Milliyetçilik Türleri

Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

                Türk Yurdu dergisinin Şubat 2012 sayısında Milliyetçilik Teorileri başlıklı makalenin altında, sosyal bilimlerde ulus ve milliyetçilik olgularının kavramsallaştırılmasına yönelik farklı yaklaşımları mukayeseli bir biçimde ele almıştık. Bu bağlamda, milliyetçilikleri genel olarak Batı tarzı/Doğu tarzı veya bir başka deyişle anayasal ve etnik milliyetçilikler olarak ikiye ayıran yaklaşımlardan bahsetmiştik. Buna göre milliyetçi idealler ve hareketler, bireylerin ortak bir amaç doğrultusunda birleşmesi ve anayasal vatandaşlık suretiyle bir ulusu oluşturmasına ya da aynı etnik gruba mensup bireylerin o etnik grubu ortak kimliklerinden yola çıkarak bir topraksal bütünlük (vatan, ülke…) üzerinde egemen kılmasına yönelik olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı.[1]1 Dolayısıyla, milliyetçilik türleri denildiği zaman sosyal bilimlerde en temel iki kategorizasyon, etnisite/vatandaşlık bağlamlarında yer almaktadır.

         

                Bununla birlikte, milliyetçi hareketlerin tarihsel ve coğrafi dağılımına baktığımızda da karşımıza ilginç bir tablo çıkmaktadır. Milliyetçiliğin miladı olarak kabul edilen 1789 Fransız Devrimi’ni (ve hatta daha öncesinde Kuzey ve Güney Amerika’daki Avrupa kökenli kolonilerin bağımsızlık hareketlerini) takiben insanlık tarihinin son iki asrı, farklı bölgelerde farklı milliyetçi hareketlerin ortaya çıkışına sahne olmuştur. Bu durum, söz konusu milliyetçi hareketlerin ortaya çıktıkları bölgelerdeki siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel şartların farklılığından kaynaklanmaktadır. Buna göre, milliyetçiliğin farklı dönemsel ve coğrafi türlerini kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür. 18. yüzyılda milliyetçiliğin birinci dalgasını Kuzey ve Güney Amerika’daki koloni karşıtı milliyetçilikler teşkil etmiştir. 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyılda ise özellikle Batı Avrupa’da modern ulus devlet anlayışına uygun liberal milliyetçiliklerin hâkim olduğunu görmekteyiz. 19. yüzyıl ve 1. Dünya Savaşı arası dönemde ise Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları gibi emperyal yapıların içinde mevcut olan farklı etnik grupların bu yapılardan kopma ve kendi ulus devletlerini inşa etmeye yönelik etnik milliyetçilikleri hâkim olmuş ve bunun sonucunda Avrupa ve Ortadoğu’da yeni ulus devletler ortaya çıkmıştır. İki Dünya Savaşı arası dönem ise Almanya ve İtalya’nın başını çektiği faşist milliyetçiliklerin yükseliş ve çöküşüne sahne olmuştur. Bununla birlikte yirminci yüzyılın ilk yarısı, aynı zamanda Asya ve Afrika’daki sömürge yönetimlerinin yerli halkların kolonicilik karşıtı ve anti-emperyalist milliyetçi hareketleri ile sona erdiği ve bu coğrafyalarda yeni bağımsız ulus devletlerin kurulduğu bir dönem olarak da öne çıkmaktadır. Yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren de Doğu Blok’unun yıkılması ve yükselişte olan küreselleşme olgusunun da etkisiyle etnik-kültürel kimliklerin gerek toplumsal gerekse siyasi bazlardaki önemi yeniden gündeme gelmiş[2]2 ve özellikle Avrasya coğrafyasında mevcut ulus devletler bünyesinde yer alan küçük ölçekli etnik grupların ayrılıkçı taleplerinden ileri gelen yeni etnik veya bir başka deyişle, mikro-milliyetçilikler çağı başlamış; bu durum da akademik çevrelerde ulus devletin vatandaşlarını kapsayıcılığı, temsili ve birleştiriciliği açılarından en modern ve uzun ömürlü idari sistem olup olmadığının sorgulanmasına yol açmıştır. Buna ilaveten, Avrupa Birliği gibi uluslar üstü bir örgütlenmenin bünyesinde bile, Belçika örneğinde görüldüğü üzere, ayrılıkçı hareketlerin yükselişte olması da ulus devlete yönelik bu sorgulamaları daha da derinleştirmekte ve milliyetçi hareketlerin etnik özünü ön plana koymaktadır.

         

                Tüm milliyetçi hareketler, belli bir ortak kimlik ve amaç doğrultusunda birleşmiş olan bir sosyal grubun belli bir topraksal alan üzerindeki birliğini ve egemenliğini sağlamayı hedefler. Bu süreç iki farklı şekilde gelişebilir. Birinci olarak, belli bir emperyal yapının (imparatorluk veya koloni) bünyesinde mevcut farklı etnik grupların idari yapıdan ayrılma ve kendi ulusal birliklerini kurma talepleri doğabilir ve nitekim tarih boyunca var olmuş milliyetçi hareketlerin önemli bir bölümü bu şekilde gelişmiştir. İkinci olarak da hali hazırda ulusal birliğini sağlamış olan bir ulus devletin bünyesindeki hâkim etnik grubun (etnik elit veya etnik çekirdek), devletin sınırlarını aşan komşu bölgelerdeki soydaşlarını da kapsayacak bir büyük ulusal birlik hedefini gütmesi söz konusudur. Bunun tam tersi biçimde, mevcut ulus devletin bünyesindeki farklı etnik grupların da etnik çekirdeğin kültürel ve siyasi normlarının hâkim olduğu merkezi otoriteye meydan okuması ve ayrılıkçı bir milliyetçi siyaset gütmesi de muhtemel olup bu durum, özellikle günümüzde ülkemiz de dâhil olmak üzere pek çok ülkede yaşanmakta olan sorunlara yol açmaktadır. Veyahut da günümüz Avrupa’sında önemli bir sorun haline geldiği üzere, ulus devlette hâkim etnik çekirdeğin mensuplarının, ülkede yaşayan diğer etnik grupların veya göçmenlerin kamusal alandaki mevcudiyetinden rahatsız olarak kendi etnik kimliklerine daha sıkı sarılması ve diğer kimlik gruplarına yönelik ırkçı veya yabancı düşmanı milliyetçilikler beslemesi de mümkündür.

         

                Milliyetçiliğin bu tip ve diğer varyasyonlarını ele alırken, vücut buldukları tarihsel dönemlere ve coğrafyalarına dikkat etmek, bir başka deyişle sosyal bilimlerin en önemli düsturu olan “olay ve olguları yaşandıkları dönemlerin sosyal ve siyasi koşulları dâhilinde değerlendirmek” gerekmektedir. Bu doğrultuda, tarih boyunca ortaya çıkmış farklı milliyetçilik türlerini, gözlendikleri dönem ve coğrafyanın koşulları dâhilinde örneklendirerek şu şekilde sınıflandırmak mümkündür:

         

         

        Koloni Karşıtı Milliyetçilikler

         

         

                Ünlü sosyal bilimci Benedict Anderson’un belirttiği üzere, milliyetçilik ve beraberinde bağımsız ulus devletler kurmaya yönelik hareketler ilk defa 18. yüzyıl sonlarında Orta ve Güney Amerika’daki İspanyol kolonilerinde ortaya çıkmıştır.[3]3. Bu kolonilerde yaşayan ve siyasi ve ekonomik hayatı İspanya Krallığı adına kontrol eden İspanyol kökenli Creole adı verilen bu toplumsal seçkinlerin süreç içinde sömürgeci merkezi yönetime meydan okumaları ve bölgedeki yerli halkları da seferber ederek, merkezi yönetimden bağımsız idari birimler dâhilinde örgütlenme ve kendi kaderlerini tayin etmeye yönelik mücadeleleri, koloni karşıtı milliyetçiliğin ilk örneklerini teşkil etmiştir. Söz konusu toplumsal seçkinlerin İspanyol kökenli ve bu bölgelerde İspanyolcanın hâkim dil olması bile, ulusun etnik ve kültürel özüne aykırı biçimde, İspanya Krallığının Latin Amerika’daki sömürge düzenini devam ettirebilmesini sağlayamamış ve ortak kader ve gelecek unsurunun ulusal birlikteki önemi öne çıkarak bu bölgede birbiri ardına ulus devletlerin kurulmasını sağlamıştır. Bunun yanı sıra, Batı Avrupa milliyetçilikleri örneklerinde gördüğümüz üzere, Latin Amerika’daki bu hareketlerde de burjuvazinin milliyetçiliğin itici gücü olduğunu görmekteyiz, zira bahsi geçen Creole sınıfı bu bölgelerdeki burjuvaziyi teşkil etmekteydi. Tüm bunlara ilaveten, Latin Amerika bağımsızlık hareketlerinin efsanevi önderi Simon Bolivar daha da ileri giderek tüm Latin Amerika’yı kapsayacak bir Latin Birliği idealini ortaya atarak bu bölgedeki koloni karşıtı milliyetçi hareketlere birleştirici bir nitelik de kazandırmaya çalışmıştır.

         

         

                Latin Amerika’daki koloni karşıtı milliyetçiliklerle eş zamanlı gelişen, ancak onlara nazaran daha erken bir tarihte başarıya ulaşan aynı tipteki bir başka hareket de Amerikan milliyetçiliği olmuştur. Kuzey Amerika’daki İngiliz kolonilerinin önde gelen siyasi ve ekonomik seçkinlerince İngiliz Krallığına yönelik yürütülen ayrılıkçı hareketlerin temelinde, merkezi otoritenin bölgenin doğal ve beşeri kaynaklarını sömürmesi ve koloni halklarının sırtına mali yükler bindirmesi ve bu duruma koloni seçkinlerinin (Latin Amerika örneklerinde olduğu gibi) anavatanla (İngiliz Krallığı) idari bağlarını kopararak yeni ve bağımsız ulusal birimler kurmak şeklindeki tepkisi yatmaktadır. Amerikan kolonilerinin erken dönemlerinde ağırlıklı olarak İngiliz kökenli göçmenlerin yer alması bu kolonilerde, sonraki yüzyıllarda da Birleşik Amerika’da gözleneceği üzere, Beyaz Anglo-Sakson Protestan unsurunun hâkim etnik ve kültürel çekirdek olmasına yol açarken, yine de bu durum ulusal birliğin sağlanmasında ortak kader ve gelecek idealinin ortak etnik kimliklere baskın gelmesinin bir başka örneği olarak yerini almıştır. Bağımsızlığını kazanan kolonilerin aynı coğrafyadaki ortak kader ve geleceğinin güçlü bir merkezi otoriteyle sağlanabileceği düşüncesinden hareketle birleşmeleri sonucunda Amerika Birleşik Devletleri kurulmuştur[4]4.

         

         

         

                Amerika kıtasındaki bu milliyetçi hareketler, koloni karşıtı veya anti-emperyalist olarak adlandırılan milliyetçilik türlerinin ilk dalgasını oluşturmuştur. Bu ilk dalgadaki ortak özellik, belirttiğimiz üzere egemen emperyal yapının etnik çekirdeğine mensup ancak farklı bir coğrafyada yaşayan grupların anavatan olarak adlandırabileceğimiz merkezi otoriteye yönelik yürüttüğü bir bağımsızlık mücadelesidir. Bir başka deyişle, Avrupa emperyalizmine gene Avrupa kökenlilerin göstermiş olduğu bir tepkidir. Koloni karşıtı milliyetçiliklerin ikinci dalgası ise 19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıl ortalarına kadar olan bir süreci kapsamakta olup bu sefer Asya ve Afrika’daki Avrupa sömürgelerine ve manda yönetimlerine tabi olarak yaşayan yerli halkların sömürge yönetimlerine başkaldırarak ulusal bağımsızlıklarını talep etmeleri biçiminde kendisini göstermiştir. İlk dalgadan farklı olarak bu sefer Avrupa medeniyetine dâhil olmayan ve farklı etnik grupların, Avrupalı sömürgecilere karşı tam bağımsızlık mücadelesi söz konusudur. Bu açıdan, tam anlamıyla anti-emperyalist olarak adlandırabileceğimiz bu milliyetçi hareketler, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ‘Eski Dünya’nın siyasi haritasının değişmesine ve pek çok yeni ulus devletin kurulmasına yol açmıştır. Yine de bu ülkelerin çoğunda, halen eski sömürgeci patron devletlerin temsilcileri konumundaki ekonomik seçkinlerin varlığı ve buna istinaden muhafaza edilen ekonomik ve ticari ilişkiler ağlarının var olması, tam bağımsızlık bağlamında hala tam bir başarının sağlanamamış olduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra, Güney Afrika Cumhuriyeti örneğinde olduğu gibi, koloni karşıtı bir milliyetçi hareketle İngiliz Krallığından bağımsızlığını elde eden beyaz ırk mensubu (çoğunlukla İngiliz ve Hollanda kökenli) etnik seçkin grubunun ülkedeki zenci çoğunluğu uzun yıllar apartheid (ırksal ayrımcılık) politikası dâhilinde bastırmış olması ve zenci çoğunluğun Nelson Mandela gibi liderlerin önderliğinde yürüttüğü eşit haklar mücadelesinin başarıya ulaşması da iki farklı koloni karşıtı milliyetçiliğin birbirini takip ettiği bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.

         

         

         

        Birleşmeci Milliyetçilikler

         

         

                Birleşmeci milliyetçilikler (unification nationalism), henüz milli birliğini sağlayamamış olan bir etnik grubun, belli bir coğrafyaya dağılmış olan grup mensuplarını bir idari ve topraksal düzlemde birleştirerek söz konusu etnik grubun çekirdeğini oluşturduğu bir ulus devlet kurmaya yönelmesi biçiminde kendisini gösterir. Bu durumda, söz konusu etnik veya kültürel kimliğe mensup farklı yerel grupların bu kimlik etrafında örgütlenmesi ve bu grupların tabi olduğu emperyal yapı veya yapılardan bağımsızlığın kazanılmasının ardından tüm yerel grupların bir topraksal bütünlük dâhilinde birleşerek yeni bir ulus devlet kurması esastır.[5]5. Bu tip birleşmeci milliyetçilik hareketlerinin en bilinen örnekleri, 19. yüzyıldaki Alman ve İtalyan ulusal birlik hareketleridir. Roma İmparatorluğu’nun dağılmasının ardından yüzyıllarca şehir devletleri biçiminde varlığını sürdüren, İtalyanca konuşan coğrafyadaki pek çok küçük idari birimin vatandaşları, İtalyan devletçiklerini siyasi kontrolü altında tutan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na karşı Piyemonte Kontu Cavour’un önderliğinde birleşerek ayaklanmış ve Fransa’nın da desteği sayesinde bağımsızlıklarını kazanan bu İtalyan devletçiklerinin birleşmesiyle nihayet 1871’de birleşik İtalya devleti kurulmuştur.[6]6. Benzer biçimde, pek çok Alman şehir devletinin birbirinden ayrı biçimde Avusturya-Macaristan ve Fransa’nın siyasi etki alanı altında bulunması durumu, söz konusu idari birimleri birleştirerek bir Alman devleti kurmayı hedefleyen Prusya Şansölyesi Otto von Bismarck’ın akılcı siyaseti sayesinde ortadan kaldırılmış ve Bismarck’ın önce Avusturya-Macaristan’ı sonra Fransa’yı yenilgiye uğratmasının ardından 1871’de Alman Birliği sağlanmıştır.[7]7. İki birleşmeci milliyetçilik hareketinde de başı çeken birer önder devletçik olması (Piyemonte ve Prusya) da bu tip milliyetçiliklerde rastlanan bir başka ortak özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

         

         

         

        Irkçı Milliyetçilikler

         

         

                Irkçı milliyetçilik, belli bir idari yapının (ülke, imparatorluk vs.) şemsiyesi altında yaşamakta olan farklı etnik-ırksal gruplar arasında veya hâkim etnik çekirdeklerinin farklı etnik-ırksal gruplarca teşkil edildiği farklı idari yapılar arasında olmak üzere iki farklı biçimde kendisini gösterir. Birinci durumda, bir etnik kimliğin ırksal söylemlerle beslenerek o kimliği bir üst seviyeye taşıması ve bunun sonucunda diğer ırklara mensup olan grupların idari yapı dâhilinde ayrımcılığa uğraması ve bu duruma tepki olarak onların da etnik-ırksal bir bazda örgütlenmesi ve mücadele vermesi söz konusudur. Bu tip ırkçı milliyetçiliğe en iyi örneklerden biri Amerika Birleşik Devletleri tarihine uzun yıllar damgasını vurmuş olan ve halen ülkenin belirli bölgelerinde önemini ve toplumsal desteğini muhafaza eden bazı ırkçı gruplar ve söylemleridir. Ku Klux Klan ve benzeri ırkçı örgütlerin, ari ırk mensubu beyazları bir millet sayan ve zenciler, Yahudiler, Çinliler vs. gibi diğer etnik grupların aksine ari beyazların ülkenin gerçek sahipleri olduklarına yönelik söylemleri, bu tip ırkçı milliyetçiliklerin özünü ortaya koymaktadır. Bu tip örgütler, 20. yüzyıl başındaki toplumsal desteklerini yitirmiş olsalar da halen özellikle ABD’nin güney eyaletlerinde taraftar bulmaktadır.[8]8.

         

         

         

                Irkçı milliyetçiliklerin vücut bulduğu ikinci tip durumlara, yani ülkeler arası ilişkilerde rol oynayan milliyetçiliğe entegre edilmiş ırkçı unsura en iyi örneklerden birisi, İkinci Dünya Savaşı öncesi ve süresince Almanya’da hakim olan Nazi milliyetçiliğidir. Nazi öğretisinin temelinde yatan ari ırkın kapsamına girmeyen diğer ırklar ve bu ırklara mensup milletler, önde gelen Nazi ideologları ve Hitler tarafından aşağı ırklar olarak görülürken, Nazilerin ağırlıklı Slav ırkına mensup halkların yaşadığı komşu Avrupa ülkelerine yönelik işgalleri ve de Almanya içinde özellikle Yahudi, Slav ve çingene kökenli vatandaşlara yönelik Irk Yasaları gibi uygulamaların temelinde de bu ırkçı milliyetçilik anlayışı yatmaktaydı.[9]9. Batı Avrupa’daki ülkelere yönelik işgallerinde de Naziler, işgal edilen ülkelerin yerli halklarına yönelik, onların Almanlarla aynı ırk grubuna, yani ari ırka mensup olduklarını vurgulayan bir propaganda uygulamak suretiyle bu işgallere yönelik yerel tepki ve ayaklanmaları önlemeye çalışmışlardır. Ancak, ortak ırk söylemi, Almanya’ya karşı savaşa giren İngiltere, Fransa ve ABD gibi etnik çekirdeklerinin ari ırk mensuplarından oluştuğu ülkelerde taraftarlar bulmasına rağmen başarılı olamamıştır. Sosyal bilimci Eric J. Hobsbawm bu durumu açıklarken, iki dünya savaşı arası dönemde Almanya, İtalya ve İspanya gibi ülkelerde yükselen ırkçı ve faşist milliyetçilikler karşısında hem Batı hem Doğu dünyasında bir anti-faşist milliyetçi anlayış oluştuğu ve bu hareketin Asya ve Afrika’daki pek çok bağımsızlık hareketini etkilediğini öne sürmüştür.[10]

         

         

         

         

        Yayılmacı Milliyetçilikler

         

         

         

                Yayılmacı milliyetçilik, birleşmeci milliyetçiliğe çok benzeyen, ancak bir noktada ondan ayrılan bir milliyetçilik türüdür. Birleşmeci milliyetçilikler belli bir coğrafyaya yayılmış ve ortak etnik-kültürel özellikler taşıyan grupların birleşerek bir ulus devlet kurmasına yönelikken, yayılmacı milliyetçilikler mevcut bir ulus devletin, o devletin sınırları dışında ve çoğunlukla komşu bölgelerde yaşayan ve aynı etnik-kültürel özellikleri taşıyan grupları da kendi yapısına dâhil etmesine yöneliktir. Bu tarz milliyetçilikler genelde Pan-milliyetçilikler olarak adlandırılır.[11]. Bu tip milliyetçiliğe en iyi örneklerden birisi gene Nazi Almanya’sı döneminden verilebilir. 1871’de Alman ulusal birliğinin sağlanmasına rağmen halen Almanya’ya komşu Polonya, Çekoslovakya ve Fransa gibi ülkelerin sınır bölgelerinde yaşayan etnik Almanların varlığı, 1933’de iktidara gelen Nazilerin büyük Alman birliği idealine ters düşen bir durum arz etmekteydi. Bu doğrultuda komşu ülkeleri işgal etmek ve bu bölgelerde yaşayan Alman soydaşları da kapsayacak bir yaşam alanı (Lebensraum), bir başka deyişle Büyük Almanya’yı yaratmak Nazilerin en önde gelen amacı olmuştur. Buna benzer biçimde Büyük Sırbistan, Rumların Megalo İdea’sı, Büyük Ermenistan gibi idealler de yayılmacı milliyetçiliğe verilebilecek diğer örneklerdendir.

         

         

         

        Zenofobik Milliyetçilikler

         

                Zenofobik (yabancı düşmanı) milliyetçilikler, dünyanın pek çok ülkesinde rastlanabilen ve genelde bir ülkeye yabancı ülkelerden göç yoluyla gelip yerleşmiş belli bir nüfusun varlığına o ülkenin yerli etnik çekirdeğinin mensuplarınca beslenebilen bir milliyetçilik türüdür. Söz konusu milliyetçiliklerde, göçle gelen grubun etnisite, ırk ve din gibi açılardan yerli gruplardan farklı olması, bu kimlik farklılıklarından beslenen bir yabancı düşmanı milliyetçiliğin gelişmesini kolaylaştırıcı olmaktadır. Yabancı düşmanlığı, özellikle Batı Avrupa’nın Fransa, İngiltere, Almanya, Hollanda gibi gelişmiş ülkelerinde özellikle çeyrek asırlık süreçte ön plana çıkan bir toplumsal ve siyasi sorun olarak güncelliğini korumaktadır. Örneğin, Fransa’da yaşayan ve eski Fransız sömürgelerinden göç etmiş yerleşik Araplar başta olmak üzere ülkedeki yabancı kökenlilere yönelik radikal milliyetçi programıyla son yıllarda güç ve taraftar kazanımını arttıran Jean-Marie Le Pen liderliğindeki Ulusal Cephe hareketi bu tip milliyetçiliklerin en güncel örneklerinden birini oluşturmaktadır[12]12. Zenofobik milliyetçilikler doğal olarak içlerinde ırkçı bir öz de barındırırlar. Ancak, pek çok Avrupa ülkesinde, Fransa örneğinde olduğu gibi, ırkçılığı yasaklayan yasal düzenlemelerin olması, bu tip hareketlerin kendilerini tanımlamalarında farklı söylemler kullanmak suretiyle söz konusu yasal çerçeve dâhilinde kendi ideallerini ve faaliyetlerini meşrulaştırabilmelerini engelleyememektedir. Söz konusu söylemler genelde göçmenlerin, ucuz iş gücü oluşturmaları itibariyle, yerlilerin istihdamını engelledikleri ve de göçmenler arasında suç oranının çok yüksek olması gibi aslında hakikate dayanan durumlardan oluşmakta ve bu sayede özellikle alt sınıf mensubu yerlilerden büyük oranda destek sağlamaktadır.

         

         

         

        Diaspora Milliyetçilikleri

         

                Diaspora milliyetçiliği, kendi anavatanı veya ulus devleti sınırları dışında başka ülkelerde yaşayan etnik-kültürel gruplarda gözlenebilen bir milliyetçilik türüdür. Sosyal bilimci Ernest Gellner’in kavramsallaştırdığı bu milliyetçilik türü sadece etnik değil, sosyo-ekonomik bir öz de içerir. Gellner’ın Yahudi diasporası örneğinden yola çıkarak belirttiği üzere, bazı etnik-kültürel gruplar göç suretiyle yerleşmiş oldukları ülkelerde belirli sosyo-ekonomik pozisyonları veya belli ekonomik sektörleri işgal ederler. Bir başka deyişle, bu ülkelerdeki burjuvazinin önemli bir parçası olurlar. Ve kurdukları sosyal ilişkilerde Gellner’in “çifte standart” (double standart) olarak adlandırdığı bir etken rol oynar. Bu çifte standart, söz konusu azınlıkların kendi etnik gruplarının bireylerine yönelik olan ve grup dışı, bir başka deyişle geniş toplum mensubu bireylere yönelik olan tavır ve davranışlardan oluşmaktadır. Bunun yanı sıra içlerinde yaşadıkları ülkenin anayasal ilkelerine bağlı ve sadık kalırken, bir yandan da anavatanlarına yönelik bir sadakati ve kendi soydaşları olarak gördükleri diğer bireylere yönelik bir dayanışmacı ruhu da korurlar. Çifte sadakat olarak da adlandırılabilecek bu durum, anayasal ve etnik olmak üzere iki farklı milliyetçilik türünün bir arada muhafaza edilmesini sağlar. Gellner, bu tip diaspora milliyetçiliklerine örnek olarak dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Yahudileri, Ermenileri, Rumları; çeşitli Güneydoğu Asya ülkelerinde yaşayan Çinlileri ve Hindistan’da yaşayan İran kökenli Parsileri göstermiştir.[13]13.

         

         

         

        Yeni Etnik Milliyetçilikler

         

         

                20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, özellikle Doğu Blok’unun yıkılmasını takiben yükselişte olan bir başka milliyetçilik türü de eski etnik milliyetçiliklerin yeni coğrafyalarda canlanması olarak tanımlanabilecek yeni milliyetçi ve çoğunlukla ayrılıkçı hareketlerde gözlenmektedir. Bu hareketlerin varlığı, ulus devletin kapsayıcılığının sorgulanmasına yol açarken bir yandan da etnisitenin hala sosyolojik bir fenomen olarak önemini koruduğunun da göstergesi olmaktadır. Söz konusu hareketler, hareketi oluşturan etnik grubun nüfusunun görece küçüklüğü durumunda mikro-milliyetçilikler olarak da adlandırılmaktadır. Kafkasya’daki Çeçenlerin Rusya’ya karşı yürüttükleri bağımsızlık mücadelesi ve Gürcistan’daki Abazlar, bu mikro-milliyetçiliklere verilebilecek örneklerdendir. Bunun yanı sıra Afrika’daki karşılıklı soykırımlar düzeyine ulaşmış ve Orta Afrika siyasi haritasının değişmesine yol açmış olan Hutu-Tutsi çatışması da yeni etnik milliyetçiliklerin oldukça marjinal bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira Hutu ve Tutsi etnisiteleri ırksal veya kültürel öğelere değil, Orta Afrika’daki Fransız sömürge döneminde Fransız sömürge yetkililerinin boy, güzellik, ten rengi gibi fiziksel özelliklere dayanarak bölge halkını Hutu/Tutsi olarak iki ayrı sınıflandırmaya tabi tutmuş olmalarına dayanmaktadır. Yeni etnik milliyetçiliklerin bir başka ilginç örneği de Belçika’da karşımıza çıkmaktadır. Ülkenin kuzey bölgelerinde yoğun yaşayan ve Hollanda dili konuşan Flamanlar arasında, güney bölgelerinde yoğun yaşayan ve Fransızca konuşan Walonlar’dan ayrılarak bağımsız bir devlet kurmak fikrinin yayılması, Avrupa Birliği gibi uluslar üstü bir yapının sınırları içinde bile etnik milliyetçiliğin varoluşunun bir başka dikkat çekici göstergesi olmaktadır.

         

         

         

        Sonuç

         

         

         

                Milliyetçilik, insanlık tarihinin özellikle son iki asırlık sürecine damgasını vurmuş bir olgu olmuştur. Ulus devletin ve milliyetçiliğin küreselleşme karşısında eski önemini ve hâkimiyetini yitirmeye başladığı şeklindeki söylemlerin temelinde toplumların küreselleşme aracılığıyla birbirlerine daha yakınlaştığı ve çeşitli ilişkiler ağının milli düzlemleri aşıp küresel ve sınırları aşan bir boyuta ulaştığı söyleminin yanı sıra küreselleşmeyle eş zamanlı bir başka olgu, söz konusu söylemle ters düşen bir gerçekliği gözler önüne sermektedir. Bu gerçeklik de milliyetçiliğin küreselleşme çağında önemini kaybetmediği, toplumların birbirine yakınlaşırken aynı zamanda kültürel farklılıklarının daha da farkına vardığı ve etnik ve ulusal kimliklerin halen önemini koruduğudur. Yeni etnik milliyetçiliklerin varlığının yanı sıra, yayılmacı milliyetçi ideallerin ve yabancı düşmanı/ırkçı milliyetçiliklerin de halen pek çok ülkede taraftar bulması, milliyetçiliğin farklı türleri itibariyle halen önemini koruyan bir olgu olduğunu göstermektedir.

         

         

         


        


        

        [1] Melih Çoban, “Milliyetçilik Teorileri”, Türk Yurdu, Mart 2012, sayı.295


        

        [2] Yosef Lapid, “Culture’s Ship: Returns and Departures in International Relations Theory”, Return of Culture and Identity in IR Theory (Eds. Yosef Lapid,Friedrich Kratochwil) içinde, UK: Lynne Rienner Publishers, 1996, s.4


        

        [3] Benedict Anderson, Imagined Communities. London: Verso, 1991, ss.64-65


        

        [4] Oral Sander, Siyasi Tarih I. Ankara: İmge Kitabevi, 1997, ss.114-115


        

        [5] Ernest Gellner, Nations and Nationalism: New Perspectives on the Past. Oxford: Basic Blackwell Publisher, 1983, ss.98-99


        

        [6] Sander, s.161


        

        [7] Sander, s.162


        

        [8] Ku Klux Klan örgütünün yirminci yüzyıl başlarında 4 ila 5 milyon arasında üyesi olduğu tahmin ediliyordu. Ayrıntılı bilgi için bkz. http://en.wikipedia.org/wiki/Ku_Klux_Klan


        

        [9] William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu I. İstanbul: İnkılap Kitabevi, 2002, s.305


        

        [10] Eric J. Hobsbawm, 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik: Program, Mit, Gerçeklik. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995, ss.173-179


        

        [11] Andrew Heywood, Politics. New York: Palgrave, 2002, ss.116-117


        

        [12] ) Deniz Vardar, Aşırı Sağdan Popülist Radikal Sağa: Fransa Örneği. İstanbul: Bağlam Yayınları, 2004, s.135


        

        [13] Gellner, ss.101-105


Türk Yurdu Nisan 2012
Türk Yurdu Nisan 2012
Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele