Hâl’in Şiiri Telvin’i Dıştan İçe Okumak

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

Ehl-i temkînem beni benzetme ey gül bülbüle

Derde yok sabrı anın her lahza bin feryâd eder

Fuzûlî

 

 

                    Gündelik hayat içinde sade insandan, sanatkâr şahsiyete; sade kuldan seyr ü sülûk erbabına kadar her kesim insan, iç dünyasında zıt kutuplar arasında -şiddeti mizaçlara bağlı olmak kaydıyla- adeta savrulur. Halden hale geçer, iniş-çıkışlar, gel-gitler yaşar, zikzaklar çizer.

         

                    Ruh-beden, ruh-nefis, hayır-şer, çirkinlik-güzellik, varlık-yokluk kendisinde cem olunan bu insan, artı ve eksisiyle dünyada Allah’ın; halifesi, muhatabı, eşref-i mahlûkatı, seçkini olmuştur. Uçların ortasında, zıtların uçlarında cevelan ve seyran eden insan, yaratılış itibariyle az veya çok bu zıtlar dünyasını benliğinde hisseder veya son haddine kadar yaşar.

         

                    “Er eteğin tutan”, pîr elinde tevbe eden, yol eri olup yola giren kişilerin gönül dünyalarında yaşadıkları bu bahsi geçen çatışmaların tasavvuf dilindeki tabiri “telvin”dir. Bu terim sözlükte, “levn (renk)” kökünden olup insanın iç dünyasında renkten renge girişini, bir halde kal/a/mayışını ifade eder.

         

                    Tasavvuf terimi olarak “telvin, hal sahiplerinin; temkin, hakikat (hakaik) ehlinin sıfatıdır. Kul yolda oldukça telvindedir. Çünkü devamlı olarak bir halden diğer hale geçer. Bir vasıftan diğer vasfa çıkar. Kavuşunca temkine ermiş olur. Telvin sahibi devamlı olarak ilerler, temkin sahibi ise vasıl olur, sonra birleşir, bir nitelikten başka bir niteliğe yücelir. (...) Telvin sahibi daima artış kaydeder. Temkin sahibi ise vardıktan sonra birleşmiştir.”[1]

         

                    Ebu Alî ed-Dekkak bu iki terimi Hz. Musa (as) ile Hz. Muhammed (sav)’den örnekle açıklığa kavuşturur: “Musa (as) telvin sahibi olduğu için Cenab-ı Hakk’ın yüzünü göremedi, sözünü işitmekle döndü. Peygamberimiz (sav) temkin sahibi olduğu için Miraç gecesi gördükleri kendine hiç tesir etmedi. Temkinin öyle bir mertebesi var ki ona Resulullah’tan başka kimse ulaşamaz.” Resulullah şöyle buyurmuştur: “Benim öyle bir vaktim var ki onda Rabbimden başka kimse beni kaplamaz. Oraya kimse yetişemez.” ”[2]

         

         

         

        Bir Demden Bir Deme

         

        Yunus Emre hemen her insanın az-çok hissettiği bu hale müstakil bir şiir/gazel hasretmiştir. Yunus’un, müstakil bir adı olmadığı için hakkında söz söyleyenler tarafından “telvin” başlığı uygun görülen bu şiiri, insanın gönül dünyasında cereyan eden “ahvali”, Anadolu’da, Türkçe ile ilk olarak, arı-duru fakat enine-boyuna, bir hassas sanatkâr icazıyla (sözün özüyle) dile getirdiği bir manzumedir.

         

                    Bu manzume, Sezai Karakoç’un Yunus için dile getirdiği “… İslam ruhu ve Türk yapısı, onda öyle kaynaşmıştır ki, şiirinin biçimi, ölçüsü, sesi, bir yandan Türk sanatının özel, öbür yandan islâm sanatının genel çizgilerine uyar. Koşmayı da gazeli de kullanır, şiir biçimi olarak. Yani o halk sanatıyla vatan aşan genel sanatı birleştirmiş bir altın sentez peşindedir.”[3] cümlelerinde ifade ettiği nitelikleri bünyesinde toplamıştır. Her mısrası dört “müstef’ilün”den meydana gelen bu şiir, beyitler halinde yazılırsa “musammat” gazel; mısralar ortadan bölünüp alt alta getirildiğinde de 8 heceli mısralar ve dörtlüklerden oluşan uzun bir koşma biçimini alır.[4] Kaynaklarda ise daha çok musammat gazel olarak yer almaktadır.

         

                    İlk beyitte başlayıp şiir boyunca devam eden “bir dem” tekrîri ve “-ân olur” kafiye- redifi, bir söz sanatı olmanın yanı sıra, “an, zaman” demek olan “dem” kelimesi ve kafiyedeki “an” çağrışımları “olur” redifinin “ol-” kökü ile “kün” emrini hatıra getirmektedir. Tasavvuftaki tecellî nazariyesinin temelinde “kün” emrinin, dolayısıyla “kelam”ın (sözün) olduğu belirtilir. Nitekim âyette “Allah bir şeyin var olmasını murad ettiğinde “kün” (ol) emrini verir ve o hemen oluverir” denilmektedir.[5] “Dem” ve “olur” rediflerinin şiirdeki tekrarları, “kün” emrinin de kainatta daimî oluşunu çağrıştırmaktadır. “An”ların devamlılığını pekiştiren bir diğer husus da “olur” redifindeki ve şiirin tamamındaki geniş zaman ekleridir. Dilbilgisinde geniş zaman eki, bir şeyin geçmişte böyle olduğunu, şimdi böyle olmaya devam ettiğini, gelecekte de böyle olacağını işaret eder. “Oluş”ların devamlılık ve kesintisizlik çağrışımına şiir boyunca yapılan vurgudur bu.

         

         

         

        Gönül Ha Demeden Hayran Olur

         

                    Mustafa Tatçı’nın Yunus Emre Divanı’nda 13 beyit halindeki bu şiirin, diğer Yunus divanlarında[6] farklı beyit sayılarına sahip olduğu görülmektedir. Şiirin deneysel edebiyat yönüne, şekil-muhteva bağlantılarına, diğer tasavvufî terimlerle olan ilişkilerine geçmeden önce metnin tamamını görmek yerinde olacaktır:

         

                    Hak bir gönül verdi bana hâ demeden hayrân olur[7]  (+ +)[8]

        Bir dem gelir şâdî olur bir dem gelir giryân olur       (+ -)

         

         

        Bir dem sanasın kış gibi şol zemheri olmuş gibi        (- -)

        Bir dem beşâretden doğar hoş bâğile bostân olur      (+ +)

         

         

        Bir dem gelir söyleyemez bir sözü şerh eyleyemez    (- -)

        Bir dem dilinden dür döker dertlilere dermân olur     (+ +)  

         

         

        Bir dem çıkar Arş üzere bir dem iner tahte's-serâ      ( +  -)

        Bir dem sanasın katredir bir dem taşar ummân olur   ( - +)

         

         

        Bir dem cehâletde kalır hîç nesneyi bilmez olur           (- -)

        Bir dem dalar hikmetlere Câlinûs u Lokmân olur        (+ +)

         

         

        Bir dem dev olur ya perî vîrâneler olur yeri                  (- -)

        Bir dem uçar Belkîs'ile sultân-ı ins ü cân olur              (+ +)

         

         

        Bir dem görür olmış gedâ yalın tene giymiş abâ           (- -)

        Bir dem ganî himmet ile Fagfûr u hem Hakân olur      (+ +)

         

         

        Bir dem gelir âsî olur Hak zihnini yavı kılur                 (- -)

        Bir dem gelir kim yoldaşı hem zühd ü hem îmân olur  (+ +)

         

         

        Bir dem günâhın fikr ider dos-doğru Tamu'ya gider      (- -)

        Bir dem görür Hak rahmetin Uçmaklara Rıdvân olur   (+ +)

         

         

        Bir dem varır mescidlere yüzün sürer anda yere           (+ +)

        Bir dem varır deyre girer İncîl okur ruhbân olur            (- -)

         

         

        Bir dem gelir Mûsâ olur yüz bin münâcâtlar kılur         (+ +)

        Bir dem girer kibr evine Firavn’ile Hâmân olur             (- -)

         

         

        Bir dem gelür Îsâ gibi ölmişleri diri kılur                      (+ +) 

        Bir dem gelür güm-râhleyin yolında ser-gerdân olur      (- -)

         

         

        Bir dem döner Cebrâîl'e rahmet saçar her mahfile         (+ +)

        Bir dem gelür güm-râh olur miskîn Yûnus hayrân olur (-  +)

         

         

                    Yunus Emre şiirinde, bir konuya hasredilen gazel/manzume, bir makalenin giriş-gelişme-sonuç kısımlarını andırır şekilde tanzim ve tertip edilir. Bir başka ifade ile Yunus, ontolojik çözümleme yönteminde[9] dördüncü tabaka olan “kader (genel insanlık idesi) tabakası”nı ilk beyitte ortaya koyar.[10]

         

                    Bu şiirin ilk beytinde de asıl mevzusunu beş anahtar kelime (Hak, gönül, hayrân, şâdî, giryân) ile muhatabının önüne seren Yunus, özelde kendisi için söylüyor olmakla birlikte genelde insanın macerasını resmeder. Son beyte kadar bu maceranın çeşitli kesitlerinden bizi haberdar eden Yunus, son beyitte, ilk iki mısrada dile getirdiği ana konuyu, -yekûn hattı çeken- bir sonuç beyti ile bitirir. Roman-hikâyedeki “serim-çözüm” gibi metnin başı ile sonunu tam bir kompozisyon bütünlüğüne kavuşturur. Şiir ilk ve son mısrada yer alan “hayran olur” ibaresiyle sona erer. İnsan için geçerli olan “hayran” sıfatı ile şiirin şekil özelliklerinden mana ve muhtevaya geçişin de ilk denemesi yapılmış, ilk adımı atılmış olur.

         

         

         

        Hayret Vadisinin Telvinleri

         

        Sadece “telvin” terimine indirgenerek açıklanmasının eksik kalacağını belirtmemiz gereken bu şiir, birçok başka tasavvufî terimi de içinde barındırmaktadır. Aşağıda bunlara temas edilecektir. “Hayran” kelimesine dönecek olursak, bu kelime, hayret eden kişinin sıfatıdır. Burada zikredilen hayran oluş, alelade bir şaşkınlık değildir. Yukarıda “telvin”i açıklayan alıntıda da geçtiği gibi, “salik (yol eri)”in seyr ü sülûku esnasında yaşadıklarının doğurduğu bir hayrettir bu.

         

                    Sözlükte “şaşırmak, yolunu kaybetmek” anlamına gelen hayret kelimesini sufiler, bir tasavvuf terimi olarak çeşitli tasavvufî makamlara göre özellikle mârifet ve yakîn kavramlarıyla birlikte kullanmışlardır. Allahın varlığı ve keyfiyeti hakkında olmak üzere iki hayret türünden söz edilmiştir (Hücvirî, s.488). Allah’ın varlığı konusunda hayret, şirk ve küfürdür; O’nun keyfiyetiyle ilgili hayret, marifettir. Çünkü O’nun varlığından ârifin şüphesi yoktur; keyfiyeti konusunda ise insan aklı hiçbir bilgiye sahip değildir. Buna göre Hakk’ın keyfiyetini anlama çabası içinde hayrete düşmek yakîn alametidir. Bu anlamdaki hayret de bir tür marifettir.[11]

         

                    Tasavvufun fikrî-felsefî/kelamî boyutunu anlatan öncü mutasavvıfların ifadelerinde hayret; Allah’ı tanıyan, fakat bunu ifade edemeyen ârifin yaşadığı haldir. Bu “hâl” hakkında Cüneyd-i Bağdadî, “Düşüncenin ulaşabildiği son nokta hayrettir”; Sehl et Tüsterî, “Mârifetin nihaî noktası hayrettir.”; Zünnun-ı Mısrî: “Allah’ı en fazla tanıyan, herkesten daha fazla Allah konusunda hayret içersindedir.” derken bu hususa işaret etmişlerdir.[12]

         

                    Diğer taraftan Allah’ın zatını kavramaktan âciz olduğunu idrak eden akıl hayrete düşer. Gerçek marifet, Allah karşısında aklın aczini ve yetersizliğini kavramasıdır. Allah’ı tanıyan fakat ifadeye sığmadığı için O’nu tanıtamayan ve anlatamayan ârif, suskun ve şaşkın bir şekilde hayrete düşer.

         

                    Muhyiddin İbnü’l-Arabî hayret’le vuslat arasında bir ilgi kurmuştur. Ona göre Hakk’a vâsıl olan hayret eder. Bu durumda hayret, “ilim, irfan, yakîn ve hidayet” anlamına gelir. Celâl tecellileriyle cemâl tecellilerinin bir noktada birleşmesi ve özdeşleşmesi sûfîde hayret halinin doğmasına yol açar. Sûfî, nasıl oluyor da “bir”den “çok” çıkıyor veya “çok” “bir” oluyor diye de hayret eder (Fusûs, s.72)[13] Şaşkınlığı ifade eden bu kelimenin Allah hakkında hırslı olmakla, ümitsiz olmak ve aynı şekilde korku ve rıza, tevekkül ve recâ arasında bir durak olduğunu belirtmektedirler.

         

                    Kısaca belirtmek gerekirse şiir bizi daha ilk beyitte tasavvufun ilim, irfan, yakîn, hidayet, telvin-temkin, havf-reca gibi bazısı birbirinin zıddı olan kavramlarla tanıştırmaktadır.[14]

         

                    İlk beyitte başlayıp şiir boyunca devam eden “bir dem” tekrîri ve “-ân olur” kafiye- redifi, bir söz sanatı olmanın yanı sıra, “an, zaman” demek olan “dem” kelimesi ve kafiyedeki “an” çağrışımları “olur” redifinin “ol-” kökü ile “kün” emrini hatıra getirmektedir. Tasavvuftaki tecellî nazariyesinin temelinde “kün” emrinin, dolayısıyla “kelam”ın (sözün) olduğu belirtilir. Nitekim âyette “Allah bir şeyin var olmasını murad ettiğinde “kün” (ol) emrini verir ve o hemen oluverir” denilmektedir.[15] “Dem” ve “olur” rediflerinin şiirdeki tekrarları, “kün” emrinin de kâinatta daimî oluşunu çağrıştırmaktadır. “An”ların devamlılığını pekiştiren bir diğer husus da “olur” redifindeki ve şiirin tamamındaki geniş zaman ekleridir. Dilbilgisinde geniş zaman eki, bir şeyin geçmişte böyle olduğunu, şimdi böyle olmaya devam ettiğini, gelecekte de böyle olacağını işaret eder. “Oluş”ların devamlılık ve kesintisizlik çağrışımına şiir boyunca yapılan vurgudur bu.

         

         

         

        Telvin Şiirine Deneysel Edebiyat Bakışı

         

                    “Bu edebiyata meyledenler var olandan farklı bir yol izliyorlar, farklı bir tarz, farklı bir şekil, farklı bir içerik ve farklı bir anlatım yolu…” cümlesinde D. A. Tökel, “deneysel edebiyatı” böyle ifade etmektedir. Güven Turan da bu hususta yazdığı yazısının başlığını, “Olanla Yetinmeyenler”[16] koymuş. Rahatlıkla diyebiliriz ki, Yunus’un bu şiiri deneysellik açısından da Anadolu Türk şiirinde bir ilktir.

         

                    “Gönlün renkten renge girişi, yani “telvin”” anafikrinin, şiirin daha ilk beytinde sunulduğunu belirtmiştik. Bu anafikir şiirde mısraların anlamına göre düzenlenen istif ve diziliş itibariyle deneysel olarak desteklenmektedir. Her mısrasını musammat gazel olması itibariyle iki eşit parçaya bölebildiğimiz bu şiirin her bölgüsünde “telvin”le -ve aynı zamanda diğer tasavvufî terimlerle- ilişki kurulmaktadır.

         

                    Her beyitte zıt kutuplar yardımıyla insanın iç dünyasında cereyan eden farklı istikametteki çatışma ve çalkantılar, mısraların anlamına göre tertibinde kendini belli eder. Mısra sonlarına bu anlamlara göre parantez içinde (+ +) veya ( - - ) işareti koyduğumuz bu şiirin 2, 3, 5, 6, 7, 8, 9. beyitlerinde ilk mısralar eksi kutbu, ikinci mısralar artı kutbu göstermektedir. 10, 11, 12. beyitlerde durum tersinedir. İlk ve son beyitte ise (+ +/ + -) (+ +/ - +) olarak ifade edebileceğimiz bir tablo karşımıza çıkar.

         

         

         

        İniş-Çıkış İstikameti

         

        Şiirde diziliş bakımından en farklı olanı ise 4. beyittir. Bu beyitte Yunus ilk mısrada (+ -) 2. mısrada (- +) işaretleriyle gösterebileceğimiz bir istikamet çizer. Fakat anlam itibariyle ilk mısrada “çıkar” ve “iner” filleriyle gönlün aşağı-yukarı (dikey), 2. mısrada ise “katre (damla)”, “umman” kelimeleriyle yatay (geliş-gidiş, ileri-geri) istikametteki hareketliliğini resmetmiş olur.

         

        Bir dem günâhın fikr ider dos-doğru Tamu'ya gider

        Bir dem görür Hak rahmetin Uçmaklar'a Rıdvân olur  

         

        beyti; Türklerdeki, cennetin (uçmak= Uçularak gidilen mekân) gökyüzünde, cehennemin (tamunun) de aşağıda olduğu kabûlüne dayalı olarak aşağı ve yukarı (iniş-çıkış) hareketini akla getirir. “Bir dem çıkar ‘Arş üzere bir dem iner tahte's-serâ” mısrası ile de tersinden paralellik arz eder. İniş-çıkış istikameti;

         

        Bir dem gelir Mûsâ olur yüz bin münâcâtlar kılur      

        Bir dem girer kibr evine Firavn'ile Hâmân olur

         

        beytinde ise telmihlerle gerçekleşir. Bu beyitte Musa (as) kıssası hatırlatılır. Kıssaya göre Musa (Kelimullah) (as) Allah ile konuşmak üzere Tur Dağı’na çıkar ve Allah ile konuşur. Tanrı’dan birçok isteklerde bulunur. Dokuz mucize ile Firavun ve kavmine nasihat etmek üzere iner.[17] Musa (as) Tur dağından inip ilahî emirleri tebliğ edince kibirlenen Firavun ve Haman, Musa (as)’ın Tanrı’sını görmek üzere bir kule yaptırır.[18] Kıssanın bu kesitinde de yine -birbirine zıt anlamlarda- “iniş-çıkış” hatırlatılır. Firavun’un emriyle vezir Haman’ın, Musa (as)’ın Tanrısını görmek üzere kule yaptırması, rivayete göre kuleye çıkıp bir ok atıp güvercin vurarak inmesi ve ayrıca Musa (as)’ın tevazu ve yumuşak dille yapmış olduğu Hak tebliğine Firavun’un kibirle yukarıdan bakması, fakat sonuçta Firavun’un kibrinden dolayı helak olması, Musa (as)ın ise Kızıldeniz’den geçmesi de birer iniş-çıkıştır.

         

         

         

        Yanal İstikamet/Meymene ve Meş’eme

         

                    Bir önceki beytin ve

         

        Bir dem cehâletde kalır hîç nesneyi bilmez olur       

        Bir dem dalar hikmetlere Câlinûs u Lokmân olur

         

        beytinin çizdiği istikamet ise yukarıda belirtilen yukarı-aşağı ve ileri-geri yönlerine ilaveten insanın iki yanına, -sağ ve sol tarafına- yaptığı yanal bir savruluştur. Çünkü bir önceki beyitte Firavun ile veziri Haman, cehaleti (Hakkı inkar edenleri) temsil ederler. En’âm Sûresi 35. âyette Allah, hidâyet üzere olmayanlara uymama hususunda Hz. Peygamber’i (tabii ki her devirde O’nun ümmetini) “O halde sakın câhillerden olma!”[19] cümlesiyle ikaz etmektedir. Burada dolaylı olarak anlatılan hidayet üzere olanlar, “ehl-i meymene (kitabı önünden ve sağından verilenler)[20]”, Firavun ve benzerleri ise “ehl-i meş’eme (kitabı arkasından ve solundan verilenler)’dir. Kızıldeniz’in Musa (as)’a açılıp, Firavun ve adamlarına kapanması da sağa-sola hareketliliği hatıra getirir.

         

        “Bir dem çıkar ‘Arş üzere bir dem iner tahte's-serâ” mısrası anlam itibariyle iniş-çıkışı anlatmakla birlikte –mısrayı iki eşit parça olarak düşündüğümüzde- sağ ve sol tarafı çağrıştırır (Burada, şiirin orijinalinin Osmanlıca/eski yazı ile yazıldığını hatırda tutmak gerekir. Eski yazı ile yazıldığında mısranın yönü aksi istikamette olur).

         

         

         

        Geliş-Gidiş/İleri-Geri İstikameti

         

        Bir dem sanasın kış gibi şol zemheri olmuş gibi    

        Bir dem beşâretden doğar hoş bâğ ile bostân olur 

         

        beytinde biri olduğunda diğeri olmayan gidip-gelen iki zıt mevsim ile, “Bir dem uçar Belkîs ile Sultan-ı ins ü cân olur” mısrasıyla da bir gidiş-geliş istikameti hatırlatılır.

         

                    Bahsi geçen beyit ve mısralarla insan gönlünün “şeş cihet (ön-arka, üst-alt, sağ-sol) (altı yön/istikamet)”te ve uç noktalarda “telvin” halini yaşadığı somut (müşahhas) hale getirilmektedir.

         

                    Gazelde bu altı cihetle çizilen tabloda anlatılanın sadece “telvin” kavramı olmadığı açıktır.

         

                    “Bir dem sanasın katredir bir dem taşar umman olur” mısrasında bir damlanın ummana dönüşmesi merkezden dört bir yana, ileri-geri hareketliliği anlatmanın yanı sıra tasavvuftaki “kabz-bast”[21] kavramlarını da temsil etmektedir. Kabz ve bast hali hem sade insanın psikolojik gel-gitlerini hem de “sâlik”in iç dünyasındaki dalgalanmaları yansıtır.

         

        Bir dem sanasın kış gibi şol zemheri olmuş gibi   

        Bir dem beşâretden doğar hoş bâğile bostân olur 

           

         

        Bir dem gelir söyleyemez bir sözü şerh eyleyemez

        Bir dem dilinden dür döker dertlilere dermân olur

         

         

        Bir dem cehâletde kalır hîç nesneyi bilmez olur

        Bir dem dalar hikmetlere Câlinûs u Lokmân olur

         

         beyitleri de bu iki kavramı -aynı sıra ile ilk mısrada kabz, ikincide bast halini- anlatmakta, dolaylı olarak da “havf-reca”yı[22]  çağrıştırmaktadır. 

         

                    Kelime-i tevhid (Lâilâhe illallah) lafzı (sözü) iki kısımdır. “Lâilâhe” mahv/nefy, “illallah” isbattır. Bu şiirin 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9. beyitleri ile 4. ve 13. (son) beyitlerin 2. mısraları “mahv/(nefy) ve isbat” terimlerini de düşündürür. Çünkü anılan beyitlerde ilk mısralar ve diğer iki beyitin ilk yarıları, mahv/nefy’de olduğu gibi “menfileri/olumsuzları”; diğer kısımlarında da “müsbet/olumluları” dile getirmiştir.[23]

         

         

         

        Sonuç:

         

                    Yunus, tür olarak “telvin” adı verilse de tasavvufta, seyr ü sülûk sebebiyle hal yaşayan/hal ehli insanın iç dünyasındaki zıddiyet ve çalkantıları dile getirirken; bast-kabz, fena-beka, mahv(nefy)-isbat, sahv-sekr, kurb-bu’d, gaybet-huzur, cem-fark, heybet-üns, setr-tecelli gibi birbirinin zıddı birçok başka tasavvufî terimi de çağrıştıran bir şiir terennüm etmiştir. Telvin-temkin karşıtlığının yanında bast ve kabz gibi hem beşerî/zahirî hem de tasavvufî/derûnî halleri, her insanın bilebileceği söz kaynaklarından seçtiği örneklerle somutlaştırmıştır.

         

        Yunus bu şiirinde, kendi beninde yaşadığı bahsi geçen tezat ve çatışmaları mısralara dökerken aynı zamanda genelde her insanın,  özelde sanatkâr mizacın ve daha dar dairede “yol eri” tasavvuf erbabının bu dünyada yaşaması muhtemel macerayı “uç örneklerle” gözler önüne sermiştir.

         

                    Şiirinde nazım unsurlarının mükemmel terkibine dikkat etmenin yanı sıra, Yunus, ele aldığı konuyu beyitler halinde düzenlerken, mısraların tertibinden doğan kompozisyonla da aksettirmeyi başararak, muhtevayı şekille de desteklemenin güzel bir örneğini sunmuştur.

         

        Halden hale geçiş; zıt istikametler (-merkezde insan olmak kaydıyla insanın “şeş ciheti”-, sağı-solu, önü-arkası, yukarı-aşağısı) arasındaki “zikzak”, “ileri-geri, gidiş-geliş”, “iniş-çıkış”larla dile getirilirken, beyit ve mısraların muhtevaya uygun dizilişleri de şiire şekilden doğan deneysel bir karakter kazandırmıştır.

         

                    İncelemeye çalıştığımız metinden hareketle diyebiliriz ki, Yunus’un sanatkârane duyarlılığın, derin sezginin Anadolu’da Türkçeyle ilk ve mükemmelen söylenmiş örnekleri olan şiirleri, bir ehl-i tarîkin seyr ü sülûk esnasında ulaştığı, aşıp geçtiği yakîn ve nefis mertebeleri, dört kapı kırk makam, fena ve seyr makamları açısından tekrar tekrar gözden geçirilmelidir.

         

         


        


        

        [1] Abdülkerim Kuşeyrî, Risale-i Kuşeyriye (Mütercim: Ali Arslan), Arslan Yayınları, İstanbul 1978, s.213-217. Süleyman Ateş, İslam Tasavvufu, Pars Matbaası, Ankara …?, s.79-80.


        

        [2] Abdülkerim Kuşeyrî, Risale-i Kuşeyriye, s.79-80.


        

        [3] Sezai Karakoç, Yunus Emre, 5. baskı, Diriliş Yayınları, 1985, s.43.


        

        [4] Dört mefâîlün, dört müstef’ilün’den meydana gelen aruz vezinli musammat beyitlerin, İslamiyet öncesi Türk şiirindeki 4+4=8’li hece vezninin bir devamı olarak düşünülebileceği gibi, hece vezninin 8’li kalıbının kökleşmesinde de (fâilâtün fâilâtün fâilün vezninin 11’li hece vezni ilişkisinde olduğu gibi) bir etkisi olduğu söylenebilir.


        

        [5] Bakara Sûresi, 117., Yâsin Sûresi, 82., Nahl Sûresi 40. âyetler.


        

        [6] Bkz. Faruk Kadri Timurtaş, Yunus Emre Divanı, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul 1972, s. 68-69, (9 beyit); Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1992, s.375-376, (9 beyit). M. Tatçı bu gazelin beyit sayısının, İbrahim Tennurî’nin benzer muhtevadaki beyitleriyle 20’ye kadar çıktığını, ancak başka elyazma kaynaklarla mukayese ederek fazlalıkları asıl metne almadığını belirtmektedir. Tatçı, esas aldığı metinlerde bulunmayan beyitleri bu dipnotta vermiştir. (Bkz. a.e., s.67-68’deki dipnot.).


        

        [7] Şiir; Mustafa Tatçı’nın Yunus Emre Divanı Tenkitli Metin (C.II, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990, s.67-68)’den alınmış olup, vezin, kafiye ve kelimeleri bozulmayacak tarzda günümüz imlasına yaklaştırılmıştır. Bu şiir üzerine yapılan yorumlar için Bkz. Ahmet Kabaklı, Şiir İncelemeleri, TEV Yayınları, İstanbul 1992, s.25-30; Şerif Aktaş, Şiir Tahlili Teori Uygulama, Akçağ Yayınları, Ankara 2009, s.54-59.


        

        [8] Musammat haldeki bu şiirin ortadan ikiye bölünebilen mısralarında dile getirilen fikir, duygu ve kanaatlerin olumlu olanları ( + ), olumsuz olanları ( - ) işareti ile gösterilmiştir.


        

        [9] İsmail Tunalı, Sanat Ontolojisi, İnkılap Yayınevi, İstanbul 1984, s. 133-134.


        

        [10] Yunus’un, Niyazi-i Mısrî tarafından şerh edilen “Çıktım erik dalına (…)” şathiyesinde de bu özellik açıkça görülür. Yunus bu şathiyesinde ilk beyitte “dört kapı-kırk makam, mürid-mürşit ilişkisi ve tarikatin gerçekliği hakkında bir genel tablo çizer, son beyte kadar bunu örnekler ve ikaz mahiyetinde bir son beyitle tamamlar.


        

        [11] TDV İslam Ansiklopedisi, C.17, s.61.


        

        [12] TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 17, s.60-61. Kuşeyrî Risalesi, s.625


        

        [13] TDV İslam Ansiklopedisi, C.17, s.61.


        

        [14] Feridüddin-i Attâr’ın meşhur eseri “Mantıku’t-Tayrda yedi vadinin altıncısı “Hayret Vâdisi”dir. 


        

        [15] Bakara Sûresi, 117., Yâsin Sûresi, 82., Nahl Sûresi 40. âyetler.


        

        [16] Dursun Ali Tökel, Deneysel Edebiyat Yönüyle Divan Şiiri, Hece Yayınları, Ankara 2010, s.16; (D.A.Tökel’den, Güven Turan, “Olanla Yetinmeyenler”, Kitaplık, S.60, Nisan 2003, s.49.)


        

        [17] Bu kıssaya göre Musa (as)ın asası büyülü hale gelir, eli bembeyaz olur. (Neml Sûresi, 7-14. âyetler). Mevlana, Mesnevisindeki “Dillerini Öğrenmek İstiyorum” hikâyesinde Musa (as) hayvanların dilini öğrenmek isteyen gencin isteğini Allah’a iletir.(Mesnevi, C.III, s.267-276).


        

        [18] Mü’min Sûresi, âyet 37.


        

        [19] Bu âyetin baş tarafında “Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp yerin dibine inerek, yâhûd bir merdiven kurup göğe çıkarak onlara bir mûcize getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap!” denilmektedir. (Bu âyette de bir yukarı-aşağı istikameti söz konusudur)


        

        [20] İsrâ Sûresi, 71. âyet.


        

        [21] Bast ve kabz: “Kulun korku ve ümid halinden terakki ettikten sonra meydana gelen iki haldir. Binaenaleyh ârif kişi için kabz, daha işin başlangıcında bulunan kişi için olan korku mesabesindedir. Ârif için bast, müptedi için reca mesabesindedir.” (Risale-i Kuşeyriye, s.176).


        

        [22] Havf ve reca:  “Bunlar kulu frenleyen iki dizgindir. Bunlardan hangisi diğerinden fazla olur, ötekine üstün gelirse kul, yolda kalır. (İkisinin denk olması lazımdır). (…) Peygamber buyurmuştur: “Mü’minin ummasıyla korkması tam denktir”. (Süleyman Ateş, İslam Tasavvufu, s.59).


        

        [23] Bu iki terim için bkz. TEV İslam Ansiklopedisi, Cilt 27, s.395-396.


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele