden sıkıntılar da yaşamıştı. Yazdıklarımdan tahmîn edeceğiniz gibi, bunları pek az konuşurdu. Gereği neyse yapar, yazar, söyler ve olmuyorsa tereddütsüz o işten veyâ vazîfeden ayrılırdı. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden ayrılışı da böyle olmuştu. Devlet fikrini zedeleyen pek çok hâdiseden dolayı sıkıntılıydı. Zamanın Devlet Bakanı Kâzım Oksay’ın vakıf mallarını ulu-orta denebilecek îtinâsızlıkla dağıtmaya kalkması, yakınlarına tahsisler istemesi gibi hâdiselere fırsat vermek istememiş, Ok Meydanı gibi tarih yâdigârı bir mekânın, oradaki gecekonduculara, kanunla tapusunun verilmesiyle başlayan süreci hiç mi hiç kabullenememişti.

         

        1987 yılıydı. İstanbul’da çekimdeydim. Leylâ Hanım, Vakıflar’dan ayrılmıştı. İşin içyüzünü bildiğim için, içim bir başka acıdı. O acıyla kaleme sarıldım: Yazıyı, Tercüman Gazetesi’negönderdim. Leylâ Hanım’ın, o yazıyı okuyunca, yanındakilere, “Bu çocuk devlet memuru, başına bir iş gelebileceğini düşünmüyor mu?” diyerek yine kendini geriye çekip benim için endişesini söylediğini duyduğumda, şahsiyetini tanıdığım için hiç şaşırmamıştım.

         

        Leylâ Hanım, o yıldan beri emekliydi.

         

        Kendini okumaya ve yakınlarıyla ilgilenmeye vermişti. Felsefe doktoruydu, felsefede ve sosyolojide iyi olduğu konuşulurdu. Türkçe ve bildiği dillerden iyi okurdu. Tercümeleri de vardı. Yarım kalmış tercümeleri olduğunu biliyorum. Onların tamamlanması ve yayınlanması çok önemli bir hizmet olur. Çok iyi yazarlar ve eserler seçmiş olduğu kesindir. Her zaman çok seçiciydi ve hemen hemen hiç fark edilmeyeni fark eder ve fark ettirirdi.

         

        1982 yılında, Karl Manheim ve Planlı Değişme adlı eseriyle, Karl Manheim’i fark ederek değerlendiren ve Türkiye’ye tanıtan da odur. Macar asıllı bir Alman olan Mahheim, sosyal değişmeler, nesiller arası farklılaşmalar yanında, ideolojiyi, ideolojik meseleleri ve onların ütopik karakterini vurgulayan en önemli düşünürlerdendir. Leylâ Hanım’ın, Karl Manheim ve Planlı Değişme adlı eserinin, Devlet Plânlama Teşkîlâtı gibi o yılların en kuvvetli kurumlarından birine, böyle yüksek düşünce perspektifi kazandırması bakımından da düşünülmesi ve değerlendirilmesi önemli bir dikkat noktasıdır. Ayrıca, devlet hayâtımızın bugün geldiği sığlık bakımından da mânîdar değişmeleri göstereceği açıktır. Buradan hareketle, Leylâ Hanım’ın planlama yıllarının çok esaslı incelenmesi ve her açıdan değerlendirilmesi gereği de ortaya çıkar.

         

        Leylâ Hanım, maalesef yazmadı. Yazsa, çok önemli eserler verecekti. Derinliği o zaman daha bir görünür olacak, yüksek kültürünün vardığı sınırlar biraz daha anlaşılacaktı. Yazsaydı, her birimizle her karşılaşmasında yeni bir meselenin örtüsünü açan hareketli zihninin çok parlak verimleri sıra sıra dizilebilirdi. İyiyi ve güzeli hemen fark edebilecek kadar keskin bir kafa ve gönül terbiyesi vardı. Hemen her sosyal konuda, özellikle insan yetiştirmede ve insan ilişkilerinde çok düşünmüş ve çok önemli noktalara ulaşmıştı.

         

        Her buluşmada yeni bir meseleyle meşgûl olduğunu söyledim. Bu yenilik onda çarpıcı bir devamlılıktı. “Her dem yeni doğarız/Bizden kim usanası” diyen Yunus’un pozitif ve mistik bir devamcısıydı. Onunla her buluşmanın yeniliği de tek olmazdı. Peşpeşe sunacağı bilgi, fikir ve davranış ikramları nasılsa hazır bulunurdu. Mutlakâ kitap tavsiye ederdi. Son okuduğu kitaplar içinden, gerekli gördüklerini, ya kendisi alır verir, ya da okunması gerektiğini söylerdi. Niçin okunması gerektiğini de söyleyeceği birkaç cümleyle anlatmayı ihmâl etmezdi.

         

        Son yıllarda, çeşitli sosyo-kültürel ve felsefî konular yanında, din ve tasavvufla da ilgileniyor ve çok düşünüyordu. Bizde doğru-dürüst bir Kur’an meâli ve tefsîrinin olmayışından yakınırdı. Mevcud meâl ve tefsirler ona yeter görünmüyordu. Muhammed Esed adlı bir mühtedînin meâli yanında diğer kitapları da onu pek sevindirmiş ve hepimize tavsiye etmişti. Nitekim, ben ve İskender Öksüz Ağabeyim, birinci dereceden kaynak olarak o zâtın meâl-tefsîrine mürâcaat ediyoruz.

         

        Bir husus bu ana hatlarını söylemeye çalıştığım Dr. Leylâ Elburuz şahsiyeti için çok önemlidir: Leylâ Hanım, Âyetullah Sayar dolayısıyle Hâlide Edîb’in üvey torunuydu. Hâlide Edib ve Adnan Adıvar gibi büyük ilim ve edebiyat sîmâlarının yanında yetişmesi, gâlibâ en büyük tâlihiydi. Âile konularında pek sohbet etmeyişimize şimdi hayıflanıyor olsam da hep tekrarladığım gibi Leylâ Hanım’ın mizâcına uymazdı. “Ben şuyum, ben buyum!” demeye varacak her şeyden çekinen müstesnâ rûhunun sohbetin önünü hemen başka yöne çevireceğinden emîndim.

         

         

        Leylâ Hanım, böyle sessiz ve görünmeden yaşamak isteyen şahsiyetiyle, 88 yıl aramızda ömür sürdü. Tanıyanlar için, iyilik, güzellik, doğruluk, asâlet, tevâzû, kadirşinaslık denince; canlıya cansıza hizmet, kendisi olarak ama başkaları için yaşamak denince, tanıyanların aklına hep onun adı gelecektir.

         

         

*****

 

        Leylâ Hanım, yalnız yaşardı. Birinci dereceden yakın kimsesi yoktu. Etrâfında çoğunluğu hanımlardan oluşan bir dost halkası vardı. Daha doğrusu, birbirleriyle pek tanışıp görüşmemiş, başka başka çevrelerden birkaç dost halkası vardı. Bu da vefâtından sonra gördüğüm bir husustu.

         

        29 Nisan Pazar gecesi göçtü. Gidişi entelektüel kamuoyunda hemen hemen duyulmadı. 30 Nisan günü Hacıbayram Camii’nde, çok mütevâzı’ şartlarda, mütevâzı’ bir kalabalığın iştirâk ettiği bir cenâze merâsimi oldu. Buna üzülenlerimiz tesellî bulmakta gecikmediler: “Leylâ Hanım, işte tam da böyle isterdi..” diyerek içimizi bir parça serinlettik.

         

        Cenâzede öğrendim ki, Gaziosmanpaşa’daki yaşadığı evi Türk Silâhlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na bağışlamış. Bu vesîleyle ifâde edeyim, çok milliyetçi olduğunu bilirdik. Pek konuşmadığı bir konuydu. Etrâfındakilerden bir kısmı, özellikle milliyetçiliğiyle bilinen 12 Eylül öncesinin çetin mücâdelesinden gelen insanlardık. Bizim hareketimizi sığ bulduğunu hissettiren sözleri îtinâ ile kullanırdı; ancak, biz bunun kuvvet derecesini hissederdik. Daha sağlam ve entelektüel bir milliyetçiliği özlediğini bilirdik.

         

        Bir vakıfçı olarak, çok iyi düşündüğü ve o evin en iyi Türk Silâhlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’nca değerlendirileceği kanâatine vardığı bellidir. Ben, başka bir sebebin de bu tercihte rol oynadığını düşünmeden edemedim. Ülkeler kaybetmiş bir neslin hâtıralarıyla büyümüş, bu memleket dışında doğarak gelmiş bir insanın devlet ve ordu fikrine bağlılığı çok kuvvetli olmalıydı. Leylâ Hanım, bu duygularla bağış tercîhini yapmış denirse, bunu onun emperyal çizgilerle bezenmiş rûhuna uygun görür, geleceğe bir işâret sayarım.

         

        Rûhu şâd olsun!

         

         

         

         


Türk Yurdu Haziran 2012
Türk Yurdu Haziran 2012
Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele