Yunus Emre’nin Dili

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

        XIII. asrın ortaları ile XIV. asrın başlarında yaşadığı tahmin edilen, ilk Türkçe Dîvân tertip edip Risâletü’n-nushiyye adında bir de mesnevî kaleme alan Yunus Emre’nin, hem Türk tasavvufunda hem de Türk edebiyatında müstesna bir yeri vardır. O, Türkün yaşadığı hemen her coğrafyada ve mekânda en çok sevilen, beğenilen, takdir edilen, okunan ve şiirleri hafızalarda yer edinen şâirlerin başında gelmektedir. Yunus Emre, her ne kadar Mevlânâ’nın aksine kırsal kesimde yaşayıp, halk geleneği içinde yetişse de, Mevlânâ gibi yüksek zümreye mensup tasavvuf erbabının maddî-manevî birikimine ve hüviyetine sahip bir sufîdir. Nitekim O, Türkistan merkezli Türk tasavvuf geleneği ile tasavvuf felsefesini birleştirmiş yani Ahmed-i Yesevî ile İbnü’l-Arabî’nin düşüncelerini kendisinde bir araya getirmeyi başarmış bir şahsiyettir (Yakıt 2002: 17). Bunu taklidî mahiyette değil, bilakis kendi istidadı ve kabiliyetiyle meczederek en üst düzeye çıkarmış, kendi nevişahsına münhasır bir şekilde oluşturduğu şiir geleneğiyle kendi “mekteb”ini kurmuş ve birçok muakkıp edinmeyi başarmış orijinal bir şâirdir. Geçmişte olduğu gibi hâlâ günümüzde de onun mektebinin takipçisi olup onun şiirlerine benzer şiirler yazmaya çalışanlar ile yazanlar bulunmaktadır. Pek çok kişiye ilham kaynağı olan şiirleri,  bugün hâlâ yazıldığı dönemdeki hem canlılık ile samimiliği korumakta hem de aynı hâlet-i ruhiye ile okunmaktadır.

         

         

         Bir şiirinde,

        Mevlana Hüdâ-vendigâr bize nazar kılalı

        Onun görklü nazarı gönlümüz aynası [oldu]

         

        diyerek, Mevlânâ’nın manevî nazarı altında olduğunu belirten Yunus Emre, bazı yazarlara göre;

         

        “Mesnevî’yi ve Dîvân-ı Kebîr’i okumuş, onlardan bir çok mazmûnları, kendince tasarruf etmiş, Mevlana’nın tesiri altında kalmış, hatta onun insanî görüşünü Türkçede dile getirmiş bir şâirdir.”

         

        Bazılarına göre de

         

        “Daha önce İbn Arabî ve Mevlana’da vahdet-i vücûd ve buna bağlı olarak diğer tasavvufî mefhumlar, en geniş ve apaçık ifadesini bulmuştu. Fakat Türkçede ilk defa Yunus bu mefhumları ‘üryan’ kılıyordu.”

         

         

        Yine onun Türk kültürü ve edebiyatındaki yeri ve tesirleri üzerinde geniş bir çalışma yapan Köprülü’nün ifadesiyle

         

        “O, Muhyiddin-i Arabî ve şakirtleriyle Celaleddin-i Rumî’nin yaydığı geniş ve serbest telakkîleri tamamıyla kendine maletmiş, rûhen mutasavvıf, büyük ve çok samimî ve sanatkâr bir şahsiyetti” (Kılıç 2007: 79-80).

         

                   

        Yunus Emre, hassaten bu özelliğinden dolayı hem Osmanlı şairi ile şiirini tesiri altına almayı, hem de fikrî ve şeklî olarak etkilemeyi başarmış yegâne şairlerimizden bir tanesidir.

         

         

        Yunus Emre’nin şiirleri, hiç şüphesiz İslâmiyet’ten önce var olan ve zengin bir sözlü gelenekle devam eden Türk halk şiirine dayanmaktadır. Ancak onda tam anlamıyla ne İslâmiyet’ten önce var olan halk şiirimizin edası ne de İslâm’dan sonra oluşturup geliştirerek kendi kimliğimizi yansıttığımız şiir tarzımızın hüviyeti vardır. Aksine dil ve şekil yönünden her iki unsurun kusursuz bir şekilde meczedilerek yoğrulduğu ve ortaya güzel bir sentezin çıkarıldığı müşahede edilmektedir. Dinî ve tasavvufî şiirlerde, Fars ve Arap asıllı şairler tarafından oluşturulan, gelişmesine özellikle Farsça şiir söyleyen Türk asıllı şairlerin de katkıda bulunduğu Arapça ve Farsça kelimelerin, kavramların ve deyimlerin Yunus’un şiirlerinde sanki ebekuşağının altından geçmişçesine milliyet değiştirerek Türkçeleştiği görülmektedir. Nitekim o, bu yolda tek bir kelime bile uydurmaya tenezzül etmemiş, ilâhîlerinin o tılsımlı ve gizemli sözlerini, bizzat içersinde yer alıp yaşadığı Türk insanının dilinden derlemiş, bulamadıklarını ise hiçbir komplekse girmeden, aşağılık duygusuna kapılmadan ve çekinmeden Arapça ve Farsçadan almış, imbikten geçirmişçesine kendi dilinin söyleyiş inceliklerine uydurmuş, güzelliğini ve zarafetini katmış, Türkçe sözler hâline getirmiş, akabinde kullanmıştır. Ayrıca, her ne kadar eski Türk nazım dilini, İslamî aruz nazmına yaklaştırsa da, bu şekli klasik şairlerimiz gibi tamamıyla benimseyememiş, o şekil içinde serbest ve mühmel bir nazımla şiirler yazmıştır. Dolaysıyla aruz dilini Türk hece nazmına yaklaştırmıştır. Bunu yaparken zekâ gücü ve kıvraklığı ile dili kullanmaktaki üstün yeteneği ve başarısını şiirlerine en üst düzeyde yansıtmış ve kendine mahsus yeni bir nazım dili kurarak Türkçeye hoş ve zarif şiir dili elbisesi giydirmiştir. Bu durumu, özellikle halkın kullandığı ve aşina olduğu kelimelere yeni anlamlar yüklemesi ile kullandığı dil ve üslubundaki içtenlik ve samimiyete borçludur. Zaten Yunus’u farklı kılan ve birçok şair tarafından takip edilip onun gibi şiir söyleme gayreti içinde bulunulmasına vesile olan da onun bu özelliği olmuştur (Kocatürk 1970: 185; Banarlı 1982: 335).

         

         

        Yunus Moğol zulmünün kol gezdiği, acı ve ıstırabın Anadolu halkının iliklerine kadar işlediği o buhranlı ortamda, Türk halkına bir an olsun nefes aldırmak, huzuru ve mutluğu hissettirmek, onu manevî yönden rahatlatmak için, halkın sade, basit, külfetsiz ve güzel dilini kullanmış, kullandığı deyim ve atasözlerine yer vermiştir. Bunda bizzat kendisinin de halkın içinden çıkması, onun içersinde yer alması, halk adamı olması ve halkla hemhâl olmaya çalışmasının da önemli bir etkisi vardır. Şiirini “nefes” olarak isimlendirmesi de bu açıdan manidardır.

         

         

        Yunus Emre, vatan edinilen Anadolu topraklarından yükselen bütün güzellikleri, acıları, ıstırapları, üzüntüleri, heyecanları ve sesleri Türk halkının diliyle birleştirmiş, ifade etmiş ve Türkçeye görülmedik bir ahenk ve ses kazandırmıştır. Bunu yaparken vahdet-i vücud gibi anlaşılması ve algılanması çok zor ve girift konuları bile ifade ederken Türkçeyi öylesine rahat ve ustaca kullanmıştır ki, o sisli perdeyi aralayıp halkla buluşturmayı başarmıştır. Mevlânâ’nın o dönemde Farsçayla dillendirdiğini, o Türkçeyle mükemmel bir şekilde ifade etmiştir.

         

         

        Yunus dil bakımından çok zengin bir özelliğe sahip olduğu için, en derin duygu ve düşüncelerini rahatlıkla ifade edebilmiştir. O, Hacı Bektaş’a gittiğinde, önce halkın konuştuğu kelimeleri, halkın yüklediği anlamlarla kullanırken, orada “buğday”a talip olup nasibini kaybetmiş; akabinde Tabduk Emre dergâhına gidip kaybettiğini kazanmak için, bu sefer  “himmet”e talip olmuştur. Talip olduğu bu “himmet” vesilesiyle geçirmiş olduğu manevî merhaleler neticesinde ise, o kelimelere yeni bir ruh ve can verme hüviyetine kavuşmuştur. Böylece kullandığı kelimelere farklı anlamlar yüklemiştir. Onun ulaşmış olduğu bu manevî merhale doğrudan gönlüne oradan ise diline yansımıştır. Böylece onun dilinde metaforlaşma önemli bir unsur olmuştur. Bunu sağlayan en önemli unsur, hiç şüphesiz içersinde bulunduğu tasavvuf düşüncesi olmuştur. Hatta Yunus, umman mesabesinde olan bu tasavvuf düşüncesini tek bir mısra ile ifade edebilme gücünü ve yetkinliğini bile göstermiştir. Bu da, onun kullandığı kelimelere, söylemeyi isteyip de söyleyemediği anlamları gizleme imkânı vermiştir. Neticede, rahat ve ustaca kullandığı, söylenmesi çok kolay ve basit olarak algılanan, Türkçe pek çok beyti ve mısraı birer “sehl-i mümteni” örneği olan şiirlerinin, anlaşılması zor olup açıklanmaya ve tahlil edilmeye ihtiyaç vardır. Hele günümüz insanı için bu bir zorunluluk hâline gelmiştir. Bu minvalde Nurettin Topçu’nun şu değerlendirmesi dikkat çekicidir:

         

         

        “Hiç şüphe yok ki, Yunus Emre’yi anlamaya çalışmak beyhude bir emektir. Ondaki hâli yaşamak imkân ve kudretinden mahrum olanlar tıpkı meyvasız, çiçeksiz ağaca bakarak bir odun yığını gördükleri gibi Yunus Emre’yi hiçbir zaman anlayamayacaktır. Biz sadece onun mısraları ile bestelerini okuyup zevkleniyoruz. Bu zevk, nazım ve musikî zevkidir. Yunus daima bizden uzaklardadır. Ancak bir hilkat kırıntısı olan varlıklarından utanarak sahibine sığınmak cesaretini gösterenler onu anlarlar. İç yapısı tamamen yok edilmiş bir nesle Yunus’u anlatmaksa evham ile oyalanmaktan başka ne olabilir?

         

        Bugün onun teneffüs ettiği hakikat havasının tam zıddı olan bir kutupta yaşıyoruz. Ondaki harareti hiç anlamayacak kadar damarlarımız donmuştur. Onun çirkeflere attığı cesedi hükümdar yaptık. Bizim varlığımıza sultan olan hırslarla iştihaları o, tam altı yüz sene evvel sefillere sadaka olsun diye dağıtmıştır.” (Topçu 2005: 153).

         

         

        Evet, bu da gösteriyor ki, Yunus’u ruhsuzlaşmış günümüz insanının anlaması, ancak Yunuslaşarak, yani Yunus’un geçtiği merhalelerden geçerek, onlaşarak mümkündür.

         

         

        Onun hece vezniyle kaleme aldığı şiirlerinin ekseriyetle didaktik, nadiren lirik olduğu görülmektedir. Ancak didaktik olanlarında da saf ve samimi duygu hemen kendisini hissettirmektedir. Bu duygunun biraz iptidai, ancak bir o kadar asalet ve ehliyet sahibi olduğu müşahede edilmektedir. Ayrıca ilk kaynak saflığı ve tabiiliği ile dolu olan bu şiirlerde, basitlik içindeki derinlik, tabiilik içindeki güzellik dikkat çekmektedir. İfadede sanat değil, bizatihi hayat vardır. Üslup yoktur, ancak insan vardır. Yani özentisiz, fakat ölümsüz olan hakiki üslup hâkimdir. Hiçbir sanat endişesi duymayan, yapmacıktan kaçınan Yunus, içinde bulunduğu vecd ve coşku vesilesiyle nazım dilini işlemiş, samimi duygu ve düşüncesinin hızıyla bol kelimeli, çeşitli kafiyeli zengin bir şiir dili meydana getirmiştir (Kocatürk 1970: 184). Sade ve külfetsiz olan bu şiir dilinin kelimelerinin ekseriyetle Anadolu halkının o dönemlerde kullandığı kelimelerden oluşması dikkat çekmektedir. Bunda en önemli etkenlerden biri, hiç şüphesiz o dönemde Moğol zulmünden bunalan Anadolu insanını muhatap alıp hiç değilse onları manevi yönden rahatlatma endişesidir. Çünkü o içersinden çıktığı Anadolu halkını esas almış ve ona ulaşmaya çalışmıştır. Bunu yaparken de Anadolu topraklarını karış karış gezmiştir.

         

        Vasfi Mahir Kocatürk, Yunus Emre’nin şiir dilini şu üç kategoride değerlendirmektedir (1970: 185):

         

  1. Yunus Emre, bir asra yakın uzun bir ömür sürdüğü (1240’ta doğmuş, 1322’de ölmüş) ve bu zaman zarfı içersinde Türkçe doğal olarak gelişip değiştiği için kendi üslup ve ifadesi içinde zaman ve tekâmül farkı gösteren şiirler. Burada Yunus Emre’nin içinde yer aldığı tasavvufî terbiyenin onda oluşturduğu manevi gelişimin de etkisini göz ardı etmemek gerekir.

         

  1. XIV. asır evsafına malik olup fazla yayılmayan ve değişmemiş şiirler. Bunlar daha çok vahdet-i vücud düşüncesinin yer aldığı ve tasavvufî remizlerle teçhiz edilenlerdir.

         

         

  1. Halk arasında fazla yayılıp yazılan ve cönkten cönke geçerken dili değiştirilerek zamanın şivesine uydurulan şiirler. Bunlar daha çok sade, basit, tekellüfsüz, kolay anlaşılır, zahidane, abidane ve destanî olanlardır.

         

         

        Evet, Yunus Emre Türkçenin daha oluşum dönemi olan XIII. asırda bir kültür ve edebiyat dili olmasında son derece etkili olmuştur. Türkçeyi çok iyi bir şekilde kullanan Yunus Emre, Oğuz Türkçesine dayalı Anadolu Türkçesinin müstakil bir yazı dili olarak kuruluşunda önemli bir rol oynamakla kalmamış (Korkmaz 1995: 363), Türk tasavvuf dilini ve lügatini oluşturma başarısı da göstermiştir.

         


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele