Yunus Türkçesinin Şiir Kabiliyeti

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

        Yunus Türkçesinin muhtelif alanlara ait kabiliyetini tesbit etmenin en kestirme yolu, kendisinden en az bir asır evvel ve bir asır sonraki metin ya da metinlerle, başta vokabüler açısından olmak üzere, dilin ses ve ifade gücünü mukayese etmektir. Dilin süreklilik arz eden ve gelişme ve değişme içeren bir canlı organizma olduğunu peşinen kabul ettiğimize göre, Yunus Türkçesinin kendisinden önceki örneklerine nazaran ifade kabiliyetini tesbit etmek nisbeten kolay olsa gerek. Kutadgu Bilig ve Atabetü’l-Hakayık gibi onüçüncü asır öncesi Türkçe metinlerdeki Türkçe ile Yunus Türkçesi mukayese edildiğinde aşağı yukarı yüz/yüzeli senelik bir süreçte Türkçenin ciddi bir aşama geçirdiği zannedilebilir. Fakat dehanın dil karşısındaki kudreti, umumi dil durumunu yansıtmaz. Demek ki Yunus Divanı’nda bugün okuduğumuz Türkçe, standart bir dil gelişimimin sonucu değildir. Toplumsal bir müdahale, ani bir travmatik tesir de olmadığına göre, Yunus’un dili açıktır ki bir dehanın kâinatı algılama enginliğinin göstergesidir. Dil, kâinat, kâinat da dil olduğuna göre, dehanın dil kabiliyeti kainatı kavrama kabiliyeti ile beraber düşünülmelidir. Ondan bir asır sonra Garipname şairinin Türkçesi ile mukayese edildiğinde, Türkçenin Yunus’a değil, oniki/onüçüncü asra gerilediği fark edilir. Öyleyse önceki cümlenin işaret ettiği zeminden yola çıkarak; yani dilin kâinat; kâinatın da dil olduğu aforizmasından hareketle, Yunus Türkçesinin mevcut anlam kabiliyetini zenginleştirdiğini sorgulayabiliriz. Şahsi deha dış etkenlerle beslenerek büyür; deha çoğu zaman şartların ürünüdür. Yunus’un dehasını tasavvuf beslemiştir. Orhun kitabelerinden yaklaşık yedi/sekiz asır sonra, Karahanlılarınİslamı kabulünden üç/dört asır sonra mevcut Türkçe birdenbire, kaotik eşyayı tasnif edip, çokluğu birlik formunda tanzim edebiliyorsa, bunun sebebini tasavvufta aramak icap eder. Her dünya görüşü – yani ideoloji – bir tasarı ve tasavvurdur. Schopenhauer cümlesini zikredecek olursak, dünya tasarladığımız gibidir. Sufizm bir sistem, felsefi bir telkindir. Bu bir tasarım ve tasavvur formudur. Daha bilinen bir ifadeyle, düşünce kalıbıdır. “Şey”ler arasındaki illiyet bağını, çokluktaki birliği çok anlamlılıktaki tek anlamlılığı gösterme tarzıdır. Çokluk gibi görünen gerçekte bir ise, bir değişim ve dönüşüm söz konusudur. Yunus Türkçesinin ilk mühim karakteri bu cümlede muhtevidir; bu iki kelimeyi, kavramı, değişme ve dönüşmeyi, ilm-i simyanın sembolik lügatine aktarabilir ve değişme ve dönüşümün kâinattaki temel unsur olduğu tezine ulaşabiliriz. Buradan sembolistlerin “hiçbir şey göründüğü gibi değildir” aforizmasına ulaşılabilir. Zaten ortaçağ edebiyatlarının hemen tamamı sembolik değil midir?

         

         

        İlm-i simyanın lügat manasını biliyoruz. Bizi ilgilendiren sembolik manasıdır. İlm-i simya “şeylerin” tahavvülü, tebeddülü, dolayısıyla insanın ve şeylerin değişebileceğinin adıdır. Eski Mısır’ın İsis ve Osiris efsanesini hatırlayalım. Bu efsanede ilm-i simyacı İsis’tir. Asur, Babil, Eski Mısır gibi kadim medeniyetlerde büyü, fal, muska gibi uygulamaların temelinde ilm-i simya vardır. Ancak meselenin esası, şeyleri dönüştürmekten ötedir. Asıl büyü de söz ile yapılandır. Edebiyat türlerinin ve sanat türleri arasında büyüye en yakın olanı şiirdir. Çünkü şiir, dil aracılığıyla, eşyayı, kısacası dünyayı ve insanı değiştirir/dönüştürür. Değişme ve dönüşme zannedildiği gibi kadim olandan uzaklaşma değildir; tersine kadim olanla aramızdaki mesafenin daraltılması/azaltılması, ortadan kaldırılmasıdır. Bu bakımdan şiir ile din ve büyü ve musiki arasında inkâr edilemez bir yakınlık vardır.

         

         

        Yunus Türkçesinin ikinci mühim kabiliyeti hareket/dinamizmdir. Bir şiirdeki veya bir edebiyat metnindeki dil nasıl dinamik olabilir? Ve daha ciddi bir soru: Bu hareket hangi yöne doğrudur? Çünkü her hareketin bir yönü vardır. İleri, geri, aşağı, yukarı, ön, arka vb. gibi yön kategorileri var. Metaforik bir yaklaşımla, bu yön kategorilerinin hiç birini literal düşünmüyoruz. Peşinen söyleyelim ki Yunus Türkçesinin hareketli ve dinamik niteliğinin yönü kadim olana yöneliktir. Kadim olan ise, zaman kategorisinin dışında, ileridir. Çünkü biz ileri ve geri gibi tanımları, zamanı kronolojik düşünüşümüze göre tanımlarız.Daha açık bir ifadeyle, asılolan kadim olandır ve ona yönelmek ileri yönelmektir. Tam da bu noktada, bir dipnot olarak, ilerleme diye bir durumun olmadığını, hatta ilerleme zannedilenin gerçekte gerileme olduğunu iddia ve ispat edebiliriz. Dinamik dilin yöneldiği tarafı izah edebilmek için dildeki hareketliliğin izahı gerek: Yunus’un meşhur metni, onun Türkçesindeki değişim/dönüşüm ve hareket/dinamizm olgularını ve hatta hareketin yönünü göstermek adına cazip bir vesikadır. Vesikanın cazibesi şaşırtıcılığından gelir:

         

         

        Çıktım erik dalına anda yedim üzümü

        Issı çıkageldi bostana ne yersin kozumu

         

         

        Bu beyitle başlayan metnin manası şu anda bizi ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendiren bizim işimize yarayacak olandır. Dolayısıyla metnin diline literal dil algısıyla bakacağız. Erik dalına çıkıp üzüm yemek, beytin ilk dinamik birliğidir. Bostan sahibinin gelip, neden cevizimi yedin diye sorması ikinci dinamik birliktir. Söylediklerimizin, yani şiirdeki dinamik yapının çıkmak ve gelmek fiilleri ile bir ilgisi yoktur. Bizi ilgilendiren, erik/ üzüm ve ceviz farklılığıdır. (Hala manadan söz etmiyorum) Bir şeyin başka bir şeye dönüşebilmesi hareket gerektirir. Farklılaşan aynı zamanda, farklılaşmadan önceki durumu da kendinde taşıyandır. Önceki hal, hem vardır, hem yoktur; hem o’dur, hem de o değildir. Dikkat edilirse, Yunus Türkçesi, literal mantığa kıyarak dönüşmüş ve şiir kabiliyeti kazanmıştır. Sufizmle beslenen dehanın, mevcudu dille dönüştürmesi budur.

         

         

        Bu metin hakkında, sizler benden daha iyi bilirsiniz ki sayısız yorum yapılmıştır. Yorumlar yani şerhler, metnin manasına ilişkindir. Biz dilin formel yapısı üzerine konuştuğumuza göre, fonem birlikleri üzerinden yürüdük demektir. Manaya girerken, mananın formunu “ romantikleştirme” olarak ifade edeceğiz. Bu terimi, Walter Benjamin aracılığıyla kullanıyoruz. Ve şöyle tanımlıyoruz: Bir dil, literal alandan mana itibariyle uzaklaşmaya başladığında anlam katmanları teşekkül eder ve tabiat tasavvuru romantikleşir. Biz literalden uzaklaşma biçimlerine, yöntemlerine, yollarına edebi sanatlar diyoruz. Bunların içinde en mühimi literalimetaforik olana dönüştürmektir. Eğer dilsel yapı, yani fonem birlikleri eşyada karşılığı varsa, literal olandan metaforik olana doğru dönüşür; yani hareket eder. Hareketin başlangıcında tasarım ve tasavvur vardır. Eşyayı bir durumun benzerliği olarak tasarımlar ve bunu dile dönüştürürüz. O zaman dil bizatihi eşya olur. Dilsel durum ise metafordur. Tamamen dehanın tasarımına ilişkin, dil böyle bir yöntemle ifade kabiliyeti bakımından zenginleşir. Yunus Emre Türkçesindeki tasarım sorunu metaforlaşma, Türkçenin onüçüncü asırdaki zirvesidir. Çoğu zaman geleneği olan edebiyatların en başındaki isimlerin bahsi geçen tasarımları, sonrakiler için hazır malzeme niteliği taşır. Yunus bu yüzden bir edebiyat geleneğinin en başındadır. Tanpınar Yunus çizgisini devam ettiren şairler olarak, Fuzuli, Baki, Şeyh Galip ve Yahya Kemal isimlerini sayarken bilinen edebi geleneğe vurgu yapmaktadır.

         

         

        Buraya kadar sözünü ettiğimiz hususlar, Yunus Emre dilinin gramatikal ve dolayısıyla formel düzlemi ile ilgilidir. Ancak yukarda birbiri yerine kullanılabilecek dört metafordan söz ettik: İleri/geri; aşağı/yukarı…Sözü edilen metaforlara ilişkin yorum yapacaksak, mevzu ister istemez insanoğlunun zaman algısına gelecektir. Zamanı kronolojik algılama modern insana özgüdür ve modern insan mevcut algısıyla kadim olandan uzaklaştığını sanır. Kadim olan aslında bizim ölüm dediğimiz başka bir tekevvün tarzıdır. Biz uzaklaştığımızı zannederken yaklaşırız. Ne trajedi ama! Bunun adına kaçarken vurulma derler. Yunus sadece dilinin formel yapısıyla – mana sonraki iştir – bir yandan Moğol istilasıyla perişan olmuş onüçüncü asır Anadolu insanına, diğer yandan da bütün çağlara kainatta sabitlik olmadığını söylemektedir. Kâinatta sabitlik yoksa anlamın kendisi de sabit değil demektir. Sabit değilse anlam, yoktur. Şeyler tahavvül edebildiğine göre hangi sabitlikten ve hangi anlamdan söz edilebilir? Eğer bir anlam arayacaksak/dolayısıyla bir sabitlik arayacaksak o zaman kadim olana bakmak icap eder. O zaman değişen ve dönüşen aslında kadim olana yaklaştırmaktadır ve bu da bir ilerlemedir. Modern manada ilerlemeden söz etmiyoruz; kadim olanla mesafemizin kısalmasının sağladığı pozitif durumdan söz ediyoruz. Bu harika bir tasavvurdur. İnsanın büyürken değişmesi/dönüşmesi ve her an bir’e, kadim ve kader olana yaklaşması gibi. Kadim olanın ilk katmanının literal karşılığı ise ölüm gerçeğidir. Metaforik karşılığı ise vahdet-i vücuttur.

         

         

        Ölümden ne korkarsın

        Korkma ebedi varsın

         

         

        Ebedi varolmakmetaforik alanda başlar. İddia edelim ve iddiamızın arkasında duralım: İnsan faaliyetlerinin temel amacı kadim olanla bağın tesisi meselesidir. Uzaklaştığımızda ruhumuzun ıstıraptan kıvrandığı kadim olan ile bağın yeniden tesisi ancak dil, din, felsefe ve güzel sanatlarla mümkündür. Tesis etmek, inşa etmek manasını içerir. O zaman metaforlar üzerinden gidersek, modern insan, kadim olan ile bağını inşa edebildiği sürece insan kalacaktır.

         

         

        Yunus Emre Türkçesinin saydığımız hususları dışında belki de en mühim kabiliyeti, yukarıda birkaç cümle ile hatırlatmaya çalıştığımız panteizmi bir tek mısra ile ifade edebilme kabiliyetidir.

         

         

        Nietzsche sanatları apolleniyen ve dionizyak sanatlar olmak üzere iki gruba ayırır. Mimari, resim ve heykel gibi sanatlar apolleniyen; musiki ve bilhassa lirik şiir ise dionizyaktır. Nietzsche’nin sanatları tasnifi zekâ/simetri ve matematiksel düzen becerisi ile coşkunun etkili olduğu sanatlar arasındaki ayrıma dayanmaktadır. Buna göre, mimari, resim ve heykel gibi sanatlarda simetri ve matematiksel duyarlık ön plandadır. Fakat musiki ve şiirde coşku esastır; başka bir deyişle vecd diyelim. Bazen ve bilhassa büyük sanatkârlarda apolleniyen ve dionizyak olanın birlikteliği söz konusudur. Alman edebiyatında Goethe böyledir mesela! Fakat bizim edebiyat tarihimizde de, apolleniyen ve dionizyak tavrı birleştiren şairler vardır ki bunlara deha diyoruz: Yunus, Baki, Şeyh Galip ve Yahya Kemal gibi….

         

         

        Ya şevk içinde harab ol ya aşk içinde gönül

        Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül

         

         

        Beyti her iki formun da bir beyitte inşasıdır. Beyitteki kelimelerin yerlerindeki sağlamlık ve pürüzsüz ifade apolleniyen tarafı, ancak şairin ifadedeki samimiyeti vecdi işaret etmektedir. Matematiksel ahengin, simetrinin, düzen ve orkestrasyonun kelimelerin konumlarındaki sabitlikle ilgili olduğunu söyleyelim. Yahya Kemal, Türkçenin aşağı yukarı bin yıllık tecrübesine Fransız edebiyatından gelen şiir bilgisini ekleyerek bu terkibi kurar ve saf şiirin peşine düşer. Yunus ise, Türkçenin henüz birçok tecrübeyi idrak etmediği bir dönemde bu terkibi başarabilmiştir. Deha ve dehayı besleyen sufizm, Yunus metinlerinde, Türkçeyi güçlü bir şiir diline dönüştürerek, Yunus’a bir geleneğin kurucu şairi olmak sıfatını kazandırmıştır.

         

         

        Şüphesiz şiir, bir kesif dil meselesidir. Nesir yani inşa, düşüncenin iklimine uygundur; inşa düşüncenin iklimine! Bu ayrım, duygu ve akıl ayrımı şeklinde okunabileceği gibi, bilinçaltı ve bilinç formunda da okunabilir. Fakat büyük şiir sentezi bir disiplin çerçevesinde realize eder. Vezin, kafiye, redif vb. gibi imkânlar dili disiplinize etme vasıtalarıdır. Bu yüzden, kafiye ve vezin tarihi gibi meseleler aynı zamanda dil tarihi ile yakından ilgilidir. Eğer araştırılırsa dikkat edilecektir ki, şiir tarihimizdeki ilk sağlam kafiye örnekleri Yunus metinlerinde görülecektir; bunun sebebi açıktır ki, bahsini ettiğimiz imkânlar dilin terbiyesini sağlayan aletler konumundadır. Türkçe hece ve aruz vasıtasıyla – ve bilhassa aruz vasıtasıyla – Yunus öncesi, Yunus ve Yunus’tan sonrakilerin elinde teksif kabiliyeti kazanarak “kendi üzerine toplanma”yı tecrübe etmiştir. Nesir, genişleyerek ilerleyen; ilerledikçe genişleyen bir sanattır ve bu yüzden roman için bir zaman sanatı derler. Kronoloji, insanın zaman algısının terminolojik karşılığıdır ve bizi hakikatten uzaklaştırır. Hâlbuki şiir, ilerlemeyi kronolojik bir vakıa gibi değil, merkezde olana yakın olmak gibi bir kabiliyete sahiptir. Bu yüzden şiir, dilin kendi üzerinde toplanması/toparlanmasıdır. Ondaki mana, ayrılmış, parçalanmış olanı birleştirmekten doğar. Dağınık olanı toplamak şiirin ve musikinin vasfıdır. Dilin literal kullanımı bu sebeple nesrin; metaforik kullanımı ise şiirin malzemesidir. Türkçenin daha on üçüncü asırda, Yunus metinleri vasıtasıyla, nasıl kendi üzerine toparlandığını/toplandığını aşağıdaki metinde görmek mümkündür:

         

         

        Ben bir aceb ile geldim kimse halim bilmez benim

        Ben söylerim ben dinlerim kimse dilim bilmez benim

         

         

         

        Benim dilim kuş dilidir benim ilim dost ilidir

        Ben bülbülem dost gülümdür bilin gülüm solmaz benim

         

         

         

        Ol dost bana gelsin demiş sundum kadeh alsın demiş

        Aldım kadeh içtim şarap ayrık gönlüm ölmez benim

         

         

         

        Ne Tur’um var ne turağım hiç yerde yoktur kararum

        Hakk’a münacat etmeğe belli yerim yoktur benim

         

         

         

        Sor durduğum yeri bana gelirsen gösterem sana

        Bir zerrece Hak’dan ayrı gözüm nesne görmez benim

         

         

         

        Tur dağında bir tecelli gör Musa’ya neler kıldı

        Yunus eydür Hak katında sözüm geri kalmaz benim

         

         

         

         


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele