Yeni Belgeler Işığında Tapduk Emre

Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

        Yûnus Emre, bir büyük gönüldür. Ama ondan da büyük bir gönül vardır: Tapduk Emre! Tarihin içinde izini kaybettirip ismini Ankâ gibi Kâf Dağı’na bırakıp giden Tanrı erlerinden biridir Tapduk!

         

        Yûnus Emre adlı "doğan" onun koluna konmasaydı hikmet avına çıkmak için kendinde güç bulabilecek miydi?

         

        Sanmıyorum…

         

        Her manâ doğanı gibi, Yûnus da, Tapduk'un tapusunda kul olup kapusunda yetişti. Her âşık gibi Yûnus da Tapduk’un aşk kazanına düşüp o kazanda pişti. Pişti de, kendisini bize, Türklüğe, İslâm'a ve insanlığa vakfedip gitti.

         

        İyi ki, bir Yûnus'umuz ve onu yetiştirerek insanlığa armağan bırakan bir Tapduk'umuz var! Fakat kendini Sakarya Nehri’nin kenarlarında, sığ kaynaklarda saklayıp izini kaybettiren bu zat kimdir, bilen yok.

         

        Bu araştırmada Tapduk Sultan’ın hayatı ve şahsiyetiyle ilgili tarihî bilgileri arşivlerde onun adına kayıtlı belgelerden hareketle yeniden değerlendireceğiz.

         

         

        Menâkıpnâmelerdeki İzler

         

        Tapduk Emre ve onun dervîşi Yûnus Emre'nin tarihî kimlikleri menkıbeler içinde kaybolup gitmiştir. Kaynaklar Tapduk Emre ve Yûnus Emre'den bahsederken halk arasında konuşulan bazı rivâyetleri aktarmaktadır. Bu sebeple, bu iki Hak âşıkı ve ârifinin hakîkî kimliğini araştırırken menkıbelerden hareket etmek gerekmektedir.

         

        Tapduk Emre ve Yûnus Emre'nin destânî hayatıyla ilgili en geniş bilgi Firdevsî'nin "Vilâyetnâme-i Hacı Bektaş-ı Velî'"sinde, Bursalı Üftade'den Azîz Mahmud Hüdâyî tarafından derlenen "Vâkıanâme'sinde ve XVIII. asır sûfi tezkirecilerimizden Halvetî İbrâhim Hâs'ın "Tezkire" adlı eserlerinde kayıtlıdır.

         

        Vilâyetnâme'de Tapduk Sultân'ın Hacı Bektaş-ı Velî ile görüşmesi şöyle anlatılır:

         

        "Hazret-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî Emreye Nişân Gösterdiğidir:

         

        Nakldir kim, ol zamânda Rûm erenlerinden bir kuvvetli velâyet eri var idi. Adına Emre derler idi. Hünkârın huzûruna gelmeğe kasdetdikleri vaktin ana dahı teklif edip:

         

        -Hâcı Bektâş Hünkâr’ın nazarına varırız, sen dahı bizimle bile gel, deyip davet eylediler.

         

        Emre eyitdi:

         

        -Dost dîvânında cümle erenlere nasîb bahşolıcak, anda Hâcı Bektâş Hünkâr adlı kimse görmedik, dedi.

         

        Pes Emre’nin bu haberini Hazret-i Hünkâr’a i'lâm eylediler. Çün bu remz sâniyen Hünkâr varlığına ma'lûm olmuşdu. Sarı İsmâil'i gönderip Emre'yi katına getirdi, eyitdi:

         

        -Yâ Emre! Dost dîvânında nasîb bahşeder elde ne nişân var idi, dedi. Emre eyitdi:

         

        -Yeşil perde ardından bir el çıkıp cümlelere nasîb kısmet eyledi, ol elin ayâsında bir latîf nûrânî yeşil ben var idi, şimdi yine ol eli göricek biliriz, dedi. Hemân Hazret-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî (k.s.a.) mübârek elin açıp Emre'ye gösterdi. Çün kim Hazret-i Hünkâr'ın avucuna bakdı, gördü kim zikrolunan ben, Hünkâr varlığının mübârek avucunda mevcûd olmuş. Üç kere:

         

        -Tapduk Hünkâr’ım, tapduk, deyip ikrâr eyledi. Andan adı Tapduk Emre oldu. Hünkâr’ın nazarına kisvesin indirdi. Hazret-i Hünkâr dahı mezîdleyip başına giydirdi, havâlet alıp makâmına revâne oldu.[1]"

         

        Vilâyetnâme'de Yûnus Emre'nin, Hacı Bektaş-ı Velî huzuruna gidişi ve Tapduk Emre'ye gönderilişi anlatılırken şöyle deniliyor:

         

        "Hâcı Bektâş-ı Velî Hazretinin Yûnus Emre’yi Tapduk Emre'ye Gönderdiğidir:

         

        Râvîler şöyle rivâyet ederler ki: Hazret-i Hünkâr Hâcı Bektâş el-Horâsânî Kaddesa'llâhu sırrahu'l-azîz Rûm'a (Anadolu'ya) gelip Suluca Karayük'de karâr edicek bu zikr olunan velâyet ve kerâmetleri izhâr edip etrâf-ı ‘âleme menşûr oldu. Her cânibden mürîdler ve muhibler gelirlerdi, yeme ve içme, dem ve semâ' ve safâ ve âlî meclisler olmağa başladı. Her fakîrü'l-hâl kimesne, erenler nazarında ganî ve ümîdvâr olan kişi elbetde bir nasîb alıp giderdi.

         

        Meğer kim Sivrihisar'ın şimâli (kuzey) tarafında Sarıköy demekle ma'rûf yerde Yûnus nâm bir kimesne var idi. Fakîrü'l-hâl olmağla çift ucın tutar, ekincilik ederdi. Bir vakt kaht u galâ (kıtlık) olup ekininden nesne hâsıl olmadı, zikrolunan gibi erenlerin evsâf-ı hamîdin işidip kemâ hüve hakka her kişi ber-murâd olup mahrûm gitmedikleri eclden, Yûnus dahı murâd eyledi kim bir bahâne ile erenlerin huzûr-ı şerîfine vara, kifâf-ı nefs mikdârı bir nesne iltimâs ede. Hemân-dem bir öküze bir yük alıç yükledip Sulucakarayük'de Hünkâr ululuğunun nazarına getirdi, dest-bûs edip eyitdi:

         

        -Sultânım, bir fakîr hâl kimseyim, mahsûlümden bu sene hâsıl olmadı, bu meyveyi kabûl edip lutfunuzdan ‘ıvazın ‘atâ kılın, sizin aşkınıza kifâf edelim, dedi. Andan Hünkâr varlığı işâret eyledi. Abdâllar alıcı alıp hora geçirdiler. Yûnus dahı bir iki gün eğlendi, sonra gitmeli olıcak Hazret-i Hünkâra i'lâm eylediler. Buyurdu kim:

         

        -Suâl edin, görün ne ister, buğday mı verelim, nefes mi verelim, dedi. Pes Hünkâr ululuğunun nefesini Yûnus'a bildirdiler. Eyitdi:

         

        -Ben nefesi neyleyeyim, bana buğdayı versinler, dedi.

         

        Yûnus'un bu cevâbını Hünkâr ululuğuna i'lâm eylediler. Buyurdu kim:

         

        -Varın söylen, alıcın her bir dânesine iki nefes verelim, dedi. Erenlerin bu nutkunu Yûnus'a bildirdiler. Eyitdi:

         

        -Buğday versinler, dedi. Yine Hünkâr varlığına i'lâm eylediler. Bu kerre buyurdu kim:

         

        -Alıcın çekirdeği başına on nefes verelim, dedi. Yûnus'a bildirdiler. Eyitdi:

         

        -Men nefesi neyleyeyim, ehl ü ıyâlim bana buğday gerek, dedi. Çün kim Yûnus bu denlü remze kâil olmadı. Hazret-i Hünkâr emretdi, öküzüne götürdüğü mikdâr buğday yükletdiler. Erenleri vedâ' edip revâne oldu. Tâ kim ol karyenin aşağı cânibinde hamâmın öte yanındağı yokuşu çıkdı, andan sonra fikredip gönlünden eyitdi:

         

        -Velâyet erenlerine vardım, bana nasîb sundular, alıcın her çekirdeği başına on nefes verdiler, ben kabûl etmedim, ne ‘aceb olmaz iş idi kim işledim. İmdi bu buğdayı bir niçe gün kifâf edince tükenir, ol nasîblerden dahı mahrûm kalırım, hâlâ yiğreği oldur ki geri dönüp varayım, şâyed ola ki yine himmet etdikleri nasîbi atâ kılalar, dedi. Bu tasavvurla geri dönüp âsitâneye geldi. Buğdayı indirdi, halîfeler bu hâli görüp suâl eylediler. Eyitdi:

         

        -Bana buğday gerekmez. Yine erenler bana ol himmet olunan nasîbi versinler, dedi. Pes Hünkâr varlığı i'lâm eylediler. Buyurdu kim:

         

        -Ol iş şimden sonra olmaz, biz ol küflün miftâhını (kilidin anahtarını) Tapduk Emre'ye sunduk. Varsın, nasîbin andan alsın, dedi.

         

        Yûnus'a bu vech ile haber verdiler. Ol nutk üzerine Yûnus, Tapduk Emre'ye geldi. Erenlerin selâmını getirdi. Vâki olunan remzi takrîr eyledi. Tapduk Emre, Yûnus'un bu nev'i kelâmını işidip eyitdi:

         

        -Safâ geldin, kadem getirdin, her ne ise hâlin bize ma'lûm olmuşdur. Hizmet et, emek yetir, nasîbin al, dedi. Yûnus eyitdi:

         

        -Erenler her ne hizmet buyururlarsa anunla amel olavuz, dedi. Meğerki Tapduk Emre’nin âsitânesi oduna yakîn idi. Anı âsitâneye odun çekmeğe kodu. Her gün dağdan arkasıyla odun getirirdi. Ammâ, yaşını ve eğrisini kesmezdi.

         

        -Erenler meydanına eğri yakışmaz, derdi[2]. Tamâm kırk yıl bu minvâl üzerine hizmet eyledi.

         

         

        *

         

        Bir gün, erenler meclis olup Hazret-i Hünkâr'ın huzûrunda bir âlî sohbet eylediler. Ol sohbetde Yûnus Emre (Gûyende) ve mezkûr Yûnus maân hâzır olmuşlardı. Hazret-i Hünkâr’a içerü yüzden bir hâlet galebe edip evvel Yûnus Emre'ye:

         

        -Söyle, dedi. İşitmedi ve söylemedi. Tekrâr bir dahı eyitdi:

         

        -Yûnus, sohbet eyle, işidelim, dedi. Yûnus Emre yine tınmadı ve söylemedi. Bu def'a Yûnus-ı Ekinci'den yana dönüp eyitdi:

         

        -Vakt u sâat oldu, ol hazînenin küflini açdık, nasîbini verdik, sen söyle dinleyelim, dedi.

         

        Fi'l-hâl Yûnus anda ağzını açdı, dahı şevk deryâsı cûşa gelip gözünden perde mürtefi' oldu. Gevher u kâna erişdi, dürr ü cevâhiri taşra saçdı. Esrâr-ı hakâyık-ı ilâhîden bir sohbet eyledi kim ol meclisde işiden hayrân oldu ve her nutk kim kendüden münkati' oldu (çıktı). Bir mu'teber ulu dîvân oldu. Hâlâ merkadi Sivrihisâr kurbunda mevlidine yakındır.[3]"

         

         

        *

         

        Tapduk Emre ve Yûnus Emre ile ilgili bir kısım rivâyetleri, XVI. asırda yaşayan bir başka Halvetî ereni Bursalı Üftâde (ö. 1580) anlatmış, bunları dervîşi ve halifesi Azîz Mahmûd Hüdâyî (ö. 1628) "Vâkıât" adıyla, Arapça bir eserde derlemiştir. Vâkıât'taki rivâyetler "Vilâyetnâme"deki menâkıbı tamamlar gibidir. Hüdâyî, şeyhi Üftâde'den şunları kaydetmektedir:

         

        "Yûnus'un mürşidi Tapduk Emre "şeştâ"[4] çalardı. Bir gün yanında birisi vardı. Tapduk gene şeştâ çalmaya başladı. Şeştânın sesi adama dokundu, cezbelendi, san'atını bırakıp Tapduk'a dervîş oldu.[5]"

         

        Vâkıât'taki rivâyetlerin birinde, Yûnus Emre'nin Tapduk Emre'ye otuz yıl hizmet ettiği, tekkeye odun taşıdığı ve nihayet şeyhinin kızıyla evlendiği yazılıdır.

         

         

        Vâkıât'ta zikredilen bir başka rivâyette, otuz sene hizmetten sonra sülûku tamamlayamadım zannıyla, Yûnus, tekkeyi terk etmiş; fakat, yolda rastladığı yedi er ve onlarla yaşadığı olağanüstü hâllerle gafletten uyanmıştır.

         

        Yûnus'un Vâkıât'ta anlatılan menâkıbının değişik bir varyantı da -bazı fazlalıkları olmak kaydıyla- İbrahim Hâs tarafından tesbit edilmiştir. Şabânî Halvetîlerinden Şeyh Ünsî Hasan Efendi[6] tarafından yetiştirilen İbrahim Hâs, yazmış olduğu velîlerle ilgili "Tezkire"sinin iki ayrı yerinde Yûnus Emre ile şeyhi Tapduk Emre'den bahseder. İbrâhim Hâs'ın tesbit ettiği ilk menkıbeye göre, Tapduk Emre'nin adı "Tapduk Yûnus", Yûnus Emre'ninki de, "Emrem Yûnus"tur. Bu müellife göre, Yûnus dervîşliğe soyunmadan önce müftülük yapmış, âlim ve fâzıl bir kişidir. Müftülük yaptığı sırada Tapduk Emre'nin bir dervîşine yazdığı fetvâ vesilesiyle onun dervîşi olmuştur. Yine, İbrahim Hâs, Yûnus'un "Çıkdım erik dalına" şeklinde başlayan meşhur şathiyyesinin bir beytini şeyhi Tapduk Emre ile bağlantı kurarak yorumlamaktadır. İbrahim Hâs'ın tespit ettiği bu ilk rivâyette, Yûnus'un varlıklı bir kişi olduğu, dervîşliğiyle birlikte bunları yağmalattığı, tekkenin on yıl odunculuğunu yaptığı, bu vazifesi sırasında zamanın pâdişâhı ile mülaki olduğu ve pâdişâhın bu alçakgönüllü dervîşe bir miktâr altın verdiği, Yûnus'un bu altınlara kıymet vermeyip aynı zamanda kerâmet göstererek çevresindeki taş ve ağaçları altına dönüştürdüğü yazılıdır. Müellif bu bölümün sonunda, Yûnus'un tevâtür ile meşhûr otuz bin ilâhîsinin var olduğunu söyler:

         

        "Rivâyet olunur ki Şeyh Emrem Yûnus (k.s.) Hazretleri, Tapduk Yûnus'un halîfesidir. Tapduk Yûnus (k.s.) Hazretleri'nin çeşm-i mübârekleri alîl idi ve ümmî idi. İlm-i bâtında ve tevhîdde yegâne-i rûzgâr idi. Emrem Yûnus Hazretleri evâilinde âlim ve fâzıl idi. Ve müftî idi. Tevbesine sebeb bu idi ki, Tapduk Yûnus'un dervîşlerinden birine bir fetvâ iktizâ eyledi. Dervîş, müftîden fetvâ taleb eyledi. Müftî dahi sûfîye fetvâ verdi. Dervîş Şeyh'e gelip eyitdi:

         

        -Müftîden fetvâ aldım, dedi. Şeyh eyitdi:

         

        -Müftî fetvâyı yanlış vermiş, var fetvâsını sahîh eylesin. Dervîş müftîye gelip Şeyh'in cevâbını söyledi. Müftî eyitdi:

         

        -Şeyh'in senin ümmîdir, fetvâyı ne bilir? Ben ana varayım, fetvâ yanlışdır, demek nicedir, görsün! Hemân kalkıp zâviyesine gelip dervîşlere eyitdi:

         

        -Şeyhiniz bunda mıdır? Eyitdiler:

         

        -Bundadır. Gazab ile Tapduk'un huzûruna girdi. Şeyh eyitdi:

         

        -Hoş geldiniz, bizim filân dervîşe bir fetvâ vermişsiz; yanlış, tashîh edin! Müftî eyitdi:

         

        -Siz ümmîsiz. Ma'a-hazâ ki, sana fetvâyı okumadılar? Nerden bildin yanlış olduğunu? Fetvâya senin gibi âdem yanlışdır, demek ne demekdir? Şeyh eyitdi:

         

        -Bu mesele fülân kitâbın fülân yerinde yazılıdır. Mesele şu vecihledir, böyle değildir, bu fetvâ yanlışdır. Mahalline nazar eyle. Müftînin dahi ol mahal hâtırına geldi. Bildi ki fetvâ yanlışdır. Müftî eyitdi:

         

        -Fetvâ sizin buyurduğunuz gibidir. Benim verdiğim fetvâda hatâ etmişim, deyip Şeyh'in ayağına düşdü. Ve irâdet getirip bende oldu.

         

        Ve bu maddeyi Emrem Yûnus Hazretleri ilâhîsinde irâd edip buyurur:

         

        Bir küt ile güleşdim kaldırdı urdu yere

        Elsiz ayağım aldı basa yazdı özümü

         

        Yani, kütden murâd Tapduk Hazretleri'dir ki çeşm-i mübârekleri alîl ve hem ümmî; güleşmekden murâd, ulûm-ı dîniyyeden ilzâm kaydı ile bahseyledim, demekdir. Kaldırdı urdı yere, demeden murâd, der-akeb beni ilzâm edip eyvallâh dedirdi, demekdir. Elsiz ayağım aldı, demeden murâd ben bu kadar ilm ile yürürken ol ilimsiz beni kendüye bende eyledi, demekdir. Basayazdı özümü, demeden murâd, Tapduk Hazretleri suâlime cevâb verdikde şol kadar idi ki, ben vefât edeyazdım, demekdir. Çünki, Emrem Yûnus Hazretleri eyitdi ki:

         

        -Yâ Şeyh bana bey'at verin. Tapduk Hazretleri eyitdi:

         

        -Sen müftîsin, senin ilmin var. Biz ümmîyiz ve senin hademin ve haşemin var, biz dervîşiz! Hemân Emrem Yûnus fetvâyı terk edip ne kadar etbâ'ı var ise, anlara mâlını yağma etdirip bir nesnesi kalmadı. Ba'dehu Tekye'ye geldi. Şeyh'e eyitdi:

         

        -Bir nesnem kalmadı. Tapduk eyitdi:

        -İlm-i zâhirini dahi terk eyle. Eyitdi:

        -Nice edeyim? Tapduk eyitdi:

        -Sen söz tutar mısın? Eyitdi:

        -Emrine fermân-berem. Tapduk eyitdi:

         

        -Sen, "bilmem" çek. "Bilmem" lafzı, senin virdin olsun. Yûnus Hazretleri dahi "Bilmem, bilmem, bilmem!" diye meşgûl oldu. Kendüye şol rütbe nisyân geldi ki, derlerdi ki:

         

        -Yûnus adın nedir?

         

        -Bilmem, der idi. Ve derlerdi ki, Şeyh'in kimdir:

         

        -Bilmem, der idi. Her ne suâl eyleseler, "Bilmem!" der idi. Ba'dehu Tapduk Hazretleri Yûnus'a bey'at verdi. Tapduk Yûnus eyitdi:

         

        -Yûnus, sen odun kes, tekyeye getir. Yûnus dahi her gün dağdan doğru odun kesip getirirdi. Tapduk mübârek eliyle odunları yoklardı. Ve derdi ki:

         

        -Yûnus, sen ne güzel doğru odun getirirsin! Yûnus dahi derdi ki:

         

        -Efendimin ocağına eğri sığmaz!

         

        Bir gün Yûnus dağda odun keserken gördü ki, dağdan bir atlı geldi. Cevâhire gark olmuş. Bildi ki, bu atlı pâdişâhdır. Ol dahi Yûnus'u gördükde at başın çekip durdu. Eyitdi:

         

         

        -Dervîş neylersin? Yûnus eyitdi:

         

        -Odun keserim. Pâdişâh, Yûnus'a bir mikdâr altûn verdi. Yûnus eyitdi:

         

        -Pâdişâhım ol nedir? Pâdişâh eyitdi:

         

        -Bir iyi hizmetkârdır. Her nereye göndersen boş gelmez. Yûnus eyitdi:

         

        -Adı nedir? Eyitdi:

         

        -Altûndur. Eyitdi:

         

        -Bunda Allahu Ta'âlâ'nın kulları vardır ki, dağlara taşlara "Altûn ol!" dese, altûn olur, diye etrafına işâret eyledi. Hemân anda olan taşlar ve ağaçlar altûn oldular ve eyitdi:

         

        -Bunlar dünyadır. Neye yarar?Yine taş taş olmak, ağaç ağaç olmak hoşdur. Fi'l-hâl ol altûn olan taşlar, ağaçlar evvelki gibi oldular.

         

        Yûnus Hazretleri, Şeyhi Tapduk Hazretlerine on yıl odun çekmişdir.

         

        Otuz bin ilâhîsi var diye tevâtür ile meşhûrdur (k.s.)[7]"

         

        İbrâhim Hâs'ın tesbit ettiği ikinci menâkıba göre ise, Tapduk Emre'nin halîfesi ve asrının tevhîd ilminde yegânesi olan Yûnus, tekkenin odunculuğunun yanında bir zaman da sakkâlık (su taşıyıcılığı) yapmıştır. Bütün teslimiyet ve samimiyetiyle sakkâlığına devam eden Yûnus'un sırtı bir müddet sonra yara olmuştur. Sırtına merhem sürmesi için bir dervîş kardeşinden yardım isteği Tapduk Emre tarafından duyulunca, şeyh imtihan kasdıyla: "Varsın gitsin, yanımızda durmasın!" şeklinde itâplı ve celâlli bir ifadeyle Yûnus'a yol vermiştir. Bunun üzerine tekkeden ayrılan Yûnus, yolda iki arkadaş bulmuş ve bunlarla o mâlûm sofra mâcerâsını yaşamıştır. Bu ruhânî ve sembolik macerânın sonunda ilâhî kilidin açıldığına vâkıf olan Yûnus düştüğü gafletten özür dilemek kastıyla tekkesine geri dönmüş ve şeyhin eşiğine yatarak kendisine "Bizim Yûnus" dedirttiği o güzel hitaba mazhar olmuştur. İbrahim Hâs da özet olarak verdiğimiz bu rivâyetten bahseder.

         

        Bu ikinci rivâyet mutasavvıf şair Ahmed Kuddûsî (ö. 1849) tarafından kısmî farklarla manzûm olarak da tespit edilmiştir. Kuddûsî'nin yazdıklarına göre Yûnus şeyhine kırk yedi yıl hizmet etmiş, odun taşırken boynunda yaralar meydana gelmiştir. Sırtındaki odunu yere bırakıp sızlandığını görünce, şeyhi, "Sen bizi anlayamadın!" diye Yûnus'u azarlayarak ve tabii ki ne yapacak diye tekkeyi terk etmesini emretmiştir. Dervîşler Yûnus'u taşraya doğru sürüklerken gövdesi dışarıya başı içeriye doğru gelecek şekilde kapıya kısılmıştır. Bundan mülhem Yûnus taşraya yollanmadığına hamdederek "Ey başım elhamdülillah taşraya yollanmadın!" deyince, Tapduk Emre "Yakdın bağrımı!" diyerek onu yeniden kabul etmiştir.

         

         

        *

         

        XVII. asırda Bolu ve İstanbul'da yaşayan Bayramî azîzlerinden Bolulu Himmet Efendi (ö. 1683) "Âdâb-ı Hurde-i Tarîkat" adlı Şabânî/Bayramî yollarının âdâbıyla ilgili olarak yazdığı eserinde, manevî yolculuğunu tamamlayamayan dervîşin celâl terbiyesinden geçirileceğini anlatırken Tapduk Emre ile Yûnus'un arasında meydana gelen hadiseden örnekler verir:

         

        "Yûnus'un Tapduk Emre hizmetinde iken dağdan odun getirmeğe gidip şeyhimin ocağına eğri odun yaraşmaz, diye doğrusunu ararken, dağdan gelip, şeyh, niçin geç geldin, diye azim celâl edip Yûnus dahi, benim istikâmetimden şeyhin haberi yok diye gece olunca kaçıp üç günden sonra aslın duyup yine gelmesi gibidir. Zirâ, azîzlerin celâl ile terbiye ettikleri cemâl ile terbiye ettiklerinden menzil ü maksûda tez yetişirler.[8]"

         

         

        *

         

        Anlatılan bir başka rivâyete göre Yunus, mertebesini öğrendikten sonra şeyhi Tapduk tarafından hilafet verilerek Sarıköy'e gönderilmiştir:

         

        "Yûnus feyiz alamadım, diye şeyhinden ayrıldıktan sonra, karşılaştığı dervîşlerle başından geçen mâcerâ üzerine kendi mertebesini anlamış, şeyhinin büyüklüğünü tasdik ederek dergâha dönmüş ve eşiğe yatarak kendisini affettirmiştir. Fakat, Tapduk, "Mertebeni öğrendin, artık burada duramazsın, asâmı attığım yere gider, orada rûhunu teslim edersin." demiş. Asâsını atmış. Yûnus bu asâyı tam beş sene aramış, sonunda Sarıköy'de bulmuş ve orada ölmüş.[9]"

         

         

        Tarihî Kaynaklarda Tapduk Emre

         

        Belgelerde Kalan İz

         

        Yazma belgelerde Yûnus'un mürşidi Tapduk Emre'nin doğum tarihi, doğum yeri, tarîkatı, yaşadığı çevre, şiirleri, vefat tarihi ve mezarı hakkında yeterli bilgi yoktur. Yûnus Emre'nin 1240 senesinde doğduğu kesinleşmiştir. Şeyhi Tapduk Emre de Yûnus Emre'den daha önce, XIII. asrın başlarında tahminen 1200'lü yıllarda doğmuş olmalıdır.

         

        Tapduk Emre, Selçuklular devrinde Horasan'dan Anadolu'ya gelmiş ve bir rivayete göre Kula'nın "Emre Sultan" köyüne, diğer bir rivayete göre Sakarya Nehri’ne yakın "Emrem Sultan Köyü" diye anılan beldeye yerleşmiştir.

         

        Bu iki rivayetle ilgili belge ve bilgiler günümüze kadar bazı araştırmacılar tarafından uzun uzadıya tartışılmıştır.

         

         

        Tapduk Emre Nereli?

         

        Tapduk Emre, Hacı Bektaş-ı Velî Vilâyetnâme'sine göre Yûnus'un mürşididir[10]. Yine XVI. yüzyıl sûfî müelliflerinden Lâmiî (ö.1531), Yûnus'un, Tapduk Emre"nin müridi olduğunu söyler[11]. Bu bilgilere nazaran Tapduk Emre'yi dervîşi Yûnus Emre'den ayrı düşünmek ve incelemek mümkün değildir.

         

        Tapduk'un yaşadığı yer ve dönem tartışmalıdır. Bunlardan iki rivayet üzerinde durulmaktadır. Bunlardan birinci rivayete göre Tapduk Emre, Kula'ya yirmi dört kilometre mesafede olan Emre Sultan Köyü'nde yaşamıştır[12]. Bu eski türbe muhtemelen H. 923/M. 1517 tarihinde yapılmıştır. İçinde on tane mezar vardır. Ortadaki mezar Tapduk Emre'ye izafe edilmektedir. Yûnus'a izafe edilen makam ise eşiktedir. Kâmil Kepecioğlu'na göre bu türbe, arşiv kayıtlarında "Ömer Emre" isminde bir zâta izafe edilmektedir[13]. Abdülbaki Gölpınarlı'ya göre ise, bu türbede Emreler topluluğundan "Aliğim Emre" yatmaktadır. Bu Emre Sultan'ın gerçekten Tapduk Emre olup olmadığı belli değildir[14].

         

        Tapduk Emre’ye atfedilen bir mekân da Kuzey Azerbaycan’ın Zakatala yakınlarındaki “Gah=Oncallı” bölgesidir. Herhangi bir tarihî belgede zikredilmeyen bu bölge, Yunus’un “Gezdim Urum ile Şam’ı Yukarı illeri kamu” mısraında “Yukarı İller, Kuzey Azerbaycan” şeklinde işaret ettiği ve uzunca bir süre konakladığı yerlerdendir.

         

        Tapduk Emre'nin yaşadığı yerle ilgili diğer önemli bir iddia ise, Nallıhan rivâyetidir. Rivayete göre Tapduk Emre, burada yaşamış ve yine burada vefat etmiştir. Emrem Sultan Köyü, Nallıhan'a yirmi km. uzaklıktadır[15].

         

        Taşköprî-zâde (ö. 1560) Şakâyık'ta, Tapduk'un Yıldırım Han zamanında, Sakarya Nehri’ne yakın bir köyü yurt edindiğini ve halktan uzak yaşadığını kaydeder[16].

         

        Lâmiî Çelebi, Nefehat Tercümesi'nde Tapduk Emre'nin, dervîşi Yûnus ile birlikte Kütahya suyunun (yani Porsuk'un) Sakarya Nehri’yle birbirine karıştığı yere yakın bir yerde yaşadıklarını söyler[17].

         

        Nişancı Tarihi'nde de, Yıldırım Han zamanında yaşamış gösterilen Tapduk, Sakarya Nehri’ne yakın bir yerde oturmuştur[18].

         

        Âşık Paşaoğlu, Tapduk ve Yûnus Emre'nin Orhan devri mutasavvıflarından olduğunu belirtir[19].

         

        Yazıcıoğlu Ali, Tapduk'u, Hacı Bektaş-ı Velî'nin yetiştirdiği bir halîfe kabul ettiği halde, aynı eserinde, Yûnus'un Yıldırım Han devrinde yaşadığını söyler[20].

         

        Saltuknâme'de Tapduk Emre'nin Saru Saltuk ve Yûnus Emre ile görüştüğü söylenir[21].

         

        Tosyalı Ali Efendi, Tuhfetü’l-Mücâhidîn ve Behçetü’z-Zâkirîn adlı eserinde Tapduk için “Sakarya suyuna karîb bir karyede mütemekkin olup halâyık ve nâsdan uzlet ve mâsivâdan inkıtâ’ ve feragat etmişdir," dedikten sonra Yunus Emre’yle ilgili bilgiler verir.

         

        Yakın tarihlerde kaleme alınan Kösdendilî Süleyman Efendi'nin Bahrü'l-Velâye'sinde -Nefahâtü'l-Üns ve Şakâyık'tan iktibasla- Tapduk, Yûnus'u yetiştiren mübarek bir kişi olarak tanıtılır[22].

         

        Cahit Öztelli Tapduk Emre için şunları kaydeder:

         

        "Mezarı, Ankara'nın ilçesi Nallıhan'ın Emrem Sultan Köyü’ndedir. Türbe, bir zâviye niteliğindedir. Bir odasında ailesinden kimselerle yatmaktadır. Köydekilerin söylediğine göre Tapduk, Horasan'dan gelmiştir. Türbede başka bir oda daha vardır. Bu odaların önünde on iki metre kare büyüklüğünde bir sofa vardır. Yapı çok bakımlı ve temizdir. Köyden iki yüz metre kadar uzakta olup yüksekçe bir yamaçtadır. Mezarların bulunduğu odanın kapısı üstünde çok yıpranmış yazılı bir taş vardır. Düzensiz birkaç satırlık yazıyı okumak mümkün olamıyor[23].

         

        Naki Tezel de yaptığı incelemeler ve derlemelerden hareketle Tapduk Sultan'ın Nallıhan'ın Emrem Sultan köyünde medfun olduğunu söyler[24].

         

         “Tapduk Emre’ye izafe edilen Nallıhan’a yakın zâviye, ilçe merkezine yirmi km. mesafede, Sakarya Nehri yakınındaki Emrem Sultan Köyünde bulunmaktadır. Bugün Zâviyenin mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğüne aittir. Söz konusu Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunun 06.02.1982 tarih ve A/3303 sayılı kararı ile tescillenerek, koruma altına alınmıştır. Son olarak, 1990 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiş ve çevre düzenlemesi yapılmıştır[25].”

         

        Nallıhan’a bağlı Ömer Şeyhler köyünde bulunan Ömer Şeyh Türbesi ve Nallı Kozlu köyü yaylasında bulunan Cafer-i Sadık Türbesinde, Tapduk Emre’nin halîfelerinin yattığına inanılmaktadır[26].

         

         

        Osmanlı Arşiv Belgelerinde Tapduk Emre

         

        BDA. Genel Müdürlüğü’nde bulunan “1487 yılına ait Bursa Sancağı Tahrir Defterinin 290 ve 319. sayfalarından anlaşıldığına göre, Nallıhan Kasabasının merkezi “Karahisar-ı Na’llı” adıyla anılan bir nahiyedir. Bu nahiyede Acısu, Kavacık, Akçabayır, Kayalar, Aksu, Keçilü, Belenalan, Kendere, Beydili, Kethüda, Çayır, Kızılcavîrân, Çeği, Kızılkuyu, Davudoğlan, Kızılöz, Depe, Kozca, Ebce, Körpeler, Erücek, Kuruca, Eymür, Miçan, Gazi, Mikail, Gölcük, Ormenos, Günşah, Osman, Harami, Oyumağacı, Hisarcık, Ozan, İshaklar, Sarukaya, İslamözü, Sobran, Kafiralanı, Sofular, Kara, Soku, Karacapınar, Sorka, Karadepe, Sürümlü, Karakozan, Ulu, Karaköy, Yerme gibi yerleşim yerleri bulunuyordu.

         

        Yine “1521 yılına ait Bursa Sancağı Tahrir defterinin 171-209. sayfaları arasında yazılanlardan anlaşıldığına göre Nallıhan’ın merkezi Karahisar-ı Na‘llı Nahiyesi’nde zikredilen köy isimleri öncekilerden çok da farklı değildir. Bilahire kaydedilen 937/ 1530 tarihli 166 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri’nde[27] Hüdavendigar Vilâyetine bağlı Karahisar-ı Na’llı Nahiyesi’nin yerleşim merkezlerinin sayısı sadece üç yerleşim birimi ilavesiyle yine aynıdır. Burada ismi geçen ve geçmeyen bir kısım köy ve mezra Tapduk Sultan’ın vakfının uhdesine verilmiştir.

         

        Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde 1111 numaralı Hurûfât Defterinin 69. sayfasında bulunan, 7 Mart 1777 tarihli bir Tapduk Emre Sultan Zâviyesi Vakfıyla ilgili belgeden anlaşıldığı kadarıyla Tapduk Emre Hazretleri, Hüdâvendigar Sancağına bağlı Korupazarı Na’llı kazasına bağlı Emre isimli köyde yaşamıştır.

         

        “Orhan Gazi, oğlu Şehzade Süleyman Paşa’yı (ö. 1357) İzmit’in 1337’de fethinden sonra Taraklı, Göynük ve Mudurnu havalisinin fethi ile görevlendirmiştir[28]. Süleyman Paşa Taraklı (Yenicesi), Göynük ve Mudurnu hisarlarını antlaşma ile almış ve müteakiben de ele geçirilen mülkleri dağıtmıştır[29]. Bu arada Korupazarı Na’llı (Nallıhan) kazasının[30] bulunduğu bölge de Osmanlılar tarafından feth edilmiştir. Belgeden anlaşıldığına göre Şehzâde Süleyman Paşa, Korupazarı Na’llı (Nallıhan) kazasına bağlı Kozlu[31] köyünü Tapduk Emrem Sultan Zâviyesine vakf etmiştir. “Evlâddan tekyenişîn” olan kimseleri, Tapduk Emre Türbesinin bakım ve onarımını yapmaları ve belirli vazifeleri, lüzumlu bütün hizmetleri yerine getirmeleri kaydıyla, günlük bir akçe ile zâviyeye mutasarrıf olarak tayin etmiştir.

         

        Bundan sonra Tapduk Emre’nin evladından Veliyüddîn, Hamza Dede, Ali Gübi, Abdurrahman ve Mehmed Ali; bölgenin Şehzâde Süleyman Paşa tarafından feth edildiği zamandan, H. 1110 (M. 1698-1699) senesine kadar vakfı idare etmişler. Ancak bu tarihte vakıf şartının aksine yabancılardan Hüseyin ve kardeşleri Mehmed, Sunullah ve Feyzullah zâviyeyi üzerlerine berat ettirmişler. Adı geçen bu kişiler zaman içerisinde türbeyle ilgilenmemişler ve neticesinde Tapduk Emre Türbesi bakımsızlıktan harap olmuş ve yıkılmaya yüz tutmuştur. Ayrıca, zâviyedeki dervişlere vermeleri gereken günlük bir akçeyi de vermemişlerdir. Yapılan ihbarlar neticesinde Tapduk Emre’nin evlatlarından olduğu anlaşılan ve Nallıhan kasabasında merhûm Hacı Mehmed Ağa Medresesinde müderris olan Şeyh Mehmed Nuri, Vakfın kendisine tevcih edilmesini istemiştir. Şeyh Mehmed Nuri’nin bu talebi Korupazarı Na’llı (Nallıhan) Nâibi Külâhçızade Mehmed Nurullah tarafından İstanbul’a arz edilmiştir.

         

        Yapılan inceleme sonucunda, Şeyh Mehmed Nuri Efendi’nin iddiasının Defter-i Hakânî’ye uygun olduğu, zâviyedarlığın Hacı Hüseyin ve kardeşlerine verildiğine dair bir kayıt olmadığı gibi başka kimselere verildiğine dair bir kaydın da bulunmadığı anlaşılmıştır. Bu sebeple, vakıf idaresinin Hacı Hüseyin ve kardeşlerinden alınarak, Tapduk Emre’nin soyundan gelen Şeyh Mehmed Nuri Efendi’ye verilmesi yönünde Anadolu Kazaskeri Ali Efendi tarafından, H. 27 Muharrem 1191 (M. 7 Mart 1777) tarihinde karar verildiği ve pâdişâh fermânı düzenlendiği anlaşılmaktadır[32]

         

        Yine M. 1573 tarihli 585 numaralı (s. 164) Tapu defterindeki kayıt Tapduk Emre’nin ve neslinin Karahisar-ı Na’llı’da yaşadığını göstermektedir. Tapu kaydının tutulduğu tarihte Tapduk Emre Zâviyesi şeyhi Şeyh Üveys’tir. Zâviyeye ait mezra Sultan Mehmet Han’a ait nişandan da anlaşılacağı üzere Şeyh oğlu Üveys, onun evlâdından Abdullah, İbâdullah, Lutfullah, İdris tarafından tasarruf edilmektedir. Aynı defterin (s. 165.) sayfasındaki kayıtta da “Mezrea-i Kuyu, Mecid bin Lutfullah” adıyla kaydedilen vakfın Tapduk Emre evladından Hacı Abdullah tarafından tasarruf edildiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu tarihlerde (XVI. Asrın ikinci yarısında) Zâviyede Tapduk Emre evladının yaşadığı kesinleşmektedir.

         

        Ayrıca 580 Sicil Numaralı Vakıf kaydındaki (s. 121-74) Vakf-ı Zâviye-i Emre Sultan Tâbi-i Göynükvîrân Bolu, başlıklı kayıttan Süleyman Paşa’nın, Şeyh Emre, Göynükvîrân, Hasanlı, Ortaca, Seydiler belde ve karyelerindeki mezra ve yaylaklarındaki vakfettiklerinden bahsedilmektedir.

         

         

        *

         

        İmdi bu belgeler, Tapduk Emre’nin yaşadığı yerle ilgili olarak şüpheye yer bırakmamakta, onun, nesebiyle birlikte Nallıhan’da Emrem Sultan Köyündeki zâviyesinde medfûn olduğunu kesinleştirmektedir.

         

        Anadolu’nun ve Rumeli’nin muhtelif yerlerindeki “Emreler Topluluğu”na mensup kişilerin Tapduk Emre’yle ilgisi kesin olmakla beraber bu silsilenin arşiv belgelerinden hareketle yeniden ele alınması ve belki de Rumeli’ye (Varna’ya) kadar uzanan kollarının ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.

         

         

        Neden Tapduk?

         

        Tapduk Emre, tarihî metinlerde "Tapduk Emre, Tapduk Sultan, Şeyh Tapduk, Tapduk Yûnus, Tapduk Dede gibi isim ve sıfatlarla tanınmıştır. Bu çerçevede, Bektaşî Vilâyetnâme'sinde[33], Nefahât[34] ve Şakâyık-ı Numaniyye'de Tapduk Emre; Âşık Çelebî'nin Tezkire'sinde[35] Tapduk Dede, İbrahim Hâs'ın Tezkire'sinde de "Şeyh Tapduk Yûnus Hazretleri"[36] şeklinde anılmaktadır.

         

        Tapduk lakabı ona "Hacı Bektaş-ı Velî'nin huzuruna vardığında onu tanıyınca söylediği "Tapduk sultanım!" (Tanıdık Sultanım!) dediği için verilmiştir. Bilindiği üzere "tapduk", bulmak, tanımak, bey'at etmek gibi anlamlara gelir[37]. Söz konusu rivâyet şöyledir:

         

        "Nakldir kim, ol zamânda Rûm erenlerinden bir kuvvetli velâyet eri var idi. Adına Emre derler idi. Hünkârın huzûruna gelmeğe kasdetdikleri vaktin ana dahı teklif edip:

         

        -Hâcı Bektâş Hünkâr’ın nazarına varırız, sen dahı bizimle bile gel, deyip davet eylediler. Emre eyitdi:

         

        -Dost dîvânında cümle erenlere nasîb bahş olıcak, anda Hâcı Bektâş Hünkâr adlı kimse görmedik, dedi.

         

        Pes Emre'nin bu haberin Hazret-i Hünkâra i'lâm eylediler. Çün bu remz sâniyen Hünkâr varlığına ma'lûm olmuşdu. Sarıİsmâil’i gönderip Emre'yi katına getirdi, eyitdi:

         

        -Yâ Emre! Dost dîvânında nasîb bahşeder elde ne nişân var idi, dedi. Emre eyitdi:

         

        -Yeşil perde ardından bir el çıkıp cümlelere nasîb kısmet eyledi, ol elin ayâsında bir latîf nûrânî yeşil ben var idi, şimdi yine ol eli göricek biliriz, dedi. Hemân Hazret-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî (k.s.a.) mübârek elin açıp Emre'ye gösterdi. Çün kim Hazret-i Hünkâr'ın avucuna bakdı, gördü kim zikrolunan ben, Hünkâr varlığının mübârek avucunda mevcûd olmuş. Üç kere:

         

        -Tapduk Hünkâr’ım, tapduk, deyip ikrâr eyledi. Andan adı Tapduk Emre oldu. Hünkâr’ın nazarına kisvesin indirdi. Hazret-i Hünkâr dahı mezîdleyip başınagiydirdi, havâlet alıp makâmına revâne oldu.[38]"

         

        Gerek Yûnus'un ve gerekse Tapduk'un ismiyle birlikte zikredilen "Emre" kelimesi de çok tartışılmıştır. Bu kelimeye, âşık, şair, birader, kardeş, atabek, lâlâ, ahî gibi mânâlar verilmiştir[39]. Bu kelime ayrıca "Emrullah"ın kısaltması olan "Emrah" kelimesinden hafifletilerek "Emre" şekline dönüşmüş de olabilir.

         

         

        Ümmî Bir Kâmil

         

        Tapduk Emre, ümmî bir kâmildir. Rivâyetlere bakılırsa onun gözleri âmâdır ve medrese öğrenimi de görmemiştir. Fakat rivâyetlerde onun şeşta çaldığı ve musikîden anladığı belirtilmektedir. XVIII. asır Halvetî müelliflerinden İbrâhim Hâs, telif ettiği Velîler Tezkire'sinde Tapduk Emre'nin ümmî olduğunu rivâyetini tekrar eder ve şöyle der:

         

        "Rivâyet olunur ki Şeyh Emrem Yûnus (k.s.) Hazretleri, Tapduk Yûnus'un halîfesidir. Tapduk Yûnus (k.s.) Hazretleri'nin çeşm-i mübârekleri alîl idi ve ümmî idi. İlm-i bâtında ve tevhîdde yegâne-i rûzgâr idi[40]

         

         

        Tapduk Emre’nin Yolu

         

        Tapduk Emre Hazretleri tasavvufî irfanın henüz tarîkatler tarafından yeni yeni temsil edilmeye başlandığı bir dönemde yaşamıştır. Dolayısıyla bu büyük mutasavvıfın hangi erkân içinde yetiştiği de bilinmemektedir. Bu konudaki araştırmalarda ihtilâf vardır. Bir kısım araştırmacılar, Yûnus'un ve şeyhi Tapduk'un tarîkat pîrlerini Horasan'a bağlamakta[41], bazıları Nakşî[42], Halvetî[43], Mevlevî[44] veya Kâdirî[45] tarîkatlarına müntesip olduklarını söylemektedirler.

         

        Hüseyin Vassâf Bey, "Sefîne-i Evliyâ" adlı eserinde hem kendi kanaatlarını hem de XVII-XVIII asır mutasavvıflarından İsmail Hakkı'nın Ruhü'l-Beyân adlı eserinden iktibâsla Yûnus ve şeyhi Tapduk Sultan'ın Kâdirî tarîkine müntesip olduklarını yazar.[46]

         

        Kesin bir belge olmamakla birlikte iddialar arasında en fazla üzerinde durulan tarîkat, muhakkak ki, Mevlevîlik ve Bektaşîlik olmuştur. Bilindiği gibi bu iki meslek, Yûnus'un gençlik yıllarında henüz teşekkül etmekteydi.

         

        Yukarıda da söylediğimiz gibi, Tapduk Emre, Yûnus'un mürşididir. Bu husus, Uzun Firdevsî'nin yazmış olduğu "Vilâyetnâme"de doğrulanmaktadır[47]. Yûnus, kendi tarîkat silsilesini verirken, ilk olarak Tapduk'un adını anar:

         

        Yûnus'a Tapdug u Saltuğ u Barak'dandır nasîb

        Çün gönülden cûş kıldı ben niçe pinhân olam

         

        Bu beyite göre Yûnus, Tapduk'a; Tapduk, Barak Baba'ya; Barak da, Sarı Saltuk'a[48] müntesiptir. Yûnus, Dîvân’ındaki bu beytiyle kendini Tapduk Emre vasıtasıyla Sarı Saltuk'a bağlamakla birlikte, gerek Barak Baba'nın ve gerekse Sarı Saltuk'un tarihî kimlikleri ve tarîkatları kesin olarak bilinmemektedir. Dolayısıyla, Tapduk Emre'nin silsilesi hakkındaki bilgimiz pek azdır.

         

        Tarihî bazı kaynaklara göre, Barak Baba, Sarı Saltuk'un halîfesidir. Bu iki zat, XIII. yüzyılda Anadolu ve Rûmeli'de yaşayan kalenderî meşrep iki velîdir. Barak Baba'dan günümüze bir risale kalmıştır. Kelimât-ı Barak Baba adlı bu risalede Barak Baba, Saru Saltuk'tan, "Saltuk Ata" kendisinden "Miskin Barak" şeklinde bahsetmektedir[49].

         

        Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Barak Baba'nın hayatı ve tarihi şahsiyeti hakkında bilgilerimiz yetersizdir[50]. Camiü'd-Düvel, Tarih-i Âl-i Selçuk, Menâkıbü'l-Ârifin, Tarih-i Birzâlî gibi eserlerde Sarı Saltuk'un, Barak Baba adlı bir müridinden söz edilmektedir[51]. Bunlardan Câmiü'd-Düvel'de, Barak Baba'nın, Sarı Saltuk müridlerinden olduğuna dair iki rivâyet nakledilir. Bu esere göre Barak Baba, Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus'un Bizans'ta kalmış ve Hıristiyan olmuş bir çocuğudur. Sarı Saltuk'un müridi sıfatıyla birçok kişiyi etrafına toplamıştır. Bunlara "Barakiyyun" -Baraklılar- denmiştir. Barak Baba, Kelimât-ı Barak Baba adlı risâlesinde de -“Heyhate heyhât Saltık Ata Miskin Barak" şeklindeki ifadeden anlaşılacağı üzere- Saru Saltuk'un müntesiplerindendir[52].

         

        Barak Baba'yla ilgili başka rivâyetler de vardır. Bir görüşe göre, Tokat'ın köylerinde doğan Barak, Moğollar tarafından elçilikle gönderilmiş; Giylân'da öldürülmüştür (H. 707/M. 1308). Şiî fikirlerinin bulunduğu gibi konular, bu rivâyetler arasındadır[53]. İsmi, Eflakî'nin Menâkıbü'l-Ârifîn'inde de geçmektedir. Bu eserden öğrendiğimize göre, Barak, Mevlânâ devrinde yaşamış olup Konya'ya da uğramıştır.

         

        Bektaşî Vilâyetnâme'si, Barak Baba'yı Hacı Bektaş'ın halîfelerinden birisi olarak gösterir[54].

         

        Gölpınarlı'ya göre, Barak Baba, Sarı Saltuk ve hatta Tapduk Emre, Bektaşî değil, Babaîler zümresinden bâtınî inançlara sahip kişilerdir. Yine Barak Baba'nın tarih olarak Hacı Bektaş-ı Velî'ye yetişmesi mümkün değildir[55].

         

        İbn Battuta'da, bu şeyhten şerîata uymayan bazı fikirlerin nakil ve rivâyet edildiği kayıtlıysa[56] da bu indî bir mülahazadır. Zira zâhidâne bir bakışla hakikat ehlinin doğru değerlendirilmesi söz konusu olamaz.

         

        Ebu'l-Hayr Rumî'nin kaleme aldığı Saltuknâme'ye göre asıl adı Şerîf Hızır olan bu zat, Hanefi mezhebine mensup, râfizilerle savaşan sünnî bir velîdir. M. 1263 senesinde Rumeli'ye geçmiş, pek çok fetih hareketinde bulunmuştur[57].

         

        Yukarıda da kısaca belirttiğimiz gibi, Yûnus'un Dîvân'ında, Barak Baba ve Sarı Saltuk hakkında tafsilatlı bir bilgi yoktur.

         

        Ahmet Yaşar Ocak'ın kanaatine göre Barak Baba, bir Kalenderî/Hayderî şeyhidir[58]. Yine Ocak, Sarı Saltuk'un II. İzzeddin Keykavus'un maiyetine giren bir Türkmen boyunun başında bulunan Türkmen babası ve Balkanlarda vuku bulan Türk muhacereti sırasında tarih sahnesine çıkan kalenderî meşrep bir dervîş gazi olduğunu söyler[59].

         

        Tarihî olay ve şahıslarla, Ebu'l-Hayr Rûmî'nin derlediği Saltuknâme'deki olaylar karşılaştırıldığında, Sarı Saltuk'un XIII. yüzyıl başlarında, muhtemelen M. 1210-15 yılları arasında doğduğu söylenebilir[60]. Kaynaklar onun, Hacı Bektaş-ı Velî, Mevlânâ ve Tapduk Emre'yle görüştüğünü bildirmektedir. Fakat Sarı Saltuk'un kime mensup olduğu konusu karışıktır. Franz Babinger'e göre Saltuk, Şiî-bâtınî hareketlere de katılmıştır[61].

         

        Hülasa, Barak Baba ve Sarı Saltuk'un kimlikleri tam olarak bilinmemektedir[62]. Ancak yaşadıkları dönemin Tapduk Emre’yle aynı olduğunu söylemek mümkündür.

         

        Niğdeli Kadı Ahmed (ö. 1341)'e göre Tapduk Emre ve yetiştirdiği dervîşler mübâhî, yani nefsin hoşlanıp zevk aldığı her şeyi mübah ve meşru gören sapık ve batıl mezhep ve meşrep sûfilerdir[63].

         

        Sadede gelelim:

         

        Kim ne derse desin, her kâmil dervîş, nesebi ve silsilesi belli bir eren tarafından yetiştirilir. Yûnus hüdâ-yı nabit bir üveysi değildir. Onun da mensup olduğu bir silsile vardır. Yûnus kendisini Tapduk Emre'den Barak Baba'ya ve Saru Saltuk'a uzanan bir silsileye dayandırmakta ve şöyle demektedir:

         

        Yûnus'a Tapduğ u Saltuğ u Barak'dandur nasîb

        Çün gönülden cûş kıldı ben niçe pinhân olam

         

        Diğer taraftan bu silsileye mensup erenleri bâtınî görüşlere sahip kişiler diye tahkîr etmenin de hiçbir ilmî tutarlılığı yoktur. Tapduk Emre’nin, Barak Baba ve Saru Saltuk'un gayr-ı sünnî, Şiî, bâtınî gibi değerlendirilmesi tasavvufî ve ledünnî hakikatler dikkate alındığında hiçbir şey ifade etmez. Hakk'ın cezbesine uğramış bu aşk ve gönül adamlarını, dışarıdan bakarak onları zâhid müderrislerle aynı kefeye koyup değerlendirmek de doğru değildir. Aşk ve irfân ehlinden ilmihâl uygulamaları beklemek, hakîkati bilmemek demektir.

         

        Kaldı ki, aynı silsileden gelen Yûnus Emre'nin şiirlerindeki şerîat ve hakîkat dengesini göz ardı ederek bu Tapduk Emre'yi ibâhîlik ve bâtınîlik ile ithâm etmek mümkün değildir. Bu zatlar, Anadolu'yu mayalayan manevî önderlerdir. Anadolu'nun Türkler tarafından fethedilmesiyle birlikte, en uç köşelerde ribatlar; tekke ve zâviyeler inşâ edilmiş, bu imâretlerdeki faaliyetler neticesinde fethedilen topraklar üzerinde mühim bir tasavvufî tesir vücûda gelmiştir. Manevî önderler bu fetih yıllarında Anadolu’nun yapılanmasında manevî harcı koyan kişiler olmuştur. Bilindiği gibi, sûfîler, söz konusu fütûhât yıllarında, en faal grubu teşkil etmekteydiler. Kaynaklarda kendilerinden Abdâlân-ı Rûm, Kalenderân-ı Rûm, Bacıyân-ı Rûm, ve Ahîyân-ı Rûm diye bahsedilen gruplar, hiç şüphesiz birer sûfî teşkilatıdır.

         

        İşte bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki, Tapduk Emre ve bağlı olduğu Barak Baba ile Sarı Saltuk Anadolu ve Rumeli'nin fütûhatında bulunmuş Abdâlân-ı Rûm'dan iki erendir[64].

         

         

        *

         

        Yûnus Emre'nin ve Şeyhi Tapduk Emre'nin Bektaşî olabileceği hususunda da muhtelif fikirler ileri sürülmüştür. Ba


Türk Yurdu Mayıs 2012
Türk Yurdu Mayıs 2012
Mayıs 2012 - Yıl 101 - Sayı 297

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele