Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşına Girişi: II

Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

                  Damat Ferit Paşa hükûmeti, galip devletlere şirin görünmek ve savaşın suçluları olarak İttihat Terakki yöneticilerini göstermekle, görüşmeler yoluyla iyi bir sonuca varabileceklerini düşünüyorlardı. Belki bu tutumda, Avrupalı devletlerin o günlerde içinde bulundukları buhranlı durumu yakından izlemeleri de etkili olmuştu. Bunu tam bilemiyoruz; ancak içinde bulundukları mağlubiyet ürkekliğinin sağlıklı bir değerlendirme yapmalarını engellemiş olduğu daha yakın bir ihtimal olarak görülmektedir. Yusuf Akçura, Mütareke günlerinde Osmanlı genelkurmayının her odasına bir süngülü İngiliz askerinin dikildiğine, genelkurmayın fiilen harp esiri konumunda olduğuna işaret ederek, bu hava içinde İngiliz istihbaratının yaptığı propagandaların, gerilimlerini kaybetmiş çevrelerde sadedilane düşüncelere yol açtığını söyler. Bu çevreler, savaşın sorumluluğunun İttihat Terakki yöneticilerine yükletilmesiyle, “galip İtilaf devletlerinin nazar-ı merhamet ve muhabbeti” celbedilerek daha müsait şartlarda bir barış yapılabilir diye ümit ediliyordu.[1]

         

                 Asıl önemlisi, İttihatçılar hakkında yapılan menfi propagandalar yabancılardan çok Anadolu’yu etkiliyordu. Kuvayımilliyecilerin çoğu İttihatçılardan olduğu halde, ilk işleri İttihatçı olmadıklarını söylemek oluyordu. Sait Halim Paşa İslamcıların birinci dereceden nazariyatçısı idi, Enver Paşa bütün İslam âleminin ‘İslam Kahramanı’ olarak tanıdığı bir isimdi; ama İttihatçıların adı ‘İttihatçı gâvuru’na çıkmıştı. Osmanlı aydınlarının Avrupalı yanılgısı hiç bitmiyordu. Son iki yüz yıldır sürekli aldatılmış olmalarına rağmen, hala Avrupa’nın sözlerine ve beyannamelerine ümit bağlayanlar vardı. Bu bağlanışta şüphesiz, savaştan yenik çıkmış olmanın ürkekliği de vardı; ama her şeyin Osmanlı Devleti’nin selameti için olduğunda şüphe yoktu. Tarihçi Sabahattin Selek, bir radyo söyleşisinde İsmet İnönü’ye, Damat Ferit’i vatan haini olarak tanıdığımızı, bize böyle öğretildiğini, kendisinin ne düşündüğünü sordu. İnönü’nün cevabı unutulacak türden değildir: “Hayır! Hiçbir Osmanlı Sadrazamına hain denilemez. Gerçi Ferit Paşa bize çok zahmet verdi; ama o, görüşmelerle bir sonuca varabileceğini düşünüyordu; biz ise ancak silahla çözüme ulaşabileceğimiz kanaatindeydik.” 

         

                  İnönü elbette ki haklıydı; ama İstanbul hükümeti ve bazı çevrelerin bu anlayışlarına İngiliz ve yandaşlarının savaştan sonra da hiç eksilmeyen propagandaları eklenince, sadece milli kuvvetlerin işi zorlaşmadı; yüz yıl geçti aradan hala önümüzü göremez bir durumdayız. Bütün dünyanın, tartışmasız ‘İslam kahramanı’ olarak gördüğü bir aziz şehidimizi, İngiltere’nin korktuğu bu tek Osmanlı kahramanını, Enver hain miydi, değil miydi diye tartışıyoruz! Mübalağa ettiğimi zannedebilirsiniz; hayır! Cumhuriyetin kurucu kadrosunun, başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere hepsi, Talat- Enver ve Cemal paşalara saygı ve sevgi beslerler; onları tanırlar ve onların vatanperverlikteki ışıklı kişiliklerini kendilerine örnek alırlar. Yazanları vardır yazamayanları vardır; o ayrı bir hikâyedir.

         

                  Evet, yüz yıl geçti hala önümüzü göremiyoruz!  Propaganda denilen ve geçen yüz yıla adını veren bu korkunç silahtan habersiz milletimiz her söylenene kulağını kabarttı… Okumuş dediğimiz zümrelerin görevi bu propaganda bilgilerini ayıklamak ve gerçek üzerinden yürümekti; halkımıza gerçeğin bilgisini sunmaktı. Okumuşlarımızda da o güç yoktu. Onlar da işin kolayından, tarihe şablonlar hazırlayıp sunarak bu propagandaları tekrar ettiler.

         

                  Bakınız, üç-beş kişi hiç yoktan bizi savaşa soktu, teranelerine Mustafa Kemal Paşa ne diyor. Osmanlı hükümeti, yukarıda dokunduğumuz düşüncelerle, halka ve ordu birliklerine tamimler göndererek, bizi savaşa sokanları kınayan mektuplar ve telgraflar gönderilmesini ister. Güney-doğuda 7. Ordu komutanı olan Mustafa Kemal Paşa, 9 Ekim 1918’de Sadarete şu cevabı verir: “Savaşa katılmamak elbette çok istenirdi. Fakat buna katılmamak ancak silahlı tarafsızlıkla ve Boğazların kapatılmasıyla sağlanabilirdi. Oysaki vatanımızın coğrafi ve İstanbul’un stratejik durumu, Rusların itilaf devletleri yanında yer alması buna imkân vermediği gibi, silahlı bir tarafsızlığı sağlayacak paramız, silahımız ve gerekli araçlarımız da yoktu… Şimdi, savaşa girmekliğimizi bir cinayet saymak ve koca bir milleti dört, beş kişinin elinde oyuncak gibi göstermek, bir fayda sağlamayacağı gibi, Klemenson’un Ferit Paşa’ya verdiği hakaretamiz cevabı tekrarlamasına yol açabilir.”

         

                  Bu suçluluk ve yıkılmışlık psikolojisi, devlet için aşağılayıcı olduğu gibi, Avrupa devletlerinin durumunu değerlendirmeyi de engelliyordu. Birinci yazıda bir parça dokunduğumuz gibi, evet, biz yıkılmıştık, ama Avrupalı devletler de perişan halde idiler; bütün Avrupa devletleri, savaşın getirdikleri yanında sosyalist işçi hareketleri ile sarsılıyor, ilave sıkıntılar yaşıyorlardı; yeni bir savaşı göze alabilmeleri çok zordu. En dayanıklısı olduğu farz edilen İngiltere’de, mağlup olanların bile çocukları memleketlerine döndü, bizimkiler nerede, diye her gün mitingler yapılıyordu. Rusya’daki Bolşevik İhtilali’nin ardından sol hareketler Fransa, İtalya ve Almanya’yı anarşiye sokmuştu. Barış her yerde, Wilson’un ilan ettiği 12 ilke üzerine yapılıyordu. Avrupalı devletlerin bunun aksine bir anlaşmayı bize dayatmaları, kendi iç şartları sebebiyle kolay değildi.

         

                  Prof. Zeki Velidi Togan’ın, bu savaşın galibinin olmadığını söylemesi, gerçekçi bir tespit idi.

         

                  Kendisini mağlubiyet psikolojisine kaptırmış olan Osmanlı hükûmeti, Anadolu’yu da gerçekçi olarak değerlendiremiyordu; halk yoksuldu, yorgundu, ama itilaf kuvvetlerinin paylaşma ve edepsizliklerine karşı öfkeli ve kendine güvenli idi. Mustafa Kemal Paşa Erzurum’a geldiği zaman, bir kısım Erzurumlular, onun kongreye alınmamasını, askerlerin bu işe karıştırılmamasını, halkın kendi organizasyon ve gücü ile düşmanlarını alt edebileceğini söylerler.[2] Bu iddianın gerçekçiliği sorgulansa da, halkın kendine olan güvenini ne ölçüde yansıttığı açıktır.

         

                 İmparatorluğun iç ve dış dağınıklığında güçlü olan tek teşkilat İttihat ve Terakki idi. Enver Ziya Karal bunu üç sebebe bağlar: 1. İmparatorlukta en yaygın teşkilat İttihat ve Terakki’ninki idi. 2. Bu teşkilat aydınlar, eşraf ve ordunun subay kesimine dayanıyordu. 3. Parti liderlerinin karakteri ve ülkücülüğü. Enver, Talat ve Cemal üçlüsü, İttihatçıların beyni ve ruhunu temsil etmekte idi. Genç, dinamik ve pervasız idiler… Bu kadro,  memleketin içinde bulunduğu durumun perişanlığı karşısında kötümser değillerdi. Bu perişanlığa son verilebileceğine inandıkları bir ülküleri vardı. Bunun temelini Osmanlı İmparatorluğu’nun tam bağımsızlığı ve güvenini sağlamak teşkil ediyordu.”[3]

         

                İttihatçı liderler, savaş bitmeden, yeni bir savaş daha yapmak zorunda kalacaklarını anlamış, kabullenmiş ve yurdun çeşitli yörelerinde silah ve mühimmat depo ederek, gelecek savaşın hazırlıklarını yapmaya başlamışlardı; bütün büyük komutanlar yeni bir savaşa girileceğini biliyorlardı. Genç subaylar arasında ise fısıltı halinde bu haber dolaşıyordu. Mondros silah bırakışmasından sonra belirli yerlerdeki birlik komutanlarına silahlarını bırakmamaları talimatı verilmiştir. Bütün bunlar halkın direnme gücü yanında, İttihatçılarla muhalif güçlerin farkını da ortaya koyuyordu; Şevket Süreyya beyin ifadesi ile onlar yenilgi kabul etmeyen bir nesil idiler…

         

**

*

 

                  Yusuf Akçuraoğlu 1926 yılında Türk Tarih Encümeni Mecmuası’nda yayımladığı, “Osmanlı Devleti Umumi Harpte Bitaraf Kalabilir miydi?” isimli uzun makalesinde, muhaliflerin yukarıda işaret edilen zihniyetinin bir tezahürünü anlatır.      

            

                 Suçluluk ve mağlubiyet havası içinde Osmanlı Erkân-ı Harbiye’si, 1920 yılında Cihan Harbinde Osmanlı Harekâtının Tarihçesi isimli bir kitap hazırlatır. Bu kitabın, savaşa giriş ve siyasi durumu anlatan giriş kısmını, gözden geçirip mütalaasını bildirmek üzere, o sıralarda Erkânı Harp Okulunda tarih öğretmenliği yapan Yusuf Akçura’ya gönderirler. Akçura okur, yazılanları yanlış bulur ve yayımlanmasının doğru olmayacağı yolunda rapor verir; ama kitap yayımlanır. 

         

                  Akçura, savaşın sorumlusunun tespiti için henüz yeterince belge yayımlanmadığını, bu konuda ileri sürülen iddiaların ilmi değil, siyasi olduğunu, bir devletin yahut partinin menfaatlerini gütmek maksadına hizmet ettiklerini söyler. Mesela Almanya’da sosyalist liderlerden Kautsky Savaş yıllarındaki yazılarında bile suçu Almanya ve Avusturya devletlerine yıkar. Osmanlı muhalif partisi de “Devlet-i Osmaniye’nin harbe iştirakini, mecburiyetsiz, lüzumsuz, sırf o zaman makam-ı iktidarda bulunan fırkanın keyf ve arzusundan neşet ettiğini tekrar edip” durmaktadır.[4] Akçura Osmanlı genelkurmayı tarafından yayımlanacak bu eserdeki bilgilerin dost ve düşman tarafından bir senet hükmünde kabul edileceğini belirtir; çünkü Osmanlı genelkurmayının yayımıdır. Der ki, yazı Osmanlı Devleti’nin vesikalarına değil itilaf devletlerinin kendi menfaatleri doğrultusunda yayımladıkları siyasi vesikalara göre yazılmış görünüyor.[5] Mesela, Osmanlı Hükûmetinin fikir ve halleri, Rusya’nın İstanbul elçisinin raporlarından takip olunmuştur.

         

                  Akçuraoğlu, okuduklarımdan aldığım genel intiba şudur, diyor: Savaşı Almanya ve Avusturya çıkarmıştır. Hatta İtilaf devletlerinin savaşı önlemek için “sarf ettikleri mesai-i insaniyet-i pervaneye rağmen açtılar.”[6] Devlet-i Osmaniye’yi idare edenlerin asıl güçlü ve nüfuzlu olanları, savaşın başlangıcından beri kavgaya karışmak meylinde idi. Almanya ve Avusturya da onların bu heveslerini takviye etti. Bazı hükûmet üyelerinin itirazlarına, hükûmet-i itilafiyenin uzlaşmacı davranışlarına (!), Osmanlı menfaatlerinin savaştan çekinmeyi gerektirmesine rağmen “Harp taraftarı birkaç bakan kendi arzu ve iradeleriyle, hiçbir lüzum ve mecburiyet olmaksızın savaşa atıldılar.” Akçuraoğlu diyor ki, bu iddia sabık düşmanlarımızın ve içerideki muhalefetin iddiası idi ve hiçbir ciddi dayanağı yoktu. Nitekim aradan birkaç yıl geçtikten sonra, Fransız binbaşısı Larşe, Cihan Harbine dair bir kitap yayımlar ve görülür ki, Osmanlı Erkânı Harbiye’sinin yayımladığı kitabın siyasi giriş kısmını, Osmanlı’nın nasıl harbe girdiğini açıklamak babında aynen tercüme ederek kitabına yerleştirmiş; yazar böylece resmi, sağlam bir belgeye dayanmış olmaktadır(!)[7]

         

         

                  Bu gün, bu çocukça ve milli gerçekliğimiz açısından bize hüzün veren tavrın halen devam ettiğini düşünmek akla ve vicdana zarar vermektedir! Kuzu kurda kuyruk sallıyor ve şirin görünmeye çalışıyor; böylece kurtuluş ümit ediyor! Devlet olarak acze düşmenin milli onuru ne derekelere kadar indireceğini kendi yakın tarihimizden görelim! Savaşı isterse Almanya açmış olsun; bizi başvurduğumuz her kapıdan aşağılayarak geri çeviren ve aralarındaki yazışmalarda, Osmanlı’yı sadece oyalayın ve korkutun diye yazışan “Düvel-i itilafiye”nin bütün insaniyetperverane ve uzlaşmacı tutumlarına rağmen hiç yoktan savaşa atılmışız! Bu zelil tavır hangi gerçeklere dayanırsa dayansın kabul edilemez ve iç muhalefetin dış düşmanla ağız birliği yapması, ancak, Allah bir daha düşürmesin denilecek manzaradır.

         

                  Bugün hala, o savaşın suçlusu üzerinde ittifak edilmiş değildir. İttihat Terakki lideri Talat Paşa, savaşı Rusların hazırladığını ve Osmanlı üzerindeki emellerini gerçekleştirmek ve Avrupa devletlerini birbirine kırdırmak için düzen kurduğunu ileri sürer. Balkan coğrafyasında başımıza gelen bütün belaların Rusya’nın eseri olduğunu ekler ki, akla en yakın olan ihtimal de budur.[8] Rusya’nın İstanbul ve Boğazlar üzerindeki emellerini ve Osmanlı’yı doğudan batıdan kuşatmakta olduğunu elbette ki Osmanlı Hükûmetleri biliyordu; Bilmeyenler varsa eğer, ancak günümüzün cahil okumuşlarıdır. İstanbul Rus emperyalizminin göz kamaştırıcı bir sembolünden başka bir şey değildi. Ünlü Rus yazarı Dostoyevski 1877’de Rus ideallerini İstanbul merkezli olarak şöyle anlatmıştı: “Evet, İstanbul bizim olacaktır. Bizim olmalıdır. Yalnız çok önemli bir liman olduğu için değil, yalnız Rusya gibi dev bir devletin kapalı bulunduğu odadan çıkıp, açık denizlerin havasını teneffüs etmesi için değil, Doğu Hristiyanlığının ve dünyadaki bütün Ortodoksluğun geleceği için, birliğini tamamlaması için bize lazımdır.”[9] Dostoyevski, Batılı meslektaşları gibi, Rusya’nın Doğu’yu medenileştirmek görevi olduğunu bu Doğu’ya Türkiye ve İran’ın da dâhil olduğunu söyler. Bu anlayış ve heyecanın kitleleri nasıl sardığını anlamak için, Büyük Savaşa girmeden önce sıkıntılı zamanlar geçiren Rus Çarı’nın, gireceği savaşı meşrulaştırmak ve durumunu sağlamlaştırmak için Moskova’da binlerce insanın katıldığı İstanbul’u alma gösterisi yaptırdığını hatırlayalım. İstanbul’u alma hayali halkın Çar’ın zulmüne boyun eğmesine sebep olacak kadar güçlü idi…

         

                   Akçuraoğlu, 1918 Bolşevik ihtilali ile Çarlığın arşivlerinin de açılmasından yararlanarak, Rusya’nın, Büyük Savaş’ın hazırlıkları içindeyken, İstanbul ve Boğaz çevresini işgalini planlamak için yaptıkları toplantıların zabıtlarını ve varılan kararları açıklıyor; yüz yirmi bin kişilik bir özel ordu kurulacak, Karadeniz’e yeni gemiler indirilerek deniz üstünlüğü kesin olarak temin edilecek v.s.

         

                  Akçuraoğlu diyor ki; İtilaf devletleri sefirlerinin, tarafsız kalmamız için bize sözlü olarak verdikleri teminatlara inanmak fazla safderunluk olurdu.[10] Ve ekliyor, diğer Avrupa devletlerinin paylaşma plan ve anlaşmalarının hiç birisi bilinmese bile, Rusların bu işgal planları karşısında tarafsız kalınabileceğini düşünmek ahmaklıktır.[11]

         

         

**

*

 

 

                  Savaşa girişimizle ilgili bir iki meseleyi burada kısaca ele almamızda yarar vardır: Bunlardan birisi özellikle Enver Paşa’nın çok aceleci davrandığı iddiasıdır ki, o zamanlardan beri hep söylenegelmiştir; doğru değildir. Enver Paşa Almanya’dan gelecek silah ve malzeme ile ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için, Almanların bir an önce savaşa girilmesi baskılarına çeşitli biçimlerde karşı koymuştur. Başlangıçta bu yardımın Sırbistan üzerinden ve kolaylıkla yapılabileceği düşünülürken, Avusturya ordularına karşı Sırp ordusunun gösterdiği direnç bu bölgenin işgalini geciktirmiştir. Romanya ve Bulgaristan üzerinden yapılan ikmal ise zor ve zaman alıcı olmaktadır. Aslında Marn’da durdurulan Alman ordusunun sıkıntısını Enver Paşa çok iyi anlamakta ve bir an önce doğuda cepheler açarak İngiliz ve Rus kuvvetlerinin bir kısmını buralara çekmek istemektedir. Çünkü savaşın sonucunun batıda alınacağını bilmektedir. Ancak ordunun yeterince hazırlanmadan savaşa girmesini de uygun bulmamakta ve engellemeye çalışmaktadır. Çok sıkıntılı bir durumdur; Almanlar safında savaşa girmeyi bir kurtuluş gibi gören Osmanlı genelkurmayı için Almanların sıkıntısını artırmak, onları zora sokmak elbette ki askerlik şiarından değildir; Almanya kazanırsa biz de kazanmış olacaktık. Osmanlı Padişahı’nın Berlin’de, Kayzer nezdindeki murahhası Zeki Paşa’nın Enver Paşa’ya gönderdiği mektuplar, Alman genelkurmayı ile Enver Paşa arasında yaşanan gizli gerilimi göstermektedir. Mütareke yıllarında bu, savaşa girmekte acele etti dedikoduları dolaşırken, Enver Paşa Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği bir mektupta, sen de askersin, savaşın sonucunun batıda tayin edileceğini ve bizim, müttefikimize destek olmamız gerektiğini bilirsin, der.

         

                     Diğer bir konu Alman Goben ve Breslo gemilerinin Akdeniz’de İngiliz gemilerinin takibinden kaçarak Boğazlara sığındığı ve Osmanlı Hükûmetinin de bu emri vakiden kurtulmak için gemileri satın aldığı iddiasıdır. Sonrası biliniyor: Amiral Suşon Osmanlı fesi giyerek donanma komutanı oluyor ve bir gün genelkurmaydan izinsiz, Alman genelkurmayının verdiği emirle Karadeniz’e açılarak Rus kıyılarını bombardıman ediyor, bir iki gemilerini batırıyor; böylece bu emri vaki ile savaşa girmiş oluyoruz. Hepsi yanlıştır ve bu hareketler konusundaki belgeler yıllardır ortada olduğu halde bu uydurmaların tekrar edilmesi anlaşılır gibi değildir.

         

                  Kısaca şöyle anlatalım. Alman ve Avusturya ile anlaşma yapılmıştır. İngilizler Sultan Osman ve Reşadiye gemilerine el koymuştur ki, bu gemilerin parası Osmanlı halkından donanmaya yardım olarak toplanarak verilmiştir. Enver Paşa’nın düşüncesi şudur: Karadeniz’de donanma üstünlüğü temin edilmeli ve doğudaki yani Rus cephesindeki ordumuzun ikmali bu yoldan yapılmalıdır. Çünkü demiryolu Akdağmadeni’ne kadar gelmekte, oradan Erzurum’a sekiz yüz kilometrelik yol bulunmaktadır. Bu yoldan ikmali sağlayacak hayvan gücüne de sahip değiliz. Bu demiryolunun Sivas ve Erzurum’a kadar uzatılması çok istenmiş ise de burayı yapım imtiyazı Ruslara verilmiş olduğundan ve Ruslar yapmayıp, başkalarının yapmasına da izin vermediklerinden, öylece beklemektedir.

         

                  İngilizlerin ellerinde tuttukları Reşadiye ve Sultan Osman gemileri gelseydi, Karadeniz’de donanma üstünlüğünü sağlamak mümkün olacaktı; ama şimdi Rus üstünlüğü kesindir. Enver Paşa, daha anlaşmayı imzalamadan Almanlardan İstanbul’un savunması için iki gemi ister; Almanlar bütün gemilerinin görevde olduğunu, veremeyeceklerini söylerler. Enver Paşa ısrar etmektedir. Anlaşma imzalandığının ertesi günü Sadrazam Sait Halim Paşa’nın odasında Enver Paşa ve Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Wangenheim otururlarken içeriye Rus Büyükelçisi girer ve gayet rahat bir üslûpta İstanbul’u işgal edeceklerini, bunun için hazır olduklarını söyler… Alman Büyükelçisi bu pervasızlık karşısında dehşet içindedir. Derhal, anlaşmanın imza edildiğini ve İstanbul’un korunması için mutlaka Goben ve Braslo gemilerinin gönderilmesi gerektiğini Berlin’e bildirir. O gün, Akdeniz’de bulunun bu iki geminin İstanbul’a gelmek için dümen kırdıkları büyükelçiye bildirilir.

         

                  Gemilerin gelmesi, satın alınması ve Amiral Suşon’un Osmanlı hizmetine girmesinden sonra, Enver Paşa, Karadeniz’de donanma üstünlüğünün, ancak baskın tarzı bir deniz hareketiyle sağlanabileceğini düşünmektedir; böylece Rus donanmasına önemli bir zayiat verilirse, emniyet sağlanmış olacaktır. 22 Ekim 1914’te Amiral Suşon’a donanma ile Karadeniz’e açılması ve bulabildiği Rus gemilerine saldırarak batırması emrini verir. Bu karar, Başkomutan vekili Enver Paşa’nın kurmay başkanı olarak çalışan Bronsart Paşa’nın hazırladığı savaş planında da vardır ve Alman genel karargâhınca da kabul edilmiştir.

         

                  Osmanlı donanması denize açılır, fakat umduğu başarıyı elde edemez; bir mayın gemisi batırıp, bir kömür yüklü gemiyi ele geçirerek ve kıyıları bombalayarak geri döner.[12] Rus donanmasını bulamamıştır. Bazıları Amiralin bu işi başaracağını, bazıları da başarmasının zor olduğunu Enver Paşa’ya söylediğini yazarlar. Ancak, temel sebep sonradan anlaşılır ki, iki devlet arasında savaş henüz ilan edilmediği halde Osmanlı donanmasının böyle bir baskın yapacağını Rus hükûmeti haber almıştır. Ruslar; Avusturya’nın İstanbul büyükelçiliğinin kriptosunu satın almışlardır. Uzun süre buradan çekilen telgrafların bir sureti de Ruslara gitmektedir.[13]

         

                  Yavuz adı verilen geminin İstanbul’a gelirken bir eski mayına çarpıp yaralanması ve artık denize çıkamaması da eklenince Enver Paşa’nın bütün planları alt üst olur. Karadeniz yolu kapanmıştır; artık eldekilerle savaşılacaktır.

         

**

*

 

 

                  Genelkurmayın yukarıda temas edilen kitabında, Türkiye’nin bu savaşta ne kazanıp ne kaybettiği hususunda bir değerlendirme yapılmadan, savaşın genel sonuçları şöyle kaydedilir:

         

                  “1 Türkiye’nin savaşa girmesi, savaşı iki yıl daha uzatmakla her iki taraf da takatsiz kalarak, artık taraflarda uzlaşmak arzusu uyandı. Ve Almanya’yı ezmek hırsı yerine, milletlerde barış arzusu belirdi.

         

                  2. Doğuda Bolşeviklik çıktı, sosyal nizamları sarstı. Harp devam etseydi, Almanya hatta Fransa ve İngiltere’de de baş gösterecekti. Nitekim mütarekede kısmen de bazı vakalar oldu.

         

                  3. Avrupa emperyalizmine, Amerikalılar Wilson’un 14 maddelik prensipleriyle karşı çıkmışlardı ve istila siyasetinin manda fikirleriyle örtülmesi zorunluluğu görülmüştü.

         

                  Bu suretle Alman toprakları büyük bir istila görmeksizin muharebeye son verildi.”[14]

         

                  Sonuç olarak Türkiye açısından bir değerlendirme yapıldığında, şunu bilelim ki, Birinci Dünya Savaşı’na nereden bakarsak bakalım, katılmaya mecburduk; tarafsız kalamazdık, itilaf devletleri de bizi saflarına almadı. İttihat Terakki liderlerinin pek fazla demokratik olduklarını söyleyemeyiz; savaş dönemindeki kararlardan, Meclisin hatta hükümet üyelerinin tamamının haberdar olduklarını söyleyemeyiz; ancak İttihatçı liderlerin en doğru kararı verdikleri kesindir.

         

                  Savaşın sonuçlarına gelince: Bunu da yeniden düşünmek zorundayız. İngilizler İstanbul’daydı; ama burada sürekli kalamayacaklarını, hiç bir dünya ülkesinin buna razı olmayacağını biliyorlardı; kendilerinin de İstanbul gibi bir hayalleri yoktu. Çarlık Rusya’sı yıkıldıktan sonra, hiçbir devlet İstanbul ve Boğazlar için yeni bir savaşı göze alamazdı; esasen bu emeli taşıyan iki ülke Bulgaristan ve Yunanistan idi ki, onların da hayallerinde İstanbul’u yaşatmayı seçtikleri kesindi.

         

                  Osmanlı’nın Anadolu topraklarını da paylaşmayı planlayanlar galip gelmişti; ama bu, bekledikleri bir galibiyet değildi; savaştan önceki hayallerinin gerçekleşmeyeceğini çabuk anlamışlardı. Esasen, Türkleri fazla zorlamanın, Anadolu’yu yeniden ayağa kaldıracağı korkusu itilaf devletlerinin göz ardı etmedikleri bir ihtimaldi. Ayrıca, dünyanın en büyük gücü ABD idi ve itilaf kuvvetleri yanında savaşa girmişti; ama Wilson 12 maddelik barış ilkelerini yayımlamıştı; itilaf kuvvetlerinin bunu görmezlikten gelmesi mümkün değildi. Bir başka açıdan bakıldığında, barış müzakereleri döneminde itilaf devletleri diye ortak bir cephe de kalmamıştı.

         

                  Bu noktalardan bakıldığında, Dünya Savaşı bizim kurtuluş savaşımız olarak değerlendirilse sezadır. Daha ilk günlerde Kapitülasyonlar kaldırılmıştır. İtilafçılar bir yana, müttefikimiz Almanya küplere binmiş, İtalya’yı tahrik ederek yedi devletle birlikte bu kararı protesto ettirmiştir. Ama artık vakit geçmiştir; Osmanlı hükümeti tam zamanında bunu ilan etmiştir. Bunun ne demek olduğunu anlamak için, İmparatorluğun dört bir yanındaki şehirlerde kutlama törenleri ve fener alayları düzenlendiğini bilmek yeter.

         

                  Ruslarla yapılan ve Vilayet-i Sitte Anlaşması olarak anılan, kalın çizgileriyle, Ordu’dan Çorum’a ve Diyarbakır’a kadar uzanan Anadolu’nun yarısını, özel bir statü ile yabancı müfettişlerin yönetimine veren anlaşma, yabancı müfettişler yolluklarını alıp İstanbul’dan hareket etmek üzere iken, savaşa girilmesiyle geriye çevrilmiş ve bu felaketten kurtulunmuştur.

         

                   Rus çarlığı gibi tarihi bir düşman çökmüştür. 93 Harbi’nde Ruslara bırakmak zorunda kaldığımız Artvin, Ardahan, Kars vilayetleri yeniden topraklarımıza katılmıştır.

         

                  1918 silah bırakışmasına kadar bizim ordumuzun mensupları olarak savaşan Araplar kaybedilmiştir. Araplar arasındaki ayrılıkçı akımlar yüz yılın başlarından itibaren yayılmaya başlamıştı; bir savaş sonrasında bunların ne ölçüye kadar elde tutulabileceği şüphelidir. Wilson’un 12 ilkesi de Bu tür ayrılıkçı akımlara meşruiyet ve hız kazandırmıştır.

         

                  Büyük Savaş’tan sonra Yunanlıların Anadolu’ya saldırması açıklanmaya muhtaç bir husustur. Gerçi savaştan önce İngilizler tarafından İzmir’in Yunanlılara vaat edildiği biliniyorsa da açıklama için yeterli değildir.

         

                  Büyük Harpte kaybettiğimiz insan gücümüzdür. Diğer devletlerin galip olsun, mağlup olsun kaybettikleri insan gücüne nazaran bizim kayıp sayımız azdır; ama bizim için ağır olmuştur. Ne var ki Anadolu’da yaşamanın kolay olmadığını da bilen bir milletiz.

         

**

*

 

                  Bu yazının sonuç kısmı, birinci yazının giriş kısmıdır. Türk devletini Söğüt’ten cihan devletine yükselten güç ve onun şerefi, o yükü omuzlayan bütün nesillerin, tek tek bütün o insanlarındır. Biz bu güce iman kudreti dedik, siz farklı açıklamalar getirebilirsiniz. Ama yükselişin de çöküşün de şeref ve sorumluluğunun tek tek bütün millet fertlerine ait olduğunu bilmek ve bunun sorumluluğunu hissetmek zorundayız.   

         

                  Gerisi, tarihi oynayan figüranların görüntüleridir; burada kahramanlar vardır, fena fiddevlet olmuş yüceler vardır, korkaklar ve nemelazımcılar vardır... Bunların hepsi zahiri görüntülerdir ve oluşların sebepleri değildir; oluşların güzellikleri yahut hüzün veren görüntüleridir. Gelişmeler toplumun ruh muhtevalarına göre gerçekleşir; kültürü yükselişe geçiren ruhi gerilimi yaratmakta hepimiz tek tek sorumluyuz. Gerileme için de ayni şeyleri düşünelim.

         

                  Osmanlı göçüşünün de böyle olduğunu bilelim ve yiğitliklerle, serden geçişlerle süslendiğini görelim…     

         


        


        

        [1] Yusuf Akçura, Türk Tarih Encümeni Mecmuası, 1926, s.7.


        

        [2] Ünlü Gümüşhane Mebusu Zeki Bey’in hatıralarına bakılabilir.


        

        [3] Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Ankara-1996, c. IX, 375.


        

        [4] Yusuf Akçura, a.g.m. s.9


        

        [5] Yusuf Akçura, a.g.m. s.10


        

        [6] Yusuf Akçura, a.g.m. s.10


        

        [7] Birinci Dünya Savaşı ile ilgili yazan tarihçilerimizin, Larşe’nin bu kitabını kaynak olarak kullanıp kullanmadıkları incelenmeye değer, eğlenceli bir konu olur.


        

        [8] Karl Helfly, Harb-i Umumi’nin Menşe’leri, İstanbul-1915 kitabına yazdığı takriz.


        

        [9] E. Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, IX. Cilt, Ankara-1996, s.360.


        

        [10] İtilaf devletlerinin sefirleri Osmanlının tamamiyet-i mülkiyesi için sözlü olarak dahi taahhütte bulunmadılar


        

        [11] Akçuraoğlu’nu okuduktan sonra, acaba genelkurmayın bu kitabı hala duruyor mu, hala genelkurmayın kitabı olarak basılıyor mu, diye merak ettim. Eski kitabın yerine yenisini yazdırmışlar. Emekli tuğgeneral Cemal Akbay’a yazdırılan, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, 1. Cilt, Osmanlı İmparatorluğunun Siyasi ve Askeri Hazırlıkları ve Harbe Girişi isimli kitabı aldım. Bu kitap eskisinden daha rezil!  Sebebi de açık; biz o günlerde değiliz, ne o şartlardayız, ne o psikolojideyiz. Öyleyse kim, hangi kuvvet bu aptalca şeyleri bizim askerimize yazdırıyor? Kim, yüz yıl sonra bile tarihimizi olduğu gibi görebilmemizi engelliyor? Bu eğer sadece bir gaflet ise, benim orduma olan güvenimi sarsmaz mı? İmanı sarsılan insanlar nasıl savaşırlar?  Yazılanlar çok büyük ölçüde Hikmet Bayur’un eserinden alınmış ve sağlam bilgiler; ancak aralarına kendi mülahaza ve değerlendirmelerini sokmuş ve doğruların canına okumuş; bir kalemin yazdıkları arasında tutarlılık olması gerektiği de hiç aklına gelmemiş. Bir sayfada birbirini cerheden üç hüküm bulabilirsiniz. Bu kitap ayrıca değerlendirilmeye muhtaçtır; ben sadece bir paragrafını alarak örnek vermiş olayım:   Enver Paşa’nın çalışkanlığı, cesaret ve iyi niyetinden söz ettikten sonra: “Almanya Marn muharebesinde kaybetmiş, buna rağmen Enver Paşa akıl almız bir sorumsuzluk duygusu ile Türkiye’yi vakitsiz Almanya yanında harbe sokmuştu.

                     Bu savaşa giriş Enver’in isteğiyle olmuş; ancak Cemal Paşa ve Talat Bey’e haber vermiştir… Bir diktatör gibi İmparatorluğu ve orduları büyük bir sorumsuzlukla yönetmeye kalktı.” (Emekli Tuğgeneral Cemal Akbay, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi, 1. Cilt, Osmanlı İmparatorluğu’nun Siyasi ve Askeri Hazırlıkları ve Harbe Girişi, Ankara- 199, s.246)

                  Aradan bir Cihan Harbi daha geçti; işte size genelkurmayımızın Birinci Harbe girişimiz hakkındaki düşüncesi!


        

        [12] Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, İstanbul-2008, s.262


        

        [13] Y. Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, 3. Cilt, Kısım:1, Ankara-1983, s. 214.


        

        [14] Y. Hikmet Bayur, a.g.e. s.150

         


Türk Yurdu Nisan 2012
Türk Yurdu Nisan 2012
Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele