Yeni Bilim Anlayışı ve Eski Bağlantıları

Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

        Rönesans ile birlikte ‘varlık problemi’ yerini bilginin kaynağı, mahiyeti, değeri ve özelliklerinin ele alındığı ‘bilgi problemine’ bırakmış ve matematik bir dilin kullanıldığı bir bilgi anlayışı ortaya çıkmıştır. Nitekim bilimsel bir problem, felsefi problemler ve dünya görüşü ile etkileşim içindedir. Söz konusu problemlerin ortaya çıkışında sosyo-ekonomik şartlar, imkânlar, ideolojiler, mitoloji, düşünürlerin karakterleri vs. bir faktör olarak incelenebilir. Ancak problemin ortaya çıkışının izahında söz konusu faktörlerin dikkate alınması ya aşırı bir basitleştirme veya tartışmaya yol açacak yorumların yapılmasıyla da sonuçlanabilir.[1] Bununla birlikte “son tarihi çalışmalar Yeni Dünyaya ilişkin Avrupa deneyimine büyük oranda, böyle bir dünyanın neye benzemesi gerektiği üzerine üretilen beklentilerin ve eski metinlere dayanan geleneklerin aracılık etmiş olduğuna işaret ediyor”.[2] Elbette ki bilimi, bütünüyle dönemin şartları ve yapanlarının anlayışlarıyla sınırlandırmak indirgemecilik olacaktır. Ancak bilimsel anlayışı, bütün bunlardan bağımsız ele almak da hem amaç ve sonuçlarını gözden kaçırmak hem de öncesiyle olan bağlantı ve dönemindeki ilişkileri görememek anlamına gelecek, dolayısıyla bir nevi kutsallık atfetmeyi ima edecektir. Dolayısıyla burada yapılmak istenen, yukarıdaki haklı ikazı bertaraf etmeden, basitleştirme ve tartışmaya girmeden, dünyamızı şekillendiren bilim anlayışının sosyal, tarihi ve kültürel yönüne dikkat çekebilmektir.

         

        Yeni bilim anlayışı yeni merkezlerin ve aralarında kurulan iletişim ağı ve ilişkilerin, eski geleneklerle girilen ilişki ve müzakerenin hiç değilse bir yönüyle ürünüdür demek; yeninin nereden ve nasıl oluşturulduğu hususunda ipucu verecektir. Böylece yeni anlayışın sorulan sorular ve seçtiği konularla hududunu belirlemesi, bilimin de olayların gidişine bir müdahale olarak algılanmasıyla sonuçlanmıştır. Yeni anlayış kendi soru ve cevaplarının çerçevesini çizerken aynı zamanda onu kiliseden bağımsız hale getirmeye de çalışmıştır. Bilim ve teknoloji birlikteliği, yeni anlayışın kendisi açısından başarısını diğerleri bakımından da cazibesini oluşturmuştur. Tabiat, bilim ve teknoloji sayesinde kontrol altına alındıkça bilimin gücünün idrakine varılmıştır. Neticede bilim sayesinde güç tabiattan insana geçtikçe, insan bağlarından da kurtulacak dolayısıyla mutluluk ve özgürlüğünün yolu da açılmış olacaktı.     

         

        O halde kendisini olduğu gibi gayesini de belirleyen camianın, bilimi inşa ettiği zemin ve mahfillere olduğu kadar onu ortaya çıkaran ilişki ve beklentilere de dikkat etmek gerekir. Burada modern bilimsel anlayış kaynakları, geliştiği mahfiller, ilişkiler ve sonuçları itibariyle tartışılmaya çalışılacaktır. Bu sadece Batılı bilgi hakkında amatör paparazilik hevesi olarak değil, yaşanan sorunlarla birlikte gelinen noktaya dikkat çekmek olduğu kadar, yaşanan hatalardan dönüş imkânının arayışı olarak görülmelidir. Bunun için günümüz bilim anlayışına zemin hazırlayan kaynaklar, şartlar, inançlar, amaç, gayret ve ilişkiler dikkate alınmalıdır. Buradan hareketle çalışmamızda, Rönesans’la başlayan bilim anlayışı, bağlantı kurulan eski bilgi ve inançlar, bunların yorumlandığı yer ve ilişkilerin zeminine işaret edilerek; bilimle ilgili beklentiler, günümüzde bize yansıyan sonuçları da dikkate alınarak incelenmeye çalışılacaktır.

         

         

        Evrenin Dili

         

        U. Eco Avrupa kültürünün oluşmasında, Tanrı’nın Âdem’le hangi dilde konuştuğu sorusunun önemine işaret etmiştir. Zira Tanrı’nın Âdem ile konuştuğu dil bilindiği takdirde, evrenin de diline ulaşılmış, böylece ona hükmetmenin yolu da bulunmuş olacaktır. Tanrı’nın Âdem, Âdem’in Havva ve Havva’nın yılan ile hangi dilde konuştuğu bilinirse şayet, Süleyman’ın dünyadaki varlıklara hükmetme bilgisine de ulaşılmış olunacaktır. Başlangıçta bu dil İbranice olarak kabul edilmiş ve Babil karmaşasından sonra diğerlerinin bozulduğuna inanılmıştır. Böylece Rönesans döneminde vahiy ve büyü gücüne yeniden kavuşturulmuş bir İbrani dil arayışında olunmuş, zamanla bu arayış matematik bir dil hususunda uzlaşmayla sonuçlanmıştır. Eco’ya göre bu arayışın son halkalarıyla, bilgisayarın tek ve evrensel diline ulaşılmış ve genetik şifrenin dili çözülmeye başlanmıştır. Burada dikkat çeken husus amaç kadar amacın da evrensel bir nitelik taşımasıdır. Mesela “Evrensel bir uyum ütopyası”nın amaçlanmasıyla Fransisken Roger Bacon, içinde Arapçanın da bulunduğu dillerin incelenmesi, dolayısıyla Arap ve Tatarları (dönemi düşündüğümüzde Türkleri demek daha doğru olacaktır) kastederek, “imansızlarla” temas kurmanın gereğini savunmuştur. Zira o, hak etmedikleri bilgi hazinelerinin bu yolla ve bu “imansızlardan” alınması gereğine inanıyordu.[3] Anlaşıldığı kadarıyla buradaki amaç, evrensel uyum iddiasına rağmen, sadece bilgi hazinelerine sahip olmak değil, sahip olarak görülenlerin de elinden o hazineyi almaktır. 

         

        Vico Yeni Bilim adlı eserinde, mitoloji ve dine de atıfla oluşturduğu yeni bilim anlayışında dille ilgili olarak, hiyeroglif ifadeyle kutsal dilin; sembolik ifadeyle kahramanların dilinin ve nihayet halkın dilinin ortaya çıktığı bir dönemleştirmeden hareketle; tanrıların dilinden, kahramanların oradan da normal insanların diline geçildiğini belirtmiştir.[4] Yukarıda bahsi geçen dönüş ve Vico tarafından yapılan dönemleştirmede olduğu gibi, Eco’nun vurguladığı dil araştırmalarının farklı sahalarda farklı yansımaları olmuştur. Eco’nun, Hümanizm ve Rönesans dünyasının beslendiği kaynaklar arasında sıraladığı Kabala, hermetizmin onaylanması ve büyünün olumlu görülmesine ilaveten İbranicenin yeniden keşfidir. İbranicenin incelenmesi ve yaygınlaşması sadece özgün dile dönmekle kalmamış, hakikati dile getirmeye uygun ve kutsal dille yazılmış olana dönüşü de sağlamıştır. Bu arada kutsal metnin yorumlanmasında kilisenin aracılığının reddedildiği Protestan Reformu gerçekleşmiştir. Başlangıçta Eco’nun işaret ettiği beklentilerle birlikte, temel soruyu oluşturan Âdem’in dili hususundaki arayışa İbranice, cevap olarak verilmiştir. Ancak zamanla, Âdem’in dili olduğu kabul edilen İbranice hâkimiyet krizine girerek, söz konusu arayış on yedinci asır dil milliyetçiliğinin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır: Havva’nın Fransızca konuşan bir yılan tarafından kandırıldığı, Âdem’in İsveççe, Tanrı’nın Danimarkaca konuştuğu hayalleri dolaşıma girmişti bile. Gelinen nokta, ana dil ve arkeoloji çalışmalarının; bu çalışmalar, köken araştırmalarının; bu araştırmalar da üstün ırk anlayışı ve çeşitli uygulamalarının yaşanmasına zemin hazırlamıştı.[5] Böylece bahsi geçen arayış ve ulaşılan anlayış, bu yönüyle insanlığın itiraz etmeyi dahi aklına getirmediği veya getiremediği ve dâhil olmadığı yüklerin altına girmesiyle neticelenmiştir.    

         

        Bilimsel devrimi ele alırken astronomi veya mekanik üzerinde yoğunlaşmak gerekli olmakla birlikte yetersizdir. Bunların yanında sihir, simya, astroloji gibi büyü bilimlerinden de bahsetmek gerekecektir. Bilhassa Rönesans’daki büyü bilimleri, astroloji, sihir, Yeni Eflatunculuk, gizli toplulukları ve büyülü simgeleri içeren bir tarikat olan Gül-Haç ile Yahudi mistisizmi ve Kabalayı içermektedir. Yeni bilim anlayışında ve modern dönemin en azından inşa sürecinde, kötü güçlerle yasaklanan temastan kara büyüye, içbükey aynalar ya da mıknatıslar gibi şaşırtıcı etkiler oluşturan olağanüstü aletlere, makinelerle ilgili tabii ya da matematiksel sihre kadar geniş bir alanda yer alan değişik uygulamalar, sihir eylemlerinin kapsamını oluşturmuştur.[6] Daha çok teknolojiye dönük yüzüyle ilişkilendirilen söz konusu uygulamalar, gayret ve teşvikini olduğu gibi meşruiyet zeminini de bir yönüyle mistik ve dini inançlardan almış hiç değilse etkisini görmüştür.

         

        Ezoterik belgeler külliyatı olan Kabala, Roma döneminin sonlarında ortaya çıkmış gizemli bir Yahudi düşünce geleneğini temsil eden ve Rönesans döneminde Yahudi olmayanların da kullanmaya başladıkları bir sistemdir. Tanrı’nın Eski Ahit’i hem yazdığına hem de derin anlamlarla şifrelediğine inanan Kabalacılar, kendilerini İbranicenin derinliklerine kaptırdılar. Şüphesiz, Tanrı’nın amaçlarını araştırıp anlamak için Eski Ahit gibi önemli İbranice metinleri okumak yetebilirdi, ama metinlerin analizi çoğu zaman daha büyük ödüller getirmekteydi.[7] Gelenek anlamına gelen ve İbrani mistisizmi olan Kabalanın, yeniden kurulduğu ve serpildiği yer Avrupa olmuştur. Kabalacının gayesi yaratılıştan önce var olan ve Tanrı tarafından meleklere emanet edilen Tora’yı yani kutsal kitabın yorum geleneğini yeniden keşfetmektir.[8] 1492’den sonra Yahudiliğin İspanya’dan sürülmesiyle Avrupa’ya yayılan Kabalaya göre, evren harflerden ve sayılardan oluşmuştu ve şayet böyleyse matematik bilindiğinde evrene hükmedilebilirdi. Avrupa’nın evrenin çehresini değiştiren yeni bilimleri öğrendiği bir dönemde, çoğunlukla aynı kahramanlarca, saraylarda, villalarda, şatolarda kısaca görünmez zeminlerde tabiatı ve tabiatüstünü ele geçirme yönünde kararlı bir irade, İbranice dile getirilmiştir. Zaten bazı Hristiyan Kabalacılara göre, kabala İsa Mesih anlamına geliyordu. Böyle bir atmosfer içinde antik metinlerin gizli hakikat ve kaybolmuş gizler içerdiği kanaati yaygınlık kazanmıştır.[9] Anlaşıldığı kadarıyla bilim anlayışında ve yeni arayışında aslolan, sahip olunan geleneğin tamamıyla terki değil, epistemik cemaat veya bilim camiası tarafından yeni bir gaye ve motivasyonla yorumlanmasıdır.

         

         

        Bilimin Gizemli Güçleri

         

        Son yıllarda yapılan araştırmalar Rönesans ve sonrasında dinin olduğu gibi Hermetizmin de Evren üzerine yapılan fiziki çalışmalarda etkili olduğunu göstermiştir. Hermetizm, Hermes Trismegistus’a atfedilen din-sihir karışımı fikirlerden oluşmuş bir akımdır. Başlangıcı İdris peygambere atıfla ortaya çıkan bu akım, bazılarınca Hz. Musa zamanında ortaya çıkan Mısır tanrılarının akıl hocası Tot’tan kaynaklandığına inanılan fikirlerden oluşur. Tot’un Yunan eşdeğeri Hermes olarak kabul edilmiş ve Helenistik devirde Hermes’in ismine üç kere büyük anlamında Trismegistus unvanı eklenmiştir. Kilisenin tartışmasız hâkimiyet sürdüğü dönemde bile Augustin, hermetizmi putperest bir inanç olarak eleştirse bile, Hz. İsa’nın gelişini haber verdiğine inanmıştır. Daha sonra Protestan dünyasında bu yazılar saygı görmeye devam etmiştir. Büyü bilimleri Hermesçi yazıların on beşinci asrın ortalarında bulunmasıyla bir taraftan yasallaşmış öte yandan hız kazanmıştır. Hermesçi felsefenin temel ilkesi, mikro kozmos olan insan vücudu ile makro kozmos olan evrenin, antipati ve sempati şeklinde büyü ilişkileri ile bağlı olduğu kabulüne dayanır. Böylece dünya gizli anlamlar, ilişkiler ve büyüyle dolu simgesel bir anlam kazanmıştır.[10] Bu anlayışın Descartes’ın görüşlerine etkisi, madde ve akıl ayrımında ortaya çıkmış, ancak iki farklı alanın birleştiği yer olarak da insan görülmüştür. Ona göre insan akılcı bir ruha sahiptir ve bu ruh sayesinde, insan Yaratıcı’ya; Descartes’ın felsefi anlayışı da İncil’e bağlanmıştır. Nihayetinde akıl ile maddenin insan yapısı içinde nasıl bir araya geldiğiyle ilgilenen gizemde (okültizmde) noktalanmıştır.[11] Astrolojik inançların yanı sıra bir sihirbazdaki sihir gücünün tabiatın gidişatını değiştireceği düşüncesi hermesçilik tarafından onaylanmıştır. Bu anlayışı benimseyen Rönesans sihir ilkesi, Newton’un çekim gücünde yerini bulmuştur. Hermesçilik, tabiatta kutsal ve tabiatüstü bir düzenin olduğunu ve bu düzenin altında matematiksel ifadeye bürünecek gerçekliklerin yattığını iddia etmiştir. Galileo tarafından ifade edilen ve Eco’nun işaret ettiği arayışın sonucunda, evrenin dilinin matematik olduğu ilkesine ulaşılmıştır. Gnostik felsefenin bazı bölümleri Kabalayla da ilgi kurmuştur. Kabala Hz. Musa’ya verildiğine inanılan sözlü gelenek, büyü ve gelişmiş nümerolojiye dayanan ezoterik bir Yahudi mistisizmidir. İşte Rönesans bilginlerini etkileyen hermetik külliyatın bu yönleriydi. Bu etkinin temelinde gözlem yapmayı teşvik edici yönü bulunmaktaydı. Böylece sermayesi olan deneme ve deneyler, deneyciler üzerinde; simya işlemlerinin tamamlayıcı unsuru olan matematik vurgusu, matematikçiler; Hz. İsa’nın gelişiyle ilgili kehaneti ise Hristiyanlar üzerinde etkili olmuştur.[12] Aynı zamanda hermetik kaynaklarda Mısırın öneminden dolayı Mısır yazısının çözümü ve arkeolojik çalışmaları da başlatmıştır.

         

         

        Büyünün Gizemi, Bilimin Görünürlüğü

         

        Bu dönemde etkisinden söz edilen uygulamalardan biri de simyadır. Simyada bütün tabiat gibi metaller de mükemmele doğru değişme gayreti içindedir ve hepsi altın olmayı hedefler. Yeniden canlandığında simya artık mistik niteliğiyle birlikte bir esrar perdesi arkasına saklanarak devam etmiştir.[13] On yedinci asır bilimin deneysel doğuşuna şahit olmuş, simya da modern deneysel bilime giden yollardan birini oluşturmuştur. Mesela Della Porta ve arkadaşları kurdukları Tabiat Sırları Akademisi’nde sırların etkinliğini arttırmak amacıyla deneyler yapmışlardır. Rönesans deney modeli, destekçilerinden büyük ödüller alınan tabiat sırrı avına benzetilmiş, ancak yeni bilimde simya, madenlerin altına dönüşmesi şeklinde değil, simya yardımıyla tabiat kuvvetlerinin araştırılması şeklinde yer almıştır. Newton’un bütün yayımlanmış eserlerinde simyanın yankılandığı ifade edilmektedir.[14] Ayrıca simya, Hristiyanlığın ileri sürdüğü ilahi ruhun yanına maddenin ruhunu da ekliyor ve ikisini birleştiren bir bütünlüğün peşine düşüyordu. Rönesans’la birlikte dünya kavrayışının değişmesiyle bu değişiklik haçın şekline de yansımıştır. Daha önce ortasının yukarıya yükseltilmesiyle şeklini alan haçta, artık yukarı doğru hareket aşağı dönmüştür. Böylece insanın göğe yükselme arzusu terk edilmiş ve yere dönüş başlamıştır.[15] Haçın şeklinde sembolize edilen söz konusu dönüş, bilim anlayışından insan anlayışına; dünya anlayışından dünyevileşme ve ahlâk anlayışına; görme ve görülme anlayışından görünmezlik anlayışına kadar geniş bir sahada yaşanmıştır. Böylece yaşanan değişme tarihi dönemleştirmeye, günlük hayata ve geleceği şekillendirmeye varıncaya kadar yeni bir harmanlama ve uygulama imkânına kavuşmuştur.

         

        Teknoloji, uygulamalı bilim şeklinde anlaşıldığına göre, tabiatı kontrol altına almak okültizmin Batı teknolojisi ile paylaştığı bir hedef olmuştur. Buradaki ruhani hedef, güç kazanarak bir Tanrı olmaktır. Daha önce Dante tarafından amaçlanan yeni ve kusursuz Âdem anlayışı da sonraki dönemlerde yine okült inançlarda ve hermetik külliyatın sayfalarından sağlanmıştır. Meraklıları bunu öğrenmek için pıtrak gibi çoğalmış grimuarları okumaya başlamış; kendin-yap veya yap-tak türündeki büyücülük ders metinleri olan grimuarlardan öğrenme işi on altıncı asırdan on sekizinci asra kadar devam etmiştir. Hermetik külliyat olarak bilinen bu metin karmaşası Kabalacı, gnostik ve Yeni Eflatuncu düşünce ile çeşnilendirilmiş, Yunan felsefesi, simya ve büyüden oluşmuştur. Bilhassa Rönesans’ta bu külliyat muazzam bir büyü vaat etmiş, bir büyü ustasının kendisinin olduğu kadar evrenin kaderini de kontrol edebileceği öğretilmiştir. Bundan dolayıdır ki Bacon, Descartes, Newton ve daha niceleri dünyanın sahibi ve efendisi olmak için büyünün imkânlarından istifade etmişlerdir.[16] Mesela Newton da yap-takla ilgilenmiş, çabaları sonuçsuz kalmışsa da bu çabası çalışmalarının ve gizemlerin perdesini kaldıran ilginç ilham kaynaklarının olduğunu ortaya koymuştur.[17] Kopernik “Dönüşler Hakkında” adlı kitabında güneşe tapınma şeklinde olmasa da Yeni Eflatunculuğu hatırlatır şekilde Hermes Trismegistus’un Güneşi görünen Tanrı olarak adlandırdığına atıfla güneşin bir kraliyet tahtında oturur gibi çocuklarını yani gezegenlerini yönettiğini söylemektedir. Kopernik’in sessiz başlattığı devrimi, onun gibi kariyerini üniversite dışında geliştirmiş olan Tycho geliştirmiştir. Tycho da Kopernik gibi simya ve astrolojiyle uğraşmıştır. Tycho’nun asistanlığını yapan Kepler ise başlangıçta astroloji ve rakam gizemciliğiyle uğraşmış, bu faaliyetleri bilimsel devrime yön vermesinde etkili olmuştur.[18] Bilim camiası bir taraftan eskiyle bağlantı kurarken diğer taraftan çeşitli merkez ve cemiyetlerle bir şebeke dâhilinde haberleşme imkânına da sahip olmuştur. Burada yapılan eskiyle kurulan bağlantı sayesinde yeni bir ideal ve bunu uygulama yoluna ulaşabilmektir.  

         

        Aynı şekilde teknoloji-okültizm ilişkisini olduğu gibi Bacon’ın okültizmle bağlantısını da göstermesi bakımından barutla ilgili fikirlerini açıklarken Bacon’ın, “Bu nokta, giz deneylerinin (şu sıralarda sözünü ettiğimiz) temellerinden biridir. Burada maddenin küçük bir kütlesi, çok daha geniş kütlelerin üstesinden gelir ve onları düzenler”[19] ifadesi önem arz etmektedir. Zira bir yönüyle yukarıda bahsedilen ilişkiye dikkat çekerken öbür yönüyle bilim anlayışındaki rolü, idol listesine dahil ettikleri ve bilgiyi güçle ilişkilendirmesi bakımından Bacon ve etkisi dolayısıyla yeni oluşturulan bilim anlayışı hakkında ip uçları vermektedir. Tabiata ve onun gizemli güçlerine egemen olma amacı taşıyan Rönesans natüralizmi ve sihir, Bacon’ı da derinden etkilemiştir. Bacon yararcılığının on yedinci asırdan itibaren Batı dünyasını dönüştüren ekonomik ve sosyal değişimlerin benimsendiği kaynak olduğu göz önünde tutulduğunda tablo daha da netleşecektir. Ayrıca yeni bilim anlayışı, modern kültürün ahlakı haline gelecek olan bilginin işlevi idealinin biçimlenmesine de katkıda bulunmuştur.[20] Dünyanın büyüsünü bozan, insan hakkında yeni tasavvur ve hayat tarzı geliştirenler kendileriyle ilgili farklı düşünebilmişlerdir. “Mekanik dünya görüşüne inananlar kendilerini çoğu kez bu tanımlamaların dışında tutarlardı. Belki bedenleri makineydi ama zihinleri veya ruhları bir zekâ deposuydu ve bu istisna, onların aydınlanmışlığına açıklama getiriyordu. Kendi bildirimine göre Rene Descartes (1630’larda) “Hakikat Ruhu” tarafından ziyaret edilmiş ve ruh ona matematiğin doğadaki sırların anahtarı olduğunu belirtmişti. Bu tecelli Descartes’a doğayı şiirsel niteliklerinden sıyırıp onu nicel, mekanik açıdan yeniden tanımlaması için ilham vermişti”.[21] Boyle ve Newton tabiat konusunda çok şey bilen insanlardan oluşan bir zincirin varlığına ve bu zincirin dolayısıyla bilginin günümüze kadar geldiğine inanıyorlardı. Elbette bu zincire son halka olarak kendilerini eklemeyi de ihmal etmiyorlardı. Galileo ise Hz. Süleyman ve Musa’nın evrenin kuruluşuna dair her şeyi bildiklerinden emindir.[22] Kurulan bu bağlantı sayesinde ve teslim etmek gerekir ki muazzam bir gayretle, evrensel uyum ilkesinin amaçlandığı yeni anlayış ve dünyada; efendiliğin olduğu gibi kimlerin efendisi olunacağının da adresi belirlenmiştir. 

         

        Bu noktada işaret edilen isimlerden birinin Tapınak Şövalyeleri olduğunu görmekteyiz. Tapınak şövalyeleri on ikinci asrın başlarında, Süleyman mabedinin yakınlarında dokuz kişinin askeri bir düzende örgütlenmesiyle kurulmuştur. Hacıları korumak amacına ilaveten bu tarikatın kurucularının, inancın hem manevi hem de maddi savunuculuğunu üstlenen keşişlerden oluştuğunu görmekteyiz. Yapılan bağış ve ticaretle maddi refaha kavuşan tarikat, on dördüncü asırda dağıtılmıştır. Tapınak şövalyelerinin dağıtıldıktan sonra sahip oldukları hazine, gnosis ve kutsal emanetlerle ve gizlilikleriyle birlikte varlıklarını devam ettirdikleri düşünülmektedir. Tapınağı inşa eden taş ustaları, günaha ve kusura bulaşmamış, bunun için de Tanrıyla bağlantı kurabilmiş Eski Ahit atalarına uzanan bir ilahi bilgi geleneğinin mirasçılarıydı. Hür Masonluktan bir asır önce ortaya çıkan ve bazen iç içeliği devam eden Gül-Haç (Kutsal ve Dünyevi) tüm insani bilgiyi tek bir sentezde toplamayı amaçlamıştır. Bilim anlayışının kurucularından olan Newton da yeni bilim anlayışında yaradılış planını yansıtan tapınak kozmosunu örnek almıştır.[23] Aynı zamanda Tapınakçılar da yeni bilim anlayışının kurucu unsuru olmuşlardır. Kendilerine kurucu olarak Süleyman Mabedini inşa eden Hiram Ustayı seçmiş, büyük usta olarak da âlemin yaratanı Tanrıyı kabul etmişlerdir. Bağlı oldukları esrarengiz kuralları Ahdi Atik, hermetik mezhepler, İngiliz gelenek ve göreneklerinden devşirmişlerdir. Biraderlik bağının hâkim olduğu yapılanma, Batı medeniyetinin hem manevi hem de zanaata dair değerlerini bünyesinde barındırdığı kanaat ve iddiasındadır.[24] Bu durum, evrensel uyum amacının nereden kotarıldığı, kimleri ve nasıl etkilediğini göstermesi bakımından olduğu kadar, evrensellik ve yenilik vurgusunun maksadını göstermesi bakımından da önemlidir. 

         

        Yeni zihniyet kendisini yerleştirmek ve yaymak için de çeşitli yollara müracaat etmiştir. Hayatının sonlarına doğru İncil kehanetine yeniden dönen Newton, ölümünden sonra millî bir kahraman ve akılcı bir bilim adamı olarak yeniden diriltilmiştir. Bilhassa on sekizinci asırda üretilen Newton imajı, birçok sömürünün konusu olduğu gibi, Avrupa biliminde meydana gelen kurumsal ve toplumsal değişme biçimlerinin de aynası olmuştur. 1930’larda ortaya çıkan sandığı ve son zamanlarda yapılan kapsamlı araştırmalar, bu parlak bilim adamını simya, dini fanatizm ve büyü güçlerini inceleyen bir sihirbaz olarak da resmetmektedir. Bu farklı Newtonlar, bilimin kültürel anlamını olduğu kadar onun zamanında ve sonrasında toplumsal kullanımıyla ilgili de ipuçları vermektedir. Newton’a göre tabiat felsefesinin götüreceği yer tabiat teolojisidir ki çevredeki kültürle uyum sağlamıştır. Bilhassa İngiliz dinî ve siyasî ılımlılarının çıkarlarına ve tasarımlarına bu teoloji uymuştur. Newton taraftarları onun bilim anlayışından Tanrı’nın varlığı, mülkiyetin kutsallığı, sosyal hiyerarşinin ve aydın bencilliğinin kurallara uyumluluğuyla ilgili dinî ve siyasî dersler çıkarmıştır.[25] Olanın gizlenmesi, yaratılanın yaygınlaşıp kabul görmesinin bir yolu olabileceği gibi; yenilik vurgusu ve bilim etrafında örülen hale de muhalif olmanın yolunu tıkayabilecektir. Zira eski karşısında farklı toplumların farklı refleksleri bulunabilirdi, ama yeni ve güçlü olan karşısında buna lüzum kalmayacaktır. Yeniden kurulan ve efendisi olunan bir dünyada, ancak yenilecek, giyilecek, davranılacak, dinlenecek, düşünülecek ve düşünülemeyecek vs. her şeyin listesi hazırlanabilirdi. Muhalif olunacak yolların hemen tamamı idol sayılıp, bilim adına ve onun sayesinde sahneden kovulmuştu. Buna rağmen, düşük bir ihtimal de olsa, muhalefetin cezası ise insanlıktan tecrit şeklinde tayin edilmiştir. Herhalde efendi olmak da bunu gerektirirdi. Anlaşılmaz olan “ötekilerinin” sadakat ve suskunluğu karşılığında “insanlığını” almasıdır.         

         

        Yeni bilim Antik çağlardaki atom öğretilerini yeniden tanıtımının yanında ve bir anlamda sayesinde, tabiatla ilgili mekanik açıklamalar getirmiştir. Bundan sonra kapalı, gizemli öğretilerin görece gerilemesiyle açık bilgi sistemlerine geçiş sağlanmıştır.[26] Zaten on yedinci asrın başından itibaren, tabiata dair inancı değiştirmeye yönelik bilinçli ve büyük ölçekli girişimlerde bulunulmuştur. Söz konusu yeni zihniyetin uygulayıcıları, yeni keşfedilmiş bilgileri; mevcut bilgi, felsefe ve anlayışları kökünden sarsmak için kullanma imkânına kavuşmuşlardı.

         

         

        Sonuç

         

        Yukarıda bahsedilen bütün inanç ve eski külliyat, bu camia/akademiyanın bilimsel anlayışını oluştururken, yorumlayarak eskiyle kurduğu, ama anlaşılan “giz”lediği, gelenekte olanla kurulan bağı işaret etmek için alıntılanmıştır. Yoksa bilimin dinden veya büyüden çıktığı şeklinde yorumlanmak için değil. Din ve büyü, bilimin kaynağı değilse de meşruiyet zemini, motivasyonel gücü ve ilham perisi olmuştur. Batı bilim geleneğini anlamak, görünen dünyanın teknoloji ile eşleştirilerek kutsanan maddî gelişmelerinin ve araştırmalarının arkasındaki mistik ve dinî esas ve usulleri bilmekle mümkündür. Yani görüneni belki bir anlamda görünmeyende aramak gerekmektedir.

         

        Batı dünyasında günümüze kadar etkisini ve nüfuzunu devam ettiren “yeni bilim anlayışı”nın inşası, çoğu zaman ifade edildiği üzere eskiyi olduğu gibi terk edip, hafızalardan silmek suretiyle açılan “tabular rasa” üzerine bambaşka bilginin yazılması suretiyle gerçekleştirilmemiştir. Aksine eski ile yeni bağlantılar kurulmuş, gelenek değişerek devam etmiştir. “Yeni” değil ama “yeniden” yapılan yorumlarla eski ruha bir “beden” giydirilmiştir. Ruhu, din ve büyü oluştururken, mekanik donanımıyla beden matematik lisanla konuşturulmuştur. Âdem’in dilinin evrene olan hâkimiyeti, bilim dili ile edinilmeye çalışılmış, Âdem’in gerçekten hangi dille konuştuğu üzerinde hemfikir olunarak ya da o sırra erişilerek bir başarı elde edilememişse de evvela matematik şimdi de bilgisayar lisanı ile boşluk doldurulmaya çalışılmıştır. Bilimsel faaliyetlerde amaç, insanın kendini bilmesi olmaktan ve çevresini anlamaktan uzaklaşıp, evrene hâkimiyet şeklinde belirlenmiştir. Evren hâkimiyeti arayışı da yegâne güç olmak hevesi ve ihtirası ile ilişkilidir. Gücün yegâneliği ise bilginin paylaşımını değil, gizlenmesini doğurmuştur. Bu zorunluluk, elde edilmek istenen bilginin de büyü ve sırlar dünyasına ait olması sebebiyle bütün araştırma ve çabaların gizli yapılmasını gerektirmiştir. Böyle büyük bir çaba, münferit şahıslarca gerçekleştirilemeyeceğinden, araştırmalar, Tapınak Şövalyeleri misali, bilim şövalyelerince kurulan gizli teşkilatlar aracılığıyla yürütülmüştür. Bu gizemli teşkilatlara kimlerin üye olduğu gün geçtikçe açıklığa kavuşurken, birtakım efsaneler de yıkılmaktadır. Başta Newton olmak üzere, akıl, deney, buluş vb. kavram ve usullerle anılan, bilim adamlarının gizli bağlantıları, büyü üzerindeki uğraşları ve eski-yeni ilişkisi, bilim anlayışı bakımından önem arz etmektedir.

         

        Bahsi geçen zamanlarda ve zeminlerde oluşturulan anlayışta tabiat kanunları açıklanmaya çalışılmış, kontrol edilebileceği görüşü peşinden gelmiştir. Sanayileşme ise tabiatın kendi faydası için dönüştürülebileceği fikrini getirmiştir. Tabiatın nicelleştirilmesinden insani ilişkiler de nasibini almış, sekülerleşme ile insanın dünyasını da toplumu da kapsar hale gelmiştir. Modern bilimsel anlayışta pozitivizmin özel bir yeri vardır. Comte’da ifadesini bulan “düzen ve ilerleme” fikrinde bilime ilerleme amacı, bilgiye de bunun aracı rolü verilmiştir. Tabiat, toplum, zihin vs. düzenlemelerinde, bu rol devam etmiştir. Böylece sadece halin tanzimi ile sınırlı kalmamış, geçmişi tanzimi de üstlenmiş, geleceğe yönelik düzenlemeleri de içermiştir. Çizilen çerçevede kaostan kozmosa geçişin teminini de Prometeler üstlenmiştir. Görünür ve görünmez şekliyle yeni güç odakları bilim ile iktidar arasında ilişki kurmuş veya kendi iktidar arayışında olmuştur. Neticede bu gayret yeni bir insan anlayışının arayışını da beraberinde getirmiştir. Nihayet günümüzde bilim ve iktidar modern-postmodern ekseninde sorgulanmaya başlanmış, bilhassa iktidarla ilişkisi açısından kimi modern duruşu benimserken kimi de postmodern tavrı tercih etmiştir. Biz ise taraflar arasında seçim yapmak değil, gelenekle kurulan ilişkiye yönelmek durumundayız.

         

         


        


        

        [1] Şafak Ural, Bilim Tarihi, 3. b., Çantay Yay., İstanbul, 2000, s. 231-232.


        

        [2] Steven Shapin, Bilimsel Devrim, Çev. A. Yurdaçalış, İzdüşüm Yay., İstanbul, 2000, s. 24.


        

        [3] Umberto Eco, Avrupa Kültürü, Çev. K. Atakay, Afa Yay., İstanbul, 1995, s.21,51-66.


        

        [4] Giambatista Vico, Yeni Bilim, Çev. S. Önal, Doğu Batı Yay., Ankara,2007, s.101.


        

        [5] Umberto Eco, a.g.e.,  s. 83–121.


        

        [6] James Mc Clellan III ve Harold Dorn, Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji, Çev. H. Yalçın, Arkadaş Yay., Ankara 2006 , s. 238-240.


        

        [7] Dan Burton ve David Grandy, Büyü, Gizem ve Bilim, Batı Uygarlığında Okült, Çev. Y. Tokatlı, Varlık Yay., İstanbul, 2005, s.  87, 89.


        

        [8] Umberto Eco, a.g.e., s.37.


        

        [9] Umberto Eco, aynı eser,  s. 37-187.


        

        [10] Colin A.Ronan, Bilim Tarihi, Çev. E. İhsanoğlu-F. Günergun, 4.b., Tübitak Yay., Ankara, 2005, s. 306-308.


        

        [11] Steven Shapin, a.g.e., s. 193-194.


        

        [12] Colin A.Ronan, a.g.e., s. 308.


        

        [13] Cemal Yıldırım, Bilim Tarihi, 4. b., Remzi kitapevi, İstanbul, 1994, s. 51.


        

        [14] James Mc Clellan III ve Harold Dorn, a.g.e., s. 317, 296.


        

        [15] Aniela Jaffe, “Görsel Sanatlarda Sembol”, İnsan ve Sembolleri, Haz. G. Jung, Çev. A. N. Babaoğlu, 2. b., Okuyan Us Yay., İstanbul, 2001, s.244-246.


        

        [16] Dan Burton ve David Grandy, a.g.e., s. 76-77.


        

        [17] Nicolas Witkowski, Bilimlerin Duygusal Tarihi, Çev. N. K. Sevil, Yapı Kredi Yay., İstanbul, 2006, s.59.


        

        [18] James Mc Clellan III ve Harold Dorn, a.g.e., s. 205–255.


        

        [19] Francis Bacon, Novum Organon, Çev., S.O. Akkaş, Doruk Yay., Ankara, 1999, s.224.


        

        [20] Richards Westfall, Modern Bilimin Oluşumu, 5. b., Tübitak Yay., Ankara, 1995, s. 141.


        

        [21] Dan Burton ve David Grandy, a.g.e., s.  73.


        

        [22] Steven Shapin, a.g.e., s. 92.


        

        [23] Dan Burton ve David Grandy, a.g.e., s.365-366.


        

        [24] Teoman Duralı,  Çağdaş Küresel Medeniyet, 3. b., Dergah Yay., İstanbul, 2006, s.84-85.


        

        [25] James Mc Clellan III ve Harold Dorn, a.g.e., s. 292, 315-316.


        

        [26] James Mc Clellan III ve Harold Dorn, aynı eser, s. 242.


Türk Yurdu Nisan 2012
Türk Yurdu Nisan 2012
Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele