Necmettin Hacıeminoğlu’nun Hikâyelerinde Dış Türkler

Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

“Er odur ki dünyada koya bir eser, esersiz kişinin yerinde yeller eser”

Barbaros Hayrettin Paşa

         

         

                 Hacıeminoğlu ilk bakışta Türk diline yaptığı sayısız hizmetleri ve bu hizmetlerin delili olan Türk Dilinde Edatlar, Türk Dilinde Fiiller, Kutb’un Husrev ü Şirin’i ve Dil Hususiyetleri, Karahanlı Türkçesi Grameri, Harezm Türkçesi Grameri… gibi akademik eserleri ile tanınır. Ancak o, sadece bir Türkolog değil aynı zamanda hikâyelerinin toplandığı Yeni Bir Dünya[1] adlı kitabı ile bir hikâyeci, çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan birçok makale ve kitaplarıyla (Türkçenin Karanlık Günleri, Milliyetçilik Ülkücülük Aydınlar, Türkiye’nin Çıkmazları) kitlelere yeni düşünce ufukları açan bir fikir adamı, çok sevdiği Türk sanat musikisi ve Türk halk müziği ile kayda değer bir sanatseverdir.

         

        Bu özellikleriyle karşımıza çıkan Hacıeminoğlu, söz konusu eserlerinde -özellikle bizim de inceleme konumuz olan hikâyelerinde- aynı zamanda dış Türkler meselesini de gündeminden düşürmeyen duyarlı bir ülkü adamıdır. Onun -Türkiye’nin politik meselelerinden biri olan- dış Türkleri ele alışının gayesi, Cumhuriyet Türkiye’sinde Atatürk'ten sonra gelen liderlerin, dış Türkler konusunda bir politika oluşturmamaları, hatta yokmuş gibi farz etmeleri sonucunda ortaya çıkan sorunlarına dikkat çekmek ve sınırlarımız dışındaki soydaşlarımızın sesi olmaktır.

         

*

 

        Yeni Bir Dünya adlı kitabındaki hikâyeler estetik bir yazın türü olmanın yanı sıra sosyal bir amaca da hizmet etmektedir. Çünkü bu hikâyelerde sadece sanat gayesi güdülmemiş, Türkiye'nin çeşitli sosyal ve siyasal meselelerine de yer verilmiştir. Hacıeminoğlu, farklı coğrafyalarda olsa bile Türk toplulukları arasında kültür bütünlüğüne inanan bir fikir adamı olarak, gerek Rusya gerekse İran, Irak, Suriye vb. gibi topraklarda yaşayan soydaşlarımızla dil, tarih, inanç, kültür ve soy birliği paylaştığımızı belirtmiştir. Bilim adamlığı vasfını, milletine duyduğu sevda ile birleştirip, hassas bir millî kültür takipçisi olduğunu göstermiş, yazılarıyla düşüncelerini bugünün gençlerine ulaştırmıştır.

         

        Türkler, tarihin inişli çıkışlı süreci içerisinde bazen cihan imparatorlukları kurmuşlar, bazen de başka devletlerin yönetimi altına girerek siyasi istiklallerini kaybetmişlerdir. Bugün de çeşitli devletlerin bünyesinde ya etnik grup ya da özerk cumhuriyet olarak yaşayan soydaşlarımız olduğu gibi, tamamen bağımsızlığını kazanmış olan soydaşlarımız da vardır.[2] 

         

        Dış Türkler meselesi, Türk tarihinin son yüzyılında ortaya çıkmıştır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda, Osmanlı'nın çok uluslu imparatorluk anlayışının yerini, ulus devlet modeli almıştır. Ulus devlet yapısının getirdiği siyasî gereklilikler, iç ve dış siyasette, yeni bakış açılarının oluşturulmasını gerekli kılmıştır. Çünkü toplum ilk kez, birey olma ve ulus olma anlayışını tadacaktır. Osmanlı Devleti'nin çok uluslu yapısı elbette “Türk, Türklük, millî kimlik, soy birliği” gibi kavramları su yüzüne çıkarmaya elverişli değildi. Çünkü imparatorluk çatısı altındaki etnik topluluklar da, kendi millî kimliklerinin ‘şuur’una erişebilirlerdi! Zaten Fransız ihtilali, dünyada millî bir dalgalanma yaratmış, Osmanlı Devleti'nin içindeki etnik unsurları tetiklemişti. Bunda, gün geçtikçe zayıflayan imparatorluk yönetiminin de etkisi vardır. Toplumu bir arada tutmak için “Osmanlıcılık” düşüncesi gündemde tutulsa da bir noktadan sonra bütünlüğü koruyamamış, devletin temelleri sarsılmaya başlamıştır.

         

         Osmanlı Devleti’nde artık sistemin tıkandığını fark eden pek çok aydın Türklük, kimlik, soydaşlık gibi kavramları sıklıkla ve çeşitli vesilelerle dile getirmeye başlamıştır. İşte, Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet’le birlikte tohumları atılan “milliyetçilik” fikri, Balkan Savaşı’yla birlikte daha etkin bir ideoloji haline dönüşmüştür. Çünkü Balkan Savaşları, Türk milletinde adeta bir travma etkisi yaratmıştır.[3]

         

        Zorlukla geçen varlık mücadelesi yıllarını takiben, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş, milliyetçilik ruhu bütün siyasi alanlarda kuvvetle hissedilmiştir. Çünkü yeni devletin temel ülküsü; millî hâkimiyet esasına dayalı, içte ve dışta kayıtsız şartsız bağımsız, kendi bayrağı ve buyruğu altında olan, millî iradeyi haiz, yeni bir devlet olmaktır. Buna bağlı olarak, artık millî bir devlet olan genç Türkiye Cumhuriyeti’nde, milliyetçilik ruhuyla bağdaşan dış Türkler meselesi de bir zaruret halini almıştır. Başta Atatürk olmak üzere, İsmail Gaspıralı, Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul, Mehmet Akif Ersoy, Fuat Köprülü, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan gibi pek çok Türk siyasetçisi, aydını, düşünürü, bilim adamı aynı fikrî paydada buluşmuşlardır. Necmettin Hacıeminoğlu da bu önemli şahsiyetlerle aynı fikirleri paylaşan Cumhuriyet nesli aydınlarındandır. Aslında Atatürk'ün, aşağıda alıntıladığımız sözlerindeki anlayış ile Hacıeminoğlu’nun hikâyelerindeki dış Türkler algısının/hassasiyetinin bütünüyle aynı olduğunu söylemek, hiç de mübalağa olmayacaktır:

         

        “Oğuz, Kırgız, Tatar, Özbek, Kazak, Yakut yok, yalnız Türk vardır.” [4] “Bugün Sovyetler Birliği, komşumuzdur, dostumuzdur. Bu dostluğa ihtiyaç vardır. Fakat yarın ne olacağını hiç kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, dağılabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun yönetimi altında, dili bir, dini bir, tarihi bir, kültürü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, oturup o günü beklemek demek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür, din bir köprüdür, tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (dış Türklerin) bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Biz yakınlaşmalıyız. Tarihimizi, dilimizi, ortak değerlerimizi biz ortaya çıkarıp hazır hale getirmeliyiz.”[5]

         

        Hacıeminoğlu, hikâyelerinde yaratmış olduğu kahramanların şahsında aydınlarımızın, siyaset adamlarımızın ve gençlerimizin dış Türkler konusundaki yanlış tutum ve anlayışlarını tespit edip eleştirir, böylelikle de aynı zamanda sahip olmamız gereken bakış açısını gösterir, şekillendirir.

         

        Necmettin Hacıeminoğlu dış Türkler sorununu “Gülçehre”, “Yeni Bir Dünya”, “Sefir Bey” adlı hikâyelerinde müstakil, diğer hikâyelerinde de dolaylı olarak işlemiş, en romantik cümlelerinin arasında bile konuya temas etmekten geri kalmamıştır. Söz gelimi:

         

        “Her Şey Yerli Yerinde” adlı hikâyesinde yağmurlu bir akşamda duyduğu sıla özlemini Kızılelma ülküsüne benzetir:

         

        “.....Bu bağlılık, yaşanmış fakat doyulmadan kaybolmuş sihirli bir mazi özlemi gibidir. Bu bağlılık, terk edilmiş fakat unutulmamış baba ocağı, sıla hasreti gibidir. Bu nerede olduğu bilinmeden aranan, kim olduğu bilinmeden sevilen, bir maşukayı arayış gibidir. Ruh ona doymaz. Gönül sancısı dinmez. Kalpteki ateş soğumaz. Türklerin Kızılelma ülküsü gibi...” (s. 27).

         

        “Uzaktan Uzağa” adlı hikâyesinin kahramanı her gün durakta gördüğü bir kızla ilgili düşüncelerini anlatırken çocukluğuna ait bir hayali aklına getirir:

         

        “... İşte, yalansız, riyasız ve katıksız aşk… Yahut masallardaki gibi şehzade ile çoban kızının, Prenses ile Keloğlan’ın imkânsız fakat gerçek aşkları… Çocukluğuma ait bu intibaları hâlâ zaman zaman yaşadığım olurdu. Bir Yörük kızına, bir Uzak doğu güzeline âşık olmayı düşünürdüm...” (s. 44). [Onun “Uzak doğu”dan kastı Türkistan'dır].

         

        Yine sınırlarımız dışındaki soydaşlarımızla bağlarımızı koparmamamız gerektiğini “Kapıldım Gidiyorum” adlı hikâyesinde Ahmet ve Mehin'in karşılıklı ilişkilerinde somutlaştırır:

         

        Ahmet ve Mehin üniversite öğrencisidir ve aynı sınıfta okumaktadırlar. Farklı kültürlere sahiptirler. İlk günlerde pek anlaşamasalar bile gün geçtikçe birbirlerine yaklaşmaktadırlar. Yakınlaşmalarının bir sebebi de dış Türkler konusundaki düşünceleridir. Okulda sık sık konferanslar düzenlenmektedir. Bu konferansların birinde öğrencilerin adına Ahmet konuşmaktadır:

         

        “...Ahmet, meselenin yalnız Kıbrıs'tan ibaret olmadığını, Kerkük, İran, Azerbaycan, Batı Trakya, Rumeli ve Türkistan'daki esir Türkleri de düşünmek gerektiğini belirtti. Öğrencilerin büyük bir kısmı bu isimleri ilk defa duyuyor ve oralarda da soydaşlarının yaşadığını yeni öğreniyordu. Onun için bu konuşmayı lüzumsuz bularak tenkit edenler görüldü. Mehin o zaman kendi arkadaşlarına karşı ilk defa Ahmet'in fikirlerini müdafaa etti:

         

        - Söyledikleri gayet doğru. Benim dedem ve anneannem Üsküplüymüş, malı-mülkü bırakıp buraya gelmişler. Ama yüz binlerce Türk de orada kalmış. Onların bizden ne farkları var? Eski bir Türk şehri olan Üsküp düşman eline düştü diye millettaşlarımızı da bütün bütün terk mi edeceğiz?....” (s. 64).

         

        Daha önce değindiğimiz gibi “Gülçehre”, ”Yeni Bir Dünya” ve “Sefir Bey” adlı hikâyeleri bütünüyle dış Türklerin uğradığı haksızlıkları, sömürülmelerini, Türkiye sevgilerini ve Türk dış politikasının eksikliklerini konu alır.

         

        Bunlardan “Gülçehre” 14 Temmuz 1959'da Irak Türklerinin merkezi sayılan Kerkük'te, Kerkük Katliamı olarak Türk basınına yansıyan, bazı terör gruplarının dönemin Irak yönetiminden aldığı destekle, düzmece bahanelerle evlerinden ailelerinin gözü önünde zorla alınıp, vahşice katledilen 29 Türkü konu edinmiştir.[6]

         

        14 Temmuz 1959 katliamı, Irak Türkmenlerinin uğradığı ilk saldırı değildir. Türkmenlerin katline, 1920’de Irak’ın Osmanlı’dan kopup İngiliz denetimine geçmesiyle birlikte başlanmıştır. Bundan sonra da Türkmenler, 89 yıl süreyle, Irak’ta hangi rejim ve kim gelirse gelsin, bu makûs talihlerini yenememişlerdir.[7]

         

        Hacıeminoğlu’nun, hikâyesinde başkahramanlar; Kerkük Katliamı’nda babası öldürülen Gülçehre ve Gülçehre’nin üniversitedeki hocasıdır. Gülçehre babasının katli sırasında dört yaşındadır. Yaşadığı bütün trajediye rağmen kendinden emin, terbiyeli, kültürlü ve çalışkandır. Karşılaştıkları ilk günden beri sınıftaki diğer öğrencilere göre daha samimi bir hava içerisindedir. Yakın ve cesur tavırlarıyla hocasının dikkatini çekmektedir. Hocasıyla konuşmak ona ayrı bir zevk vermekte, bunu her fırsatta belli etmekten de kaçınmamaktadır. Dersleri olmadığı gün ya tesadüfen kütüphanede karşılaşırlar ya da genç kız çeşitli bahaneler üreterek hocasının odasına gider. Aralarında sımsıcak bir dostluk başlar. Gülçehre bütün yakınlığına rağmen yanlış anlaşılacak hiç bir harekete meydan vermeyecek kadar aklı başında ve zekidir. O halde neden bu kadar samimidir ve görüşmek ya da birkaç kelime olsun konuşabilmek için neden özel bir çaba sarf etmektedir?! Gülçehre’nin bu özel ilgisi, kendisine âşık olduğunu bile düşündürür ve hocayı iç muhasebeye sürükler.

         

        Hikâyedeki düğüm, Gülçehre'nin anneannesi ile dolaşırken, tesadüfen hocasıyla karşılaşmaları ve onu eve çay içmeye davet etmeleriyle çözülür. Hocası anlaştıkları saatte evin kapısını çalar. Evleri bahçe içinde bir yalıdır. Önce bahçede oturup karşılıklı hal-hatır sorarlar. Hocası Gülçehre ile ilgili bir şeyler öğrenebilmek için sürekli etrafı gözler ve fırsat kollar. Nihayet çayı nerede içmek istediği sorulduğunda, içeride içmek istediğini belirtir. Böylece evde kim var kim yok, annesi babası ya da kardeşleri kimler, öğrenebilecektir. Beklediği fırsatı, etrafa bakınırken duvarda asılı olan bir resim sayesinde yakalamıştır. Çünkü resimdekilere kendisi de aşinadır. Gülçehre’ye ve anneannesine dönüp kim olduklarını sorar. Resimdekiler Kerkük Katliamı sırasında hayatını kaybeden Gülçehre’nin babası ve babasının arkadaşlarıdır. Hocası donup kalmış, ne söyleyeceğini şaşırmıştır. Ayrıca derin bir yaranın tazelenmesine sebep olduğu için çok üzgündür. Fakat Gülçehre her zamanki metin ve kendinden emin hali ile olayı anlatır. İhtiyar anneanne gözyaşlarını tutamaz. Bu sırada Gülçehre yan odadan bir dosya getirir. Bu, Kerkük Katliamı ve Irak Türklerine ait yazı ve resimlerin toplandığı bir dosyadır. En üstte de hocasının o konuda yazmış olduğu bir yazı durmaktadır. O anda her şey anlaşılır:

         

                       - Demek, sen beni daha önceden gıyaben, tanıyordun Gülçehre?

        -   Elbette efendim. Sizin öğrenciniz olacağım günü sabırsızlıkla bekliyordum. Ben Kerkük Türkleriyle ilgilenen herkesi tanıyor ve çok seviyorum.

        -   Fakültedeki arkadaşların biliyor mu bu durumu?

        -   Dış Türklere ilgi duyan ülkücüler biliyor. Diğerlerine ise, daha önce anlattığım sebeplerle, bahsetmiyorum. Onların çoğu Kerkük adını hiç duymamış!

        -   İyi ya, duyurmak lazım!

        -   Bu şekilde acındırarak değil ama. Esir Türkler davasını bütünüyle ele alarak. Tek gayemiz bu.

        -   Kerkük’te veya burada başka akrabanız yok mu?

        -   Ağabeyim var. Şimdi askerliğini yapıyor.”

        -   Bizi dinleyen anneanne söze karıştı:

        -   “Bir de sözlüsü var evladım. Allah’a şükür erkeksiz değiliz. Üçü de aynı yoldalar. Kerkük diyor, başka şey demiyorlar.” (s. 111)

         

        Bu diyaloglardan sonra Gülçehre’nin hocası içinden şunları geçirmeden edemez:

         

        “...Hem öksüz, hem yetim büyüyen Gülçehre'nin boynu neden bükük değil, niçin ruhunda eziklik yok, şimdi anlamıştım. Bir şehit kızı olmanın şerefi onu, alnı açık, başı dik gezdiriyor; gönlünde taşıdığı millî ülkü de ona gurur, güven ve şahsiyet veriyordu. Gözlerine baktım, kararlıydı. İçimden, ‘kaderin cilvesi’ dedim. Koca imparatorluğun eski bir vilayetinde kaderine terk edilmiş evlatlarını, gene Osmanlı'dan kalan muhteşem bir yalı kanatları altına almış. Gülçehre, düşündüklerimi yüzümden okumuş gibi seslendi:

         

        - Hocam karşıda Anadolu Hisarı'nı gördükçe ve sabah akşam Rumeli Hisarı'nın önünden geçtikçe, ümitlerim her gün tazeleniyor.

         

        Yalıdan geç vakit, mahzun, fakat içim rahat ayrılmıştım.” (s. 112)

         

        Hacıeminoğlu, Gülçehre’de olduğu gibi “Yeni Bir Dünya” adlı hikâyesinde de, millî kültürün savunucusu, dış Türklerin hamisidir:

         

        Yabancı bir ülkede görevlendirilmiş, kendi kültüründen yoksun bir konsolos olan Güngör Bey'in ve Nihal Hanım’ın şahsında Türk aydınlarının ve siyaset adamlarının dış Türklere olan ilgisizliğini dile getirirken, yine aynı ülkeye Türkoloji bölümünde tarih dersleri vermek üzere gelmiş bir profesörün[8] şahsında da millet ve devlete düşen görevleri anlatır.

         

        Hikâyedeki olay, yabancı bir ülkede, aralarında profesörün ve konsolosun da olduğu, aynı pansiyonda kalan birkaç Türk'ün arasında geçer. Profesör ilk bakışta ciddi, muhafazakâr görünümlü, katı fikirli, aksi birisi gibi görünür ve diğerlerinden uzak durur. Bir gün pansiyondaki Nihal Hanım ve arkadaşları ne yapıp edip profesörü akşam yemeğinde masaya getirirler. Diğerleri gibi Nihal Hanım da modern(!) tabir edilen, dışarıdan gelen kültür erozyonunu milletler arası tabii bir iletişim olarak algılayan birisidir. Yemekle birlikte sohbete başlarlar. Profesör yemek boyunca kesin hükümlü ve katıdır. Bir ara Ankara Radyosu’nu açarlar. Radyoda klasik batı müziği çalmaktadır. Profesör buna da kızar ve Nihal Hanım sormak zorunda kalır:

         

                         “- Batı müziği sevmez misiniz efendim?

                         - Türk musikisini tercih ederim. Hele dinlediğim Türkiye radyosu ise.

                      - Ne demek istediğinizi anlayamadım.

                         - Şu çalınan musikiyi Türkiye’de kaç kişi severek dinler? Kırk milyona göre düşünürsek…

                         - Bilmem ki… Herhalde oldukça küçük bir grup. Ama zamanla çoğalabilir. Ne mahzuru var?

                         - Peki, biz neden yabancı musikinin tezgâhtarlığını yapalım?

                         - Bu sualinize ikna edici bir cevap veremeyeceğim. Fakat sanatın, hele müziğin milliyeti olmaz sanıyorum. Güzel bir besteyi büyün insanlar dinlemeli ve sevmeli değil mi?

                         - Güzel olan sadece batı musikisi mi?

                         - Yok tabi. Türk müziği de muhakkak güzeldir.

                         - Öyleyse sizin koyduğunuz “sanatın milliyeti olmaz” kaidesine diğer milletler niçin uymuyorlar?

                         - Bilemeyeceğim.” (s. 114)

         

        Bu sözler üzerine, bugün de sıkça kulağımıza gelen ‘dünya küçük bir köy haline gelmektedir ve ortak kültüre doğru ilerlemektedir’ aldatmacasına karşı profesör, sanatın millî kültürle olan bağını şu şekilde açıklar.

         

        “- Sanatın milliyeti var da onun için. Dünyada insan elinden çıkan her şey önce millî, sonra insanîdir. Bunca değişik ve çeşitli milletin meydana gelişini neyle izah edeceğiz? Sanat ve kültür farklılığı ile.”(s. 115)

         

        Binlerce yılın birikimi olan millî değerler konusunda devlete düşen görevleri de şu cümlelerde buluyoruz:

         

        “Devlet, milletin her ferdine kendi dilini öğretmek, kendi sanat ve kültürünü aşılamakla vazifelidir. Devletin varlık sebebi budur. Milleti ve millî değerleri yaşatmak. Sonra herkes yeni baştan zevkler edinebilir. Serbesttir” (s. 115 ).

         

        Masadakiler, son derece katı ve düşüncelerinden taviz vermeyen profesörü, hiçbir noktada uyuşma imkânı olmayan başka bir gezegenden gelmiş biri olarak addederler. En çok genç konsolos şaşırır ve pervasızca sert bir çıkış yapar:

         

        “- Hoca siz dokuzuncu asırda yaşıyorsunuz.”

        Fakat bu pervasız çıkış hocayı hiç kızdırmaz ve tartışmaya devam ederler:

        “- Güngör Bey bugüne kadar hangi ülkelerde bulundunuz?

        - İngiltere, Avusturya, Tunus.

        - Peki, oralarda sinemalara, tiyatrolara gittiniz. Kitapçı vitrinlerine baktınız. Davetlere, resmi kabullere katıldınız. Neler gördünüz? Londra'da İngiliz sanatı, İngiliz kültür ve geleneği dışında herhangi bir yabancı tesiri var mıydı?

        - Yoktu.

        - Ya Viyana'da?

        - Hayır. Tamamen klasik Alman ve bugünkü ortak Avrupa kültürünün terkibi hâkim.

        - Yani o terkibin meydana getirdiği Avusturya millî kültürü devam ediyor.

        - Öyle sayılır.

        - Tunus nasıldı?

        - Orada Fransız tesiri çok belli.

        - Tabi, çünkü yıllarca sömürge hayatı yaşamışlar.

        - Ama şimdi yabancı kültür unsurlarını atmaya çalışıyorlar.

        - Türkiye bu üç devletten en çok hangisine benziyor?

        - Ne bakımdan?

        - Yabancı kültüre ve dış tesirlere açık olma bakımından.

        - Tunus'a. Hatta ondan da ileri.

        - Peki biz tarihimiz boyunca herhangi bir devletin sömürgesi olduk mu? Tunus, Cezayir veya Suriye gibi.

        - Elbette olmadık.

        - O halde bizdeki bu batı kültürü hâkimiyetini nasıl izah ediyorsunuz?

        - Buna kültür hâkimiyeti dememek lazım. Biz isteyerek ve ihtiyaç duyarak batılılaşmaya çalışıyoruz. Onlardan bir takım değerler almaya da mecburuz.

        - Yani topsuz tüfeksiz, barış içinde teslim olmalıyız öyle mi?

        - Ne münasebet! Aldığımız, çağın ortak değerleri.

        - Sizin buradaki vazifeniz nedir?

        - Konsolosum.

        - İşinizi sormadım. Türkiye Cumhuriyeti adına yapmanız gereken hizmeti kastettim.

        - Türk devletinin menfaatlerini korumak diyebiliriz.

        - Güzel... Bu menfaat sahalarını sayabilir misiniz?

        - Siyasi, iktisadi ve kültürel.

        - Demek kültür de var?

        - Neden olmasın?

        - Öyleyse, lütfen söyler misiniz? Burada veya başka ülkede, Türkiye'nin, dolayısıyla Türk milletinin bir temsilcisi sıfatıyla millî kültürümüzü korumak ve yaymak üzere neler yaptınız?

        - Bunlar kültür ataşelerinin işidir.

        - Diğer diplomatların yapacağı vazifeler de yok mudur?

        - Vardır belki de. Ama ben şahsen bir şey yapacak durumda değilim. Çünkü anlamam. Mesela Türk edebiyatı, Türk musikisi ve öbür sanatlar hakkında hiçbir fikrim yok!

        - Neden acaba?

        - Vallahi ben Amerikan kolejinden mezunum. İtiraf edeyim ki, kendi kültürümüz hakkında çok az şey söyleyebilirim. Bu konuda size hak veriyorum.

        - Meslek hayatınız boyunca, durumu sizinkine benzeyen başka bir diplomata rastladınız mı?

        - Arkadaşların hepsi benim gibi.

        - Yabancı meslektaşlarınızı soruyorum.

        - Galiba karşılaşmadım.

        - Yani 1973 yılında size benzeyen tek bir yabancı diplomat mevcut değil!

        - Hocam beni fena sıkıştırdınız.” (s. 116)

         

        Bu tartışmaların ardından masadakiler profesörün davasında haklı olduğunu anlamıştır artık. Bu anlamanın bir sonucudur ki zamanla Nihal Hanım’la dost olurlar; ancak yine de gayet resmî ve az görüşürler.

         

        Bu görüşmeler esnasında Nihal Hanım, “hoca”nın misafirlerinin çok olduğunu gözler. Geleli daha bir ay bile olmadığı halde nasıl olur da bu kadar çok insanla dost olduğuna şaşırır. Ve hocaya bu kadar kısa zamanda bunu nasıl başardığını sorar:

         

        “- Onlar benim hemşerilerim. Biz eskiden tanışırız.

        - Nasıl, siz aslen buralı mısınız?

        - Değilim. Benim arkadaşlarım buradaki Türkler. Yani soydaşlarımız. Bu itibarla çabuk kaynaştık.

        - Evet ama bizim de soydaşlarımız değil mi?

        - Tabi. Yalnız onların varlığından sizlerin haberiniz yok. Biz ise hep bunları düşünür ve hiç unutmayız. Onun için de, daha buraya gelmeden ben onları isim isim biliyordum, onlar da beni.

        - Büyükelçiden daha fazla sizi seviyorlarmış.

        - Olabilir. Ancak bu sevgi şahsıma değil, taşıdığım fikirleredir. Daha doğrusu sahip bulunduğum ülküye.” (s. 121)

         

        Bu sohbetten sonra Nihal Hanım da buradaki Türklerle tanışmak için heveslenir. Bir gün profesörden kendisini onlarla tanıştırmasını rica eder. Profesör, bunu memnuniyetle kabul eder. Ertesi gün bir delikanlı onları evlerinden alır. Bir Türk evine misafir olurlar. Nihal Hanım ve profesör, Türklere has bir misafirperverlikle karşılanırlar. Bir yandan çaylar içilir bir yandan da evde toplanan gençler büyük bir hasretle Türkiye özlemlerini dile getirirler ve profesöre Türkiye’de olup bitenlerle ilgili çeşitli sorular sorarlar. Profesör hepsine ilgi ve şefkatle cevap verir. Türkiye’den ellerine geçen yayınların yeterli olup olmadığını ve diğer ihtiyaçlarını sorar. Profesör bir ara konuyu değiştirir ve gençlere büyükelçi ile ilgili bazı sorular yöneltir. Gençlerin verdiği cevap son derece dikkat çekicidir:

         

         “- Yeni büyükelçiden Türk cemaati memnun mu?

        - Bu suale pek cevap vermek istemediler. Galiba benden çekiniyorlardı. Biraz durakladıktan sonra ev sahibi konuştu:

        - Sefir Beyi Şili veya İzlanda’ya tayin etselermiş, herhalde daha faydalı olurdu. Çok nazik adam. Bizim cemaat başkanı hoş geldine gitmişti. Sefir hazretleri onunla Fransızca konuşmaya kalkmış… Cumhuriyet Bayramı’nda davetiye gönderiyor, İngilizce… Allah’ın gafil kulu. Sen koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ediyorsun. Bunca Türk’ün gözünde tek ümit ışığısınız. Bizler iki satır Türkçe yazı okuyabilmek için nelere katlanıyoruz. Adam, Türk cemaatine yolladığı davetiyeleri bile İngilizce yazıyor. Bari bir tarafına da Türkçesini koy… İngiliz’in anamızı ağlattığı yetmiyor mu? Sen sömürge elçisi misin?” (s. 125)

        Saatler ilerledikçe sohbetin yerini serhat türküleri, efe türküleri, Rumeli, Azeri ve Kars havaları alır. Ardından Kırgız, Kazak ve Özbek Türklerine ait hareketli ve güzel müzikler dinlerler. Gençlerle profesörün yıllardır tanışıyorlarmışçasına sıkı dostlukları Nihal Hanım’ı çok etkiler. Kendini ‘yepyeni bir dünya’da hisseder ve hiç bitmemesini diler.

        Necmettin Hacıeminoğlu’nun hikâyelerinde dış Türklere yönelen bu dikkat aslında en nihayet Turancılık ideolojisine bağlanır. Başka bir ifadeyle onda dış Türkler sorunu, Turancılık düşüncesinden ayrı değil; tam aksine onunla ilişkili bir biçimde karşımıza çıkar.

        Bilindiği gibi 1900'lü yıllarda Osmanlı Devleti'nde İttihat ve Terakki faaliyetleri içinde Turancılık fikrini ortaya atan Ziya Gökalp'tir:

        “Karışık unsurlardan mürekkep olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılarak, yerine milliyetçilik esaslarına dayanan yeni bir devlet kurulacağını çok önceden sezmiş ve genç devletin sosyal felsefesini, geniş ve derin kültürü ile o hazırlamıştır. Başta Mustafa Kemal olmak üzere, II. Meşrutiyet, İstiklal Savaşı ve Cumhuriyet devri Türkiye’sinin politik, sosyal ve kültürel hayatında rol oynayan Türk aydınlarından çoğunun düşüncelerine istikamet veren en büyük fikir adamı odur”.[9]

        Bununla birlikte Genç Kalemler dergisinde yayımladığı Turan manzumesinde:

        “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan

        Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir:Turan”

         

        mısraları ile en veciz ifadesini bulan Turancılık fikri, 1960 ve 1980’li yıllarda giderek politik bir düşünce halini almıştır.

         

        Gökalp’in “Türk Dünyası Birliği” fikrini Necmettin Hacıeminoğlu da benimsemiştir.[10] Bunu, fikrî metinlerinde olduğu gibi hikâyelerinde de açıkça görüyoruz. Hacıeminoğlu, “Yeni Bir Dünya” adlı hikâyesinde dünya Türklüğünü ele alan bu düşünce sistemini en güzel biçimde tarif etmiştir:

         

        “…Kaderin cilvesiyle sınırlarımızın dışında kalıp yabancı bayraklar altında esir yaşayan soydaşlarımızla yakından ilgilenmek. Onların dillerini, kültürlerini, ana vatanla irtibatlarını muhafaza etmelerini sağlamaya çalışmak. Türklük şuurlarını sıcak ve uyanık tutmak. Yaşadıkları toprağın sahibi ve efendisi olmaları için tedbirler almak, çareler aramak. En azından varlıklarını ve çektikleri çileyi önce Türk milletine sonra da bütün dünyaya duyurmak. Yamyam kabilelerinin bağımsız devletler kurabildiği yirminci asırda, üç kıtaya dağılmış seksen milyon Türk’ün kendi vatanlarında esir edildiklerini medeni âleme haykırmak. İnsanlığın bu yüz karasını, hürriyet, demokrasi ve hukuk şampiyonlarının alnına vurmak.” (s. 121)

         

               Hacıeminoğlu’nun yıllar önce gerek düşünce yazılarında gerekse hikâyelerinde tespit ve teşhis ettiği konunun ne denli isabetli olduğu bugün de açıkça görülmektedir. Yine onun deyimiyle; “hürriyet, demokrasi ve hukuk şampiyonu” olan emperyalist ülkeler, hâlen aynı ezici ve sömürgeci politikalarını sürdürmektedirler. Nitekim Türk toplulukları için yukarıda sırasıyla saydığı maddelere duyulan ihtiyaç, günümüzde de sıcaklığını hiç kaybetmemiştir.

         

        İncelediğimiz son iki hikâyenin -“Sefir Bey” ve “Yeni Bir Dünya”- temaları ve kurguları aynıdır. Özetle “Sefir Bey” hikâyesinde Arap ülkelerinden birine atanan bir sefirin, müsteşarın ve eşlerinin, yabancı kültür özentisi içinde olmaları, kendi millî kültürlerini pekiyi tanımamalarını ve soydaşlarımıza karşı bilinçsiz bir tutum içinde olmaları anlatılmaktadır.

         

*

 

               Netice itibariyle Necmettin Hacıeminoğlu, hikâyelerinde sadece içinde yaşadığı toplumun sorunlarına eğilmemiş, bununla birlikte dil ve kültür bağıyla bağlı olduğu, dış Türkler konusunu da sıklıkla işlemiştir. İlave etmek gerekir ki, Hacıeminoğlu dış Türkler konusunu ele alırken bu konuyla sadece şahsî/hissî boyutuyla ilgilenmiş değil; devletçe ihmal edilmiş, hayatî bir mesele ve aynı zamanda Türk dış siyasetinin artık ihmal kabul etmez bir unsuru olarak ele almıştır. Ancak şunu da -üzülerek kaydetmek lazımdır ki- onun düşüncelerine göre, Türk dış politikası özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra bütünüyle içe dönmüş, kendi soydaşlarını ihmal etmiştir. Hikâyeleri, dergi ve gazetelerde yazmış olduğu makaleleri bunu açıkça göstermektedir.

         

        16. vefat yıl dönümü münasebetiyle Hoca’mızın hatırasını saygı ve minnetle yad ediyoruz. Mekânı cennet olsun.

         


        


        

        [1]  Necmettin Hacıeminoğlu, Yeni Bir Dünya, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul, 2004, 169 s.


        

        [2] Daha geniş bilgi için bkz: İbrahim Kafesoğlu, “İslam Ansiklopedisi”, Türkler maddesi, MEB, Eskişehir,2002, c.12/2, s.142-146


        

        [3] Bkz. Şükrü Hanioğlu, “Türkçülük”, Tanzimat’tan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, İstanbul, c. 5, s. 1394-1399.


        

        [4] Ercan Karakoç,  “Atatürk’ün Dış Türkler Politikası”, IQ Kültür - Sanat Yayıncılık, 2002, İstanbul.


        

        [5] Abdülkadir İnan, “Atatürk ve Dış Türkler”, “Türk Kültürü”, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Kasım 1963, Ankara, c.2, S: 13, s.114


        

        [6] İzzettin Kerkük , “ Kardaşlık ” , Kerkük Vakfı Yayınları-yıl 2, sayı 5, İstanbul, Temmuz 1998.


        

        [7] www.kerkukvakfi.com/haberana.asp?id=3327 , “Haberler”, 7.14.2009.


        

        [8] Bu profesör aslında dış dünya gerçekliğinde Necmettin Hacıeminoğlu’ndan başkası değildir. Çünkü Necmettin Hacıeminoğlu’nun 1972 yılında görevli olarak Bağdat’a gittiğini ve burada ülküsü çerçevesinde etkin bir şekilde çalıştığını biliyoruz. Bu gerçeklikten hareketle diyebiliriz ki bu hikâye, bu sıralardaki görevi esnasında edindiği izlenimlerden meydana gelmiştir.


        

        [9] Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları”, (Haz., Mehmet Kaplan), Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1990, İstanbul.


        

        [10] Bu konu hakkında bkz. Necmettin Hacıeminoğlu, “Ziya Gökalp’te Turan Fikri”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, Cilt: 23, 1977, s. 215-227.


Türk Yurdu Nisan 2012
Türk Yurdu Nisan 2012
Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele