Yunus Emre’den Günümüze Uzanan Kültürel Bellekten Bir Kesit

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

        Yunus Emre (1240-1320), Türk dili, edebiyatı ve şiirinin olduğu kadar kültürünün de aslî kurucularından biridir. Orta Asya’dan -Anadolu ve Rumeli merkez olmak üzere- batıya akan Türk milletinin bu süreçte yüz yüze kaldığı yeni bir vatan, yeni bir edebiyat, yeni bir hayat ve yeni bir medeniyet inşasında inkârı mümkün olmayan önemli görevler üstlenmiş olan bu büyük insan,  genelde kültürün, özelde ise Türk dili, şiiri ve edebiyatının temellerini sağlam bir zemine oturtmuştur. Biraz dikkatli bir bakış, 700 yıllık dil, şiiri ve edebiyatımızın çok büyük ölçüde bu temeller üzerinde yükseldiği gerçeğini görmekte zorlanmayacaktır.

         

        Yazımızda bu gerçeği, Yunus Emre’nin Hz. Peygamber için söylemiş olduğu bir şiirinden hareketle ortaya koymaya çalışacağız. Karşılaştırmalı edebiyat sınırları içinde şekillenecek olan izahlarımız, Yunus Emre’nin şiiri ile son yüz elli yıllık şiirimiz arasındaki karşılaştırmaya; buradan elde edilen sonuçlarla kültürel bellekteki devamlılığa ve bu devamlılıkta Yunus Emre’nin rolünü dikkatlere sunmaya yönelik olacaktır. İşte “Bizim Yunus”un şiiri:

         

         

        Işkın ile âşıklar yansun yâ Resûlallâh

        İçüp ışkun şarabın kansun yâ Resûlallâh

         

        Şol seni seven kişi komış yolını başı

        İki cihân güneşi sensün yâ Resûlallâh

         

        Şol seni sevenlere kıl şefâat anlara

        Mü’min olan tenlere cânsun yâ Resûlallâh

         

        Âşıkam şol dîdâra bülbülem şol gül-zâra

        Seni sevmeyen nâra yansun yâ Resûlallâh

         

        Derviş Yunus’un cânı âlem şefât kânı

        İki cihân sultânı sensün yâ Resûlallâh       (Tatçı, s.346)

         

         

        Yunus Emre’nin üzerinde duracağımız şiiri, İslamiyet sonrası Türk edebiyatında Hz. Peygamber etrafında teşekkül etmiş pek çok manzum ve mensur türden (sîyer, mevlid, şemâil, hilye, esmâ-i Nebî, mucizât-ı Nebî, gazavât-ı Nebî, ahlâku’n-Nebî, hicret-nâme, vefat-nâme, Muhammediye, mirâc-nâme/miraciyye, şefâat-nâme, muhabet-nâme, regâibiyye, kırk hadis, yüz hadis, bin hadis) en yaygını olan na’t’tır.

         

        Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için ilk önce na’tın ne olup ne olmadığını ve edebiyatımızdaki tarihini kısaca hatırlatmak gerekecektir. Kelime anlamı “bir şeyi medhederek anlatma, vasıflandırma”; “bir kimsede bulunan şeyleri vasfetmek” olan “na’t”ın kavram anlamı; “Hz. Peygamber’i methetmek amacıyla kaleme alınan ve O’nu çeşitli yönleriyle öven manzum ve mensur eser/eserler”dir. Diğer peygamberler, veliler, şeyhler ve halifeler hakkında da na’tlar yazılmışsa da, Hz. Peygamber dışındaki kişilerin övgüsünü konu alan manzumeler için özel bir tür ihdas edilmemiştir.

         

        Na’tların ana konusu, öncelikle Hz. Peygamber’in övgüsüdür. Bu ana konunun yanında na’tlar, övgünün temelini teşkil eden Hz. Peygamber’in sahip olduğu üstün vasıfların en somut biçimde tezahür ettiği hayatındaki çeşitli olaylara dair birçok atıflara da sahiptir. O’nun isimleri, vasıfları, misyonu; yaratılışı, doğumu, peygamber oluşu, müşriklerle olan mücadeleleri, savaşları ve başta miraca çıkışı olmak üzere mucizeleri, övgü eksenindeki na’tların muhtevasını teşkil eden diğer konu ve olayların başında yer alır.

         

Bu bağlamda Sezai Karakoç na’tı “peygamberin şiirle yapılmak istenen portresi” olarak değerlendirir. “Na’t peygamberin şiirle yapılmak istenen portresidir. Her şair, durduğu yerden ve görme kabiliyeti ölçüsünde O’na bakar; o büyük mükemmelliğin karşısındaki duygularını zapt etmeye çalışır. Bütün na’tlar adeta, tarih boyunca yapılan tek bir portrenin farklı cephelerden birer örneği gibidir ve tek bir portre içindir. Bir portre ki tarih ve insan devam ettikçe bitmeyecektir. Bütün na’tlar, bir meşale ormanı gibi parıldar, insanlığın üstünde ve insanlık, Peygamber’e doğru bu ışıkların altında sevinçle, aşkla, güvenle yürür.”[1]

 

        Na’tların konusundaki bir başka önemli unsur, şairin Hz. Peygamber’e duyduğu bağlılık, hayranlık, sevgi ve aşktır. Dolayısıyla şairler na’tlarında doğrudan doğruya veya vasıflarını anlatırlarken O’na duydukları sevgi ve aşkı da ifade eder veya sezdirirler. Bu bakımdan na’tlar, “en ileri ve en mükemmel” birer “sevgi âbidesi”dirler.

         

        Na’tların muhtevasında belirtilmesi gereken bir başka önemli taraf ise, şairin şefaat isteği ve bu konuda Hz. Peygamber’e olan yakarışlarıdır. Çünkü Hz. Peygamber karşısındaki şair; günahkâr, isyankâr, âsî, mücrim, nâçâr, hasta, âvâre, âciz, alîl, zelîl, gâfil, fakir, hakîr, mahcup, garip, perişan, nâlân, gamlı, dertli, bîkes, bîçâre, bîtâb, bî-bâl ü per, abd-i makhur, gedâ, bende, sâil, kıtmir, derbeder, miskin, giryân, kalb-i siyah, yüzü ve bahtı karadır. İşte bu şair tabiî olarak, kendini bu hâlden kurtaracak/kurtarabilecekolan Hz. Peygamber’in kapısına gelir; O’nun ihsan, lütuf, rahmet ve merhametine sığınır.

         

        Edebiyatımızda na’tlar büyük ölçüde manzumdur. Bununla birlikte gerek Tanzimat öncesi gerekse sonrası dönemde mensur  na’tlar da yazılmıştır. Manzum olan na’tların asıl nazım şekli -içeriğine de uygun olarak- “kaside”dir. Ancak mevcut na’tların nazım şekillerindeki asıl ağırlık “gazel”e aittir. Bununla birlikte edebiyatımızda akla gelebilecek hemen hemen her nazım şeklinde  yazılmış (koşma, mesnevi, rubaî, semai, mani, tuyug, murabba, kıta, müstezat, tahmis, müseddes, serbest vb.) na’tla karşılaşmak mümkündür. Dolayısıyla na’tların dili (manzum, mensur), nazım şekli ve vezni (aruz, hece, serbest) hususunda herhangi bir sınırlama yoktur.

         

        Şiiriyet bakımından en başarılı ve güzel na’tlar, gazel gibi kısa olan metinlerdir. Çünkü şair bu kısa metinlerde duygu ve heyecanlarını olabildiğince yoğunlaştırmış, her türlü teferruattan arındırmış, şiiriyeti zedeleyebilecek aksaklıklardan temizlenmiş biçimde mısralara döker. Hâlbuki metnin uzaması, teferruatı, tahkiyeyi ve didaktizmi beraberinde getirdiği gibi, duygu yoğunluğunu da zayıflatır.

         

        Arap edebiyatında ilk örnekleri Asr-ı Saadet’e kadar götürülebilecek olan na’tların Türk edebiyatındaki tarihine gelince; hemen belirtelim ki İslâmiyet’in kabulünden sonraki dokuz-on asırlık Türk edebiyatının her dönem ve ekolünde binlerce na’t kaleme alınmıştır. Türk edebiyatında Hz. Peygamber’den bahseden veya O’nun övgüsünü içeren ilk metnin/na’tın, Yusuf Has Hâcib’in kaleme aldığı (1069) ve İslâmî Türk edebiyatının ilk örneği kabul edilen Kutadgu Bilig’de yer aldığını görürüz. BunuEdîb Ahmed Yüknekî’nin XII. yüzyılda yazdığı Atabetü’l-Hakâyık’ındaki hadis tercümeleri takip eder. Belirtilen ilk örneklerin önemi ve kıymetini unutmamakla birlikte, İslâmî Türk edebiyatını geniş kitlelere taşıyan ve sevdirenAhmet Yesevî olmuştur. Aynı zamanda tasavvufî duyarlılığın temellerini oluşturan Ahmet Yesevî, Dîvân-ı Hikmet adı altında toplanan manzumelerinde Hz. Peygamber’e geniş yer verir.[2]

         

         

        Mânende-i mecnûn keçirüp ikki cahândân

        Divâne kılıp kıl meni rusvâ-yı Muhammed. (Ahmet Yesevî)

         

         

        Yesevî geleneğini devam ettiren bir sonraki yüzyılın en önemli şairi ise Yunus Emre’dir. Birçok kişi tarafından hazırlanmış kitap ve antolojilerde Yunus Emre’ye izafe edilen ve Hz. Peygamber’i konu alan pek çok manzume mevcuttur. Ancak F. Kadri Timurtaş ve Mustafa Tatçı’nın hazırladıkları Yunus Emre divanlarında -farklı manzumelerdeki konuyla alâkalı beyitler dışında- bütünüyle Hz. Peygamber’i konu alan manzume sayısı 7-8’i geçmez.[3]

         

        Yukarıdaki bilgiler ışığında Yunus Emre’nin gazel formundaki beş beyitlik şiirine baktığımızda sanırım onun bir na’t olduğu hakkında şüphemiz kalmaz. Zira manzumenin muhtevasını; Hz. Peygamber’in övgüsü, O’na duyulan sevgi ve aşkın ifadesi ve O’ndan şefaat talebinin dile getirilmesi oluşturmuştur. Belirtilen üç ana konu önemli ölçüde iç içe geçmiş olmakla birlikte şiirdeki; “yâ Resûlallâh”, “iki cihân güneşi”, “iki cihân sultânı”, “mü’min olan tenlere cân”, “dîdâr” ve “gül-zâr” kelime ve ibareleri Hz. Peygamber’in övgüsüne; “âlem şefât kânı” ve “seni sevenlere kıl şefâat” cümlecikleri O’ndan şefaat talebine; “âşıkam”, “seni seven kişi”,  “seni sevenler”, “ışkın ile âşıklar yansun”, “içüp ışkun şarabın kansun”, “komış yolını başı”, “Derviş Yunus’un cânı” kelime, ibare ve cümlecikleri de O’na olan aşkın ifadesine tahsis edilmiştir.

         

        Manzumeye hayat veren temel duygu/tema ise “aşk”tır. Evrensel aşk temasının Yunus Emre’nin manzumesindeki tecellisi, ne Allah’a ne karşı cinse ne diğer canlılara ne de tabiata duyulan aşktır. Şiir bütünüyle Hz. Peygamber’e duyulan aşk ekseninde doğar, gelişir ve sona erer. Yan tema olarak düşünülebilecek olan hayranlık, aşkın tabiî kaynağı; güven ve ümit duyguları ise aşkın sonucudur.  Her biri aynı zamanda birer mazmun olan “güneş, sultan, can, bülbül, gül-zâr, şarap” kelimeleri, şiirin ne ölçüde aşk teması etrafında örülmüş olduğunu ortaya koyar. Ancak bu aşkta, beşerî aşklarda olduğu gibi, özneyi rakiplerle paylaşmak korkusundan doğan bir kıskançlık söz konusu değildir. Tam tersine Âşık Yunus ister ki bütün âşıklar aşk şarabını içip kansınlar. Hatta tenlere can olan sevgiliyi sevmeyenler “nâr”a yansınlar. Dördüncü beytin ikinci mısrasını hem bir beddua hem bir istek olarak anlamlandırmak mümkündür. Şairin kimliğini hatırladığımızda ikinci anlamın daha gerçekçi ve doğru olduğu kanaatine ulaşılır.

         

        Kısacası Yunus’un şiirindeki aşk, kültürümüzün temellerinden birini teşkil eden Hz. Peygamber aşkıdır. Bir başka ifadeyle bu şiirde sevgili, aynı zamanda şiirin redifi olan “Resûlallâh”tır.[4]  

         

         

        Mekke’nin ortası kara hem nazar itdüm dört Yâra

        Âşık oldum Peygamber’e gel varalum Muhammed’e (Tatçı, s.140)

         

         

        Sonuç itibarıyla belirtmeye çalıştığımız Yunus Emre’nin şiirindeki temel duyguyu, bu duygunun kaynağı, öznesi ve sonucunu aşağıdaki tabloda daha somut biçimde görmek mümkündür. Tablo aynı zamanda bize, şiirin temel unsur ve değerlerini de verecektir.

         

         

 

TEMEL DUYGU

 

TEMEL DUYGUNUN KAYNAĞI

 

TEMEL DUYGUYU YAŞAYAN ÖZNE

 

SONUÇ

 

 

        Beyit

Asıl Adı

Benzeyeni

Asıl Adı

Benzeyeni

Asıl Adı

Benzeyeni

Kaynak Açısından

        Özne

        Açısından

         

        1

        Aşk

        Aşk

        Ateş

        Şarap

        Resûlallah

        Resûlallah

        Sevgili

        Sevgili

         Âşıklar

         Âşıklar

        Çıra

         Susamış

         Aşkıyla Yakmak

         Aşkına Kandırmak

         Aşkıyla Yanmak

         Aşkına Kanmak

         

         

        2

        Sevgi/Aşk

        Hayranlık

        …….

        …….

        Resûlallah

        Resûlallah

        Sevgili

        Güneş

         Âşık

        Âşık/Mümin

         Kurban

        ………

         Kurban Etmek

         Aydınlatmak

         Kurban Olmak

         Aydınlanmak

         

         

        3

        Sevgi/Aşk

        İnanç

        ……….

        Âb-ı Hayat

        Resûlallah

        Resûlallah

        Kurtarıcı

        Can

         Âşık

         Mümin

         Kul

         Beden

         Şefaat Etmek

         Can Vermek

         Şefaatine Ermek

         Can Bulmak

         

        4

        Aşk

        ………

        Resûlallah

        Gül-zâr

         Yunus Emre

         Bülbül

         Aşkıyla Yakmak

         Figan Etmek

         

         

        5

        Aşk

        Ümit

        Hayranlık

        ………

        ………

        ………

        Resûlallah

        Resûlallah

        Resûlallah

         Can

         Şefaat Madeni

         Sultan

        Derviş Yunus

        Bütün İnsanlık

        İki Cihan

        Beden

        Kul

        Kul

         Can Vermek

         Şefaat Ermek

         İhsanda Bulunmak

         Can Bulmak

         Şefaatine Ermek

         İhsana Kavuşmak

         

 

AŞK

 

HZ. PEYGAMBER

 

YUNUS/ÂŞIK/MÜMİN

 

 

 

         

         

        Gelelim Tanzimat sonrası Türk edebiyatında na’t türünün durumuna ve Yunus Emre’nin şiiriyle olan ilişkisine; hemen belirtelim ki na’t, Tanzimat sonrası edebiyatımızda hem isim hem de içerik olarak devam eder/etmektedir. Mesela geleneksel anlayışı sürdürenler bir yana, modern anlayışla eserlerini kaleme alan pek çok şair na’t ismi altında şiir yazmayı sürdürmüş/sürdürmektedirler. Bunun ötesinde Tanzimat sonrasında kaleme alınan na’tların içeriği de, öncesinde olduğu gibi, Hz. Peygamber’in övgüsü, O’na duyulan sevgi ve aşk, O’ndan şefaat talebi gibi üç ana noktada yoğunlaşmaktadır. Elbette na’t türündeki bu “devamlılık” mutlak değildir. Daha açık bir ifadeyle devamlılık kadar “değişme” de söz konusudur.[5]  

         

Şimdi Yunus Emre’nin yukarıdaki şiirini merkez alarak Tanzimat sonrası Türk şiirinde na’t geleneğinin izini sürmeye çalışalım. Karşılaştırmalarda dikkatimizi muhteva kadar dil ve üslup üzerinde de yoğunlaştırmaya çalışalım. Zira karşılaştırmalı edebiyatın özünü teşkil eden iki metin arasındaki karşılaştırma muhteva, konu, tema, yapı, dil, üslup, motif, imaj gibi en genel unsur veya yönlerden en alt unsurlara kadar uzanabilir.

 

         

        Işkın ile âşıklar yansun yâ Resûlallâh

        İçüp ışkun şarabın kansun yâ Resûlallâh

         

         

        Resûlallâh: Açıktır ki Yunus Emre, bir na’t olan şiirini bütünüyle Hz. Peygamber üzerine kurmuştur. Bunun ötesinde şair, redif olarak seçtiği “yâ Resûlallâh” ibaresiyle doğrudan doğruya Hz. Peygamber’e hitap eder. Dolayısıyla “Resûlallâh” hem şiirin temel değeridir hem de şairin bu değere bakışını verir.

         

Hz. Muhammed, kendisine yüklenilen peygamberlik görevi sebebiyle, bütün müminler gibi şairler tarafından da “peygamber, nebi, elçi, yalvaç, beşir, nezir” vb. isim/sıfatlarından çok “Resûlallah” ismi/sıfatıyla anılır. Böyle bir tercihin sebebini, tamlamanın anlamındaki (Allah’ın elçisi) çağrışım zenginliğinde aramak gerekir. Çünkü Hz. Muhammed’in sahip olduğu onca üstün meziyetlerin asıl kaynağı, insanlarla Allah arasındaki iletişimde elçi olarak seçilmesinde ifadesini bulur. Elçi, gönderilen” anlamındaki “resûl”ün kavram anlamı; Allah’ın insanları kendi zatına imana veya dinine davet etmek için görevlendirdiği/yetkilendirdiği seçilmiş kişi demektir. Bu isim/sıfat, yalın hâli kadar “resûlallah, resûl-i ekrem, resûl-i kibriyâ, resûl-i müctebâ, resûller resûlü, kutb-u risalet” gibitamlama ve bileşik kelime biçimlerinde de kullanılır.

 

        Tanzimat sonrası Türk şiirinde Hz. Peygamber’e hitapta en yaygın olarak kullanılan isimlerin başında gelen resûl, özellikle Divan edebiyatı geleneğine bağlı şairlerle Tanzimat devri şairlerin na’tlarında redif olarak ve çok büyük ölçüde “yâ resûlallah” biçiminde nida hitabı olarak kullanılır.

         

         

        Dü-âlemde Ziyâ-yı mücrimin ümîdi sendedir

        Şefâat yâ Resûlallah şefâat yâ Resûlallah  (Ziya Paşa, Na’t-ı Şerife-2)

         

         

        Habîb-i Hâlık-ı eflâk sensin yâ Resûlallah

        Melîk-i kişver-i levlâk sensin yâ Resûlallah  (Muallim Naci, Na’t-ı Şerif-4)

         

         

        Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Resûlallah

        Nasıl bilmem bu nîrâna dayandım yâ Resûlallah   (Yaman Dede, Dahilek Yâ Resûlallah)

                           

                                       

        Aman bilmez, zaman bilmez o saat yâ Resûlallah

        Ne iş-güç hayrımız kâfi, ne taat yâ Resûlallah     (B. Sıtkı Erdoğan, Resûlullah’a Niyaz)

                        

             

        Hz. Peygamber aşkı: Birinci beytin olduğu kadar şiirin de ana teması olan Hz. Peygamber aşkı, bu aşktan kaynaklanan dayanılmaz hasret, bu aşk uğruna yanma ve vuslat arzusu, na’tlarda sıkça karşılaşılan konu ve temaların başında gelir. Bezm-i elest’te başlayan bu aşk, o gün bugündür “firak/hicran” içindeki şairi vuslat özlemiyle yakar kavurur. Ancak -başta Yunus olmak üzere- hiçbir âşık bu hâlden şikâyetçi değildir. Hatta M. Nejat Sefercioğlu bu aşk ateşini, “nâr”dan da leziz bulur. İstenir ki bu aşk ateşinde yanılsın, aşk şarabı içilip kanılsın. Hz. Peygamber âşıklarının aşklarında bir türlü vuslata erememelerinin gerçek sebebi ise, geç kalmış olmalarıdır. Zira Hz. Peygamber bu dünyadan göç etmiştir.

         

        Aşağıya alınan Osman Şems’ten Hüseyin Vassaf’a, Mehmet Âkif’ten M. Ali Eşmeli’ye kadar uzanan pek çok Tanzimat sonrası şairlerine ait mısraların ortak temi, Yunus Emre’de olduğu gibi Hz. Peygamber aşkı, dayanılmaz hasret, bu aşk uğruna pervaneler gibi yanma ve vuslat arzusudur.

         

         

        Hayâl-i şem’i rûyinle acep mi yansa cân u dil

        Nigârım gel de gör kalbimde âteş âh u zâr âteş (Esad Erbilî, Na’t-ı Şerif-2)

                                               

                                     

        Firâkın şemine pervâne düştüm yâ Resûlallah

        Aceb bir âteş-i sûzâna düştüm yâ Resûlallah (Şeyh Osman Şems, Na’t-ı Şerif-2)

                                    

                                  

        Gezip vâdî-i hasrette arar mahbûbunu rûhum

        Beni yakmaktadır nâr-ı muhabbet yâ Resûlallah (Hüseyin Vassaf, Na’t-4)

                                      

                                 

        Nice arz eyleyim hâl-i tebâhım yâ Resûlallah

        Sütûn olmakta arşa dûd-ı âhım yâ Resûlallah (Süleyman Şâdî, Na’t-8)

                                 

                                           

        - Yâ Nebî, şu hâlime bak!

        Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;

        Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın! (M. Âkif Ersoy, Necid Çöllerinden Medine’ye)

         

         

        Âşık-ı meftûnunum bezm-i elestten ben senin

        Şem’-i aşkınla yanar pervânenim şâhım meded (Kenan Rifâi, Şahım Meded)

                                          

                         

        Aşkınla buhurdan gibi tütmede bu kalbim

        Sensiz bana cennet bile hicrân diye sevdim (H. Basri Çantay, Canlara Canan Diye Sevdim)

         

         

        Ulvî de senin bağrı yanık âşık-ı zârın,

        Feryâdı bütün âteş-i sûzandır Efendim (A. Ulvi Kurucu, Ruhum Sana Âşık)

                                  

                 

        Ne kadar gözyaşı döksem de bu aşkın ateşi,

        Sönmesin hiç o ateş bil ki şu nardan da lezîz…( M. Nejat Sefercioğlu, Derd-i Gurbet)

         

         

        Sevdim de tâ ezelde inandım alev alev,

        Cennette durmadım, Sen’i andım alev alev…

        Görmek için cemâlini geldim bu âleme,

        Göç etmişsin; bu hasrete yandım alev alev!... (M. Ali Eşmeli, Görmek İçin)

         

         

        Şol seni seven kişi komış yolını başı

        İki cihân güneşi sensün yâ Resûlallâh

         

         

        Hz. Peygamber’in yoluna baş koymak: Âşıkların Hz. Peygamber yoluna baş koymaları, birinci beyitteki aşkın tabiî sonucudur. Âşıktan bunun dışında bir tavır da beklenemez. “Yoluna baş koymak”, diğer pek çok ihtimal kadar Divan şiirinin yaygın mazmunlarından olan “kurban olma”yı çağrıştırır.

         

         

        Cânını ışk yolına virmeyen âşık mıdur

        Cehd eyleyüp ol dosta irmeyen âşık mıdur (Tatçı, s.52)

         

         

        Yunus Emre’nin birinci mısraındaki Hz. Peygamber âşıklarının yoluna baş koymaları ve bu uğurda kurban olmaları söylemi, Tanzimat sonrası şairlerimizden Muharrem Hilmi, Osman Kemalî, Seyranî, M. Ali Eşmeli ve Mustafa Uçurum’un mısralarında ifade edilmiştir.

         

         

        İyd-i vuslatta ne hâcet gayriye kurbân içün

        Kâbe’ye kurbân gerekse işte cânım Mustafâ (Muharrem Hilmi Ef., Na’t-4)

                   

                                                              

        Ne ten lâzım ne cân lâzım ne nâm ü nişân lâzım

        Olaydım hâkine medfûn kefensiz yâ Resûlallah (Osman Kemalî, Na’t-1)

         

         

        Zülfün gibi âh aklı perîşânım efendim

        Kurban tenine bende olan cânım efendim (Âşık Seyranî, Efendim)

         

         

        Kurbân olarak can verebilmektir aşk,

        Cân Ahmed’e illâ erebilmektir aşk…   (M. Ali Eşmeli, Aşk)

         

         

        Dilbesteyim fermanına kapında köleyim yar

        Haber gönder mesud eyle yolunda öleyim yar (Mustafa Uçurum, Dilbesteyim)

                              

                                               

        İki cihan güneşi: Yunus Emre şiirinde Hz. Peygamber’in övgüsü bağlamında O’nun çeşitli vasıflarını somutlaştıran dört teşbihte bulunmuştur. Bunlardan ilki ikinci beyitteki “güneş” teşbihidir. Güneş teşbihi, Hz. Peygember’in “nûr” isminin daha somut anlatımında kullanılan yaygın benzetmelerin (ay, yıldız, kandil vb.) başında yer alır. Bu bağlamda Hz. Peygamber; “şemsü’l-Hüdâ, şems-i kâinât, âfitâb-ı ekrem, mihr-i ilâhî, iki cihan güneşi”dir.

         

        “İki cihân güneşi” teşbihi öncelikle mecazî manada, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dinle insanlığı içinde bulunduğu manevî karanlıklardan kurtarmasını anlatmak için kullanılır. O’nun“Derviş Yunus’un canı” ve “Mü’min olan tenlere cân” olmasını da bu bağlamda düşünmek gerekir. Bünyesinde gizli bir “âb-ı hayat” metaforu da barındıran bu söylemler, Hz. Peygamber’in Yunus ve müminler kadar bütün bir insanlık için de taşıdığı değeri sezdirir.

         

         

        Çalap nûrdan yaratmış cânını Muhammed’ün

        Âleme rahmet saçmış adını Muhammed’ün (Tatçı, s.155)

         

         

        Ol iki cihân güneşi zâhir dünyâsın denşürdi

        Câhil anı öldi sanur ol hod ölmez ölür degül  (Tatçı, s.166)

         

         

        Güneş teşbihi aynı zamanda dördüncü beyitteki “dîdâr” kelimesiyle de yakından alakalıdır ve O’nun güzelliğini sezdirir. Zira Hz. Peygamber’in Hz. Yusuf’u gölgede bırakan güzelliği, en açık biçimde yüzünde tezahür eder. Tıpkı bir güneş gibi bütün evreni aydınlatan, kendisine yönelen gözleri kamaştıran bu yüz, görenleri kendisine âşık eder. O’nun güzelliğini gündeme getiren “gül-zâr” teşbihini de bu bağlamda düşünmek gerekir.

         

         

        Yüzün dîdâr nûrıdur saçun Mi’râc dünidür

        Göre cânın unıdur Fahr-i âlem sen misin (Tatçı, s.267)

         

         

        Günümüz şairlerinden M. Ali Eşmeli, “Ezelden Ebede Cennet Güneşi” başlıklı ve “güneş” redifli şiirinde Hz. Peygamber’i bu teşbih ekseninde anlatır. Buna göre Hz. Peygamber; “rahmet, muhabbet, nübüvvet, keramet, fazilet, şehâdet, hidâyet, hitabet, adalet, izzet, hicret, sûret, sîret, imamet, âyet, zarafet, beşaret, hasret, sohbet, himmet, ahiret, cennet ve asalet güneşi”dir.

         

         

        Ta ezelden beri âlemlere rahmet güneşi,

        Ebedî nûru hayâtın, o muhabbet güneşi…

         

         

        Nûru âlemlere taç, derde düşen rûha ilaç,

        Son felekten öte mîrâc, o nübüvvet güneşi… (M. Ali Eşmeli, Ezelden Ebede Cennet Güneşi)

                             

                        

        Hz. Peygamber’in, güneş teşbihi veya sembolü ekseninde en güzel anlatımlarından birini, Mustafa İslâmoğlu “Şafağa Beş Kala” isimli şiirinde ortaya koyar. Doğumu öncesi bütün gözler, “Yunus’un kardeşi, Âdem’in hikmeti, İbrahim’in duası, İsa’nın müjdesi” olan Hz. Peygamber’i görmek için doğacağı ve doğduğu yere çevrilmiştir.

         

         

        gözler güneşin doğduğu yerde

        gözler güneşin doğacağı yerde

         

         

        bir yarımada

        ona daha yakın olmak için

        denizler bile ona sokulmada

        Yunus’un kardeşi

        Âdem’in hikmeti

        İbrahim’in duası

        İsa’nın müjdesini görmek için

         

         

        gözler güneşin doğduğu yerde

        gözler güneşin doğacağı yerde (Mustafa İslâmoğlu, Şafağa Beş Kala)

         

         

        Bu iki örneğin dışında na’tlarında güneş teşbihine yer veren pek çok şair mevcuttur. Bunlardan birkaç örnek:

         

         

        Güneş ay bunca yıldızlar delîl-i nûr-ı vechindir

        Ezelden âfitâb-ı dü-cihânsın yâ Resûlallah  (Osman Kemalî, Na’t-3)

         

         

        Dünyanın ağırlığına eklesek ayı güneşi

        Gene de ağır basarsın ey kalbimin ey kalbimin güneşi(Erdem Bayazıt, O)

         

         

        Gökyüzünde söndü gitti küçük büyük yıldızlar,

        Yerler, gökler susup durdu: Bir doğacak güneş var… (A. Ulvi Elöve, Mevlid-i Nebevî)

                          

                                               

        Şol seni sevenlere kıl şefâat anlara

        Mü’min olan tenlere cânsun yâ Resûlallâh

         

         

        Şefaat madeni olma/Şefaat etme: Yunus’un birinci mısradaki O’nu sevenlere yönelik şefaat talebi, na’tların vazgeçilemez ana konularından biridir. Zira Hz. Peygamber, -son beyitte belirtildiği gibi- âleme “şefât kânı”dır.Yunus inanır ki, Hz. Peygamber, ümmetini şefaatinden mahrum bırakmaz.

         

         

        Sen ana ümmet olıgör o seni mahrum komaz

        Her kim anun ümmetidür sekiz Cennet yeridür  (Tatçı, s.96)

         

         

        Nitekim Hz. Peygamber’in doğumundan vefatına kadarki hayatı müddetince Allah’tan en büyük talebi ümmetinin bağışlanması olmuştur. O, Yunus’un diliyle miraçta Allah’a şöyle yalvarır:

         

         

        Ya Rabbi Settâru’l-uyûb senden dilerem ümmetüm

        Ya Hayy u Gaffâru’z-zünûb senden dilerem ümmetüm

         

         

        Yüce kıldum himmetümi kim kurtaram ümmetümi

        Esirgegil ben yetimi senden dilerem ümmetüm

         

         

        Atam anam istemezem dünya kaygusın yimezem

        Ümmetüm elden komazam senden dilerem ümmetüm (Timurtaş, s.165)

         

        Tanzimat sonrası şairlerimiz de na’tlarında aynı imanın verdiği bir güvenle Hz. Peygamber’den şefaat talebinde bulunurlar.

         

         

        Garîbin kemterin Vassâf’ına lûtf eyle cânânım

        Şefâat kıl şefâat kıl şefâat kıl yâ Resûlallâh     (Hüseyin Vassaf, Na’t-2)

         

         

        Sensin ol kân-ı şafaat menba’-i nûr-ı hükm

        Şânına ta’zîm eder peygamberân-ı sâlifîn  (Bahâizâde Subhi, Na’t)

         

         

        ne at isterim ne hil’at, gün bugün saat bu saat

        tek isteğim şefaat, umudum yâ resûlallah    (Bahaettin Karakoç, Lirik Na’t-2)

                       

                                           

        Sen şefaat kânısın kim sensin âlemlere hayat   (Nimri Dede, Na’t-1)

         

         

        Âşıkam şol dîdâra bülbülem şol gül-zâra

        Seni sevmeyen nârâ yansun yâ Resûlallâh

         

         

        Dîdâr/Gül-zâr: Yukarıda belirtildiği gibi, Hz. Peygamber aşkının somut kaynaklarının başında O’nun yüz güzelliği gelir. Zira Allah O’nu överek yaratmış; kendisine “Habîb” edinmiştir. “Hak anı ögdi yarattı sevdi Habîb’üm didi” (Tatçı, s.96). Bu bağlamda O’nun -başta yüz güzelliği olmak üzere- pek çok yönden ve yaygın biçimde “gül”e teşbih edildiğini görürüz. Mesela aşağıdaki beytinde Yunus Emre, Hz. Peygamber’in bedeninin kokusunu ve terini güle benzetir. “Yir yüzünde cümle çiçek Mustafâ’nın teridür” (Tatçı, s.96) mısrasında ise bu benzetmeyi çok daha genişletip zenginleştirir.[6]

         

         

        Gül Muhammed deridür bülbül anın yârıdur

        Ol gülile ezelî cihâna bile geldüm              (Tatçı, s.209)

         

         

        Tanzimat sonrası Türk şiirinde Hz. Peygamber ile gül arasında kurulan benzerlik ilişkisi, ayrı bir kitaba inceleme konusu teşkil edecek kadar yaygın ve zengindir. Birçok müstakil şiirin yanı sıra şairlerimiz bu çerçevede bir kitap hacminde uzunlukta veya bir kitabı dolduracak sayıda şiirler yazmış; adını da gülle sembolize etmişlerdir. Sezai Karakoç’un Gül Muştusu, Nurullah Genç’in Gül ve Ben’i İbrahim Özgüleç’in Gül Efendim Ey Yar’ı, Hüseyin K. Ece’nin Gül Üstüne Yağmur Damlası bunlardan bazılarıdır. Dolayısıyla burada sadece birkaç örnekle yetineceğiz.[7]

 

 

        Gülistân-ı risâletde gül-i ter

        Nübüvvet bahçesinde verd-i ahmer  (M. Lutfi Efe, Na’t-ı Habîb-i Rahman)

                           

                                         

        Sen aşk-ı Hudâ, hüsn-i Hudâ, lutf-ı Hudâ’sın

        Hallâk-ı Cemâl’in gülü, gülzâr-ı Muhammed!   (Yaman Dede, Na’t-ı Şerif)

         

         

        Ne zaman seni ansak gül kokusu içimize dolar.

        Özümüz gül olur, yüzümüz gül, sözümüz gül;

        İç dünyamıza bir gül rüzgârı dalar,       (İbrahim Özgüleç, Ey Yar-1)

         

         

        ey evrenin efendisi/ey sevgililer sevgilisi

        ey yeri göğü rahmetle dolduran gül      (A. Vahap Akbaş, Sevgili Gazelleri-4)

                  

                                            

        Gördüğüm günden beri ey gül-i rânâ seni,

        Gözlerim yollarda ol gözleri elâ seni..       (M. Fethullah Gülen, Ravza)

         

         

        Kültür ve edebiyatımızın ana unsurlarından olan gül, peşinden hemen “bülbül”ü getirir ve gül-bülbül ilişkisi içinde sevgili-âşık denklemi kurulur. Hz. Peygamber âşığı Yunus ve şairler, bu aşkın ateşiyle bülbül gibi figan ederler. Yunus Emre’ye ait bu söylemin Tanzimat sonrası şairlerinde görünümü şöyledir:

 

 

        Cemâlin gülşeninde andelîbem yâ Rasûlullah

        Velî mahzûn u hâtır bir garibem yâ Rasûlullah (Salih Nihanî, Nat-ı Şerif)

         

         

        Dem-â-dem arzû-yı gülşen-i vaslınla bülbül-tek

        Çıkar tâ arşa feryâd ü figânım yâ resûlullah  (Süleyman Şadî, Na’t-11)

         

         

        Andelib-i Ravza-i Hubb-i Resûl-i ekrem’im,

        Eşk-i çeşmim âb-rûy-i kâinât eyler beni.(Leskofçalı Gâlib, Kıt’a)

         

         

        Aşkınla gelir bülbül-i dil cûş u hurûşa

        Verd-i ter-i gülzâr-ı terâvetsin efendim  (Şeref Hanım, Nat-ı Resûl-2)

         

         

        Ben senin gülşeninde bülbül-i zarım efendim

        Sensiz gönül ikliminde gül-i zarım efendim. (Ahmet Efe,Rasulullah’a)

         

         

        Dayanır sanma sakın hasrete ey çehresi gül

        Yaramaz bülbül-i şeydâlara gurbet dediler (M. Nejat Sefercioğlu, Na’t-ı Nebevî)

         

         

         

        Derviş Yunus’un cânı âlem şefât kânı

        İki cihân sultânı sensün yâ Resûlallâh

         

         

        Yunus Emre’nin son beyti, Hz. Peygamber’e dair üç yargıyı içermektedir. Bunlar; iki cihan sultanı, âleme şefaat madeni ve Yunus/mümin tenlere can olmasıdır. Her üç yargı da bünyesinde birer teşbihi barındırmaktadır.

         

         

        İki cihân sultânı: Şiirin daha önceki mısralarında gördüğümüz “iki cihan güneşi” ile birçok yönden örtüşen “iki cihan sultanı” söyleminde değişen tek unsur, “güneş”in yerini “sultan”ın almış olmasıdır. Divan edebiyatında sevgili ve sultanın sembolü çoğu zaman güneştir.

         

        Hz. Peygamber, sahip olduğu maddî ve -daha çok- manevî iktidar sebebiyle gerek Tanzimat öncesinde gerekse sonrasında yaygın biçimde padişah, şah, şehinşah, serdar, hidiv, hakan’a teşbih edilir. Bu bağlamdaki bir başka benzetme ise “sultan”dır. Sultan teşbihinin geniş bir kullanım yelpazesi mevcuttur. Bunlardan bazıları; sultanü’l-enbiyâ, sultan-ı risâlet, sultan-ı evreng-i risâlet, sultan-ı iklim-i risâlet, sultan-ı selâtin, gönüller sultanı, sultan-ı rahmet, sultan-ı fahr-i kevneyn, ulu sultan’dır. Şiirin ana temasının aşk ve Hz. Peygamber’in Yunus’un ve müminlerin canı olduğunu hatırladığımızda, buradaki sultanlığın sevgili ile özdeşleşen “gönül sultanlığı” olduğu gerçeği daha da belirginleşir.

         

         

        N’ola arş olsa ferş-i südde-i bâb-ı inâyâtın

        Saâdet mülkünün sultanı sensin yâ Resûlallah (H. Arif Hikmet, Na’t-ı Şerif-1)

         

         

        Sen evreng-i şefâat şâhısın sultân-ı rahmetsin

        Kapında ben de bir kemter gedâyım yâ Resûlallah (Ziya Paşa, Na’t-ı Şerif)

         

         

        Sensin ol sultân-ı evreng-i risâlet kim bütün

        Dergehinde bendedir şâh u gedâsı âlemin (Recaizâde Mahmut Ekrem, Na’t-2)

         

         

        Şanında “Levlak” denildi hamd olsun Yezdan’ıma

        Ahmed Mahmud u Muhammed Mustafa Sultan’ıma (Âşık Ruhsatî, Na’t-1)

                         

                                                                   

        SEN mazlumlar çobanı,

        SEN, gönüller Sultanı... (Bahaeddin Karakoç, Sen ki)

         

         

        Dürr-i yetîmsin ki sana Mustafâ denir

        Ey on sekiz bin âleme sultan efendimiz (F. Kadri Timurtaş, Na’t)

         

         

        Bir gönül mevsimi kapına geldim,

        Sevgilim, Sultânım, Efendim benim.   (M. İlyas Subaşı, Na’t-ı Şerif)

         

         

        Yunus’a/Müminlere cân olma: İkinci beyitteki “Mü’min olan tenlere cân” ile birlikte düşünülmesi gereken “Derviş Yunus’un cânı” söylemi ve “can” teşbihi, şairlerimizin Hz. Peygamber’i övgü hususunda ortaya koydukları en güzel buluşlardan birisidir. Zira kendisine samimi bir iman ve aşkla bağlı olan bir şair veya mümin için Hz. Peygamber, hiç şüphesiz büyük bir değerdir. Söz konusu değer, kendisine hayat bahşeden veya hayatın temeli olan “can”da somutlaşır. “Hızır” ve “âb-ı hayat” metaforlarını çağrıştıran “can” ismi, çoğu zaman “cânân”la birlikte kullanılır.

         

         

        Âb-ı hayâtsın âleme;

        Sular, seller Seni tanır. (Bahaettin Karakoç, Zaman Sana…)

         

         

        Meselâ Erdem Bayazıt, her şeyin kirlendiği ve adının unutulduğu çağımızda “aşk” ekseninde yeniden dirilmek isterken Hz. Peygamber’in adını hatırladığında, tıpkı kış ortasında ansızın bulut arkasından çıkıveren bir “güneş” ve “bahar”a pencere açmış gibi, içinin sevinçle dolduğunu dile getirir.

         

         

        Nasıl da unuttuk

        Oysa daha anar anmaz adını

        Ansızın patlayan bahara bir pencere açmışız gibi

        Kış ortasında çıkıveren güneş gibi

        Birden sıyrılıverip bulutlardan

        Üryan görülen can gibi

        Doldurdun içimizi

        Ve sevinçlerimizi.          (Erdem Bayazıt, Aşk Risalesi)

         

         

        Hz. Peygamber’i kendileri için “can” olarak niteleyen diğer şairlerimizden bazı örnek beyitler:

         

         

        Nigâh-ı iltifâtınla beni dil-şâd buyur cânım

        Dil-i nâ-şâdıma gelsin meserret yâ Resûlallah (Hüseyin Vassaf, Na’t-4)

                                            

                                          

        Cân âlemine cân ulu cânâna gönül ver

        Timsâl-i cemâl Ahmed-i zî-şâna gönül ver (Fettah Efendi, Na’t-ı Nebi)

                                   

                               

        Âh ey Yüce Can, hasrete yok bende tahammül,

        Reddetme garip bendeni, hicrân ile geldim… (M. Ali Eşmeli, Hz. Peygambere Arzıhâl)

                                        

                     

        Canım, Cananım, Cinânım, Melceim, Mededresânım!

        Lütfet elini bîçâreye ki sensiz perişanım… Ruhum Efendim. (Musa Hub, Ruhum Efendim)

                                          

                                     

        Gel canımın cananı ki senden özge can bilmezem

        Senden özge bir padişah, bir başka sultan bilmezem (Ahmet Efe, Ferman Gazeli)

                                              

                   

        ‘Rahmeten li’l-âlemîn’ sırrının mazhârı O,

        Bezm-i Elest’te rûhun hem cânı u canânı, Gül… (Ahmet Efe, Gül’e Na’t)

         

         

        Sevdim seni hep cânlara cânân diye sevdim

        Bir ben değil âlem sana kurbân diye sevdim. (H. Basri Çantay, Canlara Canan Diye Sevdim)

                             

                          

        Sen Muhammed’sin, muhabbetsin, cânsın efendim

        Sen habîbullah, âlemde sultânsın efendim        (Hüseyin Özcan, Na’t)

         

        Yunus Emre’nin bir şiiri ile sayılarını rahatlıkla çoğaltabileceğimiz Tanzimat sonrası şairlerine ait örnek beyitler arasındaki bu karşılaştırma göstermiştir ki; İslamî dönemin ilk eseriyle başlayıp Yunus Emre’nin kaleminde sağlam bir zemine oturtulan na’t geleneği, aradaki 700 yıllık zaman tünelinden geçerek Tanzimat sonrası Türk şiirine ulaşmış, bugün de varlığını sürdürmektedir.[8] Muhtevadaki paralellik bir yana, bu devamlılıkta asıl dikkati çekici olan Hz. Peygamber algı ve tasavvurunu belirleyen O’na ait vasıflar ve misyonun; bunları Türk diliyle ifade etmedeki söylem tarzının; bu esnada başvurulan teşbih, istiare, mazmun ve sembollerin aynen varlığını korumakta oluşudur. Bu sonuç bizi, Türk milletinin kendine has bir kültürel belleğe, estetik söylem ve duyarlılığa sahip olduğunu; Yunus Emre’nin de bu kültürel bellek, estetik söylem ve duyarlılığın sağlam temeller üzerine inşa edilmesinde büyük hizmet üstlendiği gerçeğine ulaştırır. Dolayısıyla onu milletin benliğinde ve hafızasında “Bizim Yunus” seviyesine yükselten sırrı burada aramak gerekir.

         

         


        


        

        [1] Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yay., İstanbul, 1992, s.93.


        

        [2] Daha geniş bilgi için bkz. M. Askeri Küçükkaya, “Hoca Ahmet Yesevî’de Hz. Peygamber Sevgisi”, I. Kutlu Doğum Sempozyumu Bildirileri, Şanlı Urfa, 2007, s. 299-316.


        

        [3] Çalışmada Yunus Emre Divanı’nın Mustafa Tatçı (Yunus Emre Divanı/Tenkitli Metin, KB Yay., Ankara, 1990) ve F.Kadri Timurtaş  (Yunus Emre Divanı, Tercüman Yay., İstanbul, tarihsiz) tarafından hazırlanıp yayınlanmış baskıları esas alınmıştır.


        

        


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele