Amerikan Ulusal Kimliğinde Wasp Unsuru: Dünü ve Bugünü

Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

                Dünyanın süper gücü olarak kabul edilen Amerika Birleşik Devletleri’nde 2008 yılında yapılan başkanlık seçimlerini Barack Obama’nın kazanması, gerek Amerika’da gerek dünya çapında büyük yankılar uyandırmıştı. Bu yankıların temelinde, önceki tüm başkanların beyaz ve çoğunlukla Anglo-Sakson kökenli olmasının aksine, Amerika’nın 44. başkanının Afro-Amerikan olarak tabir edilen siyahi bir Amerikalı olması yatmaktaydı. Bu sonuç Amerikan toplumundaki farklı ırk grupları arasında olumlu ve olumsuz çeşitli tepkilere yol açmakla birlikte, uluslararası kamuoyunda ABD siyasi elitleri arasındaki beyaz unsurun hâkimiyetinin sona erdiği ve ABD içindeki ırk-siyaset bağlamındaki dengelerin değişmeye başladığı yönündeki söylemlerin ve görüşlerin de artan biçimde ortaya konmasına neden oldu. Bunun yanı sıra, Amerikan toplumunun yüzyıllardır devam eden bir kanayan yarası olan ırksal önyargıların bu seçim sonucu üzerindeki etkileri de Amerikalı sosyal bilimcilere siyasal davranış ve tutumların kimlikler bağlamında incelenmesi hususunda yeni bir araştırma ortamı da sunmuş oldu1.

         

                Sosyal bilimlerde kimlik kavramı, 20. yüzyıl başlarından itibaren ve özellikle soğuk savaş sonrası dönemde artan bir kullanım ve önem kazanmıştır. Sosyal bilimler literatürüne girişini takiben özellikle sosyoloji gibi toplumsal dinamiklerle ilgilenen sosyal bilim disiplinlerinde önem kazanan kimlik kavramı, uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi gibi disiplinlerde soğuk savaşın çift kutuplu sisteme ve ideolojilere dayalı analizlerinde önemli bir yer edinememiş ve bazı akademisyenlerin deyimiyle gönderildiği sürgünden ancak soğuk savaş sonrası dönebilmiştir2.

         

                Günümüz dünyasında etnik, dini, siyasi ve kültürel kimlikler ve onların her türlü sosyal, siyasi, ekonomik ilişkilerde oynadığı yadsınamaz rol artan bir şekilde sosyal bilimcilerin karşısına çıkmaktadır. Bu noktada kimlik kavramının tanımlaması hususunda da çeşitlilikler gözlenmektedir. Kimlik, en basit anlamıyla şu soruya verilen cevaptır: “Ben kimim ve kendimi neyle ifade etmekteyim?”3 Bu anlamda kimlik, bireylerin kendilerini en iyi nasıl ifade edebileceklerini algılama sürecinin bir sonucudur. Bir başka tanıma göre, “kimlikler yaşadığımız dünyayı ve onun içinde var olan ilişkiler ağını kavrayabilmemiz için oluşturduğumuz teorik yapılardır”4. Bu açıklamaya göre, kimlikler aracılığıyla öğrenilen ve geliştirilen değerler ve normlar kimlik mensubunun dış dünyaya açılmasında köprü rolü oynamaktadır.

         

                Bu makalede, Amerikan ulusal kimliğinde uzun süre hâkim unsur olan WASP (White Anglo-Saxon Protestant), yani beyaz Anglo-Sakson Protestan kimliğinin tarihsel gelişimi, çeşitli varyasyonları ve günümüzde eski hâkim konumunu yitirmeye başlaması süreci ele alınacaktır.

         

         

WASP Kimliğinin Oluşum Süreci

         

                1776 Philadelphia Kongresi’yle bağımsızlığını ilan eden 13 İngiliz kolonisinin birleşmesiyle oluşan ve 1783 Paris Anlaşması’yla bağımsız bir devlet olarak tanınan Amerika Birleşik Devletleri’nin nüfus yapısı ilk yıllarda etnik bazda değil dini bazda algılanmaktaydı. 1600’lerin başından itibaren yoğun olarak yeni topraklara göç eden ve kolonilerin çekirdek nüfusunu oluşturan İngiliz göçmenleri, çoğunlukla Protestan mezhebinin Püriten ve Quaker kanatlarından gelmekteydi. 1776’da ülkedeki özgür nüfusun %80’i İngiliz kökenli ve %98’i Protestandı. Dolayısıyla, zaten çoğunlukta olan Anglo-Sakson Protestan kökenli ulusal elit arasındaki sosyal gruplaşma ve farklılaşma, Protestanlığın alt mezheplerini baz alan bir süreçte gelişmiştir. Bu alt mezheplere mensup nüfusların belli bölgelerde yoğunlaşması da Amerikan toplumunda günümüze kadar gelen ve Türkiye’deki hemşericilik dayanışmasını andıran yerelcilik duygusunun gelişmesine yol açmıştır. 18. yüzyıl sonu Amerika’sına bakıldığında New England bölgesinde Püritenlerin, Orta Atlantik bölgesinde Quakerların ve Apalaçya bölgesinde Presbiteryenlerin yoğun olarak yerleşmiş olduğu görülmektedir5.

         

                Amerikan beyaz halkının bağımsızlığın ilk yıllarında kendini dini kimliklerle ifade etme ihtiyacının ve Protestanlığa yapılan bu yoğun vurgunun temelinde, koloni döneminde göçmenlerin kendi geleceklerini bu yeni topraklarda kurma arzusuyla güçlenen ve bu süreçte kendilerini Krallık İngiltere’sinden farklı görmeye başlamalarına ve bu farklılığı dini bir mite oturtma ihtiyacı duymalarına yol açan bir motiv yatmaktadır. Avrupa’daki Protestanlık hareketinin Roma-Katolik hegemonyasına ve onun temsilcisi olan Papalığa açtığı savaşa benzer olarak, Amerikan Anglo-Sakson toplumu 1725-1750 yılları arasında “İlk Büyük Uyanış” adı verilen bir Protestan hareketi başlattı. Bu hareketin özünde, kolonilerden vergi toplayan ve karşılığında hiçbir katkıda bulunmayan İngiliz Kralı, Avrupa’daki reform hareketi öncesi Avrupa’yı sömüren ve bağnazlıklarıyla zehirleyen Papa’yla özdeşleştirildi ve Amerikan kolonilerinin papasına karşı ülkenin bağımsızlığına kadar devam edecek olan bir başkaldırış hareketi başladı. Bu hareket doğrultusunda göçmenler özellikle 1740’lardan itibaren artan bir biçimde kendilerini İngiliz Krallığı’nın sadık vatandaşları olarak değil, Amerikalı olarak tanımlamaya başladılar. Ancak, bu uyanış hareketinin özünde yatan Protestanlık nosyonu, Amerikalı beyazların sosyalleşmesi sürecinde bu yeni Protestan anlayışının çatısı altında birleşmelerini sağlarken, alt mezhepler ve tarikatlar doğrultusunda gruplaşmaları sonucunu da beraberinde getirdi6. Dolayısıyla, Amerikan milliyetçiliği koloni karşıtı bir hareket olarak başlarken, bir yandan da erken dönem Amerikalılık kimliği dinsel bir nitelik kazanmıştır.

         

                19. yüzyılın başlarına kadar Amerikalı kimliği Protestan unsuruna dayanmış ve henüz etnik bir kimlik arayışına ihtiyaç duyulmamıştır. Bunun üç sebebi vardır: Birincisi, Amerikan halkının zaten çoğunluğunun Anglo-Sakson kökenli olması, beyaz nüfusun karşıt olarak alacağı ve bu doğrultuda kendi etnik kimliğini sorgulayacağı bir öteki aramak ihtiyacı doğurmamıştır. İkinci olarak, beyaz nüfustan sonraki en büyük grup olan zenci köleler Protestanlaştırma aracılığıyla dini asimilasyona uğratılmış ve bu doğrultuda özgür olmayan Hristiyanlar olarak algılanmıştır. Üçüncü olarak da Anglo-Saksonlardan sonra o dönemde en büyük ikinci etnik beyaz grup olan Hollandalı ve Danimarkalı göçmenler, Protestan olmaları ve Anglo-Sakson kültürüne kolay adapte olmaları itibariyle WASP kimliğinin bir parçası sayılmış ve ayrı bir grup olarak görülmemiştir. Hollandalı ve Danimarkalı göçmenlerin WASPlaştırılmasının temelinde yatan bir başka etken de Ortaçağ İngiltere’sindeki Norman-Sakson etkileşimi itibariyle bu milletlerle İngilizleri akraba sayan ve üç milletin de ortak atasının Dan adlı mitolojik bir karakter olduğunu vurgulayan efsanelerdir7 .

         

                19. yüzyıl başlarından itibaren, beyaz nüfusun kendini Beyaz Anglo-Sakson Protestan diye tanımlamasında büyük bir artış gözlenmeye başladı. Sadece Protestanlık nosyonunun Amerikalı kimliğinin tanımlamasında yeterli olmaması ve Amerikalı beyazların kendilerine daha açıklayıcı ve kapsamlı bir kökene dayalı bir kimlik aramaları süreci beraberinde WASP kimliği tanımını getirdi. Amerikalı beyaz elitin bu kimlik arayışı süreci, literatürde Anglo-Sakson Romantikliği olarak geçmektedir. 19. yüzyıl başında ivme kazanan bu hareketin öncülerinden biri de daha sonra devlet başkanı olacak olan Thomas Jefferson’dır. Anglo-Sakson romantikliğinin özünde, ilk göçmenlerin çektiği sıkıntıların ve inançları doğrultusunda sebat ederek kazandıkları başarıların romantik bir süzgeçten geçirilerek okullardaki ders kitaplarındaki öyküler, edebi eserler gibi kültürel araçlar ve Şükran Günü Bayramı gibi sosyal aktivitelerle pekiştirilmesi ve bu sayede bir Amerikalı kimliğinin yerleştirilmesi amacı yatmaktadır. Bu doğrultuda, ilk göçmenleri taşıyan Mayflower gemisinin efsaneleştirilmesi ve Amerikan halkının atalarının Hengist ve Horsa gibi efsaneleşmiş göçmenler olduğu yolunda romantik mitlerle desteklenen bir Amerikan tarihi oluşturulmaya çalışılmış ve bu girişim başarılı olmuştur.

         

                Bu romantikliğin yanı sıra, WASP kimliğinin vurgulanmasının altında bir de realist bakış açısı yatmaktadır. 19. yüzyıl başından itibaren ülkeye yoğun bir şekilde göç etmeye başlayan Avrupalı Beyaz nüfusun içinde önemli oranda İrlandalı ve Alman Katolik göçmenlerin mevcut olması, WASP kimliğine tutunan Amerikalı beyaz seçkinlerin Protestanlıktan kaynaklanan nüfus üstünlüğünü tehdit etmeye başladı. Daha önceden Protestan olmaları itibariyle WASP kimliğine asimile olan İskandinav kökenli göçmenlerin aksine, yoğun bir Katolik gelenek ve kültür mirasıyla gelen bu yeni göçmenler, hem WASP seçkinlerinin gözünde Amerika’yı Amerika yapan İlk Büyük Uyanış’ın Protestan özüne, hem de WASP kimliğinin hegemonyasına aykırı unsurlardı. Alman Katolikler ülkenin çeşitli yerlerine dağılırken İrlandalı Katolik göçmenler genelde New York ve Boston gibi şehirlere yerleşerek ve kendi aralarında dayanışma mekanizmaları oluşturarak WASPların yerelcilik anlayışına rakip bir sosyal yapı inşa ettiler.

         

                WASP kimliğinin özüne ve anlayışına aykırı olarak algılanan bu yeni göçmen dalgasına karşı ilk organize olmuş kolektif tepki 1850’lerin başında Yerli Amerikalılar Partisi (Native American Party)’nin kurulmasıyla gerçekleştirdi. Partinin üyeleri, WASP toplumunu Amerika’nın yerlileri ve gerçek sahipleri olarak tanımlarken, sonradan gelen ve WASP olmayan göçmenlerin kendileriyle aynı haklardan faydalanmalarına ve eşit sosyal statüye sahip olmalarına karşı çıkıyorlardı. Parti kısa sürede geniş bir kitleye hitap etmeye başladı ve 1856 seçimlerinde ülke genelindeki oyların %25’ini aldı8. Partiye bağlı paramiliter örgütler de yeni gelen göçmenler üzerinde baskı ve korkutma mekanizması olarak kullanıldılar. Toplantıları üye olmayanlara kapalı olduğu ve büyük bir gizlilikle yapıldığı için mistik bir havaya bürünen parti halk arasında, ‘Hakkında Bir Şey Bilinmeyen Parti’ (the Know-Nothing Party) diye anılmaya başladı.

         

         

WASP Kimliğinin Gelişimi ve Diğer Kimliklerle Etkileşimi

         

                19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, ülkenin önde gelen yazarları ve siyasetçilerinin oluşturduğu entelektüel seçkin kesim içinde WASP kimliğinin bahsi geçen dış etkenler dolayısıyla geçirdiği bunalımı aşma arayışları yoğunluk kazandı. Francis Parkman ve sonradan devlet başkanı olacak olan Theodore Roosevelt gibi yazarlar bu bunalımı WASP kimliğinin kapsamını genişleterek aşmayı amaçladılar. Onlara göre, WASP kimliğinin özünde beyaz olmak ve Avrupa kökenlilik unsurları yatmaktaydı ve WASP kimliğinin içeriği sadece Anglo-Sakson ve Protestan olanları değil, beyaz Avrupalı olmanın getirdiği bir ayrıcalıkla İrlandalı ve Alman göçmenleri de içerebilirdi. İrlandalılar ve Almanlar, Doğu Avrupa’dan gelen ve sayıları artmaya başlayan Slav göçmenlere nispeten daha medeni ve kültürlü olarak tanımlanmış ve bu suretle WASP ayrıcalığına dahi edilebilmeleri önerilmiştir. WASP kökenli nüfus içinde büyük bir çoğunluk süreç içinde bu yönlendirmeye ayak uydurarak WASP olmayan beyazları gerçek Amerikalılar olarak kabullenirken, Yerli Amerikalılar Partisi ve benzeri örgütlerin yandaşları yeni beyaz göçmenlere olan kuşkucu ve ayrımcı tutumlarını sürdürdüler.

         

                WASP eliti, ülkedeki siyasi ve sosyal hegemonyalarına karşı ilk potansiyel tehdidi bu sosyal asimilasyon yoluyla atlatırken, kimliklerinin devamlılığını sağlayıcı yeni bir öteki bulmakta gecikmediler. 1864’de başkan Abraham Lincoln ülkeye Çinlilerin göç edebilmesini sağlayan yeni göç kanununu onayladı ve ülkeye Çinliler artan sayılarda gelmeye başladılar. WASP nüfusunun üst sınıftaki temsilcileri bu gelişmeyi olumlu karşıladılar, çünkü bu suretle iç savaş sonrası özgürlüklerini kazanan ve artık ücretli çalışan eski köle yeni siyah Amerikalı iş gücüne karşı, emek arzının artması sonucu ücretleri düşürebilecek bir rakip bulmuşlardı. Ancak, orta ve alt sınıf WASP nüfus, yeni gelen Çinli göçmenleri yoğun yaşadıkları ve dayanışma içinde bulundukları yerleşimleriyle ve çalışma disiplinleri itibariyle edindikleri hızlı ekonomik yükselişleriyle kendi ekonomik statülerine bir tehdit olarak algıladılar ve yönetici sınıfa yapılan siyasi baskılar sonucu Amerikan İşgücü Federasyonu (American Federation of Labor) 1882’de Asya ve Doğu Avrupa’dan gelen göçmenlere kota koyulmasına karar verdi. Göçmenlerin istihdamı konusunda ülkede en büyük otorite olan federasyon, nispeten çoğunluk olan alt sınıf beyazların çıkarlarını üst sınıfın uzun vadeli ekonomik çıkarlarına tercih etmek zorunda kalmıştı.

         

                19. yüzyıl boyunca ülke genelinde çeşitli etnik grupların uğraştıkları ekonomik aktivitelere ve çalıştıkları sektörlere bakacak olursak, WASP nüfusun güney eyaletlerinde yoğun olarak tarımla uğraşan küçük ve orta ölçekli çiftlik sahipleri olduğunu, kuzey eyaletlerinde her türlü ekonomik aktiviteyle uğraştıklarını görmekteyiz. İrlandalı göçmenler, genelde Doğu Yakasının gelişmiş endüstri bölgelerinde fabrika işçileri olarak hizmet verirken azımsanamayacak bir kısmı da yeni ülkelerinde söz sahibi olmak ve toplumsal statülerini korumak için belediyeler gibi kamusal sektörlerde ve emniyet güçlerinde çalışmaya başladılar9.

         

                Yine nüfusu artmakta olan bir başka grup olan Yahudiler genelde orta ve küçük ölçekli ticaretle uğraşırken, Asyalı göçmenler de balıkçılık, gıda ve el zanaatları gibi sektörlerde yoğunlaştılar. Slav kökenli göçmenler ise nispeten az olan nüfuslarına rağmen, ordu güçlerinde olan sayılarıyla dikkat çekici bir konuma geldiler.

         

                1800’lerin sonunda ortaya çıkan ve kısa sürede ülkenin sosyal ve kültürel ilişkiler ağında önemli bir konuma gelen yeni iki yapılanma da Amerikan Lejyonu ve Amerikan Devriminin Çocukları (Sons and Daughters of the American Revolution-SDAR) örgütleridir. İki örgüt de Yerli Amerikalılar Partisi’nin WASP olmayan Amerikalılara karşı sert tutumunu devam ettirirken, özellikle SDAR ülkenin milli eğitim mekanizmasında, okullarda okutulan tarih kitaplarını hazırlayan komisyonlara hâkim olmaları ve bu kitaplarda WASP unsurunu vurgulayarak WASP hegemonyasının devamlılığı propagandasını sağlamaları itibariyle önemli bir konuma geldi.

         

                Orta ve alt sınıf WASP nüfusun artan sayıda gelen göçmenlere olan tepkisi bir başka meyvesini 1924 Johnson-Reed Kanunu ile verdi. Adı geçen iki WASP kökenli senatörün kongreye sunduğu bu önergenin kongrenin onayından geçmesiyle Amerika Birleşik Devletleri’ne alınacak göçmenlerin sayısı, ait oldukları etnik grubun ülkede mevcut olan nüfuslarıyla orantılı olması kanunlaştı. Bu kanunla, yeni gelecek göçmenlerin çoğunluğunun o dönemde ülkede çoğunluk olan WASP nüfustan olması ve böylece WASP kimliğinin ülkedeki hegemonyasının devamı amaçlanmıştır.

         

                Yine WASP kimliğinin ülkede söz sahibi olduğu gerçeğini hatırlatıcı ve pekiştirici bir başka gelişme de 1920 Volstead Kanunu ile kendisini gösterdi. Bu kanunla ülke genelinde içki yasağı getirildi. WASP nüfus tarafından Protestan Haçlı Seferi (Protestant Crusade)  diye yorumlanan bu hareketin altında yatan temel neden, içki alışkanlığının toplumu yozlaştırmasından çok, ülkeye gerek yasal gerekse illegal yollardan gelen içki trafiğini Katolik İtalyanların kontrol etmesi ve yine bu içkilerin daha çok İtalyan, İrlandalı ve zencilerin işlettiği barlarda sunulması, dolayısıyla WASP toplumunu WASP olmayanların zehirlediği ve bundan büyük bir rant sağladığı kanısıdır. WASP kimliğinin büyük bir zaferi olarak yorumlanan Volstead Kanunu, 1920’lerden itibaren ülkede WASP hegemonyasının devamını amaçlayan ve Johnson-Reed Kanunu örneği gibi müteakip gelişmeler doğuran bir önlemler dizisinin ilk etabı olması itibariyle önemlidir.

         

                WASP elitinin hayatta kalma ve üstünlüğünü ispat etme denemeleri üzerinde Birinci Dünya Savaşı döneminde sosyal-Darwinizm etkisi görülmektedir. Dönemin New York Zooloji Cemiyeti başkanı Madison Grant’in yaptığı araştırmalara göre Doğu Avrupa ve Balkanlardan gelen göçmenler, yerli Amerikalılara göre daha düşük zekâya sahipti. Yine aynı dönemde Pentagon’un yaptırdığı bir başka araştırmanın sonucuna göre Kuzey Avrupa kökenli göçmenler ordu hizmetinde yerli beyazlar (WASP kökenliler) kadar iyiydi, ancak Latin ve Slav ülkelerinden gelenler nispeten daha kötü askerlerdi10.      

         

                Böylece, yazar Ralph Waldo Emerson’un “Avrupanın Avrupası” (Europe of Europe) olarak tanımladığı ve sosyal-Darwinist bir anlayışla Avrupa kökenli ve hayatta kalmaya en elverişli bir jenerasyonun kurduğu Amerikan toplumu, Avrupa kökenli toplum zararlılarından korunmaya çalışılmış ve özünü WASP elitinin oluşturduğu bu seçme toplumun üstün yapısının korunması amaçlanmıştır.

         

         

WASP’ın Üstünlüğüne İlk Tepkiler

         

                WASP kimliğinin egemenliğini devam ettirme amaçlı hareketlere ve bu hareketlerin siyasi baskısı sonucu çıkarılan ve WASP’ın zaferi diye yorumlanan kanunlara ilk organize tepkiler yine köken olarak WASP olan aydınlardan geldi. 1900’lerin başlarından itibaren başta New York ve Chicago olmak üzere büyük Amerikan metropollerinde baş gösteren liberal ilerlemecilik (liberal progressivism) hareketi, özünde liberal ve reformcu bir niteliğe sahipti. Başlıca öncüleri John Dewey ve Jane Adams gibi aydın yazarlar olan hareket, Amerikan siyasi tarihinde solcuları ve liberalleri birleştiren ilk hareket olması itibariyle de büyük önem taşımaktadır11.

         

                Liberal ilerlemecilere göre WASP kökeninden gelmeyen Amerikalıların topluma entegre olamamış ve dışlanmış sosyal zararlılar olmaları, ayrımcı beyazların çekindiği ve gerçekleşmesini istemediği dikey sosyal hareketlerinden ve zenginleşip topluma entegre olmalarından daha tehlikeli bir durum teşkil edebilirdi. Dolayısıyla WASP olmayanların kimlik ayrımı yapılmaksızın Amerikan toplumunun sosyo-ekonomik açıdan eşit bir parçası olarak kabul edilmeleri şarttı. Toplumsal yapıyı bozucu ve zedeleyici bir konuma düşmeleri riskinin yanı sıra, WASP kökenli olmayan Amerikalıları Amerikalılar olarak kabullenmek zaten liberal ilerlemecilik hareketinin özünde yatan insan hakları nosyonunun şartsız bir sonucuydu. Buna ek olarak John Dewey, Amerikan ulusunun doğuşunu İngilizlere karşı olan yabancılaşmaya borçluyken beyaz elitin çoğunluğunun tamamıyla Anglo-Sakson karakterinden mirasını alan bu WASP kimliğine tutunmasını ve Amerikalılık kavramını böylesine basit bir çerçeveye indirgemesini gereksiz buluyordu. “Amerikan göçmenleriyle İngiliz memurları arasındaki fizik ayrılık o kadar genelleşmişti ki, adeta şu düşüncenin sembolü olmuştu: insanın kendi kendine yüklemediği her yönetim, insan tabiatına, insan haklarına yabancıdır”12.

         

                Liberal ilerlemeci aydınlar, WASP kökenli olmayan göçmenlerin yaşadığı settlement denilen gettovari yerleşimlerde ve zenci mahallelerinde aktif bilinçlendirme ve propaganda çalışmaları yaparak bu kesimlerin Amerikalılaşma yolunda haklarını araması sürecine öncülük ettiler ve hareketin gerek WASP eliti gerekse diğer toplumsal gruplar arasından geniş katılımını ve desteğini sağladılar. Bu doğrultuda 1908 yılında Göçmenleri Koruma Derneği (Immigrant Protective Association) ve takiben 1909 yılında Renkli İnsanların Gelişimi için Ulusal Birlik (National Association for the Advancement of Coloured People) örgütleri kuruldu. Böylelikle, 19. yüzyıl başlarından beri yükselen WASP’ın uyanışı hareketine, öteki Amerikalıların haklarını arayan bir meydan okuma ilk defa gerçekleşmiş oluyordu.

         

                Liberal ilerlemecilerle eş zamanlı gelişen bir başka düşünce de Yahudi asıllı yazar Israel Zangwill’in kavramsallaştırdığı “erime potası” (melting pot) mekanizmasına dayalı toplumsal entegrasyon planıdır.  Zangwill’e göre, WASP ve benzeri alt kimliklerle toplumsal gruplar arasındaki uçurumun derinleştirilmesinden ziyade, Amerikalılık unsurunun vurgulanması ve Amerikan vatandaşlığı bilincinin pekiştirilmesi suretiyle WASP kökenli olmayanların toplumsal entegrasyonu kolaylaştırılmalı ve dolayısıyla Amerikalılık kavramı, tüm Amerikan halkının etnik ve dini kimliklerinden bağımsız olarak içinde kaynadığı ve üst kimliğe dönüştüğü bir erime potası olmalıdır13.

         

                WASP hegemonyasına meydan okuyan bu kitlesel hareketlerin ilk zaferi, 1933 yılında, daha önce WASP’ın zaferi diye yorumlanan içki yasağının kaldırılması olmuştur. Bunu takiben, 1930’ların ortalarında ilk defa Greenwich şehrinde gözlemlenen yeni bir sosyo-kültürel hareket ortaya çıktı. Sinclair Lewis gibi yazarların başını çektiği bu bohem kültürü hareketinin çekirdek kadrosu içki yasağını protesto eden kesimler oluşturuyordu. Bohemciler, liberal ilerlemecilerden yoğun biçimde etkilenen ve Amerikan kültürünün özünde etnik unsurlar aramayan ve genel olarak bir Amerikan kültürünü benimseyen ve yaşam tarzı haline getiren bir hareketti. O dönemde yükselen caz müziğine düşkün, dolayısıyla cazın öncüleri olan zencilerin haklarına duyarlı bir kitle olan bohemciler, faaliyetlerini daha çok barlarda yapılan bilinçlendirme toplantılarıyla ve medyadaki temsilcileri aracılığıyla yapılan Amerikalılık propagandasıyla sınırlı tuttular14.

         

                WASP kimliğine kendi içinden bir başka ihanet de ülkedeki önemli Protestan kuruluşlarından olan Kiliseler Federal Konseyi’nden geldi. Konsey, yayımladığı bir bildiriyle WASP kimliği üzerindeki Ku Klux Klan etkisinden duyduğu rahatsızlığı ve Amerikan Protestan toplumunun etnik ve ırksal ayrıma tutulmasına müsamaha göstermeyeceğini belirtti. Böylelikle, 18. yüzyıl boyunca Amerikan beyaz toplumunun kimliğini dayandırdığı Protestanlığın ülkedeki en yetkili temsilcisi olan kurum da WASP’a sırtını dönüyor ve WASP kimliğinin dayandığı dini-etnik-ırksal sacayağının dini temeli sarsılmış oluyordu.

         

                1940’lardan itibaren liberal ilerlemecilerin faaliyetlerinin bir başka meyvesi de hükümetler üzerinde kurdukları baskı sonucu okullarda okutulan tarih kitaplarında sadece WASP unsuruna değil, diğer etnik gruplara da yer verilmeye başlanması oldu. Daha önceden tarih kitaplarının yazımı konusunda gücü elinde tutan Amerikan Devriminin Çocukları örgütünün etkisi kırılmış ve liberallerin hâkim olduğu Ulusal Eğitim Birliği bu konuda söz sahibi olmuş ve kitapları kendi düşünceleri doğrultusunda biçimlendirmeye başlamıştı.

         

                Yine 1940’lardan itibaren gözlenen bir başka gelişme de Amerikan başkanlarının artık radyolarda ulusa sesleniş konuşmalarına “Tüm Amerikalılar” diye başlamalarıydı. Bunu takiben 1953’de Eisenhower’ın ilk Alman kökenli Amerikan başkanı olması ve ardından 1960’da Kennedy’nin ilk Katolik başkan seçilmesi, WASP kimliğinin dini gücünün ardından siyasi gücünün de kırılmaya başladığının önemli bir göstergesiydi.

         

                WASP kimliğinin egemenliğini ve üstünlüğünü savunanları hayal kırıklığına uğratan bir başka gelişme de özellikle 1930’lardan itibaren caz ve rock’n’roll gibi zenci kökenli olarak yorumlanan müzik türlerinin Amerikan beyaz toplumu arasında yoğun bir beğeniye ulaşmasıydı. Bu durumu kültürel yozlaşma olarak yorumlayan WASP fanatikleri, Amerikan sosyo-kültürel yapısı içinde yükselmekte olan zenci unsuruna tepki duyuyorlardı.

         

                1950’lere gelindiğinde, WASP elitinin hegemonyasını devam ettirici unsur olarak elinde kalan tek güç, beyaz egemen siyasi mekanizmalardı. 1952 yılında kongrenin onayladığı Mc Carren-Walter kanunu ile 1924 göç kotasının devamı sağlandı. Ancak, 1965 yılında kongre, liberallerin giderek artan siyasi baskısı sonucu çıkarılan Hart-Celler Göç Kanunu ile göçmenler üzerindeki bölgesel kotayı kaldırdı.

         

         

WASP Kimliğinin Radikal Varyasyonları

         

                1855 yılında Kuzey ve Güney eyaletleri arasında çıkan iç savaş sonrasında yenilen Güney Konfederasyonu savaş sonrası düzenlemelerle beş askeri bölgeye bölünmüştü. İç savaş sonrası özgürlüğünü kazanan siyah kölelerin haklarını korumak ve güney eyaletlerinde ayrımcılığa uğramalarını engellemek amacıyla 1865’de Özgür Adamlar Bürosu adlı bir devlet dairesi kuruldu. Endüstrileşmiş kuzeyin çoğunlukla tarımla uğraşan güneyin hammaddelerini ihraç etmelerini engelleyerek kuzey endüstrisinin ihtiyacı olan hammadde açığını kapatmayı amaçlaması sonucu ortaya çıkan iç savaşın asıl sebebi güney eyaletlerinde yaşayan ve çoğunluğu muhafazakâr WASP kimliğine bağlı beyaz nüfus tarafından köleliğin kaldırılması için kuzeyin verdiği mücadele olarak görüldü. Savaş sonrası ülkenin yeniden yapılanması sürecinde iç savaşın mağlubu Güney eyaletleri toplumları, muzaffer Kuzey eyaletlerinin Amerika’nın gerçek temsilcileri rolüne soyunmaları karşısında kendilerini ikinci plana itilmiş hissettiler.  Bu doğrultuda, Güney eyaletlerinde WASP kimliğine olan bağlılıkla iç savaşın sorumlusu olarak görülen zencilere karşı duyulan düşmanlık duyguları birleşti ve ortaya WASP kimliğinin radikal bir varyasyonu olan bir örgüt çıktı: Ku Klux Klan.

         

                       Ku Klux Klan, iç savaş sırasında Güney Konfederasyonu adına savaşan küçük yerel paramiliter grupların birleşmesiyle 1866’da Tennessee’de kuruldu. Örgütün öncelikli hedefi, özgürlüklerini kazandıktan sonra vatandaşlık ve seçme haklarına sahip olan zencilerin oy verme mekanizmasına katılımlarını engellemekti. Klanın örgütlenme yapısı bölge şefleri ağıyla merkeze bağlanan ve en tepede Büyük Büyücü (Grand Wizard) lakaplı liderde son bulan bir hiyerarşiye dayalıydı. Örgütün ilk büyük büyücüsü Nathan Forrest’ dı15.

         

                Örgüt, giydikleri giysiler ve toplantılarıyla kendisine mistik bir hava vererek beyaz nüfusa çekici gelirken, güneyde yaşayan zenciler için korku verici bir gelişmeydi. İç savaşta ölen Konfederasyon askerlerinin ruhlarını temsil eden beyaz cübbelerle donatılmış silahlı klan militanları zenci yerleşimlerine düzenledikleri korkutma amaçlı saldırılarla pek çok zencinin kuzey eyaletlerine göç etmesine, kalanlarınsa siyasi hayattan izole olmuş içe kapalı bir toplum halinde yaşamalarına yol açtı16.

         

                Klanın güneyde giderek güçlenmesi, kuzeyli seçkinlerin çoğunlukta olduğu Amerikan Kongresi açısından olumsuz bir gelişmeydi ve Kongre 1871’de Ku Klux Klan Kanunu’nu çıkararak örgütün saldırgan eylemlerine karşı önlemler almayı amaçladı. Kanunun çıkmasından kısa süre sonra örgütün eylemleri kesildi ve örgüt ortadan kayboldu. Klan Kanununun yaptırımları henüz hayata geçmeden örgütün ortadan kalkması örgütün güneyde beyaz egemenliğini kurma amacına eriştiği, dolayısıyla artık faaliyette bulunmaya ihtiyaç duymayarak kendi kendini feshettiği şeklinde yorumlandı.

         

                20. yüzyılın başlarında Amerika’ya dünyanın çeşitli yerlerinden gelen göçmenlerin sayısının artması ile Klan’ın 19. yüzyılda güneyde kurmuş olduğu beyaz egemen konjonktür tehlikeye girince, 1915’ de örgüt William J. Simmons adlı bir keşiş tarafından tekrar kuruldu. Simmons, Thomas Dixon’un “Klanın Adamları” adlı kitabından ve D. W. Griffith’in yönettiği “Bir Ulusun Doğuşu” (Birth of a Nation)17 filminden etkilenmiş ve örgütü tekrar eski görkemli günlerine kavuşturmak amacıyla harekete geçmişti.  Kısa sürede büyük sayıda taraftar toplayan örgütün 1925’de tüm Amerika genelinde 4 milyona yakın üyesi bulunmaktaydı.

         

                19.  yüzyıldaki ilk Klandan farklı olarak örgütün toplum düşmanları olarak belirlediği unsurlar listesinde zencilere ek olarak bu sefer Yahudiler, Roma-Katolik kilisesi mensupları, sosyalistler ve kuzeyden göç etmiş olan ve yabancılar diye adlandırılan kesim vardı. Bu yabancılara güney argosunda güneye para kazanmak için gelmiş olan fırsatçılar manasına gelen carpetbaggers denilmekteydi18.

         

                Örgütün Simmons’dan sonra gelen lideri David Stephenson’un yakalanmasının ardından örgütte çözülmeler başladı ve 1944’de örgüt kendi kendini feshetti. 1950’lerde başını zencilerin ve onları destekleyen beyaz aydınların çektiği medeni haklar hareketine (civil rights movement)  tepki olarak örgüt Robert Shelton tarafından yeniden canlandırıldı ancak örgütün varlığı uzun sürmedi.

         

                Klanın ortadan kalkmasının doğurduğu boşlukta aynı miras üzerine kurulu, ama Hitler’ in nasyonal-sosyalist öğretisinden büyük ölçüde etkilenmiş nispeten küçük yeni oluşumlar ortaya çıktı. Bunların içinde en çok ön plana çıkanı 1959’da George Lincoln Rockwell tarafından kurulan Amerikan Nazi Partisi (ANP)’ydi. Amerikan Deniz Kuvvetleri’nden emekli bir general olan Rockwell, “Bu Zamanda Dünya” adlı kitabında Hitler’in “Kavgam”ını örnek alarak Amerikan toplumu içindeki beyaz olmayan gruplara karşı ayrımcı ve nasyonal-sosyalist bir propaganda yürüttü. 1967’de partinin fanatik bir üyesi tarafından öldürülen Rockwell’in partisi, bugün hala siyasi faaliyetine devam etmektedir. ANP’nin WASP literatürüne en büyük ve radikal katkısı, WASP yerine Hitler’in kavramsallaştırdığı Aryan kavramını kullanması olmuştur. Dolayısıyla, WASP kitlesinin önde gelen temsilcileri Anglo-Sakson olmayan bazı beyaz grupları da bu kimlik kapsamına alarak WASP hegemonyasını sürdürme stratejisini, tüm beyazları içine alan Aryan ırk kavramını kullanarak en kapsamlı haline getirmiş oluyorlardı. ANP üyelerinin artan beyaz olmayan nüfus karşısında beyaz ırkın ülkedeki geleceğiyle ilgili endişeleri, partinin bildirilerinde kolayca gözlenebilmektedir: “Yıl 2025. Beyaz insanlar Amerika’da azınlık konumuna düşmüşler. Sokaklarda Yeni Yol’u kabullenmeyi reddeden Aryan insanlar asılı, belki de çok beyaz göründükleri için. Belki de pisliklerin başa geleceğini hiç düşünmedikleri için...”19.

         

                Günümüz Amerika’sında Nasyonal-sosyalizm etkisiyle daha da radikalleşen fanatik gruplar arasında Adalet İnsanları, Soluk Benizliler, Anayasal Birlik Muhafızları, Beyaz Gül Tarikatı ve Missisippi Beyaz Şövalyeleri gibi örgütleri sayabiliriz. Ku Klux Klan mirasının üzerine kurulu olan bu örgütler, Klan’ın sahip olduğu birleştirici ve geniş kitlesel destekli yapıya ulaşamamış ve daha çok yerel bazda faaliyet gösteren küçük gruplar olarak kalmıştır.

         

         

WASP’ın Düşüşü

         

                1960’ların başlarından itibaren, literatüre “WASP’ın düşüşü” olarak geçen süreç büyük hız kazanmıştır. Amerikan toplumunun ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasi alanlarında beyaz Anglo-Sakson kökenlilerin tekelinin kırılması ve diğer etnik grupların ön plana çıkmasıyla beraber Amerikalılık artık WASP olmakla eş anlamlı olmaktan çıkıp daha kapsamlı bir karaktere bürünmüş ve WASP hegemonyasının gücü büyük ölçüde kırılmıştır. WASP kimliğinin zayıflamasındaki temel iki etkenden birincisi, azınlıkların Amerikan toplumsal hayatında artan nüfuslarıyla orantılı olarak artan ve yadsınamaz rolüdür. İkinci olarak da WASP kimliğinin sürekliliğini sağlama sürecinde itici motif olan romantik ve ideolojik öğeler küreselleşmeye ve 60’lardan sonra yükselen post-materyalist liberalizme bağlı olarak yerini ekonomik bazlı ve daha realist unsurlara bırakmak zorunda kalmıştır. WASP nüfusun azınlığa düştüğü çok-kültürlü bir toplumda toplumsal entegrasyon ve pazarlama kanallarını tek bir etnik/dini kimliğe dayandırmanın imkansızlığı, WASP kimliğini hem dıştan hem içten yıpratmış ve hegemonik konumundan indirmiştir20

         

                Amerika Birleşik Devletleri’nde 1961’den itibaren uygulanmaya başlanan ve 1964 tarihli Sivil Haklar Kanunu’yla yasalaşan Olumlu Ayrımcılık Politikası (affirmative action policy) ile her türlü sektörde istihdamda beyaz olmayan nüfusun haklarını koruyucu ve onların faydasına olan kotalar kullanılması, uygulanmaya başlamıştır. Bu sembolik şiddet içeren uygulama ile ekonomik sektörde zenciler, Uzakdoğulular, Yahudiler gibi diğer toplumsal grupların ayrımcılığa uğramasının engellenmesi ve Amerikan demokrasisinin gücünün ispatlanması amaçlanmıştır. Bu politikalara tepki olarak, 1909’da kurulmuş olan Renkli İnsanların Gelişimi için Ulusal Birlik’in karşıtı olan Beyaz İnsanların Gelişimi için Ulusal Birlik’in kurulması da beyaz olmanın getirdiği ayrıcalıkların artık ne boyuta geldiğini sorgulanır hale getirmiştir.

         

                WASP kimliğinin Amerikan toplumsal yapısındaki önde gelen konumunu sürdürme çabalarından biri de özellikle 80’lerden itibaren yaygınlık kazanan sadece İngilizce (Only English) kampanyalarıdır. Ülkenin kurucu jenerasyonu olan WASP elitinin anadili olan İngilizcenin yanı sıra Latin Amerika, Uzakdoğu gibi bölgelerden gelen vatandaşların günlük hayatta anadillerini kullanmaları ve hatta pek çok yeni göçmenin yeterli İngilizcesinin olmaması Arizona, Kaliforniya ve Kolorado gibi bazı eyaletlerin kamusal alanlarda İngilizce konuşulması hususunda yasal düzenlemelere gitmesine yol açmıştır. Amerikanın istihbarat örgütü CIA’in internet sitesinde ülkede konuşulan diller bölümünde İngilizceye ek olarak “hatırı sayılır bir İspanyolca konuşan kitle”21 ibaresini koyması da bu açıdan dikkat çekicidir.

         

                Wall Street Journal eski yazarlarından Leon E. Wynter’a göre, beyazlık ve Amerikalılık terimlerinin eş anlamlı kullanımı, bazı alanlarda olmasa bile ticari alanda artık geçerliliğini yitirmiştir. Pek çok ekonomik sektörde WASP kökenli olmayan vatandaşların boy göstermesinin yanısıra beyaz olmayan büyük nüfus kitlesi göz önüne alınarak yeniden şekillendirilen ülkenin ticari pazarlama ve reklam kanallarında gözlenen çok kültürlülük vurgusu, WASP hegemonyasının çöküşünün bir başka göstegesidir. Wynter’a göre, bu çok kültürcü pazarlamanın en iyi örneği XXX filmiyle büyük bir çıkış yapan aktör Vin Diesel’ dir. Diesel, fiziksel görünümü itibariyle Hispanik, zenci-beyaz melezi ve hatta İtalyan bile kabul edilebilir olması itibariyle, toplumun çeşitli kesimlerince kabul görecek ve idol muamelesi görecek bir konuma gelmiştir ve bu da Amerika’daki çok kültürcülüğün bir başka zaferi olarak yorumlanmıştır22.

         

                WASP kimliğinin egemenliğini korumaya yönelik pek çok önlemler alınmasına rağmen toplumsal gelişim sürecinin doğal bir sonucu olarak Amerika’nın çok kültürlü yapısının toplumsal hayatın her alanına nüfuz ettiği ve WASP kimliğinin önemini hala büyük ölçüde korumasına rağmen Amerikalı adı verilen kimliğe, bu çok kültürlü pota aracılığıyla ulaşıldığı görülmektedir. “Birleşik Devletler esasında Anglo-Sakson renkte kalmakla beraber anglikanlıktan uzaklaşmak gibi bir eğilim göstermektedir. Memleket, sistem ve nizamlaşmaya olan düşkünlükle beraber Alman ciddiyetine bürünmektedir. Aynı zamanda iki yeni maya da işleyiş halindedir. Büyükşehirlerdeki belediyeleri ele geçiren İrlandalılar Katoliktir; bunlar Keltlerin nüktesindeki o tarif edilmez şeytani ve sevimli şeyi; fantazi, şaka, dağınıklık zevkini getirmektedirler ki bunlar olmasa Püriten atmosfer boğucu hale gelir. Yahudiler de kendi hesaplarına kaygılarını, meraklarını, para ve düşünce aramak için olan didinmelerini, kargaşa doğuran avare tempolarını getirmektedirler”23. Bütün bunlara Akdenizli heyecanına benzer yapılarıyla Latinleri, renkli ve hareketli yaşamlarıyla zencileri ve çalışma disiplinlerini birbirlerine olan düşkünlükleriyle pekiştiren uzak doğuluları da katarsak, Amerikalı kimliğini oluşturan erime potasının bir portresini çizmeye yaklaşabilmiş oluruz.

         

         

Sonuç

         

                Amerikanın kurucu jenerasyonu olan İngiliz kökenli beyaz göçmenler, göçlere bağlı olarak devletin nüfusu arttıkça demografik dengelerde oynamalar başlayınca kendilerini tanımlama ve toplumsal üstünlüklerini koruma amacıyla Beyaz-Anglo-Sakson-Protestan (WASP) kimliğine sığınmış ve bu kimliğin çatısı altında kendi toplumsal üstünlüklerini ve statülerini korumayı hedeflemişlerdir. Süreç içinde WASP kökenli olmayan Amerikan vatandaşlarının artan ve varlığı yadsınamayacak nüfusu, bu kitlelerin Amerikan toplumsal yapısına entegre olmalarıyla birlikte WASP kimliğinin toplumsal hegemonyasını sorgulanır hale getirmiş ve Amerikalılık kavramı artık WASP’la değil, tüm etnik unsurların katkıda bulunduğu kümülatif bir ortak bilinç ve kültürle açıklanır olmuştur.

                Amerika’da yönetici sınıf ve ekonomik açıdan üst sınıf göz önüne alındığında WASP unsuru hala ön planda olmakla beraber, diğer grupların dikey hareketliliği için her türlü siyasi ve sosyal imkânın mevcudiyeti Amerika’yı bir beyaz egemen ülke olmaktan çıkarmıştır. Diğer kimlik gruplarının bu yükselişine ve nüfussal büyümelerine paralel olarak her alanda WASP tekelinin kırılması literatürde “WASP’ın düşüşü” olarak yerini alırken, Amerikalılık kavramı da sürekli değişen ve gelişen bir fenomen olarak karşımızda bulunmaktadır.

         

         


Türk Yurdu Haziran 2012
Türk Yurdu Haziran 2012
Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele