Yeni İhtiyacı

Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

Mene, Tekel, Ufarsin: sayılmış, tartılmış, bölünmüş.”[1]

Eski Ahit: Daniel, bap 5.

 

        “Beethoven sonsuzluğun bütün seslerini istedi.”[2]

        Nurettin Topçu

         

        “Yarınki Türkiye’nin kurucuları yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaktır.[3]

        Nurettin Topçu

         

         

        Hacimlerin, rakamların, mesafelerin, kütlelerin, kitlelerin vs. efendisi olmaya odaklanmış tekbiçimli bir dünyada varlık, var olmak, estetik, ahlâk ve bilginin dünyası sahici hiç bir anlam ifade etmiyor. Hegel, sanatı ve onun gelişmesini tanımlarken, bu olguyu, ‘idea ya da tinin zaman içinde kendi kendisini gerçekleştirmesi’, daha da açığı, hem kendini, hem de maddeyi yeniden fetih ameliyesi olarak betimlemişti. Sözlerin efendisi Ebedi Yunus, bu manayı çok daha güzel bir formülasyonla, ‘Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası’ dizeleriyle ifade eder.

         

        Topçu’nun “estetik iman” olarak tanımladığı gerçek sanat, “mistik iman”a, yani Allah’a götüren yoldaki ilk büyük tecrübedir. Büyük sanat eserleri ve sanatkârların hepsinde, sonsuzluğun bütün ses, form ve renklerini duyma ihtirası vardır. Kendisinde ve her şeyde dalgalanan varlık tezahürleri karşısında sermest olan her büyük sanatkâr, bu büyük vecdin bir anını olsun yakalama ve hatta onun da ötesine sıçrayarak asıl sanatkârla temasa geçme cehdiyle ıstırap çeker. Hakiki sanat tabiata teslimiyet ya da onu taklit değil, ruhun yaratıcı hamleleriyle onu yeniden üretmek, tanımlamak, tasarlamak ve onda gizli olan ilahi ritmi bulma cehdidir. Gücünü bir tür “metafizik gerilim” de diyebileceğimiz, “iman geriliminden” alan bu tür yaratıcı hamlelerin hepsi, yeniden doğma ihtirasının tezahürleridir.

         

        Yahya Kemal, serapa yenilenme ve gençlik devri olan özel zaman dilimlerini, “iman bir vecd olan devirler” olarak tanımlamıştı. Başlangıç devirleri sembolik, kemal devirleri klasik, çözülme devrinin başlangıç aşamaları ise romantik heyecanlara gebedir. Bu kavramsal çerçeve, estetikten ahlâk ve bilgiye kadar hemen her sahaya uygulanabilir. Türk milletinin iki bin küsur yıllık emek ve birikiminin mahsulü olan devlet-i âliye-i Osmaniye, bu aşamaların tamamından geçmiş görünüyor. Çözülme devrinin bittiği, başlangıç devrininse henüz emeklediği bir geçiş döneminde ruhları daralan günümüz nesilleri, Batılı örneklerinde olduğu gibi, romantik heyecanına bile sahip çıkamadı.

         

        Bugün yeni bir başlangıç devrinin arifesindeyiz. Bazıları hâlâ “saymak”, “tartmak” ve “bölmek”le meşgul oluyor olabilir. Mazinin mefahirini, tıpkı dinî anlayışta olduğu gibi, hiçbir ayrıntısını içselleştirmeden sahipleniyor görüntüsü veren bir yığın arkaik insan malzemesine de rastlayabilirsiniz. Bunlardan hiçbirinin ne tezhip, ne minyatür, ne de bir tür ruhun kanatlanması ve aşkın hâlleri olan o büyük tecrübeyi yaşayan ve hatta bu tecrübeyi sadece maddeye değil, ses ve renklerin sonsuzluğuna da nakşeden o büyük sanatkârların ıstırabına aşina oldukları söylenemez. Bunlardan bazılarının, medeniyetimizin klasik dönem eserlerinden birine, Batılı bir amatör meraklı ya da meslekten bir uzmanın atfettiği önem ve izlenimi gururla anlatma, onunla öğünme gayreti içinde olduğuna da tanıklık edebilirsiniz. Saymak ve tartmak; ama elindeki cevherin ne olduğuna dair zerre miktar bilgi sahibi olmadan “saymak, tartmak” ve böbürlenmek, sadece bu. Bu çizgideki mirasyedilerin önemli bir kısmına, cesaretim olsaydı ‘lümpen muhafazakâr’ demeyi tercih ederdim, ‘tutucu’ bile değil.

         

        Lümpenleşmenin diğer ucunda, kendini ‘mazi’ düşmanlığı ve ‘yeni’ taraftarlığıyla tanımlamak isteyen başka bir kütle bulunuyor. Kitle bile olamayan bu ikinci grup sergerdelerin bir kısmı, ‘postmodern’ bir çizgiyle kendilerini ana kütleden ayırmak istiyor olsalar bile, tarihî ve felsefî derinlikten yoksun davranışlarıyla sığ bir görüntü vermekten kurtulamıyorlar. Bunların içinde postmodern Marksistler kadar, postmodern İslamcılara, hatta milliyetçilere bile rastlanabilir. Her gün gazete köşeleri ve televizyon ekranlarında arz-ı endam eden bu tip ‘lümpen muhafazakârlarla’, bunların tam zıddı bir pozisyonda mevzilenen ‘lümpen yenilikçilerin’ istiflendiği bir korodan, emek mahsulü yaratıcı fikirlerin çıkması beklenemez.

         

        Son üç asrında sürekli bir dağılma ve çözülme psikolojisi yaşayan bir dünyanın çocukları, uzun bir süreye yayılan bu zaman diliminde, her biri farklı bağlamda olsa bile, sürekli olarak ‘eski-yeni’ gerilimi yaşadı. Bugün birbirinden tamamen farklı ve hatta birbiriyle asla uzlaşmaz bir çağrışım yapan bir yığın ideolojik çizginin yan yana görüntü veriyor olması, bazılarını ciddi biçimde şaşırtıyor olabilir. Kavramları kendi tarihsel, kültürel, sosyal ve aktüel bağlamından kopartarak “ahistoric”, “asocial” ve “acultural” bir bağlamda değerlendiren zihniyet biçimi, elbette böyle bir durum karşısında şaşkınlık duyacaktır. İslamcılarla liberaller, Marksistler ve hatta bazı milliyetçi söylemlerin tam karşısında, İslamcı gelenekten gelen bazı kesimlerle ulusalcı, Marksist ve hatta Kemalistlerin yan yana görüntü vermesi, bu kavram ve süreçlerin “özcü” ve “statik” tanımlarla değil, ele alındıkları bağlam ve eklemlendiği süreçlerle anlaşılabilir.

         

        Mesele sadece hangi kavramın hangi tarihsel dönem, coğrafya, toplum ve kültür için kullanıldığı ve hangi ideolojik görüşlerle eklemlendiği meselesi de değildir. Her şeyin araçsallaştırıldığı bir çağda, İslam da dâhil olmak üzere milliyetçilik, liberalizm, muhafazakârlık, sosyalizm vs. gibi bütün kavram ve hareketlerin tamamı, ulaşılması gereken bir amaçtan çok, siyasî hedeflere ulaştıran mekanik bir araç gibi kullanılma eğilimine maruz bırakılıyor. Bugün her meselenin çözümünü büyük ölçüde siyasi arenayla ekonomik çıkarların tatmininde gören zihniyet biçimi, bunların dışında kalan her meseleyi ihmal edilebilir ayrıntılar olarak görüyor. Hâl böyle olunca, iktidarın siyasal olan ve olmayan bütün biçimleriyle, ekonomik rant ve sosyal statüye tahvil edilebilir her türlü manevranın pazara çıkarıldığı bir yer hâline getirilen zihniyet dünyası, tabii olarak bunların dışında kalan her şeyi tali meseleler sepetine atıyor. Yabancılaşma, gizli ve açık sömürü, türlerin ve kültürlerin yok edilmesi ve hatta bizzat kürenin tehdit altında bulunması, bunların tamamı; mevcut yapı tarafından küsurat nevinden meseleler olarak görülüyor. 

         

        Bu ülke insanına, bilhassa son dönemlerde, hiçbir orijinallik ve yaratıcılığı bulunmayan servet ve iktidar sahipleri arasındaki ‘sen-ben’ davaları, çok daha farklı bir bağlamda, ‘küresel bir vizyonun’ yerel tezahürleri olarak gösterildi. İçinde hakiki ve hasbî hiçbir çilenin bulunmadığı, büyük ölçüde şahsî ihtiraslarla kirlenmiş klişe kavramlar üzerinden yürütülen bu kavga, son tahlilde kavramların tüketilmesiyle noktalandı. Fakat ne tuhaftır ki, sadece izleyenler değil, aynı zamanda sahnedeki aktörler de durumun farkında olmadığı gibi, bir tür akıl tutulması, ya da iktidar körlüğü içinde verilen rolün cazibesinden başka bir şey düşünmüyorlar.

         

        ‘Dini de, sanatı da, ahlâkı da gerçekten anlamak için şu fani hayatımıza sonsuzluğun sahnesini getirmeliyiz’ diyen büyük mustarip, devamla: ‘genç ruhları büyük ve yaratıcı yapacak olan, hayatın kurnazlığı ve siyaset hüneri değildir; boşlukta bir büyük kalp çarpıntısı yaşatmalarıdır.[4] derken, asıl meselenin kalplerde yaşanacak bir sarsıntı, orada cereyan edecek hakiki bir inkılâp ihtiyacı olduğuna vurgu yapıyordu. Oradan çevreye doğru sirayet edecek ruhî bir gerilim olmadan, ne hakiki bir ilim anlayışı, ne ahlâk telakkisi, ne orijinal bir estetik ve sanat rüyası, ne de bunların tamamını birden içeren bir medeniyet iddiası zuhur edebilir.

         

        Yeni nesillerin önüne ruhun malzemeleriyle ‘gönül tezgâhında’ dokunmuş turfanda modeller, sahici hedefler koyamayan bütün hareketler, eninde sonunda kaybettikleri mefkûrenin bedeli olarak ‘sen-ben’ davası içinde eriyip gidecektir. Şahısları ve devirleri aşan ideal ve ülkülerle yola çıkmayan, ya da onları yeniden üretip ikmal etmeyen her hareket, iç enerjisini kaybetmiş ve dağılma sürecine girmiş demektir. Bizde sürekli ‘arkaya’ bakan ve mazinin ‘şanlı hatırasıyla’ avunma psikozuna girmiş çoğu hareket, haddizatında yaşlanmış ve vaktini tamamlamış birer kalıntıdan ibarettir.

         


        


        

        [1] Kildanı kralı Belşatsar’ın Tanrı’ya karşı günaha girmesi üzerine, sarayın duvarına yazılan ve onun sonunu haber veren sözler. Bkz. Sorokin, Pitirim, (1972), Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, (çev.), Mete Tunçay, Bilgi Yayınevi, Ankara, s. 22. Dipnottaki açıklama yazara değil, çevirene aittir.


        

        [2] Nurettin Topçu, (1998), İradenin Davası-Devlet ve Demokrasi, (haz.) Ezel Erverdi-İsmail Kara, Dergâh Yayınları, İstanbul, s. 15.


        

        [3] Nurettin Topçu, (1978), Yarınki Türkiye, (haz.) Ezel Erverdi, D. Mehmet Doğan, Dergâh Yayınları, İstanbul, s. 33.


        

        [4] Nurettin Topçu, a.g.e., 1978: 31


Türk Yurdu Nisan 2012
Türk Yurdu Nisan 2012
Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele