Yunus’ta Tanıma Sığmayan Aşk ve Bu Aşkın İki Boyutu

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

                  Aşk, Arapçadan Türkçemize geçmiş ve artık Türkçeleşmiş bir kelime olup “tutkulu bir şekilde delicesine sevmek” anlamını taşımaktadır. Sözlüklerde bu kelimenin “aşeka” yani “sarmaşık” sözünden geldiği yazılır. Aşk, Yunus Emre’nin tüm felsefesini özetleyen anahtar bir kelimedir. Divanında en fazla kullandığı, dile getirdiği mefhum aşktır. Bu duyguyu tek bir cümleyle ve cümleciklerle tanımlamak oldukça zordur, belki de imkânsızdır. Zira Yunus’a göre, aşk her şeydir. Her şeyden önce Tanrı aşktır, varoluş aşktır. Yer, gök, arş, ferş aşktır. Dağları zerre zerre eriten, denizleri umman eden, kaynatan, coşturan aşktır. Göklerin dönmesine sebep olan aşktır. İman, küfür, isyan aşktır. Aşk yüz bin İsa ile Musa’yı sergerdan gezdirir. İbrahim’e Nemrud’un ateşini gülistan eyleyen de aşktır. Kısaca tarifi olmayan aşk, her şeyin özüdür ve herşey aşkın eseridir:

         

                             İşidün ey yârenler kıymetlü nesnedür ışk

                             Değmelere bitmez hürmetlü nesnedür ışk

                             Denizleri kaynadur mevce gelür oynadur

                             Kayaları söyledür kuvvetlü nesnedür ışk

                             Âkilleri şaşırur deryâlara düşürür

                             Nice ciger pişürür key odlu nesnedür ışk

         

         

                             Hem cefâdur hem safâ Hamzayı attı Kâfa

                             Aşk iledür Mustafa devletlü nesnedür ışk (104/1-4)[1]

         

         

                             Eridi karlı taglar zerre zerre

                             Deniz umman olupdur ışk elinden (245/4)[2]

         

         

                             İbrâhîme  Nemrûd adın ışkdur gülistân eyleyen

                             Işkundan çün irdi bir nazar gülzâr oldı nâr olmadı (386/6)

                             Yüzbin İsâyilen Musâ ışkıla ser-gerdân  gezer

                             Aceblemen beni dahı ışk nihengi  yutdugını (401/3)

         

         

                  Yunus; “Işka tanışık sığmaz degme cân göge ağmaz” (36/5) diyerek aşkın tanımsız ve tarife sığmaz yönünü, ayrıca dünya ve ahrette yerini tutmayan aşkın, benzetme yoluyla olsa da anlatılmaz, dile getirilmez olduğunu söylemiştir:

         

                             Işkı hiç bir nesneye mesel baglasam olmaz

                             Dünya vü âhirette ne dutısar ışk yirin (254/5)

         

                  O halde Yunus’a göre aşk tanımlanan değil, tanımlayandır, anlam değil, anlamlandırandır. Aşk, asıl ve öz olması nedeniyle varlık ve duygu planında var olan her şeye “şey” olma anlamını kazandırmaktadır. İşte kendisi anlamlanan değil, anlamlandıran olması nedeniyle, Yunus’a göre gerçekte aşkı tarife ve tanıma sığdırmak imkânsızdır. (Bayraktar 1991: 22)

         

                  Yunus’un tanıma sığmayan bu aşk kavramının iki boyutu vardır. Birincisi, aşkın, varlığı varlık yapan ontolojik/varlıksal boyutudur. Bu, aşk olmasaydı salt varlık ve oluş veya yaratılış olmazdı demektir. İkincisi, aşkın, varlığı yaşamsal yapan yönüdür. Bu, aşk olmasaydı, varlıkta, özellikle de insan varlığında yaşam olmazdı demektir. Dolayısıyla Yunusta birbirine bağlı iki çeşit aşktan söz edilebilir: Varlıksal aşk/ontolojik aşk ve Varoluşsal/egzistansiyel aşk. (Bayraktar 1991: 24)

         

         

                  Aşkın Ontolojik Boyutu

         

                  Bilindiği gibi İslam tasavvufunun temel kabulü evrende tek varlığın bulunduğu yönündedir. Vahdet-i vücûd/varlığın tekliği olarak adlandırılan bu kabul, Muhyiddîn-i Arabî (ö.1240) tarafından, Eflatun’un görüşlerinden de yararlanılarak (Uludağ 1995:114-118) belki en mükemmel ve en ince surette sistemleştirilmiştir (Köprülü 1976:306). Bu düşünce sistemi Yunus Emre tarafından da benimsenmiştir. Gerçek tek bir varlık, Tanrı’dır; başkası denilenler de O’nun yansımasından başka bir şey değildir. Varlıkta ancak Allah vardır. O’ndan başkası ise hayalî varlıktır (Keklik 1990:405). Tanrı’dan başka bir gerçeklik yoktur, dış dünya (a’yan) sadece bir görüntüden ibarettir:

         

                             Ben bu sûretten ilerü adum Yunus degül iken

                             Ben oldum ol ben idüm bu ışkı sunandayıdum (169/11)

                             Bir isen birliğe bak ikiyi elden bırak

                             Bütün ma’ni bulasun sıdk u iman içinde (302/12)    

         

                  Vahdet-i vücûd anlayışına göre kâinatın yaratılış gayesi aşktır. Vücûd-ı mutlak, aynı zamanda “cemâl-i mutlak”tır. O’nun şanı kendini izhar etmektir. İşte Cenâb-ı hak da Aşk-ı Zâtî sebebiyle kendini görmek istedi ve bir ayna mesabesinde olarak kâinatı ve insanı yarattı. Bir kudsî hadiste “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi istedim ve âlemi yarattım” buyurulur. Allah’ın bilinmeyi istemesi aşktır ve bu aşk özün özüdür. Bu varoluş nazariyesinde aşk her şeydir. Evrenin özünü aşk oluşturur ve bütün mevcudattaki ilk cevher aşktır. Bu aşkta Allah, aslî sevgidir ve her şeyin özüdür. Nasıl ki, O’nun mutlak güzelliği, bütün güzelliği kainata güzellik verir; her bir güzellik de O’ndan bir iz taşır (Pala 1997: 98). Aşağıdaki beyit bu nazariyeyi yansıtır:

         

                             Kendi hüsnünün hûblar şeklinde peydâ eyledün

                             Çeşm-i  âşıkdan dönüp sonra temâşâ eyledün

         

                  Madem ki var olan yalnızca O’dur, o halde O’nun dışında bir aşk da yoktur. Başka bir söyleyişle; sevenle sevilen aslında birdir, aşk da gerçek aşktır. Yani Allah hem âşık, hem maşuk, hem de aşkın ta kendisidir. Çift kutuplu bu aşk felsefesi, Şem’ ü Pervâne mesnevilerinde de ele alınıp, işlenmiştir. Âşık, maşuğa, maşuk da âşığa âşıktır. Buna göre Şem’, aşkın ta kendisi yani hem aşk, hem maşuk, hem de âşıktır. Zira aşkı kendinde tecelli ettiren Şem’, sadece maşuk değil, kendine âşık olana yani Pervâne’ye de âşıktır. Şem’ aynı zamanda Pervâne’deki aşkı harekete geçiren salt güzelliğin de temsilcisidir (Armutlu 2011: 52).

         

                  Mademki aşk varlığın özü ve hüviyeti durumundadır, öyleyse her şeye varlık kazandıran, varlığı durağanlıktan kurtarıp harekete geçiren bir güçtür. Bir başka ifadeyle aşk olmaksızın varlıktan söz edilmesi mümkün değildir. Yunus’a göre Hakk’ın varlığı aşktan başka bir şey değildir. Bu kelime doğrudan onun için de kullanılmaktadır. Varlığı aşk olan Allah’ın yarattığı varlıklar da aşk ile aşk için yaratılmış olacaktır (Tatçı 1990ª:222).

         

                  Aşkın varlığı harakete geçiren ontolojik boyutuna Yunus Emre de dikkat çekmektedir. Şiirlerinde aşkı ontolojik açıdan tahlil eden Yunus, evrendeki canlı-cansız tüm varlıkların, insan hayatının, sevinçlerin, üzüntülerin kısacası her şeyin, kendisi tanımlanamayan aşk ile tanımlanıp anlaşılabileceğini, anlam kazanacağını kabul etmektedir. O, bu anlayışıyla ciddi bir aşk ontolojisi ortaya koymakta, aşkın, yerde ve göklerde görünen ve görünmeyen tüm varlıkların, canlı-cansız her şeyin yaşam kaynağı olduğunu; oluşun nirengi noktasını oluşturduğunu, aklı baştan alıp götürdüğünü, yürekleri dağladığını ve çok güçlü bir duygu-varlık olduğunu dile getirmektedir (Özden 2007: 30).

         

                  Yunus, “Çalabın dünyasında yüz bin dürlü sevgü var” (86/2) diyerek, yaratıcı sevginin sayısız olduğunu ve bu aşkın varoluşu haretkete geçirdiğini dile getirerek, aynı zamanda bu varoluşun metafizik boyutunu da açıklar:

         

                             Bu yir ü gök ü arş ü ferş aşk dâdı ile kâyımdur

                             Bünyâdı ışkdur âşıka her bir arada eli var (32/3)

                             Evvel yir gök yogıdı varıdı ışk bünyâdı

                             Işk ezelden kadîmdür ışk getürdi ne varın (254/3)

         

                  Böylece tüm varlıklar, başlangıçtan itibaren aşktan kaynaklanan bir varolma içindedir. Aşk tüm varlıklara nisbetle daha öncedir. Yunus Emre de tıpkı Platon, Farabî ve İbn Sinâ gibi evrenin temel varlıkları olan yer ve gök bile bulunmazken aşkın varolduğunu, dolayısıyla da aşkın ezeli oluşunu kabul etmekte, bu aşkın tek başına değil, Tanrı’da bulunduğunu ve her şeyin bu aşk sayesinde meydana geldiğini dile getirmektedir (Özden 2007: 34).

         

                  Önceden de belirtildiği gibi Allah, aşkın kendisi olduğu için yarattığı bütün varlıklara bu “öz”den yani sevgiden katmıştır. Varlığın özü, Tanrı’nın yaratıcı aşkının ta kendisidir (Koç 2000/2:40). İbn Sinâ’ya göre, aşkın bizzat kendisi olan Tanrı, hem aşk, hem maşuk, hem de âşıktır (İbn Sinâ 1938:245). Farabî de Vâcibu’l-Vücûd da seven ve sevilen, öven ve övülen, âşık ile âşık olunanın bir ve aynı olduğunu dile getirmektedir (Farabî 1991: 54). Yunus Emre de Tanrı’nın aşk, âşık ve maşuk olduğunu benimsemiştir:

         

                             Asılda âşık u maşuk u ışk bir

                             Bu birden gerçi kim yüz bin görindi

         

         

                             Eger âyine bin olsa bakan bir

                             Gören bir görinen bin bin görindi (411/8-9)

         

         

                            Ben bu sûretden ilerü adum Yunus degül iken

                            Ben olıdum ol ben idüm bu ışkı sunandayıdum (169/11)

         

                  Âşk olan Tanrı, âşık ve maşuk olmasıyla bu “yüz bin /bin bin” görünen varlığı yaratmıştır. Görünen Tanrı’nın aşkından başka bir şey değildir. Her şeyde Tanrı’nın aşkı yansımaktadır. Varlıkların ve insanın “benlik“ini oluşturan şey, Tanrı’nın aşkından başka bir şey değildir. İşte Yunus’taki Tanrı’nın yaratıcı aşkına biz varlıksal aşk diyoruz. Çünkü varlıkar özünü bu aşktan almaktadır; daha doğru bir ifadeyle, varlıkların özü, Tanrı’nın yaratıcı aşkının ta kendisidir (Bayraktar 1991: 25).

         

                  Yunus, varoluşun metafizikî açıklamasından sonra, bu oluşumun fizikî boyutunu da ortaya koyar. Yunus’a göre yaratıcı, aşkı-ı zâtî sebebiyle varoluşu dileyince kendi katından önce bir öz/cevher yarattı. Gevhere nazar kılınca heybetinden eridi, o cevherin tozundan yedi kat yer, yedi kat gök, damlasından yedi denizi, köpüğünden ummanları yarattı... Bu duyguları Yunus şöyle dile getirmiştir:

         

                             Hak bir gevher yarattı kendünün kudretinden

                             Nazar kıldı gevhere eridi heybetinden

         

         

                             Yidi kat yir yaratdı ol gevherün nûrından

                             Yidi kat gök yaratdı ol gevherün bugından

         

         

                             Yidi deniz yaratdı ol gevher tamlasından

                             Tagları muhkem kıldı ol deniz küpüginden (249/1-3)

                  Yunus’a göre bütün bu oluşumun başlangıçı “kün/ol” emriyle gerçekleşmiştir:

                             Kün’i bir kezin söyledün her nesneyi var eyledün

                             Yine âhir bir sözile anı kılmak harâb nedür (89/7)

         

         

                  Yunus, toprağın su ile karışmasından meydana gelen çamur, havanın, rüzgârın ve güneşin etkisiyle mayalanma ve pişme şeklinde bir kimyasal evrim sonucu insan şeklini aldığını, sonra da Tanrı’nın ona kendi ruhundan üfleyerek ruh vermesiyle bir canlı insan türü oluştuğunu söyleyerek, yaratılışın son evresinin de gerçekleştiğini belirtmektedir (Bayraktar 1991: 27).

         

                             Pâdişâhun hikmeti gör neyledi

                             Od u su topragı vü yile söyledi

                                        

         

                                Bismillah diyüp getürdi topragı

                            Ol arada hâzır oldı ol dagı

         

         

                            Topragıla suya bünyâd eyledi

                            Ana Âdem dimege ad eyledi

         

         

                            Yil gelnüp ardunca debitdi anı

                            Andan aldı cismi Âdem bil bunı

         

         

                             Ol dahı geldi vü kızdurdı anı

                             Çünki kızdı cisme ılaşdı cânı

         

         

                            Sûrete cân virmege fermân olur

                            Pâdişâh emri ana dermân olur (1-15)[3]

         

                  Yunus, varoluşun temelinde Muhammedî Nûr’un dostluğunun olduğunu söyler. Muhammedî Nûr olmasaydı varoluş da olmazdı:

         

                             Yaratıldı yir ile gök Muhabbet dostlugına

                             Levnâk  ana delil durur ansız yir ü gök olmadı (367/7)

         

         

                             Yaratdı Hak dünyâyı peygember dostlugına

                             Dünyâya gelen gider bâkî kalası degül (158/7)

         

         

                  Yunus, bu görüşünü: “levlâke lemâ halaktü’l-eflâke/Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım” anlamındaki hadis-i kudsîye dayandırmıştır.

         

                  Sonuçta, metafizikî ve fizikî izahlar ne olursa olsun Yunus’a göre varoluş, ilahî aşkın, dalga dalga yayılması ve açılıp serpilmesinden başka bir şey değildir. O halde, âlemdeki her şey, madde ve cisim olarak Tanrı aşkının bir uzantısıysa ve Tanrı her şeye sevgisi ve muhabbetiyle ulaşmışsa, insanın da O’na ulaşabileceği gerçek ve düz bir yol vardır; bu da Yunus’a göre aşk yoludur (Bayraktar 1991: 30).

         

         

         

                   Aşkın Varoluşsal Boyutu

         

                 Aşkın ontolojik boyutu yanında bir de insanı ilgilendiren varoluşsal boyutu bulunmaktadır. Varoluşsal aşk, insanın özünde bulunan aşkı, gerek duygu ve düşüncesine, gerekse davranış ve hareketlerine yansıtmasıdır. Bu tür aşk olmasaydı, varlıkta özellikle de insan varlığında yaşam olmazdı demektir (Bayraktar 1991:24,37). Yunus’a göre varoluşsal aşk, kişinin kendi isteğine bağlı olarak benimsediği aşktır. Varoluşsal aşkın rahmanî ve şeytanî olmak üzere iki kaynağı vardır. Bu aşkta insan kendine layık gördüğünü benimser ve onu tercih eder. Zira yaratıcının dünyasında sevgi çok çeşitlidir:

         

                             Çalabun dünyasında yüz bin dürlü sevgi var

                             Kabûl it kendözüne gör kangısı lâyıkdur (86/2)

         

         

                             Biri Rahmani’r-rahîm biri Şetyâni’r-racîm

                                 Anun yazugı müzdi sevgüsne ta’allukdur (86/2-3)

         

                  Yaratılmışların en üstünü olan insanın bu aşka duyarsız kalması düşünülemez. Buna ilgi duymayanlar insan olma vasfından çıkar, “hayvan” sıfatına bürünür. Gönlü karanlıkta kalanlarda, içi dışı murdar olanlarda, gönül gözü uyuyanlarda aşk yoktur:

         

                             Işksuzlara virme ögüt ögüdünden alur degül

                             Işksuz âdem hayvân olur ögüt bilür degül (157/1)

         

         

                             İçün taşun murdar iken ışk neylesün senünile

                             Gönlün gözi uyur iken ışk neylesün senünile (347/1)

         

         

                  Yunus Emre’de varoluşsal aşk iki boyutuyla karşımıza çıkar. Birincisi dünyevî boyutlu olup hazza dayanan ve gelip geçici olan aşktır. Sevilen şey yok olunca bu aşk da yok olur. Kaynağında dünya olduğu için bu aşkın sonu olumsuzdur.

         

                             İzzet ü erkân kamusı bunlardur dünyâ sevgüsi

                             Işkdan haber eyitmesün kim dünyâ izzetin seve (2/5)

         

         

                             Kimi avrat-oglan sever kimi mülk-hânumân sever

                             Kimi sermâye dükkân sever bu dünye hâlden hâledür (59/3)

                                       

         

                            Bu dünyâya gönül viren sonucu pişmân olısar

                            Dünyâ benüm didükleri hep ana düşman olısar (63/1)

         

         

                  Bu aşkın ikinci boyutu, ilahî olup hakikî aşka dayanır. Bu, dünyevî boyutlu aşkın tam tersine, dünyayı ve insanı dünyalık şeylere bağlayan duygu ve düşüncelerin bütününü olumsuz kılmasıdır. Yani gülme yerine ağlamayı, sefa yerine cefayı, varlık yerine yokluğu, ölmeden önce ölmeyi, tokluk yerine açlığı, zenginlik yerine fakirliği tercih etme gibi normalde istenmesi gereken şeyleri terk ederek istenmeyen şeyleri arzulamaktır. (Bayraktar 1991: 40).

         

                             Yandı yüregüm dutuşdı bagrum cigerüm kebâb durur

                             Âşıklarun şerbetleri bu derdüme sebeb durur (47/1)

         

         

                             Âşıkun gözi yaşı dün-gün dökülür durmaz

                             Âşık kan agladugı maşûk soruncayımış (124/8)

         

         

                             Her kim ışka sataşdı ol dem kaynadı taşdı

                             Kim delü dir kim uslu dörd yanında turmışlar (68/3)

         

         

                  Varoluşsal aşkın sonunda, insan “bekâ” bulmuştur: “Bâkî dirlik seven kişi gerek tuta ışk etegin” (32/25) diyen Yunus, ebedi olmanın şartını ilahî aşkın nuru ile donanmak olarak görür:

         

                             Bu ışkı bana virdün ben niderem kendözüm

                             İçüm taşum nûr toldı dosta âşık oldum ben (280/5)

         

         

                  Yunus’a göre insanın hakikî aşkı tatması, gerçek aşka doğru yol alması için, süflî aşktan, arzulardan sıyrılması, dünyayı terk etmesi gerekir:

         

                             Sen dünyânun terkin urgıl gelüp ışk evine girgil

                             İlerki menzile irgil girü kalmak nendür senün (148/39)

         

         

                             Bu dünyâ kahır evidür hem bâkî degül fanîdür

                             Aldanuban kalma buna tîz tevbeye gelmek gerek (137/2)

         

         

                             N’idelüm bu dünyâ n’eyleyüp n’itmek gerek

                             Dâima ışk etegin komayup tutmak gerek (141/1)

         

         

                  Dünya terkinin başında varoluşsal benliği ortadan kaldırmak gerekir. Yunus’un anlayışına göre gerçek aşk ile benlik bir arada bulunmaz. İkisinden birini seçmeli:

         

                             Dünyâyı bırak elden dünya hicâb bu yolda

                             Biz velîden nebîden eyle işitdük haber

         

         

                             Yâ sevgili dünyâ dutgıl yâ gelgil yol iletgil

                             İki da’vi bir ma’nî bu yolda sıgmaz dirler (39/2-3)

         

         

                  Yunus Emre, gerçek aşka kavuşmak için insanın kendi dünyalık benliğini terk etmesi düşüncesini taşır (135/7). Eğer insan benliğinden geçerek, aşk yoluna girerse, aşk insanın benliğini yok eder (290/3). Fakat aşk, yok olan insan benliği yerine ilahî benliği yerleştirir. Yunus, Tanrı’dan onun yerleşmesi için duada bulunur. Çünkü insan ilahî aşkla varoluşsal benliğine yabancılaşabilir (269/1-3). Böylece gerçek aşkla insan yeni bir kimlik kazanır. İnsan bu kimlikle, kendi varoluşsal benliğine yabancılaşması ölçüsünde Tanrı’ya yaklaşır ve kendi içinde Tanrı’yı bulur (Bayraktar 1991:47):

         

                             Senünle birlügüm senden ırılmaz

                             Hayât senünledür sensüz dirilmez (107/4)

         

         

                             Ben seni senden ayru kanda bulam

                             Sensüz bu hak nefes ömrüm sürilmez (107/4)

         

         

                  O halde insanın asıl benliği, Tanrı’yı kendi içinde bulmasıyla oluşur. İnsanın ilahî aşkla bulduğu bu yeni benlik onun gerçek benliğidir. Bu, Tanrısal benliktir. İnsanın dünyalık benliğini yok ederek hakikî benliğini kazanması ikilikten kurtulmadır. Bu da, insanın kendisini bütünlemesi, tam ve yetkin bir kimliğe bürünmesidir (179/3). O halde Yunus’a göre sonuçta aşk, hem insanı kendi benliğinde bütünleştiriyor, benliğiyle tanıştırıyor, hem de Tanrı’ya yakınlaştırıyor. Bu da Yunus için gerçek “Tevhîd/Birleme”dir (Bayraktar 1991: 49):

         

                             Tevhîdmiş cümle âlem tevhîdi bilendür Âdem

                             Bu tevhîdi inkâ iden öz cânına düşmanımış (125/6)

         

         

         

                             Bu tevhîd tonını geyen varlugını yoga sayan

                             İş bu yola kâyım turan mutlak bilün ol el durur (61/9)

         

         

                             Yunus bu tevhîde gark oldı gitdi

                             Girü gelmeklige aklı dirilmez (107/12)

         


        


        

        [1] Numaralı beyitler  Faruk Kadri Timurtaş’ın hazırladığı Yunus Emre Divanı (Ankara 1986)’dan alınmıştır.


        

        [2] Mustafa Tatçı, Yunus Emre Divanı, Ankara 1990. Bundan sonra örnek verilecek olan beyitler, bu kitaptan alınmıştır. Rakamların ilki şiir numarasını, ikincisi de beyit numarasını ifade etmektedir.


        

        [3] Yunus Emre, Risaletü’n-Nushiyye (neş. Abdulbaki Gölpınarlı), İstanbul 1943, s.1

        Armutlu, Sadık (2010),“Farsça ve Türkçe Şem’ ü Pervane’ler Arasında Bir Karşılaştırma Denemesi ” Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları VI; Mesnevi: Hikâyenin Şiiri, İstanbul.

        Bayraktar, Mehmet (1991), Yunus Emre ve Aşk Felsefesi, Ankara.

        Farabî, Ebu Nasr (1991), Kitabü Ârai Ehli’l-Medîneti’l-Fâdıl, (neş. Albert Nasrî Nâdir), Beyrut.

        İbn Sina (1938), en-Necât, Kahire.

        Keklik, Nihat (1990), Muhyiddîn İbn’ül-Arabî el-Fütûhât el-Mekkiyye, Ankara

        Koç, Emel (2002/2), “Platon ve Yunus Emre düşüncesinde Sevgi ve Aşk”, Felsefe Dünyası Dergisi, İstanbul.

        Köprülü, Fuat,1976, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara.

        Özden, Ömer (2007), Aşk Felsefesi, İstanbul.

        Pala, İskender (1997), Âh Mine’l-Aşk, Cocito, sayı 4, Bahar, İstanbul.

        Tatcı, Mustafa (1990), Yunus Emre Divanı Tenkitli Metin, Ankara.

        Tatcı, Mustafa (1990ª),  Yunus Emre Divanı İnceleme, Ankara.

        Uludağ, Süleyman (1995), İbn Arabî, Ankara.

        Yunus Emre, Risaletü’n-Nushiye (neş. Abdulbaki Gölpınarlı), İstanbul 1943.

        Yunus Emre, Divan (neş. Faruk Kadri Timurtaş), Ankara 1986.

         


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele