Büyük Barış

Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

        Belli bir topluma, belli bir kültür çevresine ve bir yaşama ortamına ait olarak doğar, yaşar ve ölürüz. Doğal olarak hep bir yere ait oluruz. Sözü edilen doğal aidiyet mutlak ve değişmez değildir. Kendimize yaşama sürecinde başka aidiyetler edinebiliriz. Sözgelimi, doğal olarak ait olduğumuz çevreyi değiştirebilir yahut aidiyetimizi daha bilinçli bir düzeye taşıyabiliriz. Asıl aidiyetler en sonunda düşüncede kesinleşir. Toplumsal durumumuzu ve konumumuzu belirleyici olan etken son tahlilde kendi tasarım ve tercihlerimizdir. Bu tercihler ise gündelik ilgi eğilim ve hedeflere dayanabileceği gibi, tarihsel ve kültürel mirastan da besleniyor olabilir. Bireylerin bu mirasa, bu mirasın taşıdığı değer ve tasarımlara duyduğu müşterek bağlılık, büyük bir kütle olan “millet”i oluşturur. Bilinç kendi kültürel dünyasına dönüp kendini kendine özgü nitelikleriyle ve müştereklikler içinde tanımladığında millet olma yolunda önemli bir adım atılmış olur. Bu süreç bilincin doğal gelişim aşamalarıdır.

         

        Bilinç “bir bedene sahip” bilinç, beden de bir soydan gelen biyolojik dayanaktır. Yani topluma ait oluşun somut biçimi bir soydan geliyor olmaktır. Fakat bilinci, yani aidiyet olgusunu belirleyen etken soy veya kan bağı değil kabul edilen değerler manzumesidir. Soy sadece biyolojik varoluşun sürekliliği anlamına gelir. Yaşama dünyasının ilke ve değerleri bu süreçte gerçeklik kazanır ve nakledilir. Bu nedenle, kültür ile soy devamlılığı arasında doğal bir örtüşme olmakla birlikte, zorunlu bir bağlılık yoktur. İfade edildiği gibi, asıl belirleyici olan, içine doğduğumuz, çevremizde barınan ve adeta bizi kuşatan değer dünyası karşısındaki tutumumuzdur. Bu tutum, başka değer dünyalarına karşı duruşumuzu da belirler.

         

        Değer dünyası olmayan birey insani zeminden uzaklaşmış bireydir. Çünkü tüm değer dünyaları insanlarca oluşturulmuştur, insan içindir ve kendince insani bir yapıya sahiptir. İnsan da zaten bir değer varlığıdır. Değer dünyası ise tek başına kin ve nefret nedeni değildir. Şayet birey kendine ait olanı ve dolayısıyla kendi toplumunu yüceltip diğerlerini aşağılayıcı bir tavır takınırsa, bu değer ve ilkeler, ancak o zaman bitimsiz bir düşmanlığın kaynağı haline gelir.

         

        Diğer kültür çevrelerinin de kendince bir anlam ve değer dünyası anlamına geldiğini ve varolma hakkına sahip olduğunu onaylamak tamamen insani bir duruştur. Bu duruş milliyet aidiyetine aykırı değildir. Yani milliyetçiliği patolojik bir duygu haline getiren etken, bireyin önem ve değer atfettiği kendi değer dünyasının varlığı ve bireyin oraya aidiyeti değil, bu değer dünyasını konumlayış biçimidir.

         

        Milletin varlığı yahut milliyet bağı kendisi olarak ne müfrit bir duygu ne de bir cennet inşa projesidir. Onlar insanların ellerinde “iyi” veya “kötü” olur. Yani asıl sorun, fikrin ve duygunun kendisi değil, onun ve ona dayanak oluşturan olgunun algılanış biçimidir. Daha geniş bir ifadeyle, hem kendini milliyetçi olarak tanımlayanlar açısından hem de milliyetçiliğe karşıt olanlar için asıl sorun, millet ve milliyetçilik olgusunun ve kavramının algılanış biçimidir. Algı keskin formlar içinde gerçekleştiğinde taraftarlık da karşıtlık da patolojik hale gelmektedir. Bugün kendi coğrafyamızda yaşadığımız tablo budur. Doğal aidiyet durumu üzerinde uzlaşmak gerekirken, bu aidiyet kavga gerekçesi haline getirilmiştir.

         

        Tarihsel süreçleri de hep bir kaos-kosmos ikilemi ve çelişkisinden bakarak okumak da mümkündür. Tarihin belli bir anındaki karmaşa ve hâkim olan kuralsızlık kaosa, nisbeten düzenli bir tablo kosmosa karşılık gelir. Bir dönemde kosmos tablosu içten bozulmaya başlayınca kaosa dönüşür; o noktada tarih yeniden yazılıyor demektir. İşte bu dönemlerde tarihin seyrini okuyamayan fikir sistemleri, çağın bir döneminde, özellikle hızlı ve yoğun değişim dönemlerinde, yaşanmış geçmişte büyük rol oynayan olguları, ilke veya değerleri ya yanlış konumlar veya zamanı yanlış okurlar. Böylece bütün okumalar ve konumlamalar anlamsız kalır. Bu sorunu yaşayan bir coğrafyanın kanaat önderleri tarihi yanlış okuduklarında, çözüm için yola çıktıkları ve içtenlikle bunu diledikleri halde sorunun kronikleşmesine yol açarlar.

         

        Bugün her aydın görünüşte bir çıkış yolu aramaktadır. Bunlardan bir kısmı, gerçek bir çözüm çabası sergileme iddiası içinde kendi önerdiği veya kabullendiği kavramı esas alıp diğerlerini kökten mahkûm etmekte ve bu da tartışma doğurmaktadır. Bu tablo fikir dünyasını verimsizleştirmekte ve yapay karşıtlıklara yol açmaktadır. Bunun en büyük nedeni, sırf terimlere takılıp kalmaktır. Örneğin millilik, yurtseverlik, vatanseverlik, ulusalcılık, milliyetçilik kavramlarıyla temelde aynı yahut benzer duyarlılıklar dile getirilmektedir. Bunlar arasında derece ve içerik farkı da olmakla birlikte bu farklılık karşıtlık derecesinde olmak zorunda değildir. 

         

        Özellikte tarihin çok hızlı aktığı, geleceğin dünyasının bu coğrafya etrafında şekillendiği bu yıllarda büyük barışı sağlamak lazımdır. Çıkış yolumuz da, konum ve aidiyetimizi içine yerleştirdiğimiz terim ne olursa olsun, onun temelindeki duygudan yola çıkarak birbirimizi anlamaktır. Artık tarım toplumundaki gibi insanların sakince kendi ikametgâhlarında yaşayıp gittiği, siyasal-toplumsal alanı “büyükler”in belirleyip görev buyurduğu çağ geçmiştir. İlgi, eğilim ve isteklerin çeşitlenmesiyle, insanın iç dünyasını belirleyen etkenlerin çoğalmasıyla, artık insan dokusu da çeşitlenmiştir. Bu yeni toplumsal durumda özneler arası dünyayı oluşturan değerler üzerinde yeniden uzlaşmak lazımdır. Bu nedenle, sırf kendi değer dünyamıza kapanıp kalamayız. Yeni evrensel ilkeler etrafında bütünleşmek gerekmektedir.

         

        Dünyanın yeniden kurulduğu bu çağlarda doğal aidiyeti kavga konusu olmaktan çıkarmak lazımdır. Nasıl adlandırırsak adlandıralım, kendimizi bu coğrafyaya, bu kültür dünyasına ait hissediyorsak, ortada büyük bir sorunun, bir kavga gerekçesinin kalmaması gerekir. Bunu en iyi “Çanakkale Ruhu” yansıtmaktadır. Bu coğrafyaya bağlılığı yansıtan tüm aidiyet biçimleri bu coğrafyayı sahiplenmenin bir biçimidir. Kendini aynı coğrafyaya ait hissedenlerin arasında, onlar kendilerini aynı kavramlarla tanımlamasalar bile, ruh birlikteliği var demektir. Bu birliktelik kısır kavram kavgalarına kurban edilmemelidir. Kısır kavgaların dışına ise varoluşun çeşitli kademeleri arasında evrensel düzeyde geçerli bir bağlantı kurmakla çıkılabilir. Çünkü varoluşun ilk, en değerli ve evrensel halkası insan olmaktır.  

         

        Nasıl okursak okuyalım, tarih akmaktadır. Yaşama dünyası bu akışta oluşmakta, değişip dönüşmektedir. Bu sürecin sabit yasaları olmadığından, gelecekteki dünya önceden kesin şekilde bilinemez. Tarihe ve topluma ilişkin mutlak ve nesnel doğrular yoktur. Sadece istek, eğilim ve idealler vardır. Gelecekteki toplumsal varoluşun çekirdeği de bu ideallerdedir. Ancak idealler vasıta içermez. Vasıtayı durum ve şartlara göre, ilgi ve ideal sahibi birey oluşturur. Tıpkı yaşama dünyası gibi bu vasıtalar da akıcıdır. Değişen zamana göre vasıta da değişebilir. Aslolan ideallerdir ve onlar, birey onları değiştirmedikçe değişmezler. Onlar doğal aidiyetle çelişmek bir yana, bu aidiyeti her türlü vasıta ile canlı tutmayı öncelemelidir. Bu yolda atılacak ilk adım da tüm aidiyet biçimlerini kuşatıcı bir tutumla, tüm karşıtlıkları sona erdirecek olan “büyük barış”ı ilan etmektir. Bu yola çıkarken önceki kabullerin tümü gözden geçirilmelidir.  

         

         

         

         

         

         


Türk Yurdu Nisan 2012
Türk Yurdu Nisan 2012
Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele