Gönül Dilimizi Îmâr Eden Bir “Yesi Güvercini”: Yunus Emre Hazretleri

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

        Sayılarının “doksan dokuz bin”[1] olduğu rivâyet edilen Horasan Erenleri, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî’nin rahlesinde; “nefsin terbiyesi, kalbin tezkiyesi” diye özetlenen bir tasavvuf eğitiminden geçmişler, seyr ü sülûk ile nice mânevî mertebeler katetmişler ve kemâlâtını tamamlayarak birer insan-ı kâmil olmuşlardır… 

         

         O “Yesi Güvercinleri” ki, “güneşin doğduğu yer” anlamına gelen Horasan’dan Batı ufuklarına ışık taşımak için bir sevk-i İlâhî netîcesi Avrupa’ya doğru şehbâl açmışlardır…  Onlar, Erenler Meclisi’nde İlâhî aşk üzerine sohbet ederken; Ahmed Yesevî’nin ocakta yanmakta olan odunları Batı istikametine fırlatmasıyla gidecekleri menzilin işâretini almışlardır…

         

        Onlar, Pîr-i Türkistan’ın;

         

        “Şanlı Kitap önderimiz kılındı,

        Îyman, sancak gönderimiz kılındı,

        İklim-i Rûm minderimiz kılındı,

        Ol mindere kavî diz verilmeli…

         

         

        Gâzi-Alperenler işe koyulun,

        Gayri söze vakit az verilmeli…”[2]

         

        öğüt ve duâsını aldıktan sonra, Batı’ya giderek kendi nasîbi olan köseğinin düştüğü yeri bulmuş; buraları tekkelerle, zâviyelerle, dergâhlarla ve imâretlerle yeşerterek toprağa dal-budak salmış ve bu Alperen Dervişler; adım adım, şehir şehir, menzil menzil Anadolu’yu tapulamışlardır… 

         

        Onlar ki,

         

        Aşk bir özge ateştir ki,

        Her ocakta yanabilmez…

         

         

        Gönüldür aşkın ocağı,

        Herkes varıp konabilmez…

         

         

        Hak dilinden anlamayan,

        Halka himmet sunabilmez…

         

         

        “Allah Allah demeyince

        Güzel işler olabilmez…”[3]

         

         

        inanç ve şuûruyla hareket etmiş; Î’lâ-yı Kelimetullah aşkıyla gittikleri her yeri “Mekke’nin Tevhid nûruyla” mayalamış, sözlerini icraatlarıyla güzelleştirmiş, “hâl” ile “kâl”in muhteşem bir terkibini yapmış, tebliğlerini temsil etmiş, nefsânî arzuları terk edip kemâl ufkunda yükselerek bireyi “şahsiyet” hâline getirmiş ve böylelikle beşeri “Hazreti İnsan” mertebesine yükseltmişlerdir…

         

        Onlar; Anadolu Medeniyet havzasının ruh hamurkârları, yürek devletimizin solmayan baharı, Kur’ân ve Sünnet ikliminde yürekleri aşka getiren Sâdat-ı Kirâm’ın yârıydılar…  Onlar; “gökyüzünü çadır, güneşi tuğ” bilerek gönül fethine çıkmış, her gittikleri yerde karanlıkları aydınlığa tebdîl etmek için nice mânevî kandiller yakmış ve “yetmişiki millete bir göz ile” bakmış mânâ sultanlarıydılar…

         

        Onlar; aşk ateşinde şekillenen muhabbet nefesiyle gönüllere girmişler, kalbi kalbe bağlayan sayısız sevgi köprüleri kurmuşlar, Muhammedî bir sevdânın ruh enginliğine varmışlar,fütüvvet ahlâkını ve irfan geleneğimizin efsunkâr güzelliklerini her gittikleri yerde goncaya durdurmuşlar, Ön Asya’yı îman nûruyla yoğurmuşlar ve bu toprakları Müslüman Türk Milleti’ne ebedî vatan kılmışlardır…

         

        Şâirin dediği gibi;

         

        “Ve sonra akın akın

        Uzağı yakın eden atlarıyla

        Türkler gelmiş Anadolu’ya,

        Hükümrân olmuşlar toprağa, suya;

        Kılıçları keskin, bilekleri kavîymiş,

        Lâkin tülbentten yufkaymış yürekleri,

        Avları herkese müsâvîymiş…”[4]

         

        Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî’nin Horasan Erenleri “Diyâr-ı Rum”u; Tevhid şuûruyla mayalamış, gönül teri ve mânâ nefesiyle yıkamış ve bu toprakları “Gül” kokularıyla sarıp-sarmalamışlardır…

         

        Ehl-i dilin;

         

        “Horasan erleri,

        Yesi güvercinleri ,

        İki Cihan Serveri

        Muhammed aşkına

         

                    …

         

        El ele perçin oldular,

        Derilip yüzbin oldular,

        Uçan güvercin oldular,

        Göklere kıldılar seyrân;

        Bir köşede kaldım hayrân…

        Gördüm ki;

        Her şehrin bir sâhibi var,

        Her sâhibin bir nâibi var…”[5]

         

         

        dizelerinde ifâde ettiği gibi “Adım adım /  Taş taş / Mülkü tapulamışlar!..”  ve günbatısını da Türk Milleti’nin inanış ve yaşayış üslûbuyla tezyîn etmişler; îmanın ışığı, şehitlerin kanı ve pirlerin duâsıyla bu mümbit toprakları “Anadolu”ya dönüştürmüşlerdir... 

         

        Böylece, Murâd-ı İlâhî netîcesi bu toprakların İslâmlaştırılması ve Türkleştirilmesi sağlanmış; hem tarihin bir dönüm noktası, hem Tevhid Sancağı’nın yeni bir aşkla dalgalandırılması, hem “İstanbul mutlakâ fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel asker.”[6]  Hadîs-i Şerîfi’nin kutsî müjdesinin kuvveden fiile geçirilmesi yolunda “esbâbâ tevessül” edilmiş; yüreklerde çerağ uyandırmak için tekkeler, zâviyeler ve dergâhlar açılmış; herkese muhabbet nazarıyla bakılmış, sevgi ikliminde gönül köprüleri kurulmuş, kalpler fethedilmiş ve Anadolu vatanlaştırılmıştır…   

         

        O Horasan Erenleri ki, hayatlarını ‘ilim, îmân, insanlık, amel ve hâl’ ölçüleriyle bütünleştirmiş, İslâm’ı ahlâk ve davranışlarıyla en güzel bir biçimde temsîl etmiş,  ‘mü’min, mütedeyyin, muvahhid, mücâhit ve mürit sıfatları’nın gereğini önce nefislerinde yerine getirmiş ve “derviş-gâzi” diye isimlendirilmiş birer îman âbidesi ve vahdet numûnesi olmuşlardır… 

         

        O Horasan Erenleri ki, ulvî bir îman, mânevî bir ufuk ve İlâhî bir şuur netîcesi gün doğusundan Batı’ya ışık taşımak için; Kafkaslara, Anadolu’ya ve Balkanlar gibi farklı coğrafyalara gönderilmiş “Yesi Güvercinleri”dir… “Gül” dalında goncaya duran,  Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in ahlâkıyla ahlâklanan, tasavvufun ferah-fezâ ikliminde kalpleri  “gönül”  hâline gelen ve “Kolonizatör Türk Dervişleri”[7] diye tesmiye olunan bu Horasan Erenleri “Anadolu’nun Mânevî Fâtihleri”dir… Bu alperen dervişler, bulundukları yerleri îmar ve insanlarıirşâd etmişler, “el verip” eğittikleri dervişleri hem madde, hem deruh ve mânâ olarak şekillendirmişlerdir...

         

        İşteHorasan Erenleri’nden Tapduk Emre’nin rahle-i tedrisinde geçmiş olan ve;

         

        “Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan,

        Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pürnûr olmadan,

         

         

        Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk,

        Pâdişâh konmaz saraya hâne mâmûr olmadan…”[8] 

         

         

        hükmünce kalbi ağyârdan âzâde kılınan, tasavvuf ikliminde kalbi mâmûr, aşkı pürnûr hâle gelmiş olan “Yesi Güvercinleri”ndenbirisi deTürkçemizi  “gönül dili” yapan “Yunus Emre Hazretleri”dir...

         

         

* * *

         

         

        O Yunus Emre Hazretleri ki; Selçuklu’nun zevâl devrindeki fetret döneminde yaşamış, yağmur misâli herkesin yüreğine rahmet olup yağmış, mânevî bir güneş mîsâli bu milletin gönül ufkuna doğmuş, semânın dilinden ilhâm alıp hâl dilini konuşturmuş, “Nutk-u Hakk”ın Türkçe ifâdelerini şiir küheylanına bindirmiş ve gönülleri “Sonsuzluğun Sahibi”yle buluşturmuştur… 

         

        O Yunus Emre ki, bütün insanlığı  “İlâhi Aşk”a çağırmış, Anadolu halkını İslâm îmanı ve tasavvuf neşvesinin Türkçe tebliğiyle tanıştırmış, kalpleri gönül hâline dönüştürmüş, Anadolu’nun İslâmlaşması ve Türkleşmesi için bu toprakları “Gül” kokulu muhabbet mayasıyla yoğurmuş ve yürekleri semâvî bir aşkla kıyama durdurmuş büyük bir Allah Dostudur...

         

        O Hazret-i Yunus ki; maddeyle boğuşan, nefsin arzularında boğulan insanlığın ebedî saâdete kavuşması için, Âdemoğlunun Kâinâtın Solmayan Gülü’nden ilhâm alması, “Gül”ün gölgesinde kalması, rûhların Muhammedî sevdâlardan hissedâr olması gerektiğini “Muhammed cümleye dindir, îmandır.” diyerek dile getiren bir Peygamber âşığıdır…   

         

        O; bu toprakların fütûhat ve fütüvveti için yazılmış, gönüllerde İlâhî muhabbet köprüleri inşâ etmek için sülüs bir hat zârâfetinde kaleme alınmış müstesnâ bir  “nübüvvet mektubu” olarak “gönüllere girmiş” ve dilden gönüle, gönülden dile giden derûnî yolun ahfâ zirvelerinde dolaşmış ve Rahmânî bir nefesle bu toprağı vatanlaştırmış bir hikmet beşiğidir...

         

        O; “Dîvân”ında ve “Risâletü’n-Nushiyye”sinde “Dil hikmetin yoludur.” diyerek “söz kılıcı”nı kuşanıp gönülleri fetheden, ruhlarda “Aşk-ı Hakîkî”yi yeşertirkenyürekleri sevdâ ateşiyle yandıran, “ballar balı”nı bulduğu tasavvuf ikliminin letâif manzûmelerine Türkçe nefesler vererek rûhumuzda yepyeni bir çerağ uyandıran, konuştuğumuz günlük dili bir aşk lisânı hâline getirip kanatlandıran, Türkçemizi semâvîleştirip bir “gönül dili” yapan ve söylediği şiirlerle “kelimelerden bir Süleymâniye kuran”[9] Türk dilinin mânâ ışığıdır…   

         

        O;gönüller fethederek bu toprakları “Türk Yurdu” yapmak amacıyla gece-gündüz demeden sa’y ü gayret gösteren, yaşadığı dönemdeki fetret devrini yeni bir diriliş hamlesine tebdîl etmek için sulhu ve sükûnu Anadolu yaylasından bütün dünyaya muştulayan bir sevgi meşâlesidir…

         

        O; varlığı, hikmeti, aşkı ve gönlü kendine has bir söyleyişle yorumlamış, “Vahdet-i Vücut” gibi çok girift düşünceleri ve İlâhî aşk gibi temel mevzûları yepyeni tâbirler, müşahhas tasvirler, sâde ve dupduru ifâdelerle anlatmış, tasavvuf düşüncesini kendine has üslûbuyla şiirleştirmiş, bildiğimiz kelimelerle bil/e/mediğimiz güzellikleri dile getirmiş ve Anadolu peteğine “Ballar balı”nın aşkını doldurmuş müstesnâ bir İslâm mutasavvıfıdır...

         

        O; “Her dem yeniden doğmayı” başarabilen, yaşadığı devirden yüzyıllar sonrasına bile sesini bugünlere ulaştırabilen; söylediği şiirlerde sevgi felsefesini Türkçedeki en üstün mânâlar, en sade mısrâlar, en derin duygular ve en ulvî hikmetler hâlinde söyleyen ve öncelikle kendi “Gönlünü derviş eyleyen” “Gözü yaşlı, bağrı başlı” bir insân-ı kâmildir…

         

        O; İslâm’ın cihânşümûl mesajını yüreğinde duyan; bütün mahlûkâta muhabbet gözüyle bakmayı ibâdet sayan; hem “Yaradan”a, hem de “Yaradılan”a doğru akıp giden “İlâhi aşk” ırmağında coşkun sular gibi çağlayan ve “ateş denizini mumdan gemilerle geçen”  bir gönül süvârisidir...   

         

        O; İslâm’ı aşkla yaşayan, “Din aşktır” fehvâsınca Mârifetullah ve Muhabbetullah ikliminde aşkı yaşatan, İlâhî sevdâlarla gönülleri kuşatan, ilhâmını “Asr-ı Saadet”ten alan, İki Cihan Güneşimiz’in “İz”inde yürüyen, inancını hayatın bütün safhalarına yansıtan ve “sırât-ı mustakim”den aslâ  ayrılmayan “Gökteki Yıldızlar”ın vârisidir…  

         

        O; sevgiyi, müsâmahayı ve aşkı günümüz insanına tebliğ ederek beşeriyetin her çağda ihtiyacı olan bu evrensel değerleri asırlar ötesinden Türk diliyle seslendiren; manzûmelerini, âhenk, anlam, mecaz, duygu, düşünce ve hikmet zenginliğiyle şiirden de öte bir mecrâya taşıyıp bir “nutk-ı şerîf” eyleyen ölümsüz bir sûfîdir…

         

        O; Tevhid burcundan hayata seslenerek insanı yaratılış gâyesiyle ve Memâlik-i Rum’u İslâm’ın inanç iklimiyle buluşturan ve “Anadolu Mûcizesi”[10]nin gerçekleşmesinde çok büyük katkılar yapmış olan  “dünün, bugünün ve yarının şâiri”[11]dir...   

         

        O; yedi asırdan beri insanımızın gönlüne Hakîkî Aşk’ın ışıklarını saçan, ziyâsı hiç solmayan, tesîri hiç azalmayan ve Türkçe söylediği şiirleriyle düşünce kutuplarımıza îman ateşi taşıyarak yüreğimize aşkla abdest aldıran bir Mâverâ nefesidir… 

         

        O, söze ve mânâya erişilmez bir kuvvetle tasarruf eden ve Türk dilinin istiklâli için çok büyük gayret gösteren; Anadolu’da, Balkanlarda ve Kafkaslarda “Gül” kokulu bahar çiçekleri açtıran; yeni bir devrin besmelesi, irfan ufkumuzun mukaddimesi ve gönül dilimizin en gümrâh sesidir… 

         

        Hâsıl-ı kelâm Yunus Emre Hazretleri; vezinsiz bir dünyada yaşayan, fakat hayatın “Gül” kokulu kafiyesi olmak içinAnadolu’da goncaya duran ilkbaharımız,yüreğimizdeki günah kirlerini aşk ateşiyle yakmak için kolları sıvayan ruh hamurkârımız, gönüllerimizi sonsuzluk ufkuna taşıyan mânâ rüzgârımız ve  İlâhî aşkla kalp kapılarını açan “üç harfli, beş noktalı” sevgi anahtarımızdır...  Bu sevdâyı dile getiren Yunus “Aşk boyadı beni kâne / Ne âkılem ne dîvâne” demiş ve hissiyâtını şu mısralarla dile getirmiştir:

         

        “Gönlüm düştü bu sevdâya, gel gör beni aşk n’eyledi

        Başımı verdim kavgaya, gel gör beni aşk n’eyledi…”[12]

         

         

        * * *

         

         

        Milletimiz, Türk dünyasının mânevî kandillerden birisi olan Yunus Emre Hazretleri’ni öylesine kalpten sevmiş ve ona gönlünde öyle müstesnâ bir yer vermiştir ki, onun isminin önünde ve sonunda bulunan bütün sıfatları kaldırmıştır… Bu büyük velîye bütün içtenliğiyle “Yunus”, ya da “Yunusumuz”, veya “Bizim Yunus” demiş ve onu gönül hânesine sultan etmenin dışında, ona sadece Anadolu şehirlerinde dokuz makam/mezar ihdâs etmiştir… Türk milleti, yazdığı en güzel manzûmeleri onun şiirlerine ilâve etmiş; yüzyıllardır ümerâmız, ulemâmız, üdebâmız ve şuâramız da; inancıyla, yaşantısıyla, şiirleriyle, diliyle, her hâliyle, her şeyiyle bizden olan ve yaşarken efsâneleşen Yunus Emre Hazretleri’ne

         

        “Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;

        Ölüm dedikleri perdeyi delmiş…

        Bizim Yunus,

        Bizim Yunus…

         

                                …

         

        Bir zaman dünyaya bir adam gelmiş;

        Sayıları silmiş, BİR’e yönelmiş…

         

                                           Bizim Yunus,

        Bizim Yunus…”[13]

         

        diye şiirler yazmış ve insanımız;

         

        “ Rüzgâra bir koku ver ki hırkandan,

        Geleyim, izine doğru arkandan;

        Bırakmam, tutmuşum artık yakandan,

        Medet ey dervişim, Yunus’um medet!..”[14]

         

        mısralarıyla onun rûhâniyetinden istimdât etmiştir…

         

         

* * *

 

 

        Yunus Emre; “Kütükleri yakıp, Urumeli’ne fırlatan” “Pîrler Pîri” Ahmet Yesevî Hazretleri’nin gâzî-dervişlerinden olan ve Diyâr-ı Rum’un ortasına dergâh açan Tapduk Emre’nin rahle-i tedrîsinden geçmiştir… “Bizim Yunus”, bu büyük mürşîdin mânevî himmetleri ve irşâd eliyle “Nefsin hezîmeti ve rûhun zaferi” diye târif edilen zorlu bir tasavvuf eğitimine tâbî tutulmuştur…

         

        Yunus Emre, mürşîdinin rehberliğinde; tasavvufun temelini oluşturan nefis terbiyesi ve kalp tezkiyesini temîn için beden ve yürek teri dökmüş, Tapduk Dergâhı’na yakılmak üzre kırk yıl dağdan sırtında odun taşımış, “Erenler meydanına eğri yakışmaz” diyerek   yakılacak odunların bile eğrisini ve yaşını kesmemiş ve yüreğini Aşk-ı İlâhî’nin ateşiyle “gönül” hâline getirmiştir… O; seyr-u sülûkunu ikmâl için eline âsâsını alıp boynuna bir keşkül takarak seyahâtler yapmış, yâni “seyrân”a çıkmıştır… Böylece, ikmâl ettiği “seyrân” ile “içi dışına çıkmış”, yüreğindeki “melekût ” iklimi âşikâr bir hâl almış, “gönlü açılmış”  ve insan-ı kâmil mertebesine yükselip Yunus Emre Hazretleri olmuştur… Böylece “Bizim Yunus”, Tapduk Emre’nin aşk medresesinden mezun olduktan sonra gönülleri îmar için irşâda başlamış, sâde ve duru bir dille, fakat derin ifâde gücüyle ve yüksek bir tefekkürle söylediği Türkçe şiirlerle insanımızı aşka getirmiştir…  Bu yönüyle “Bizim Yunus”, “XIII. yüzyılda Anadolu sâhasında Oğuz Türklerinin konuşup-yazdığı yazı dilinin en mühim temsilcisidir… Türkiye Türkçesi’nin târihî devresinin ilk safhasını teşkil eden ve ‘Eski Anadolu Türkçesi’ adı verilen bu şîvenin meydana gelmesinde Yunus Emre önemli bir rol oynamıştır.”[15]

         

        Bu konuda şunu özellikle belirtmemiz gerekir ki, Yunus Emre Hazretleri, İslâmî Türk Medeniyeti’nin mânevî mîmârîsinde ve Türk Tasavvuf Edebiyatı’nın tesîsinde çok önemli görevler ifâ etmiş bir tefekkür şâiridir, fakat bunların üstünde ve öncelikle o çok büyük bir velîdir… O ve bütün Horasan Erenleri, İslâm îmanını Türk Milleti’nin ana diliyle tebliğ  edip tahsil ettiren ve bizim hayat tarzımızla inanç üslûbumuzu  şekillendiren mânâ sultanlarımızdır... Onlar; Türk insanının rûhuna derin bir Allah (c.c.) ve Resûlullah (s.a.v.)  sevgisi yerleştirmiş ve o sevgiden sâdır olan mukaddes bir insan sevgisini ve mahlûkat muhabbetini yüreklerimize nakış nakış işlemişlerdir… 

         

        Merhum Sâmiha Ayverdi; Yunus Emre hakkında çok çarpıcı ve çok doğru ifâdeler kullanmış ve; “O, Tasavvuf ruhunu kalıplardan çıkarıp hareket hâline getiren ve hayatın içine karıştıran bir adam olduğu gibi, kelimelerden bir Süleymaniye kurmuş bir dil mîmârıdır.’’ demiştir… Gerçekten de Yunus Emre’nin şiirleri; hikmet, sanat ve estetik bakımdan çok yüksek bir seviyeye sâhiptir ve her mısraında çok derin mânâlar saklıdır… Yunus’un şiirleri; anlam, âhenk, mânâ, hikmet, sembol, mecaz, duygu ve düşünce zenginliğiyle yüklüdür… Yunus’un dili süslü ifâdelerden, gösterişli sözlerden uzak; sâde, yalın, dolambaçsız, ama derin ve efsûnkâr bir dildir… Yunus, anlatmak istediği hususları kısa, vurgulu ve özlü sözlerle dile getirmiştir… 

         

        Meselâ Yunus Emre; ilmin ne olduğunu açıklarken;  

         

        “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır…”[16]

         

        diyerek bir beyitte bir kitaplık çapındaki düşünceyi özetlemiştir… Yunus Emre söylediği bu minvâldeki şiirlerle; Allah(c.c)’ın yeryüzündeki halîfesi olan ve “zübde-i âlem” olarak yaratılan insanın kendisini ilmî olarak tanıyıp kâmilen bilmesiyle Yüce Rabbimiz’in Zât’ını kavramanın mümkün olabileceğini ifâde etmiştir…

         

                    Yunus Emre, duygu ve düşüncelerini en güzel ve en kısa deyişlerle söyleme mahâret ve sırrına sâhiptir… Bir kitabı dolduracak kadar geniş ve aklın alamayacağı kadar derin meseleleri, düşünceleri ve fikirleri, basit bir tekerleme gibi kolaylıkla söylemek ancak “Bizim Yunus”a mahsus müstesnâ bir özelliktir…

         

        Yunus Emre; Anadolu Türkçesinin bir şiir diline dönüşmesini sağlamış; “söz-öz, gönül ve aşk”  kelimelerini muazzam bir biçimde birbirine mezcetmiş; dil ile gönlü birleştirmiş; dilden gönüle, gönülden dile giden yoluana lisânımızla inşâ etmiştir… Bâzen; 

         

        “ Bir kişiye söyle sözü, kim mânâdan haberi var,

        Ol kişiye ver gönlünü, cânında aşk eseri var…”[17]

         

        diyen Yunus Emre, bâzen de insan sevgisinin en güzel mısralarını terennüm etmiş ve;

         

        “Bir hastaya vardın ise, bir içim su verdin ise,

        Yarın anda karşı gele, Hak şarabın içmiş gibi…”[18]

         

        diyerek, “sehl-i mümtenî” tarzının en güzel örneklerini ortaya koymuştur… 

         

        “Dil hikmetin yoludur.” diyen Yunus Emre’nin sözü sırlar hazînesidir…  O’nun şiirlerinde söyledikleri de bir gonca gül gibidir… Bu şiirlerin her bir yaprağı açıldıkça başka bir mânâ ve başka bir esrâr ortaya çıkmaktadır… İslâm’ın Türkçe sesi ve insanlığın dili olmaya devam eden, lisânı hiç eskimeyen, kelâmı hiç donmayan ve herdem bizimle konuşan Koca Yunus; sözün olgunlaşmadan söylenmemesi ve “pişmesi” gerektiğini, sözün söyleniş tarzının ve seçilecek kelimelerin çok önemli olduğunu anlatırken;

         

        “Keleci bilen kişinün, yüzünü ağ ide bir söz

        Sözü pişürüp diyenün, işüni sağ ide bir söz

         

         

        Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı,
            Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ide bir söz…”
[19]

        
ifâdesini kullanmıştır…

         

        Yunus Emre’nin sözleri kalbe doğan güneş gibidir; yerine göre ışık saçarak karanlıkları aydınlatmış, yerine göre müsâmaha semâsı olup sulh ve sükûn dağıtmış, yerine göre de buz dağına dönen gönülleri Ağustos güneşi gibi ısıtmıştır…

         

        Yunus’umuz; İslâm’ın evrensel mesajını çok yalın ve çok çarpıcı bir dille terennüm ettiği Türkçe  ile çok güzel bir biçimde seslendirmiş, İlâhî aşka dayalı sevginin sınırsızlığının ne denli kuşatıcı bir meveddet olduğunu çok vecîz bir şekilde dile getirmiş ve kimi zaman insanı sevmenin Allah (c.c.) sevgisinden bir cüz olduğunu ve “aşk” kavramının hem “Yaradan”a, hem de “Yaratılan”a doğru akıp giden coşkun bir ırmak gibi sonsuzluk ufkuna doğru çağıldaması gerektiğini;

         

        Elif okuduk ötürü, pazar eyledik götürü,
           Yaradılanı severiz, Yaradan’dan ötürü…”
[20]

         

        dizeleriye çok muazzam bir biçimde dile getirmiş, kimi zaman da; 

         

        “Gönül Çalab’ın tahtı, Çalab gönüle bahtı,

        İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkarısa…”[21]

         

         

        diyerek insanlığın gönül tahtındaki yerini almıştır…

         

        Yunus Emre’nin yaşadığı yıllar (1240-1320), Anadolu’nun en karışık ve çalkantılı dönemlerinden birisidir… Bu dönem, Anadolu Türklüğü’nün; askerî, siyâsî, sosyal ve ekonomik meseleler yüzünden çok büyük sıkıntı ve karışıklıklar yaşadığı bunalımlı bir devirdir…  Bir devir;Anadolu’da yürek tüketen koyu bir karanlığın hükümrân olduğu,  Moğol İstilası’nın Selçukluları yıprattığı, Anadolu Selçukluları’nın dağıldığı, Anadolu Türk birliğinin bozulduğu, beylikler döneminin yaşandığı, taht kavgalarının hüküm sürdüğü, otorite boşluğunun ve  zulüm düzenlerinin kol gezdiği, hakkın yerine kuvvetin ikâme edildiği, halkın açlık, kıtlık, yokluk, korku ve endişe içinde kıvrandığı, siyâsî karışıklıkların ve sosyal çalkantıların hüküm sürdüğü bir fetret dönemidir…

         

        Yunus Emre, “Kalpten sâdır olan kelâm kalbe ulaşır; ağızdan çıkan söz ise kulak duvarını aşamaz”[22] hikmetince hareket etmiş; Anadolu’da yaşanan bu olağanüstü dönemi olağan hâle getirmek için insanların doğrudan yüreğine seslenen en müessir lisân olan “Gül” kokulu  “gönül dilimiz”i îmâr etmiştir… Bu dil vâsıtasıyla; aşkı, tevhîdi, muhabbeti, kardeşliği, birliği, beraberliği, müsâmahayı esas alan irfan sofraları açmış ve kalpleri fethetmek için nice “gönül seferleri”ne çıkmıştır… Yunus Emre’nin gönül dili; îmandaki vahdet (birlik) anlayışının sembolüdür… Türk Tasavvuf Edebiyatı’nın penceresinden insana ve insanlığa bakan sözlü üslûbumuzun gonca gülüdür.

         

        Sükûtun bütün lehçelerine mülâkî olan ve söz kılıcını şiir söyleyerek kuşanan Yunus Emre’nin gönül dili, ten dilinin sağlayamadığı birlik ve beraberliği temin etmiş,  kin ve düşmanlıkları müsâmaha ve muhabbete dönüştürmüştür…  Gönül dilimizin sımsıcak nefesiyle Anadolu Yaylası’ndaki buz dağları bir bir eritilmiş, aşılmaz zannedilen yalçın dağlar aşk ile aşılmış, Tevhîd meşâlesiyle kesret vahdete tebdîl edilmiş,  temsil ile yapılan tebliğ netîcesi sözler yankı bulmuş, rahmet yağmurlarıyla çölleşmiş ruhlar yeşermiş ve Diyâr-ı Rum’daki yetim yürekler “Yunusça” fethedilmiş ve;

         

         

        “Adımız miskindir bizim, düşmanımız kindir bizim

        Biz kimseye kin tutmazız, kamu âlem birdir bize…”[23]

         

        demiştir…  Zâten “Bizim Yunus”un şiirleri, yüreği mesken edinmiş bir ak güvercin ve “Gül”e meftûn bir şeydâ bülbüldür…

         

        Bütün Horasan Erenleri gibi Yunus Emre de öncelikle kendi gönül fütûhatını gerçekleştirdiği için, başkalarının gönlünü fethetmesi hiç zor olmamıştır… O günden bugüne Yunus Emre Hazretleri; dertlere derman, yaralara merhem ve sıkıntılara çâre olmuş ve herkesi aşka, sevgiye, birliğe, tanış olmaya, ilme, ahlâka, ve hoşgörüye dâvet etmiştir…  Ve “Bizim Yunus” Anadolu’dan bütün insanlığa;

         

        “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım,

          Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz...” [24]

         

        diyerek bütün dünyaya evrensel bir kardeşlik çağrısı yapmıştır… Yunus Emre bütün hayatını ve hayatının bütün gayesini iki kelimeye sığdırarak muhteşem bir mânâ derinliğinde toplamıştır… Yunus; bu mânâ derinliği “sevelim, sevilelim” diye formüle etmiş ve insanlığa bakışını da;

         

         “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan,

        Halka müderris olsa hakîkatte âsîdir.”[25] 

         

        dizeleriyle özetlemiştir… Aşkı ve aşığı terennüm ederken de şunları dile getirmiştir:

         

        “Biz sevdik âşık olduk, sevildik mâşuk olduk,

        Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası…” [26]

         

        Zâten Yunus’un şiirlerinde aşk ve sevgi; Türkçedeki en ulvî mânâlar, en lâtif mısrâlar, en kesif duygular, en yüce düşünceler ve en derin hikmetlerle ziynetlenmiş olarak söylenmiştir... 

         

        Yunus Emre; “gönül dili” hâline getirdiği XII. yüzyıl Oğuz Türkçesi’yle Horasan Erenleri’nin misyon ve vizyonunu çok vurgulu bir kıt’a ile dile getirmiş ve;

         

          “Ben gelmedim dâ’vi için, benim işim sevi için,

           Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim...”[27]

         

        demiştir… Bunu ifâde ederken de telmihen; varlığın sebebinin sevgi olduğunu, Vâreden’e sevgiyle ulaşılacağını, O’na ulaşmanın yolunun da “Nazargâh-ı İlâhî” olan gönülden geçtiğini hatırlatmakta ve gönül yıkmamak gerektiğini de şu mısralarla dile getirmektedir:

         

                    “Yunus Emre der hoca, gerekse var bin hacca,

        Hepisinden iyice, bir gönüle girmektir…”[28]

         

         

        “Gönül mü yeğ Kâbe mi yeğ, eyit bana ey aklı eren,
Gönül yeğ durur zîrâ kim, gönüldedir dost durağı...”
[29]

         

        Yunus Emre’nin şiirlerini terennüm ettiği dil, herkesin bildiği sıradan bir lisân değildir…  Yunus Emre Hazretleri’nin inşâ ve îmâr ettiği bu dil bizim “gönül dilimiz”dir… Bu lisânda “ten dili” konuşmaz, “can dili” konuşur…  Çünkü “gönül dili”; bizim aşk dilimiz, sevgi dilimiz, metafizik dilimiz, ruh ve mâneviyat dilimiz; yâni ölümsüz olan “can dilimiz”dir… O dil ki, “Bizim Yunus”un şiirlerinde dupduru bir Türkçe olarak ete-kemiğe bürünmüş olan yalın, çarpıcı, sembolik ve metaforik bir lisândır… Yunus Emre’nin Türkçeye kazandırdığı “gönül dili” edebî ve ulvî bir dildir; şiirleri ise ebedilik denizinden toplanmış has inciler gibidir…

         

        “Anamızın ağzımızdaki ak sütü”[30] gibi olan Türkçemize kazandırdığı budil; derûnî dünyamıza ve gayb âlemimize tercümândır… Yunus Emre,  mânâ ikliminden sayısız sırlar taşıyan şiir dilini bir tefekkür ortamına dönüştürmüş, fakat bunu yaparken didaktik ifâdeleri bile gönül ikliminde ziynetlendiği, “aşk-ı selîm, zevk-i selîm, kalb-i selîm” ile kıymetlendiği ve ötelerin nefesiyle izzetlendiği için; letâfetinden, şiiriyetinden ve lirizminden hiçbir şey kaybetmemiştir…

         

        Yunus Emre; tasavvufa, aşka ve ahlâka dâir yeni düşünceler üreten bir ulemâ değil, çarşıda-pazarda konuştuğumuz Türkçeyi aşk ve manâ dili haline getiren bir sûfîdir… Herkesin kullandığı kelimelere mânevî kanatlar takmış;  yeni terkip, mazmun, sembol ve “imge”ler oluşturarak onları yeni ufuklara doğru semâvî bir yolculuğa çıkartmış ve bu basit kelimelerden hiç kimsenin bilmediği yepyeni metaforlar ortaya koymuştur… Meselâ, Yunus; “kuru, yaş, ayak, baş, kuş, kanat, uçmak” kelimelerine, kendi anlamları dışında tasavvufî kavramlar ve mânâlar yüklemiştir… Yunus bu kelimelerden “kuruyu, çöle dönmüş kalp; yaşı, îmân ile yeşermiş gönül; ayağı, nefs; başı, nefsin yüksek mertebeleri; kuşu, âşık; kanadı, aşk ve bilgi; uçmak kelimesini de mânevî yolculuk” olarak yorumlamış ve bu yeni kavramları bir araya getirmiş, gönül diliyle terennüm etmiş ve seyr-ü sülûku dört mısrâda özetleyerek;

         

        “Kuruyuduk yaş olduk, ayak idik baş olduk,

        Kanatlandık kuş olduk, uçtuk elhamdülillah”[31]

         

        demiştir… .  İşte Yunus’un asıl büyüklük ve ulviyeti, Türkçeyi böyle sanatkârane bir üslûpla kullanması, Türkçe tasavvuf ve ıstılah dilini kurmasıdır…  

         

        Yunus’umuzun; anlam dünyasındaki benzetmeleri, mecazları, metaforları, tasvirleri, sembolleri, simgeleri, kelimeleri, kavramları, yorum ve açıklamaları mânâ dünyamızda bir ilktir…  Bu mânâda Yunus’un Türkçeye kazandırdığı ve bizim “gönül dili” diye vasfettiğimiz bu lisân Türk dili açısından semâvî bir aşkın oluşturduğu gerçek bir mûcizedir… Yunus Emre’nin  “göklü nazarı” ve “sevgi nefesi” öyle güçlü ve müessirdir ki, gönlündeki İlâhî aşk ateşinde pişirdiği sözler de ona mümâsil olmuş, şiirlerindeki her bir kelimesi doğrudan yüreğe dokunduğu ve yüzyıllar ötesinden gelip gönül tellerimizi titrettiği için çağlar ötesini de menzil edinmiştir… 

         

* * *

 

        Yunus Emre, günlük konuşma dilimizi çok üst seviyelere taşımış, lirik ve mistik şiirler söyleyerek Türkçeyi bir edebiyat ve mânâ lisânı hâline getirmiş, hattâ “şiir dili”nin de ötesine geçirmiş ve kelimenin kâmil mânâsıyla yüreklere hitâp eden bir “gönül dili” inşâ ve îmâr etmiştir…  O;  dînî, ve tasavvufî kavramlarda Türk dilinin ufuklarını genişletmiş ve bize âit kavramlar ve mazmunlar inşâ etmiştir… O; İlâhî hakîkatlerin sırlarını şiirle söylemiş ve onun söyledikleri dinleyenler tarafından kaleme alınmıştır… O; sâde, fakat çok güçlü ifâde tarzıyla söylediği şiirlerde Türkçeyi ebedîleştirmiştir…

         

        Ahmet Yesevî Hazretleri, Türk dünyasında İslâm’ı tebliğ dilini; Türkçe hikmetler söyleyerek ve ana dilimizde vaazlar ederek Türkçeleştiren ilk sûfîdir… Çünkü İslâm coğrafyasında uzun bir süre ulemâ Arapça, udebâ ve şuarâ Farsça yazmakta ve söylemekteydi… Hoca Ahmet Yesevî’nin XII. asırda Uluğ Türkistan’da başlattığı Türk tasavvuf hareketi ve sûfî edebiyat, bir asrı aşan bir gelişme ve tekâmül döneminden sonra Ahmet Yesevî’nin Anadolu şûbesi olan ve ondan ilhâm alan Yunus Emre’yle kemâle ermiş ve zirvelere taşınmıştır…  Pîr-i Türkistan’ın açtığı çığırı tâkip eden Yunus Emre, şiirlerini çok yalın bir Türkçe ile yüksek sanat değeri olan ifâdelerle ve “sehl-i mümtenî” tarzında söylemiş, böylece dilimizi hem edebîleştirmiş hem de ebedîleştirmiştir…   

         

        Yunus’un dilinde Türkçe en güzel hâlini almış; berrak pınarlar, gümrah ırmaklar gibi coşmuş ve çağıldamış; lisânımız onun şiirleriyle ölümsüz bir zafer kazanmış, kendisinden sonra yazılmış olan Türkçe eserlere ilhâm ve üslûp kaynağı olmuştur…   XII. asırda, Türkistan’da Ahmed Yesevîile başlayan Türk Tasavvuf Edebiyâtı, Yunus’la zirvelere çıkmış ve Yunus Emre’nin ilâhîleri Türkçenin en görkemli zafer burcunu oluşturmuştur… Zâten Yunus Emre, Horasan Erenleri’nden “Türkistan Mayası”nın ne olduğunu öğrenmiş, Selçuklu kültür mîrâsını yüklenmiş ve Yesevî geleneğine tevârüs etmiş bir gönül adamıdır… 

         

        Anadolu Selçukluları zamanında halkın konuştuğu lisân Türkçe olmasına rağmen, din ve ilim dili Arapça, sanat dili ise Farsçaydı… Bu atmosferin hâkim olduğu dönemlerde yaşayan Yunus Emre, “Türkçenin istiklâli için gayret kemerini kuşanmış”, dilimizi sanatkârâne bir mahâret, millî bir mensûbiyetve büyük bir gayretlekanatlandırmıştır… Yunus Emre çağları aşan bir kudretle Türk dilini zirvelere çıkarmış ve lisânımızı; hem gönül dili, hem devlet dili, hem edebiyat, hem de ilim ve sanat dili haline getirmiştir…  Yunus Emre’nin sa’y ü gayretiyle başlayan Türk dilinin yükselişine, Türk Devlet Geleneği’nin hâkimiyeti de eklenince; “Arabî nübüvvet, Farsî velâyet, Türkî devlet lisânıdır.” hükmü İslâm Dünyası’nda ortak bir kanaat olarak dille getirilmiştir… 

         

        Yunus Emre; XIII. ve XIV. yüzyıldan bütün çağlara haykıran bir sestir… Yunus’un mûcizesi; henüz “süt dişlerini” çıkaran Türkçenin, çağlara hükmeden en kalıcı, en güzel ve en mükemmel örneklerini vermesidir… O, çağlar üstü kimliğiyle bütün dünyaya Türkçenin bir sanat, ilim, fikir, felsefe ve edebiyat dili olabileceğini değil, olduğunu göstermiştir /göstermektedir…

         

                    Yunus Emre, her dem tâze ve yeni kalmayı başarabilmiş, her dem yeniden doğmuş ve her devirde Türkçenin en parıltılı ışıklarını yansıtmış “aşk, edep ve irfan” destanıdır… O “gönül dili”yle mâziye, hâle ve istikbâle hükmeden bir gönül insanıdır…   O, yalnızca gönüllerin değil, Türkçenin ve Türk Edebiyatı’nın da sultanıdır…O; dar kapıların anahtarı vezorgünlerin Bismillâh’ıdır.

         

        İsmâil Hakkı Bursevî, Yunus Emre için;  “O ‘Hâtimetü’l-muteahhirîn’dir, söylemediği mazmun kalmamıştır. Türkî’de onun gibi söyleyen gelmemiştir. O ‘Tercümân-ı gayb’dır.” demektedir…

         

        İ. Hakkı Bursevî’nin Yunus Emre için kullandığı;‘Hâtimetü’l-muteahhirîn’tâbiri “Önceki gelenlerin sonuncusu, sonraki gelenlerin ilki” mânâsına gelmektedir…Yâni  “Bizim Yunus”; Eski Anadolu Türkçenin ses, söz, ıstılâh ve mânâ mîmârı olan, insan gerçeğini, hayatı, ölümü, eşyayı, maddeyi, evreni ve varlığın bütün hâllerini Türkçe yorumlayan;  Türk diliyle sanat gücü yüksek ve anlam derinliği olan şiir söylemeyi başlatan, Türkçeyi “gönül dili” yapanveArapça-Farça söylemeyi bıraktıran Müslüman Türk kimlikli bir velî şâiridir…  Bütün bunları iki mısrada dile getiren Yunus Emre de bir şiirinde şöyle demektedir:

         

        “Bu bizden önce gelenler, mânâyı pinhân dediler…

        Ben anadan doğmuş gibi, geldim ki uryân eyleyem…”[32]

         

         

* * *

 

         

        Kur’ân’ın nâzil olduğu dönemde; Arabistan Yarımadası’nda yerel halk arasında konuşulan, çarşıda-pazarda kullanılan dil “Âvâmî Arapça”ydı… Vahyedilen Kur’ân lisânı ise “semâvî”dir ve “Arapça” değil, “Rabça”dır, yâni Rabbimiz’in dilidir…  Vahiyle birlikte Allah Resûlü (s.a.v.) de konuştuğu lisâna mânâ elbisesi giydirerek kutsîleştirmiş ve ana dilini semâvîleştirmiştir…

         

        Vahiy dili, Arapça’da neyi gerçekleştirmişse; “vahy-i metluv”[33] olan Kur’ân ve  “vahy-i gayr-ı metluv”[34] olan Sünnet’le kalbini şekillendirmiş, rûhunu vahiyle beslemiş ve yüreğini “Aşk-ı Hakîki” ile gönül hâline getirmiş bir insan olan Yunus Emre de onun bir cüzünü Türkçede yapmıştır… Böylece Yunus Emre¸ İslâm hakîkatini Türkçe anlattığı ve gönül lisânıyla terennüm ettiği “sehl-i mümteni” tarzındaki o muazzam şiirlerinde Türk diline her bakımdan irtifâ kazandırmış ve bir anlamda onu ulvîleştirmiştir… Yâni “Bizim Yunus” sokakta konuştuğumuz ana dilimizin kelimelerine kanatlar takarak semâvîleştirmiş, lisânımızı edebîleştirmiş ve Türk Dili’ni metafizik derinliği olan bir lisâna dönüştürmüştür…  

         

        Yunus Emre Türkçeyi “gönül dili” yaparken; halkın kullandığı Türkçe kelimelere vahiy solukları üfleyerek irtifâ kazandırmış, sıradan sözlere yeni anlamlar yükleyerek derinleştirmiş, sıradanlığı yıkıp lisânımızı sembollerle bezeyerek aşk dilini geliştirmiş, metafizik ifâdeleri kıyama durdurmuş, Türkçe kelimelerden dînî, tasavvufî ve millî bir terminoloji oluşturmuştur… Yunus Emre’nin, “gönül dili”ni kelimelere dökerek söylediği şiirler; Mâverâ’nın gayb dilini Türkçeye tercüme ettiği için zaman ve mekân ötesi bir hüviyet kazanmış, bir anlamda uhrevîleşmiş ve XIII. asırdan günümüze kadar etkisini hiç yitirmeden bu semâvî kimlikle ulaşmıştır… Zâten insanımız Yunus Emre’nin kendiliğinden şiir söylemediğine, onun dilinden Allah (c.c.)’ın konuştuğuna inandığı için, Yunus’un şiirlerine “İlâhî” demiştir… Çünkü “İlâhî”; “Allah’a mensup, tanrı ile ilgili-tanrısal”[35]demektir…  Zâten Yunus Emre’nin kendisi de bu söylediklerimizi bâzı şiirlerinde dile getirerek:

         

         

        “Yunus değil bunu diyen, kendiliğidir söyleyen,

        Kâfirdürür inanmayan,  evvel, âhir heman benem.

         

         

        “Benim Hakk'ın kudret eli, benim beli aşk bülbülü,
Söyleyip her türlü dili, halka haber veren benem.”
[36]

         

         

        “Hem bâtınam hem zahirem, hem evvelem hem âhıram,
Hem ben ol’am hem ol ben’em, hem ol kerim ü han benem.

         

        
Yoktur arada tercümân, andacı iş bana ayân,
Oldur bana viren lisân, ol denize ummân benem.

         

        
Bu yiri gökü yaradan, bu arş-u kürsi durduran,
Bin bir adı vardur Yûnus, ol sâhib-i Kur’an, benem.”
[37]

         

         

        demiştir&hellip


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele