Türk Ocakları 100 Yaşında II: Küçük Hatalar, Büyük Dersler

Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

                   Türk Ocaklarının son 25 yılından hareketle, Ocakların öne çıkan hususiyetlerinden bahsetmeye devam edelim. Galiba, bizim hemen herkesin kesinlikle bildiğini sandığımız çok önemli ve temel ilkeler, o kadar da biliniyor değilmiş. Bir önceki yazıma gelen çok sayıdaki olumlu akislerden anladığım bu. O zaman, herkesin bildiğini zannettiğimiz, ama bilinmediği birtakım davranışlarla da ortaya çıkan fikir ve ahlâk ilkelerinden, metoda ait geleneklerden konuşalım.

         

         

                  Türk Ocağı Türkçülüğün ve ülkücülüğün kurucusudur. Ocağın kuruluşunu sağlayan askeri tıbbiyeliler beyannamesi bir ülkücülük ‘manifestosu’ hüviyetindedir. Türk Ocağı ile birlikte, Türkçülük fikri ve onun yol ve yöntemini ifade eden, ahlâki temellerini şekillendiren ‘mefkûre’ bir bütün halinde ifadesini bulmuş ve o zamandan beri Türk milliyetçiliğinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Türkçülüğü bir fikir sistemi olarak kuran Ziya Gökalp, mefkûre kelimesini de icat etmiş ve Türk Ocağı da bu iki unsur üzerinde yükselmiştir. ‘Mefkûre’ kelimesi 1930’lardan sonra ‘ülkü’ kelimesi ile ifade edilmeye ve ‘idealist’ anlamında daha geniş bir alanda kullanılmaya başlanmıştır (Cumhuriyet’in getirdiği değerleri yaymak üzere Türk Ocağı yerine kurulan Halkevlerinin dergisinin adı ‘Ülkü’dür.). ‘Ülkü’ kelimesine, Türkçülük tarihindeki ‘mefkûre, mefkûrecilik’ anlamını 1960 sonrasında yeniden kazandıran rahmetli Galip Erdem Ağabeyimizdir. Bu değişim, rahmetlinin aynı yazıyı iki farklı zamanda ve başlıkla neşretmesinden de kolayca anlaşılmaktadır. Artık klasikleşen ‘Ülkücünün Çilesi’ yazısının ilk neşrindeki başlık ‘Mefkûrecinin Kaderi’dir. Gençlerimiz ve kendini ‘ülkücü’ kabul eden herkes bu yazıyı dönüp dönüp yeniden okumalıdırlar. İşte biz, meşhur tabiriyle ‘68 kuşağı’ gençler, Ülkü Ocakları genel adı ile sembolleşen kuruluşlarımızı Galip Ağabey’in bu yazıdaki tarif ve tadatları üzerine kurmuştuk. Bu itibarla, ‘Ülkücülük’, 1970 sonrası Türk milliyetçiliğinin (özel adı ile Türkçülüğün) adı, ‘Ülkücü Hareket’ tabiri de bu fikir sisteminin eylem alanını ifade eder.

         

         

                   1970 sonrası milliyetçiliği aynı zamanda siyasi bir harekettir. Bu itibarla, milliyetçilik nazariyeleri de bu ortam içerisinde şekillenir. Devlet ve Töredergisi etrafında biriken ilim, fikir ve sanat adamları, çok büyük bir hızla büyüyen ülkücü gençliği fikren besleyecek bir fikrî ‘üretim’ içerisine girmişlerdi. Bu devrede, Galip Erdem ve Dündar Taşer başta olmak üzere burada isimlerini tek tek sayamayacağımız ilim ve fikir adamlarımız ülkücü hareketi, yazılarıyla beslediler. Fikret Eren (Kurt Karaca), İskender Öksüz (Ayhan Tuğcugil) ve rahmetli Erol Güngör, konu ile ilgili kitaplarıyla Türkçülük sistemine çok önemli ve büyük katkıda bulundular. Özellikle Erol Güngör, Gökalp’ın yanlış ve eksiklerini de düzelterek, Türk milliyetçiliğinin fikri gelişmesine, getirdiği yeni yorumlarla, adeta ikinci bir ‘kurucu’ oldu. Yani bu devrede, milliyetçilik tarihimize katkıların tamamı Milliyetçi Hareket genel adı ile ifade ettiğimiz siyaset kurumu etrafında sağlanmıştır. Bu durum, tabiatıyla milliyetçiliği bir kitle hareketi haline getirmiştir.

         

         

                   1980 darbesi her şeyi darmadağın edip gittikten sonra, bizim tespit edebildiğimiz en büyük yıkım fikrî anlamdaki ‘ülkücülük’te olmuştur. Vatan ve milletleri için canları pahasına mücadele ettiklerine inanan Ülkücüler, kendilerini zindanlara tıkan, zulüm ve işkenceden geçiren bir ‘devlet sistemi’ni bir türlü anlayamamışlar ve büyük bir hayal kırıklığı yaşamışlardır. Devrin siyasi anlayışının ‘köşeyi dönmek’ üzerine kurulmuş bulunması da büyük bir eyyamcılık dalgası yaratmıştı. İşte Türk Ocağı’nı yeniden faaliyete geçirme fikrimiz böyle bir ortamda gelişmişti. 

         

         

                    Şükrolsun yanılmadık. Türk Ocağı bir ‘güzide kuruluşu’ olarak kendi misyonunu çok iyi yaptı ve son 25 yılda Türk milliyetçiliğinin nazari gelişmesine büyük katkıda bulundu. Bunu sağlamak için, hemen ilk yıllardan başlayarak, iki yılda bir toplanmak üzere ‘Milliyetçilik ve Milliyetçilik Tarihi Araştırmaları İlmi Kongresi’ni tesis ettik. Sonuncusu geçtiğimiz Nisan ayında ‘Dünden Bugüne Milliyetçilik ve Türk Ocakları’ alt başlığı ile Ankara’da toplandı (Burada yazdıklarımın bir özetini o bilgi şöleninin ‘değerlendirme’ oturumunda da söyledim.).

         

         

                     Özetlersek, nazari gelişme bakımından Türk milliyetçiliğinin son elli yılının ilk yarısına bir ‘kitle kuruluşu’ yön vermiştir; bu Milliyetçi Hareket’tir, ayırt edici özelliği ‘siyaset’tir. İkinci yarıda ise bir ‘güzide kuruluş’ katkılarda bulunmuştur; bu Türk Ocağı’dır ve ayırt edici özelliği ‘siyaset dışı fikri hizmet’tir. Türk Ocağı’nın var olduğu günden beri ilkesi bu olmuştur: Siyaseti siyaset kurumu yapsın, fikri de ‘fikir kuruluşu’ geliştirsin.

         

         

                     Küçük yanlışlardan biri tam da burada ortaya çıkmaktadır: Türk Ocağı madem etkin ve birikimli bir güçtür, aynı zamanda bir ‘kitle kuruluşu’ da olsun, milletimizin bütün sorunlarını çözsün!

         

         

                     Bu, basit bir ifade ile, ya siyaset kurumunun emrine girmeyi, yani ‘yan kuruluş’ olmayı, yahut da onun yerini almayı gerektirir ki, her iki hâl de felakettir. Siyaset kurumunun yeterince yan kuruluşu vardır. Bunlara bir de Türk Ocağı’nın eklenmesi siyasete fazla bir şey kazandırmayacağı gibi, Türk Ocağı’nı da bitirir. Türk Ocağı’nın da siyaset kurumunun yerini alma gibi bir niyeti olmamıştır, olmayacaktır (Bu konuda geçmişte birçok ‘yanlış anlaşılma’lar olmuş bulunmakla birlikte, bugün daha net bir ‘işlev paylaşımı’ olduğu söylenebilir. MHP Grup Başkan Vekili Mehmet Şandır’ın, 25 Mart günü TBMM’nde Türk Ocaklarının 100.Yılı ile ilgili olarak yaptığı gündem dışı güzel konuşma, siyaset kurumunun Türk Ocağı’na bakışını da yansıtması bakımından önemlidir.). Bu itibarla, özellikle gençlere yönelik heyecanlar pompalayarak ‘Düşün peşime, yeni rüzgârlara yelken açalım!’ retoriği, Ocakları ve misyonunu hiç anlamamak demektir ve bu ‘retorik’ Türk Ocaklarına hiç uygun değildir! Türk Ocaklarını galeyan psikolojileriyle yönetilen bir kitle kuruluşu haline getirmek onu iki yıl içerisinde batırır! ‘Küçük’ yanlışlardan biri de budur!

         

         

                     Demokrasi de Türk Ocaklarının, yüz yıllık bir geleneğidir. İddia ile söyleyebiliriz ki, Türk Ocakları gelmiş geçmiş en demokratik milliyetçi kuruluştur. Ocakların üstadı Ziya Gökalp biri Merkez Yönetim Kurulu, diğeri Genel Başkanlık olmak üzere iki kere seçim kaybetmiştir. Sebebi ise basittir: Ziya Bey aynı zamanda İttihat ve Terakki Fırkası’nın ‘merkez-i umûmi âzası’dır da ondan! Yüz yıllık demokrasi, Ocaklarda bir de gelenek oluşturmuştur: Ocaklarda göreve talip olmak değil, göreve teklif edilmek esastır. Çünkü, Ocaklarda sadece ‘vermek’ üzerine kurulu olan bir hizmet sistemi vardır; çünkü,Türk Ocağı’nda milletine hizmet gururundan başka paylaşılacak bir şey yoktur. Bu yüzden ‘ben göreve talibim’ demenin demokrasi bakımından bir sakıncası tabiî ki yoktur (sadece bir ‘güzide kuruluş’u yönetmeye talip olanların kendi entelektüel birikimlerine bakıp ‘tevazu eksikliği’ taşımamaları beklenir); lakin bunu bir ‘kampanya’ haline getirip Türk Ocağı’nı da ‘fethedilmesi gereken bir hedef’ saymak çirkindir. Böyle bir anlayışa ‘ihtiras’ adı verilir ve bu psikoloji insana, çok basit bir demokrasi unsurunu bile içinize sindiremeyeceğiniz bir göz karartması yaşatır, 127-45 kaybettiğiniz bir seçimden sonra çıkar ‘Demokrasiye inanıyorsanız gizli seçim yapın!’ diye bağırarak kürsü işgal edersiniz! (Bu da ‘yanlış’ların en büyüğü!). Türk Ocağı tarihinin, en hafif tabiriyle, yüz yıllık ayıbıdır bu. Bu çirkinlik, hala bir özür bile dilenmediğine göre, kabahat boyutlarını aşmıştır.Kol kırılır yen içinde’ denilecek şeylere açıktan bir şey demiyoruz, yutkunuyoruz; ama açıkta ve kameralar önünde vuku’bulan bu çirkinliği açıkça kınamazsak, Ocaklılık ahlâkımız hep istismar edilmeye devam eder. Bu itibarla, Muhterem Nuri Gürgür’ün bir şekilde kendi ‘zaafı’ sayarak Genel Başkanlığı kabul etmemesine sebep olan bu ‘tarihi rezaleti’, onun ilk Yönetim Kurulu toplantısındaki şu sözlerini buraya alarak tarihe havale etmek istiyorum:

         

         

                      “Kurultayımızın muhterem delegelerinin ve sizlerin şahsıma gösterdiğiniz güven ve teveccüh benim için şereftir. Sizlere ve Kurultayımızda bana oy veren yahut vermeyen bütün Ocaklı kardeşlerime bir kere daha kalbi şükranlarımı ifade ediyorum.

         

                          Ancak, 100. yıl gibi her Ocaklının hazzını doya doya yaşaması gereken bu tarihî kurultayda yaşananlar beni fazlasıyla etkiledi. Tamamen kutlu bir şölen havası içerisinde geçmesi, dostluk ve kardeşlik duygularımızın, ülküdaşlık bağlarımızın daha da güçlenmesine vesile olması gereken bu kurultayın, sıradan bir dernek yahut bazı siyasi kuruluşların toplantı ortamına sürüklenmek, bir seçim arenasına dönüştürülmek istenmesini kabul edemiyorum.

         

                          Ömrünün 60 yıldan fazlasını sadece Türk Ocakları’na değil, her milliyetçi girişime bütün imkânlarını seferber ederek müzahir olan, bu camianın abide isimlerinden 86 yaşındaki ağabeyimiz İdris Yamantürk’ü işgal edilen konuşma kürsüsünün önüne gelerek “yalvarıyorum size, burayı boşaltın” dedirten müessif davranışın müsebbipleri, Türk Ocaklarının geleneksel üslubunu, adabını, töresini fütursuzca çiğnemişler, asırlık tarihimizde benzeri bulunmayan bir çirkinliğe yol açmışlardır.

         

                          Elemle izlediğim bu tablo, 16 yıllık Genel Başkanlık dönemimde yorulup üzülmediğim kadar beni etkiledi ve yaraladı.

         

                          Bir başka üzüntüm; üzerlerine titrediğimiz gençleri seçim mücadelesinin piyonları hâline getirmekten çekinilmemiş olmasıdır. Toplantılarda, seminer ve konferanslarda dinleyip yararlanacakları milliyetçi fikir ve düşüncenin temsilcileri hocalarına, bu camianın çilekeş ak sakallarına, Anadolu’dan bu toplantıya büyük bir heyecan içerisinde koşup gelen delegelere ve misafirlere bağırıp çağırarak, sloganlar haykırarak baskı kurulmaya çalışılması kuşkusuz bu gençlerin tercihi değildir. Yaşananları izlerken esef içerisinde defalarca Atsız’ın “baht utansın” sözünü hatırladım.

         

                           Türk Ocakları Genel Başkanlığı büyük bir hırsla, zapt edilmez bir ihtirasla fethedilmek üzere seferber olunacak bir kale değil, şahsi ve maddi hiçbir karşılık beklemeden çalışılması gereken bir hizmet makamıdır.

         

                           54 yıldır içinde bulunmaktan gurur duyduğum Türk Ocaklarında, bu anlayış ve duygularla hizmet etmeye çalışırken, sıfatın benim için hiçbir önemi olmamıştır. Sade bir üyelikle Genel Başkanlık arasında hiçbir zaman ayrım yapmadım. Sizler çok yakından biliyorsunuz ki, ben birkaç dönemden beri bu makamdan ayrılma isteğimi ısrarla öne sürmüştüm; ancak sizlerin yoğun isteklerinizi kıramadığım ve sorumluluğumun gereği olarak şimdiye kadar bu arzumu yerine getiremedim.

         

                           Fakat gelinen bu noktada ve son yaşananlardan sonra hasbi hizmet anlayışını, Ocağın töre ve üslubunu yansıtan bir tavır ortaya koymanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Türk Ocaklılık ahlâkının temeli karşılık beklemeden, sıfat ve makamları önemsemeden çalışmaktır; milliyetçilik mefkûresine isimsiz, unvansız hizmet vermektir.

         

                           Bu anlayışın gereği olarak bundan sonra Genel Başkan sıfatıyla değil, sade bir Ocaklı olarak ömrümün, imkânlarımın elverdiği ölçüde fikrimin ve inancımın gereklerini yerine getirmeye çalışacağım. Sizlere teveccühünüz için bir kere daha şükranlarımı sunuyor, hep birlikte bu anlayış ve heyecanlarla Türk Milliyetçiliği mefkûresine hizmet edeceğimizi umuyorum.”

         

                       Unutulmaması gereken tarihi bir büyük ders işte böyle bir bilge kişi tarafından verildi: ‘Türk Ocaklılık ahlâkının temeli karşılık beklemeden, sıfat ve makamları önemsemeden çalışmaktır; milliyetçilik mefkûresine isimsiz, unvansız hizmet vermektir.’

         

                       Anlayamayanlara anlatmak da her ‘Ocaklı’nın boynunun borcu olmalıdır.

         


Türk Yurdu Haziran 2012
Türk Yurdu Haziran 2012
Haziran 2012 - Yıl 101 - Sayı 298

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele