Suriye Krizi: Dış Politikada Bir “Yön-Eylem Sorunu” mu Yoksa “Kırmızı Çizgiler Savaşı” mı?

Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

        Türk-İslam dünyası merkezli cereyan eden "demokratik-otokratik güçler" arasındaki mücadelede gözler bir kez daha Türkiye'nin üzerinde. Öyle ki, Türk dış politikasında yaşanan inişli-çıkışlı, keskin-kafa karıştırıcı sürece yönelik "kaçak bakışlar"; bir taraftan "at nalı" türünden nazarlıklar gerektirirken, diğer taraftan da ortaya çıkan yeni tür şaşılık vakaları için şişe dibi gözlükleri gerektirmeye başladı. Nasıl gerektirmesin?

         

         

        Bir taraftan “stratejik derinlik projesi”, “sıfır sorunlu komşuluk politikası”, “Osmanlı Milletler Topluluğu" ya da "Yeni Osmanlıcılık” türünden fazlasıyla “heyecanlandırıcı” fakat bir o kadar da "yersiz-zamansız", "siyaset-strateji-araçlar" ahenginden yoksun bir takım “sloganlar” dönemi yaşanırken; diğer taraftan da sorunlar deryası içinde "aktif dış politika" adı altında kendisine çıkış yolları arayan bir Ankara görüntüsü var. Dolayısıyla, gelinen aşamada Türk dış politikasında “yön-eylem-söylem”, “misyon-vizyon”, “millilik” ve “tanım” tartışmaları ekseninde, “realizm” ve “idealizm” arasında ciddi bir “teşhis” ve “tedavi” yöntemi sorunu yaşanıyor.

         

         

        Nitekim, başlangıçta daha tutarlı ve yekpare bir nitelik taşıyan bu politikalara yönelik destek mahiyetinde ön plana çıkan değerlendirmelerin, son dönemde "Arap Baharı" ile birlikte yerini farklı bir seyre bırakması, açıkçası fazlasıyla düşündürücü. Özellikle de bu sürece destek veren ve "yandaşlığı" bu vb. eleştirilerden dolayı tartışmalı hale gelen bir kısım çevrelerin medya organlarında ve kalemlerinde yaşanan keskin ve ani "makas değişimi" dikkat çekici boyutlarda.

         

         

         

        Dış Politikada Güven Sorunu mu?

         

        Hükümete, özellikle de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'na yönelik “misyon-zemin kayması” ve “sorgulaması” şeklinde de ifade edilebilecek bu eleştiriler, açıkçası Türkiye'nin yaşadığı “çelişki” ve “çıkmazı” ortaya koyması açısından da oldukça önemli. Uygulama aşamasında rasyonaliteye, dengeye ve sağlıklı bir zemine oturtulamamasından dolayı başlangıçta yakalanılan olumlu hava, destek; her geçen gün yerini derin bir şüphe, tereddüt, direnç ve tepki dalgasına bırakıyor. Dolayısıyla yerel, bölgesel ve küresel bazda artış eğilimi göstermeye başlayan bu tepki ve güven sorununu dikkate almakta fayda var.

         

         

        Bu kapsamda, dış politikada fazlasıyla kontrolsüz alan, rol ve misyon açılımı yaşayan Ankara’nın bu tür spesifik konulara hazırlıksız yakalanması da açıkçası işin bir diğer düşündürücü boyutunu oluşturuyor. Nitekim, “sıfır sorun” politikasının yere-göğe sığdırılamadığı, methiyelerin sıralandığı bir dönemde başlayan Arap Baharı, tek kelimeyle Türk dış politikası açısından bir test olmaya devam ediyor. Tahran'da ellerin hep birlikte havaya kaldırıldığı bir ortam sonrası Suriye eksenli yaşanan bölgesel kriz, geldiği aşama itibarıyla Türkiye'yi adeta "kontrollü krizler" ve "kırmızı çizgiler" savaşının içine sokmuş bulunuyor.

         

         

        Buna karşılık Türkiye'nin iç politikada olduğu gibi dış politika boyutunda da artış gösteren sorunları ve bunların kaynaklarını çok daha farklı noktalarda arama eğilimi ya da "bakar kör" durumu, açıkçası sağlıklı bir analiz ve kriz yönetimi açısından çok da makul görünmüyor. Bu hususta Akif Beki’nin 15 Haziran 2010 tarihinde Radikal gazetesinde yayımlanan, “Davutoğlu’nun ‘Ben’ İdraki” başlıklı köşe yazısı ile WikiLeaks’te ortaya konulan iddiaların bir kez daha mukayeseli bir şekilde okunmasında fayda var. Dolayısıyla, Türkiye açısından söylemlerin ve ortaya konulmaya çalışılan bir takım teorik yaklaşımların ülke, bölge ve küresel gerçekler bazında dengeli bir zemine oturtulması ve "güven" tesisi artık kaçınılmaz bir hal almış bulunmaktadır.

         

         

         

        Suriye Krizi'nin Arka Planı...

         

        Bu noktada, Suriye merkezli çıkmazın iç ve dış kamuoyuna izahında yaşanılan sıkıntılar da dikkatlerden kaçmıyor. Özellikle de Ocak 2011 itibarıyla Türkiye-Suriye-Lübnan-Ürdün eksenli bölgesel entegrasyon sürecine start verildiği bir ortamda, Arap Baharı'nın Mayıs 2011'e doğru Ankara-Şam hattında yarattığı deprem sonrası...

         

         

        Başbakan Erdoğan'ın; ''Ama artık burada da sabrın son anlarına geldik. ...Dışişleri Bakanı'nı Suriye'ye gönderiyorum. ...gerekli görüşmeleri yapacaklar. ...Bundan sonraki süreç, verilecek cevaba ve uygulamaya göre şekillenecektir. Çünkü biz Suriye konusunu bir dış mesele olarak, bir dış sorun olarak görmüyoruz. Suriye meselesi bizim bir iç meselemizdir... Dolayısıyla burada olanlar, bitenler bizim asla seyirci kalmamıza fırsat vermez. ...Tabii ki gereğini de yapmak durumundayız.'' açıklaması, bir anlamda Türkiye'nin "Yeni Yakın Çevre Politikası" bağlamındaki kırmızı çizgisinin dosta, düşmana ilanı olmuştur. Buna karşılık, otokratik kampın ileri karakolu konumunda bulunan Esad rejimini korumaya yönelik olarak Rusya ve İran tarafından tehdit kokan cümlelerle çizilen "kırmızı çizgiler" de açıkçası dikkatlerden kaçmamıştır. Örneğin, Tahran'da gerçekleştirilen 25. Uluslararası İslam Birliği Konferansı'nda, Suriye Müftüsü Hassun ile görüşen İran Dışişleri Bakanı Salihi'nin "Suriye bizim kırmızı çizgimizdir" açıklaması, Kasr-ı Şirin Düzeni'ni uzun bir süredir ihlal eden ve Türkiye'nin yakın çevresinde turlar atan İran'ın son icraatlarından biri olarak not edilmiştir. Dolayısıyla bölgede var olan mücadele, esasında ne etnik ne de mezhepsel temellidir.

         

         

         

        Türk Yakın Çevresinde İran ve Kasr-ı Şirin'i Yeniden Düşünmek...

         

        Nitekim Türkiye, İran'ın son yıllarda Şii jeopolitiği kapsamında, başta Irak ve Suriye olmak üzere bölgedeki tek taraflı kazanımlarına, dolayısıyla da Kasr-ı Şirin düzeninin ihlal edilmesine yönelik olarak somut tepkisini verme gereği duymaktadır. Nitekim, karşılıklı olarak doğrudan ya da dolaylı bir şekilde gündemde yerini alan iddialar, aslında bu tespitimizi fazlasıyla desteklemektedir.

         

         

        Düpedüz, Türkiye'nin "Yeni Yakın Çevre Politikası"na ve çıkarlarına doğrudan tehditler anlamına gelen bu türden açıklamalar, önümüzdeki sürecin bu üç başkent ve "yakın çevreleri" açısından oldukça sıkıntılı geçeceğini göstermektedir. Bu bağlamda Ankara-Moskova-Tahran hattı, Şam üzerinden derin krizlere gebe desek, herhalde abartmış olmayız. Nitekim Suriye mevzuu, geldiği aşama itibarıyla Türk dış politikası açısından önümüzdeki süreçte etkisini daha somut bir şekilde gösterecek olan çok boyutlu bir kırılma noktasına işaret etmektedir.

         

         

        Süreç, her ne kadar Batı'nın Türkiye üzerindeki "baskı" politikalarının bir sonucu olarak lanse edilmeye çalışılsa da diğer taraftan Türk-Batı ya da daha somut haliyle Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir çıkar ilişkisi ve rol paylaşımına işaret etmektedir. Suriye krizi bu noktada bunun gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğiyle ilgili önemli bir test alanı olarak karşımıza çıkmakta olup, "Model Ortaklık" ifadesi burada tam da yerini bulmaktadır.

         

         

         

        Daha Gerçekçi ve Agresif Bir Dış Politikaya Doğru...

         

        Gelinen aşamada Türkiye, "Sıfır Sorunlu Komşuluk Politikası" ile ABD sonrası süreçte bir netice elde edemeyeceğini anlamıştır. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Ankara, yeri geldiğinde TSK'nın da alanda fazlasıyla etkin olabileceği daha agresif bir dış politika izleyebileceğinin sinyallerini vermeye başlamış bulunmaktadır.

         

         

        Türkiye; Libya deneyiminden de hareketle, stratejik derinliklerinde kendisini daha iyi anlayabilecek, ortak değerlere sahip yönetimlerin iktidara gelmesinin önemini çok net bir şekilde anlamıştır. Bunun için de bu tür yönetimlerin iktidara gelmesi yolunda elinden geleni yapmaya devam edecek gibi görünmektedir.

         

         

        Dolayısıyla, tam bir kördüğüme dönüşen Suriye krizinde Anadolu ile özdeşleşen Büyük İskender'in kılıcının şartlar gerektirdiği takdirde bir kez daha devreye girmesi hiç de sürpriz olmayacaktır. Yeniden dizayn edilen bölgede inisiyatif sahibi olmak isteyen ve yakın çevresindeki bir takım oldu-bittilere artık daha fazla göz yumamayacak hale gelen Türkiye açısından bunun taşıdığı önemin "bazı ülkeler" tarafından anlaşılması, kuşkusuz bu türden krizlerin daha "sorunsuz" atlatılması açısından büyük bir önem taşımaktadır..

         


Türk Yurdu Nisan 2012
Türk Yurdu Nisan 2012
Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele