Amatör Yokluğu

Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

        “Seçmeden beğeniyor, düşünmeden seçiyor, yahut hayran oluyoruz… Her Fikir arkasında kendi kalabalıklarını ister.

         

ahmet hamdi tanpınar

 

         “Çin’de her kim inatla seyahat ediyorsa eski izleri [Ku-tsi] takip eder

         

oswald spengler

 

 

        Tanpınar bir yerde, hayatımızda ‘kendini bütünüyle vermeden bir takım şeyleri’ biliyor, anlıyor, benimsiyor ya da ‘seviyor görünme; bu seçip ayırma yokluğu” demişti, “en acınacak şeylerimiz” arasındadır. Bütün bunlardan hiç birine tenezzül buyurmadan, en değerli olanla en sıradan olana aynı muameleyi yapma, dahası, bütün bunları yaparken, post-modernizmin sonsuz gerçeklik algısına yaslanma ucuzluğu; işte, zihniyetin bu biçimi, bir önceki durumun muzaaf eşeddi olarak hayatımızın her zerresine sirayet etmiş bulunuyor. Gündelik hayatın geçici kıpırdanma, parıldama, yükselme ve henüz kemaline ermeden sönme diyebileceğimiz karelerini bir-bir tüketme de demek olan yeni tarz, bir modern zaman hastalığı olarak hayatımızın her anını zaptetmiş bulunuyor.

         

        Geleneğimizde durmak anlamına gelen ‘va-ka-fe’ kökünden türetilen vukuf kavramı, bir şeye vâkıf olmak için, evvelemirde üzerinde durmak gerektiğini hatırlatır. Bugün kaybettiğimiz asıl değer, devam fikri ve eşyanın mahiyetine yöneltilen dikkattir. Oysa deha dikkat, dikkatse durmak, yani düşünmek demektir. Bir tür zihnin kendi iç seyahati diyebileceğimiz tahayyül, tasavvur, taakkul, tezekkür, tasdik, iz’an, iltizam ve en nihayet itikat hâline gelen bilme edimiyle, bu sürecin bazen iç içe giren safahatı, bir bakıma sûfilerin seyr-ü sülük hâllerine benzetilebilir. Bu sürecin sonunda bir Venüs bardağı gibi elimizde duran nihaî hâsıla, bir sonrakinin bir öncekini bertaraf ettiği anlık bir parıltıdan çok, içinde bin-bir çilenin nümâyan olduğu bir tekâmül safhası, fikir imbiğinden damla damla süzülen saf hakikat ya da ondan bir parça olarak elimizde kalır.

         

        Paskal, büyük adamdan bahsederken, sadece iki uçta birden bulunmaz, bu iki ucun ortasını da doldurur, der. Büyük gelenekler de böyledir: Orada da mecrasını bulmuş büyük nehirler gibi, her şeyi kendine bağlayan asırlık süreklilikler vardır. Geleneği olmayan toplumlarsa, her biri çıkmaz sokak, sönmüş lamba ya da yatağı kurumuş nehirler gibi tenha ve ıssızdırlar. Gelenek yoksa gelecek de yoktur. Türk cemiyetinin Tanzimat’tan bu yana kaybettiği şey, bu bütünlük ve devam, kısaca gelenek fikridir.

         

        Geleneğin kaybolması sadece beslendiği kaynağı değil, beslediği havzaları da yok eder. Bugün ne üniversitede ne sanat mahfillerinde ne entelektüel çevrelerde ne fikir ve kültür kulüplerinde ne de askerî darbelerle sürekli kesintiye uğrayan siyasî hareketlerde yerleşik gelenek ve teamüllere rastlanmıyor. Hepsinin ortak hastalığı, nevzuhur olmak ve zuhurata tâbi bulunmaktır. Cemil Meriç Jurnallerinin birinde, “dostlarımızı bile tesadüflere borçluyuz” der. Bunun anlamı, dost tercihlerimizin bile belli bir geleneğin değil, anlık tesadüflerin ürünü olduğudur. Vâ Esefâ ki, ne esefâ!

         

        Tam da burada söz, seksen ihtilalini hazırlayan yıllar ve sonrasına geliyor. Marks’ın ‘can sıkıcı, tatsız tuzsuz ukala’ metinlerini okumak yerine, Che Guavera’nın Bolivya günlüğünün daha çekici geldiği günlerdir o günler. ‘Silahı kapınca belli cinayetler işlenecek, kurulu düzen serseme çevrilecek ve kaşla göz arasında iktidara kurulacaklardı.’ Türk Solu’nun bu hastalığı, daha sonra Siyasal İslamcılara geçti.[1] Özellikle seksen sonrası dönemde İran devrimi ve onun kazanımlarını dillerinden düşürmeyen bu çizginin, rol modellerini Hamas, Hizbullah ve Afgan mücahit liderleri arasından seçmesi rastlantı değildir. Bu iki akım da aynen İttihatçıların komitacı kanadı gibi felsefesizlik ve tarihsizlikle maluldüler. 

         

        Seksen sonrası girilen piyasa ekonomisi ve bunun beraberinde getirdiği liberal ekonomik davranış kodu, –buna siz zihniyeti de diyebilirsiniz- bu çizginin önemli bir kısmını başka bir kolaycılığa teslim etti: faydacılık ve başarı histerisi. Hiç intibak zorluğu çekmeden yeni düzene kolayca ram oldular. İlk dönemde devrimci ve evrenselci çizginin mümessili olan Sol ve İslamcı akımın bazı temsilcileri, ikinci dönemde liberal ve pragmatist bir çizgiyi benimsedi. Hem birinci, hem de ikinci dönem aktörlerinin, ironik biçimde Amerikan filmlerine benzer köksüz bir davranış sergilemesi, Sam Amca’nın şakası gibi gelse de olan biten bundan ibarettir.

         

        Her iki akımın diğer bir hastalığı, sıkça açığa vurdukları kahramanlık gösterileriydi. Oysa bizim geleneğimizde değil böylesi gösteriler yapmak, şu ya da bu konuda iddia sahibi olmak bile, kulluk çizgisinin asgari şartlarını ihlal anlamına gelir. Dahası asıl kahramanlık sokak hareketlerini değil, bütün bir ömrü inandığı çizgiye vakfetmeyi, orada ısrarcı olmayı gerektirir. Bin şu kadar yıllık bir emek mahsulünü, bir çırpıda yere atmakta hiçbir beis görmeyen nevzuhur ve ‘arızî’ bütün hareketler gibi bu ve benzeri akımlar da elbette hiçbir birikimi ciddiye almayacaktı. Kaldı ki hem o gün hem de bu günlerde, sadece asırların biriktirdiği bütün bir insanlık hamulesinin değil, aynı zamanda insanoğlunun bizatihi kendisinin de tehlikede olduğu, bilerek görmezden gelindi.

         

          Kendilerini ‘âlemin nizamından’ sorumlu hisseden bir gelenekten gelen soy kafaların temsil ettiği âlemşümul çizgi ise hem yüzyılın başı ve seksenli yıllarda, hem de ‘iki darbe arası’ diyebileceğimiz netameli günlerin tamamında itidal ve istikamet yolunu tercih etti. İttihatçı liderlerden Talat Paşa’nın, merkez-i umumî ve sair mekânlarda Ziya Bey [Gökalp] konuşurken ilgisiz ve lâubalî bir tavırla, hatır için dinler bir görüntüye büründüğü nakledilir[2]. Bir yanda etkisi günümüzde de devam eden ve eserleri mîri malı gibi herkese açık bir mütefekkir, diğer yanda ise dehşetli bir komitacı ve aktivist. Benzer kaderi ayniyle olmasa bile, misliyle yaşayan bir Nevzat Kösoğlu’na hangi siyasî kulak kabartıyor dersiniz.

         

        Benim burada sözü asıl getirmek istediğim mevzuu, amatör yokluğudur. Bizde eksiği ve gediğiyle birlikte her mevzuda söz söyleyen kalem erbabı, romancı, hikâyeci, şair, ressam, bestekâr, müzisyen vs. var. Kötü diyemeyeceğimiz yığınla mütercimimiz var. Türkçeye dünya kadar güzel eserler kazandırılıyor. Yüzyılın başında lise ve darülfünun öğrencilerinin kullanabileceği ortak bir kavramlar dünyamız bile yoktu. Gökalp gibi parlak bir kafa, sadece Batı’dan aktarmalar yapmıyor, yabancı dillerde kullanılan yeni kavramlara Türkçe karşılıklar üretiyordu. Tanpınar, bilhassa Birinci Dünya Harbi içinde, Ziya Gökalp’in Edebiyat Fakültesinde zuhuruyla hız kazanan felsefî tecessüse değinirken çok önemli bir noktaya temas eder.

         

         

        “[…O devrin gençleri] şüphesiz mücerret fikrin, nazariyelerin, istidlâl ve istintaçların, ince tahlillerin kelimelerle kurulan ve yine kelimelerle değiştirilen ve yıkılan o büyüleyici sistem ve terkiplerin zevkini almışlardı. Fakat ne güçlükle? Çünkü, bütün o düşünceleri, tahlilleri Türkçede karşılayacak, size manasıyla gelecek ve çarpacak terimlerden mahrumduk… Naim Bey’in İlmü Nefs tercümesini üç sene elimde gezdirmiş fakat otuz sahifeden bir türlü ileriye gidemediğimi görünce benden daha anlayışlı sandığım bir dostuma hediye etmiştim… Saatlerce, bir elde Şemseddin Sami Bey’in lûgati tek sahife üzerinde iğne ile kuyu kazar gibi çalışan bu gençler ana kitapların dilde yokluğunun bütün acısını çekiyorlardı.”[3]  

         

         

        Tanpınar’ı okurken, devrin yetişmekte olan genç münevverlerinin ilme olan ihtirasını, Gökalp’i okurken ise dilimize kazandırdığı o muhteşem terminolojinin hangi şartlarda hazırlandığını görmüyoruz sadece. Memleketimize ilmî düşünceyi getiren ilk ve tek sistematik kafa olan Gökalp’in, aynı zamanda dikkatimizden kaçan bir başka yönünü daha görmüş oluyoruz. Gökalp ele aldığı her meseleyi önü arkası belli kavramlarla ilmî bir zemine oturturken, arkadan gelenlere de kendisini eleştirebilmeleri için sağlam, test edilebilir bir fikirler mecmuu bırakmıştır.

         

        Bugün elde bulunan o kadar metodik ve ampirik malzemeyle yabancı diller ve o dillerden yapılan o kadar yetkin tercümeye rağmen, ne akademide ne de onun tilmizlerinde yeterli bir heyecanın olduğundan söz edilemez.

         

         

         

         


        


        

        [1] Meriç, Cemil, (2003), Jurnal 2: 1966–83, (haz.) Mahmut Ali Meriç, İletişim Yayınları, İstanbul, s.295.


        

        [2] Hadisenin tanıklarından Yahya Kemal o anı şöyle anlatır: “1918 de Mütâreke’ye yaklaştığımız yaz sonunda, bir akşam, Büyükada’da Yat Kulübü’nün taraçasında Sadrâzam Talat Paşa, sevimli ve lâübâlî hâlini unutmayarak, etrafında Salah Cimcoz ve şimdi hatırlayamadığım daha bir kişi ile, gülerek konuşuyordu. Orada Ziyâ Gökalp’le oturuyorduk. Bizim yanımıza geldi. Orada oturdu. Ziyâ Gökalp’e: ‘Canım Ziyâ Bey! Hars mars diye bir lâkırdı var. Nedir bu hars Allahını seversen? Bizim Merkez-i Umûmî’de kaç defa anlattın, bir türlü kafama girmedi; anlatsana şunu!,, diye lâtifeye girişti. Etrafındakiler gülüyorlardı. Ziyâ ve ben gülmüyorduk. Ziyâ, tutuk lisânıyla hars’i bir defâ daha anlatmaya başladı. O anlatırken Talât böyle bahislerle uğraşmaya hiç vakti olmayan bir insan gibi, hatır için dinliyor ve dostâne gülümsüyordu.” Bkz. Beyatlı, Yahya Kemal, (1976), Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hâtıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, s.175.


        

        [3] Tanpınar, Ahmet Hamdi, (2002), Mücevherlerin Sırrı: Derlenmemiş Yazılar, Anket ve Röportajlar, (haz.) İlyas Dirin-Turgay Anar-Şaban Özdemir, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s.135–136.


Türk Yurdu Haziran 2012
Türk Yurdu Haziran 2012
Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele