Türkiye Türkçesinin Kuruluşu Ve Yunus Emre

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

                    Anadolu, X. yüzyılın başlarından itibaren Türklerin, özellikle de Oğuz Türklerinin yurt tutmaya başladıkları önemli coğrafyalardan biri olmuştur. Tarihî, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla değerlendirilebilecek bu çok yönlü olayın, Türkçenin Anadolu’da gelişmesi bakımından da önemi büyüktür. Bu süreçte kimi şahsiyetler dil kuruculuğumisyonunu tek başına sürükleyip götürmüş gibidirler. İşte bunların başında Yunus Emre gelir. Bu yazıda Türkiye Türkçesinin yazı dili oluşu sürecinde Yunus Emre’nin rolü tespit edilmeye çalışılacaktır.

         

                    1040’ta Dandanakan’da Gaznelileri mağlup ederek İran ve Kuzey Afganistan’a hâkim olan Selçuklular, bir yandan da İslam dünyasının merkezi olan Bağdat’la siyasi ve kültürel ilişkilerini geliştiriyorlardı. Esasen daha Harun Reşit döneminde Türklerin İslam dünyasındaki nüfuzları biliniyordu. Selçuklu devleti, İran’da tek siyasî güç hâline geldikten sonra Harezm’deki Oğuz kitleleri, bir yandan ekonomik diğer yandan da siyasi sebeplere bağlı olarak Irak, Suriye, Azerbaycan ve Anadolu coğrafyalarına akıyorlardı. İran koridorununTürklerin eline geçmesiyle bu hareketlilik hızlanmıştır. Azerbaycan daha 1028 yılında Oğuzlar tarafından iskan edilmeye başlamıştı. Bu arada Anadolu’da egemen olan ve İslamiyet’in bu topraklara yayılmasının önündeki en önemli engel olarak görülen Bizans’ın dize getirilmesi en büyük amaç olarak görülüyordu. 1071’de Malazgirt zaferiyle Bizans’a karşı büyük bir darbe indirilince bu engellerden biri aşılmış oldu. Zaferi müteakiben Orta ve Doğu Anadolu’da Tevaif-i mülûk olarak adlandırılan ilk dönem beyliklerinin (Dânişmendliler, Saltuklular, Mengücekliler, Artukoğulları) kurulmasıyla bölgeTürkleşmeye başlamıştır.

         

                    XI. yüzyılın ikinci yarısından XIII. yüzyıla kadar Anadolu Türkler tarafından siyasi ve askeri bakımdan kontrol altına alınmaya çalışılan bir yer olmuştur. Bu dönem içinde yerleşme mücadelesi ve diğer kargaşalar nedeniyle entelektüel konulara yeterince zaman ayrıldığı söylenemez. Çünkü batıda Haçlı seferleri doğuda ise Moğol baskısı altında sıkışan Anadolu Selçuklu devleti, yalnızca kendi siyasî varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Öte yandan bu karışık ortamda kültür meselelerine kafa yoracak bir aydın sınıfının oluşması da tabii olarak mümkün değildi.

         

                    1220’li yıllarda Harezm ve Maveraünnehr’i işgal eden Moğollar, buradaki birçok yerleşik unsuru yerlerinden etmiştir. Burada yaşayan Oğuz tayfaları Moğol tehlikesinden uzak bir yer olarak gördükleri Irak, Suriye ve Anadolu’yu göç etmeye başlamışlardır. Bu göçler uzun yıllar devam etmiş, bir bölgeye yerleşenler bir zaman orada kaldıktan sonra Batıya yönelmişlerdir. Batıya göç kademeli olarak gerçekleşmiş, zaman zaman hızı azalsa da bu süreç devam etmiştir. Sözü edilen süreğen göçlerle XIV. yüzyılın ikinci yarısında Batı Anadolu’ya önemli sayıda Türk nüfusu yerleşmiş ve buralarda Germiyan, Osmanlı, Menteşe, Saruhan, Aydınoğulları ve başka beylikler kurulmuştur. Malazgirt’ten sonra meydana gelen bu ikinci göç dalgası ile Batı Anadolu da Türklerin eline geçmiş ve böylelikle siyasi hâkimiyetin sağlanmasına zemin hazırlanmıştır.

         

                    Anadolu’daki Türk yerleşmelerinin siyasi ve askerî yönü yanında burayı iskân eden Türk topluluklarının dil ve kültür durumları da hadisenin başka bircephesini oluşturuyordu. Bu dönemdeki Türkçe edebiyata dair metinler az olmakla birlikte tasavvuf hareketlerinin öncü şahsiyetleri ile ilişkilendirilecek kimi bilgiler, günümüze kadar ulaşmıştır. Sözlü kaynaklara ve menkıbelere dayalı anlatmalara göre Türkistan’daki Yesevi çizgisinde tasavvuf hareketine mensup Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayramı Veli, Somuncu Baba, Tapduk Emre gibi “kolonizatör” dervişler Anadolu’ya gelmişlerdir. Burayı ihya ve irşad edilecek bir yer olarak gören bu dervişlerin ortak özelliği, tasavvuf anlayışlarını Türk dili ile yayma amacı taşımalarıdır. Hacı Bektaşı Veli’ye atfedilen “eline, diline, beline sahip çık” gibi aforizmalarda yalnızca ahlaki öğütler verilmemiş aynı zamanda “dil”in önemi de vurgulanmıştır.

         

                    Dil ve din ilişkileri her zaman kültür tarihinin en önemli meselelerinden biri olmuştur. Tarihte, halk kitlelerine din değerlerinin anlatılması ve “aşılanması” için dil daima bir “araç” olarak kullanılmıştır. Din öğretiminde araç olan dil, halkın anlayabileceği sadelikte, üst düzey metaforlardan arındırılmış, gündelik iletişimi sağlayacak şekilde yalın bir anlatım biçimindedir. Din dilinde, “kutsal”ın (yahut dinin), kaynak dilindeki temel terim ve referanslar vülgarize edilerek halkın kendi dil ve kültür sistemine “monte” edilir. Böylece geniş kitleler, kitabi olan dinî bilgileri kendi kültür dünyasında karşılığı olan dilsel değerlerle algılamaya başlarlar. Bu yolla din, dil aracılığı ile âdeta millîleştirilerek halkın ortak vicdanına yerleşir. Budist ve Maniheist kültür çevrelerinde uzun süre kalan Türklerin bu dinleri kitlesel olarak kabul etmemelerinin altında, yalnızca tarihî ve siyasi etkenler değil aynı zamanda söz konusu dinlere ait metinlerin halk diliyle ifade edilememesi de aranmalıdır. Evrensel mesaj taşıyan dinlerin ancak millî diller aracılığıyla halka mal olmaları mümkündür. Zira Heidegger’in de ifade ettiği üzere “dil düşüncenin evidir”. Her türlü düşünce ancak dilsel formlarla içselleştirilir, yerli kültür kalıplarına aktarılmak suretiyle özümsenir. Bu bağlamda, tasavvuf hareketlerinin Anadolu’da yaygınlaşmasında halk diline dayalı bir edebiyat oluşturulmasının da önemli bir payı vardır.

         

                    Türkçenin Anadolu’da yazı dili oluşunda değişik etkenler söz konusudur. Bunları birkaç başlık altında toplamak gerekirse;

         

        a) Anadolu’daki bazı beylerin siyasî bakımdan Türkçeye destek olmaları:Başta Karamanoğlu Mehmet Bey olmak üzere kimi Oğuz beyleri Farsça karşısında Türkçenin yanında siyasi tavır koymuşlardır. Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277’de Konya’da okuttuğu “Bundan gerü divanda, dergâhta, barigâhta Türkçeden başka dil konuşulmaya” şeklindeki buyruk, Türk yazı dilinin Anadolu’daki kuruluşu için başlangıç tarihi olarak kabul edilmektedir. Fakat söz konusu edilen siyasi destekler, Karamanoğulları beyliğinde resmi yazışmalarla, çeşitli kültür, sanat ve edebiyat eserleri ile uygulama alanına sokulamamıştır. Bu yüzden Mehmet Bey’in buyruğu tarihî bir irade beyanı olarak kalmıştır.

         

        b) Beylikler döneminde, özellikle Germiyanoğulları ve Osmanoğullarının saraylarındaki şair ve yazarların Türkçe eser yazmaya yahut bazı Arapça veya Farsça eserlerinTürkçeye tercümesi için teşvik edilmeleri bu husustaki önemli gelişmelerden biri olmuştur. XIII ve XIV. yüzyılda Hoca Dehhanî, Şeyhî, Ahmedî, Şeyhoğlu Mustafa, Ahmet Paşa gibi birçok şair ve yazar Türkçe yazmaları için beylerden destek görmüşlerdir. Türkiye Türkçesinin kuruluşunda en önemli ve kritik evre sayılan Beylikler devri eserlerinin hemen hepsi bu destek ve teşviklerle kaleme alınmışlardır.

         

        c) Osmanlı beyliğinin Türkçeyi yazı dili olarak kabul etmesi, özellikle klasik öncesi dönemde (1453’ten 16. yüzyıla kadar) dilin yazılı ve ölçünlü hâle getirilmesinde önemli bir aşama olmuştur. Resmi belgelerin Türkçe ile yazılması, bu dilin Arapça ve Farsça yanında medreselerde de okutulması, onu, yalnızca konuşulan ve bazı eserlerin yazıldığı bir dil “halk dili” olmaktan “devlet dili” olmaya yükseltmiştir.

         

        ç) XIII. yüzyılda yükselen tasavvuf hareketlerinin, halk arasında yaygınlaşma sürecinde iletişim dili olarak Türkçe kullanılmıştır. Tasavvuf akımları ile yaygınlaşan Türk dilli şiirler, ilahiler ve dinî hikâyeler geniş halk kitleleri arasında Türkçenin “saygınlık” kazanmasına yol açmıştır. 

         

        XIII. yüzyılda din ve özellikle de tasavvuf hareketleri Anadolu’da zirve noktasına ulaşmıştır. Bu dönemde Anadolu, siyasi, iktisadi ve kültürel yönden gerçekten bir buhran içindeydi. Bir yandan Haçlı hücumu diğer yandan Moğol tehlikesi halk topluluklarını iyice bunaltmış, onları sığınacak melceler aramaya yöneltmiştir. Onlar da en sağlam sığınak olarak tekkeleri ve buralarda gelişen din düşüncelerini görmüşlerdir. Türkistan’dan gelen Asya merkezli tasavvuf ekolüne mensup dervişler, kendilerini, halkı aydınlatmaya, irşad etmeye adamışlar, onları Tanrının buyruklarına uymaya ve onun sevgisini kazanmaya çağırmışlardır.

         

        Tasavvuf hareketlerinin insan ve halk merkezli oluşu, onların davetçilerinin dilini de etkilemiş, dervişleri Türk diliyle şiirler söylemeye sevk etmiştir. Bunların başında gelen Yunus Emre, gerek Divanındaki şiirleri, gerekse Risâletü’n-Nushiye adlı mesnevisinde kendi gibi derviş-şairlere örnek olarak Türkçe şiirler söylenmesinin yolunu açmış ve aynı zamanda Türkçe din ve tasavvuf terminolojisinin oluşmasına ön ayak olmuştur.

         

                    Hayatı menkıbelerle birlikle anılan Yunus Emre’nin doğum ve ölüm tarihleri karışık olmakla birlikte XIII. yüzyılın ikinci yarısı ile XIV. yüzyılın ilk yarısında Eskişehir civarında yaşadığı, Tapduk Emre adlı bir şeyhin müridi olduğu, İslami ilimleri tahsil ettiği şiirlerinden anlaşılmaktadır. Şiirleriyle çok sevilen bir halk ve hak âşığı olan Yunus Emre’nin kendinden sonra birçok takipçisi ve hayranı çıkmış, bunlardan özellikle Âşık Yunus adlı tasavvuf şairi ile onun şiirleri karıştırılmıştır.

         

                    Türkçe şiirler söylemesi Yunus Emre’nin bugüne kadar gelen en önemli özelliğidir. O tıpkı Hoca Ahmed Yesevi gibi insan merkezli, tasavvufi hoşgörüye dayalı İslam anlayışını kendi anadiliyle anlatmıştır. Bu yolla, geniş Oğuz kitlelerinin konuşma dilini yazılı hâle getirilmesine ön ayak olmuştur.

         

                    Dini hareketlerinin temel karakterlerinin başında, halk arasında yaygınlaşma temayülünde olmaları gelir. Geniş halk topluluklarına yabancı bir dil tam olarak öğretilemeyeceğine göre, bu düşünceler halkın dili kullanılarak yaygınlaşacaktır. Yunus Emre, kendi düşüncelerini halka sade, samimi bir iman diliyle anlatarak dinin kitleselleşmesini sağlamıştır.

         

         

                    Konuşma Dilinden Yazı Diline

         

                    Oğuz kitleleri Sırı Derya boylarında konuşma diline/sözlü dile dayalı büyük bir edebi birikim meydana getirmişlerdi. Oğuzlar arasında başta Oğuznâmeler olmak üzere çeşitli manzum destanlar, koşmalar ve diğer edebî türler yaygın olarak söyleniyor, böylece sözlü kültür geleneği nesilden nesile birbirini takip eden gelenek halkaları biçiminde sürüp gidiyordu. Diğer taraftan bu kitleler yazılı metin ihtiyaçlarını (devlet, bürokrasi, hukuk yazışmaları) bölgedeki yaygın yazı dilleri ile karşılıyorlardı. Bunların başında Farsça ve daha doğuda ise Karahanlıca vardı. İran coğrafyasında meskûn bulunan Oğuzlar için Farsça ‘kullanılabilir’ bir yazı dili olarak görülüyordu. Zira Farsçanın yazı geleneği vardı ve Oğuzlar, bu geleneği bilen, kullanan tecrübe sahibi kişilerle iç içe yaşıyorlardı. Hatta birçok Türk asıllı yazarın bu dille metinler oluşturduğu biliniyordu. Dolayısıyla bu bölgede yeni bir yazı dili o kadar önemli bir ihtiyaç olarak görülmüyordu.

         

                    Anadolu’ya gelen kitleler için de durum bundan farklı değildi. İlk beylikler döneminde (Danişmedliler, Saltuklular, Mengücekler, Artukoğulları) her ne kadar halk arasında kuruluş destanları (Danişmendnâme, Battalnâme) Türk diliyle söylense de beylerin saraylarında İran’daki büyük Selçuklu geleneğine bağlı Farsça, diplomasi dili olarak kullanılıyordu. Fakat Anadolu Oğuzlarının İran’daki merkezi Selçuklu devleti ile siyasi ilişkileri her zaman iyi olmadı; hatta çoğu zaman aralarında yetki ve erke dayalı önemli sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu yüzden Anadolu’daki Oğuz beyleri şartları müsait gördüklerinde merkezi otorite ile bağlarını hemen gevşetmişlerdir. Bir süre sonra Anadolu-İran arasındaki siyasî rekabetin kültürel sonucu olarak Farsça-Türkçe ikiliği ortaya çıkmıştır. Farsça İran’ın, Türkçe ise Anadolu’nun lisanı olarak görülmeye başlanmış ve bunun sonucu olarak da Farsça yerine Türkçe saygın hâle gelmiş/getirilmiştir. Bu saygınlaştırma işini yalnızca siyasî olaylar yahut sorunlarla izah etmek yetersiz kalabilir. Bu yüzden geniş halk kitlelerinin Türkçeden başka dil bilmemelerini, Anadolu beylerinin Fars kültür çevreleri ile sorunlarını da buna eklemek gerekir.

         

         

        Yunus Türkçesi

         

                    Konuşma dillerinin yazıya geçirilmesi sürecinde sosyal ve kültürel şartların olgun hâle gelmesinin yanında sanat ve kültür şahsiyetlerinin üstlendikleri roller de önemlidir. Bazen bir sanat yahut kültür adamı tek başına bir konuşma dilini yazı diline dönüştürebilir. Örneğin XIV. yüzyılın başlarında Dante, İlahi Komedya adlı meşhur eserini Floransa’da Toscana şivesi ile yazmış ve bu tarihten sonra söz konusu şive İtalya’da yazı dili olarak kullanılmaya başlamıştır. Türk edebiyatında da Ali Şir Nevai yazdığı 30 civarındaki eseriyle Çağatay Türkçesinin kurucusu olmuştur. Bu bağlamda Yunus Emre de Anadolu Oğuzcasının yazı dili olmasında önemli rol oynamıştır. Elbette Yunus, Nevai gibi bir kalem şairi (“yazı diliyle şiir yazan”), entelektüel değildi; o, tasavvuf ehli bir halk şairi olarak yalnızca kendi duygu ve düşüncelerini halka anlatmak gayesiyle ilahiler söylüyordu. Onun eserlerinde Türkçe hassasiyetinden çok, fikirlerini halka anlatmak gayesi ön plana çıkar. Bu münasebetle Yunus, Nevaî gibi anadilinin peşinde bir dil milliyetçisi değildir. Fakat şiirlerinin halk arasında yarattığı duygu iklimi, peşinden gelen başka şairleri onun diliyle şiir söylemeye teşvik etmiş ve böylece Türkçe ilahi söyleme geleneği oluşturulmuştur. Diğer taraftan olaya dil cephesinden bakınca yeni yeni yazılmaya başlanan bir ağzın(diyalekt), sözleri yazıya geçmeye, bir nevi resmiyet kazanmaya başlamıştır. Bu ilahiler Oğuzcanın Anadolu’da ilk defa yazılan metinleri olmuştur.

         

                    Yunus’un söz dağarcığını, çeşitli dil ve kültürlerin buluşma noktası olan Anadolu coğrafyasının söz ve kavram dünyası oluşturmuştur. Bu şiirde, Hazar ötesindeki ortak Türkçeden sesler, renkler, tınılar; yerli Anadolu Oğuz ağızlarında türetilen kelimeler ile Arapça ve Farsça dinî kültür alıntıları vardır. Onun şiir dili işte bu üç kaynaktan beslenmiştir.

         

                    Yunus’un söz dağarcığında Türkçenin eski sözleri önemli yer tutar. Her ne kadar cennet, behişt gibi İslami dönem sözcükleri yoğunlukla kullanılsa da Uygur ve Karahanlı döneminin hatırası olan uçmak “cennet”, Tanrı, Çalap “Tanrı”, tamu “cehennem”, belürmek “görünmek, belirmek”, bezek “süs”, biliş “bildik, tanıdık”, biti “yazı, mektup”, bitimek “yazmak”, buşu “öfke”, delim “çok”, dirlik “yaşayış”, dükeli “hep, bütün”, em “ilaç, çare”, esen “sağ, selim”, esrük “sarhoş”, esrümek “sarhoş olmak”, don “elbise”, egin “sırt, omuz”, ılduz “yıldız”, ılan “yılan”, ıssı “sıcak”, iye “sahip”, kakımak “öfkelenmek”, kargu “mızrak”, karımak “yaşlanmak”, kızlık “kıtlık”, koduk “sıpa, eşek yavrusu”, kopmak “zuhur etmek”, od “ateş” oğrı “hırsız”, okımak “davet etmek”, ögür “arkadaş, dost”, sökel “hasta”, ög “hatır, zihin”, öküş “çok”ötmek “geçmek”, sanu “fikir, düşünce”, süci “şarap”, sınmak “kırılmak”, sınuk “kırık”, sünük “kemik”, taş “dış”, us “akıl”, ün “ses, nida”, üzmek “kesmek, koparmak”, yağı “düşman”, yarağ “hazırlık, levazım”, yargu “hüküm”, yarlıgamak “suçunu bağışlamak”, yavuz “kötü, fena”, yazuk, “günah”, yelmek “koşmak”, yiylemek “koklamak”, yumış “hizmet”, sözleri eski ile yeniyi, Asya ile Anadolu’yu birbirine bağlamıştır.

         

        Yunus Emre şiirlerinin dil bakımından en önemli özelliği, Asya’daki Türkçe metinlerde pek sık rastlanmayan ve büyük bölümü yalnızca Oğuz ağızlarında yer alan sözcüklerle kurulmuş olmasıdır. Bu kelimelerin birçoğu Türkçe kökenli olup yeni coğrafyada oluşturulan yazı dilinde ilk defa kullanılmıştır. Böylece bir yandan dilin genel ve yazılı söz varlığı, diğer taraftan da ağızlarda yaşayan, yazıya geçmemiş sözcükleri bir araya getirilmiştir. Bu sözlerin pek çoğu yüzyıllar boyunca kullanılarak Türkiye Türkçesinin temel söz varlığı içine girmiş, birçok şair ve yazar tarafından işlenerek yazı diline de geçirilmiştir. Yunus Emre Divanı’nında geçen bu sözcüklerin bazılarını şöyle listeleyebiliriz: aparı “çok temiz”, arkurı “tersine, aykırı”, ayağın turmak “ayakta durmak”, ayuksuz “ayık olmayan, aklı başında bulunmayan”, ban “ulu, büyük”, banlamak “ezan okumak”, balkurmak “parlamak”, bayık “şüphesiz”, bıçgu “bıçkı”, bilü “bilgi, ilim”, buşmak “öfkelenmek”, çağıru “davetiye”, çağa “çocuk”, değme “herhangi bir”, denlü “kadar”, densüz “münasebetsiz”, deprenmek “kımıldamak”, donanmak “süslenmek”, döymek “tahammül etmek, dayanmak”, durak “makam”, dutsak “esir”, dün ü gün “gece gündüz”, dütün “duman”, epsem “söz söylemeyen”, eğlemek “geciktirmek”, emcek “meme”, esenlemek “veda etmek, vedalaşmak”, evren “yılan, büyük ejderha”, gencyaz “ilkbahar”, geñez “kolay”, gile “şikâyet”, göçgünci “göçebe”, gönenmek “nimete, refaha kavuşmak”, görklü “mübarek”, göymek “için için yanmak”, gözgü “ayna”, gözsüzsebek “köstebek” haldaş “hal arkadaşı”, ırılmak “uzaklaşmak”, ırmak “ayrılmak”, ışmar “işaret”, iley “çevre, yan”, ilkyaz “ilkbahar”, kalmaç “geveze”, kançaru“nereye”, kayıkmak “meyletmek”, kayırmak “düşünmek”, kığırmak “çağırmak”, kıvanmak “sevinmek”, kovucı “dedikoducu”, könülmek “yönelmek, teveccüh etmek”, köynük “yanık”, kulavuz “yol gösteren”, küt “kötürüm”, obrılmak “devrilmek, çökmek”, önürsüz “önceliksiz, evveli olmayan”, öykünmek “taklit etmek”, özenmek “imrenmek, hayran olmak”,pusaruk “pus, duman”, salık “doğru yolu gösterme”, satubazar “alış veriş”, sayakmak “aslına ulaşmak, dönmek”, sayru “hasta”, seğirtmek “koşmak”, sevü “aşk, muhabbet”, sızurmak “damlatmak, tüketmek”, sin “mezar”, sinle “mezar taşı”, soğulmak “suyu, seli çekilmek”, soru “hesap”, sorucı “Kabirde ölmüş kimselere hesap soran sorgu melekleri”, soylamak “araştırmak”, susak “su kabı”, talbınmak “suya düşen kimsenin çırpınması”, tanlamak “şaşırmak”, tanuk “tanık”, tap “yeter, kafi”, tapu kılmak “hizmet, ibadet etmek”, taraş olmak “alt üst olmak”, tartmak “çekmek”, tayınmak “sürçmek”, tınmak “ses çıkartmak”, toğan “doğan kuşu”, tolunmak “batmak, gurub etmek”, turmak “ayağa kalkmak”, tuş “benzer”, umu “ümit, emel”, usan “gafil, gevşek davranan”, uşanmak “parçalamak”, utmak “oyunda utmak”, uyakmak “gurub etmek, batmak”, uya “ahmak”, yakım “mersiye, ağıt”, yakmak “nazım düzmek”, yalabımak “parlamak”, yalıncak “çıplak”, yanku “akis, yankı”, yapalak “tüylü”, yaraşuk “layık, yarışır”, yaşın yaşın “gizli gizli”, yat “usul, yol yöntem”, yavlak “pek, çok, gayet”, yay “yaz mevsimi”, yaylamak “yaylaya çıkmak”, yazamak “sermek, yaymak”, yedilmek “çekilmek, götürülmek”, yeni bahar “ilk bahar”, yeni yaz “ilkbahar”, yiğ “daha iyi”, yenile “henüz, yeni”, yort “hüküm, nüfuz”, yoyılmak “zayil olmak, bozulmak, silinmek”, yüğrük “hızlı koşan”, yuvuk “geyik”, yuvanmak “avunmak, müteselli olmak”

         

        Değişik etkenlere bağlı olarak gelişen ve olgunlaşan Türkiye Türkçesinin kuruluşunda Yunus Emre’nin önemli bir rolü vardır. O söylediği yüzlerce ilahi ile Anadolu’da Türkçeye dayalı bir din dili oluşturmuş ve Türkçe, âdeta onun şiirleriyle hayatın her alanında geçerlilik kazanmış ve yazılı hâle gelmiştir. İlk tohumları Türkistan’da atılarak mayalananTürkiye Türkçesi, XIII. yüzyılda Yunus Emre ve çağdaşlarının eserleriyle ilk ürünlerini vermiş, XV. yüzyıldan sonra gelişerek imparatorluk dili olma hüviyetine kavuşmuştur. 


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele