Asırlık Hizmet Çınarı Türk Ocakları

Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

        Bu yıl Türk Ocakları tarihi bir başarıyı gerçekleştirerek 100. yılını kutluyor. Ülkemizde kuruluşundaki amaç ve ilkeleri koruyarak bir asır boyunca varlığını sürdüren benzer bir kuruluş yoktur; dünyada da bir elin parmaklarını geçmez. Bu başarı her şeyden önce Türk Ocaklarının kuruluşuna vücut veren ve yüz yıldır hakkıyla temsil ettiği Türk milliyetçiliği fikrinin doğruluğu, haklılığı anlamına gelir.

         

        Geçen yüzyılın başları millî varlığımızın tehlikede olduğu, Devlet-i Aliyye’nin dağılma süreci yaşadığı kritik bir dönemdir. Bu yıllara gelinceye kadar art arda kaybedilen savaşlar milyonlarca km2lik vatan topraklarının elimizden çıkmasına yol açmış, yüzyıllardır buralarda yaşayan 5 milyona yakın Türk ve Müslüman ya katledilmiş ya da kafileler halinde Anadolu’ya sığınarak canlarını kurtarmaya çalışmışlardır. Bir yandan Batılı emperyal güçler, diğer yandan Panslavizm’i gerçekleştirmeyi amaç edinen Çarlık Rusya’sı Osmanlı Devleti’ne son darbeyi vurmaya, Türk varlığını bu coğrafyadan ilelebet tasfiye etmek üzere pusuda bekliyorlardı.

         

        Osmanlı aydınları, devlet ricali ve padişah durumun farkındaydı. Bu iyi niyetli ve vatansever insanlar, 19. yüzyıl boyunca kurtuluş çareleri aradı, çeşitli girişimler yaptı. Tanzimat, Islahat Fermanı, Kanun-i Esasi felç olan idari sistemi yeniden çalışır hale getirme çabalarıdır. Ancak atılan bu adımlar çözülmeyi önleyemiyordu.

         

        Sivil-asker aydınların yoğun çabalarıyla İkinci Meşrutiyet ilan edildi ve Abdülhamit Han’ın tahttan indirilmesi, durumu kurtarmak bir yana çözülmeyi daha da hızlandırdı. Çünkü yüzyıllar boyunca devlet bünyesindeki değişik dinî ve etnik grupları bir arada tutan huzur ve barış içerisinde yaşatan, güven ve istikrarı sağlayan Osmanlı nizamı bozulmuş, dayandığı Türk-İslam medeniyeti 17. yüzyıldan sonra durağanlaştığından, hamle gücünü kaybettiğinden buradan beslenen damarlar tıkanmıştı.

         

        Osmanlı toplumunun genelinde sosyal ve siyasal huzursuzluklar artarken, Fransız İhtilâli’ni takiben Avrupa’da yayılmaya başlayan milliyetçilik cereyanları Hristiyan tebaayı fazlasıyla etkiliyor, bağımsız devletler oluşturma girişimleri birbiri ardından hayata geçiriliyordu.

         

        Bu dar boğazdan çıkış yolu olarak benimsenen İttihad-ı Anasır politikası ve Osmanlıcılık paradigması umulan toplumsal karşılığı bulamamıştı. Her grup kendi yolunda yuvarlanmaya devam ediyordu. Türklerden gayrısı bu siyaseti ciddiye almamış, destek olmamıştı. Devletin kurucu unsuru olan ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan Türkler, sorumluluklarının gereği olarak son ana kadar farklı unsurları rencide etmemek mülahazasıyla millî kimliklerini ifade etmekten olabildiğince kaçındılar.

         

        Ancak 20. yüzyıl başlarken, geleneksel siyasî ve sosyal nizamın yama tutmayacak derecede bozulduğu açıkça ortaya çıktı. 1908 Temmuz’unda büyük bir coşkuyla “Rum, Ermeni, Türk, Yahudi-Gördük bu rûz-ı rûşeni” sloganlarıyla gerçekleştirilen “hürriyetin ilânı”nın üzerinden bir ay bile geçmeden her etnik unsur belirledikleri program istikametinde bağımsızlıklarını ilan etmeyi tercih ettiler.

         

        Osmanlıcılık politikası böylece fiilen iflâs ederken, İslâmcılığın da siyasal uygulama imkânının bulunmadığı, Hristiyan Batılı güçlerin bu eksendeki bir girişime kesinlikle izin vermeyecekleri, İslâm dünyasının ise zaten ne zihnen ne de sosyo-politik ve ekonomik yapıları açısından bu yöndeki bir açılıma elverişli olmadığı ortadaydı. Nitekim bu gerçekleri doğru algılayan Sultan II. Abdülhamit Han, basiretli ve ferasetli bir yönetici olarak İslâmiyet’i politika konusu yapmamaya büyük özen göstermişti.

         

        1904’te, Yusuf Akçura’nın tartışmaya açtığı “Üç Tarz-ı Siyaset”ten hangisinin tercih edilmesi gerektiğinin cevabı, olayların gelişmesine paralel olarak kendiliğinden alındı. Özellikle Balkan faciası, meselelere milliyetçi zaviyeden bakmak zorunda olduğumuzu herkese gösterdi. Türk milliyetçiliği düşüncesi siyasi ve toplumsal hayatımızın nazım unsuru haline geldi.

         

        Bu yıllarda faaliyete geçen Türk Ocağı ve yayın organı Türk Yurdu milli şuur sahibi aydınların bir araya geldiği, fikirlerini ve düşüncelerini topluma aktardıkları bir kültür (hars) merkezi özelliğini kazandı. Abdülhak Şinasi Hisar’ın ifadesiyle burası bir “milli mektep”ti. Bu görüntüsü bir asır boyunca hiç değişmedi.

         

        Ocağın en büyük şansı, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu gibi tefekkür derinliğine, entelektüel meziyetlere sahip şahsiyetlerin varlığı ve yaptıkları katkılardı. Bu değerli insanlar yazılarıyla, konuşmalarıyla Türk Ocağı’nı faal kıldılar; çok canlı bir fikir ve düşünce ortamı hazırladılar. Bunun sonucu olarak Türk Ocağı bir yandan genç nesillerin eğitilip şuurlandığı bir mektep olarak hizmetlerini sürdürürken, diğer yandan Türk dünyası gerçeğinin her yönüyle kamuoyumuza duyurulduğu bir irtibat merkezi konumuna geldi. Milli varlığımızın büyük tehlike altında bulunduğu Balkan faciasında ortaya çıkmıştı; devletin beka sorunu her geçen gün ağırlaşıyordu. Geleneksel sistem ekonomik, siyasal ve sosyal gelişmelerin gerisinde kalmıştı. Sorunlara zamanın ruhuna uygun cevaplar aranırken, Türk Ocağı bu işlevi yapmaya hazır bir merkez konumundaydı. Bu yüzden dağılan imparatorluğun enkazı üzerinde milli devlet vücut bulurken, Türkiye Cumhuriyeti’nin fikri ve felsefi zemininin Türk Ocakları olması, buradaki entelektüel bikrimin doğal sonucudur. Ayrıca milli devlet konseptinin tepki gösterilmeden toplum tarafından rahatlıkla benimsenmiş olmasında, kolayca hayata geçirilmesinde, Ocak faaliyetleriyle hazırlanan psikolojinin büyük etkisi olmuştur.

         

        Türk Ocağı’nın 1912-1920 yılları arasındaki bu birinci döneme ilişkin rolü ve etkisi yeniden faaliyete başladığı 1922-1931 yılları arasında devam etmedi. Oysa rakamsal olarak çok daha uygun şartlara sahip kılınmıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın talimatıyla devletten önemli maddi destekler alınıyor, şube sayısı hızla artarak feshinin istendiği 1931 yılında 276’yı buluyordu. Ancak ilk dönemden farklı olarak siyasetle iç içe girilmiş, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın bir yan kolu konumuna gelinmişti. Bu yakınlık, siyasetçinin pragmatist özelliği, her unsuru kendi kontrolünde ve hizmetinde tutma tabiatına uygundu, ama oluşturulan ortam, düşünce zenginliğine, tefekkür derinliğine elverişli değildi. Nitekim ikinci dönemdeki Türk Yurdu’nun neşriyatı, muhteva ve zenginlik açısından ilk dönemdekilerle kıyaslandığında, derin bir seviye farkı açıkça görülür. Üstelik Gökalp’ın erken vefatı, düşünce hayatımızda derin bir boşluğa yol açmıştı. Hamdullah Suphi Bey, her zamanki aksiyoner ve teşkilatçı kimliğiyle, Ocağın daha fazla siyasallaşmasına engel olmaya çalışsa da nitelikli, üretken ve cesaretli bir entelektüel destekten yoksundu. Bunu telâfi edebilecek imkâna da sahip değildi. Oysa sayısı 276’yı bulan Türk Ocağı şubelerinin hemen hepsinde genç, dinamik, milli heyecanları yüksek gruplar bulunuyordu. Ama bu kitlenin fikri dinamosu işlevini yapacak, ufuk açacak, görüşlerini çekinmeden ifade edebilecek Gökalp çapında bir tefekkür insanı ne yazık ki yoktu. Üstelik Darülfünun’da görevli ilim adamlarının pek çoğunun kendileriyle ilgili hesapları, beklentileri bulunuyordu. Bu sosyo-politik ortamın ve yönetim tarzının doğal sonucu olarak Jakoben yöntemlerle ve pozitivist bir anlayışla uygulamaya konulan siyasi ve toplumsal mühendislik girişimlerinin bilimsel açıdan eleştirileri yapılmadı; tarihi ve kültürel yönlerden uygun olup olmadıkları konuşulmadı. 

         

        Türk Ocağı üçüncü defa 1948 yılında Hamdullah Suphi Bey ve Ocaklı arkadaşları tarafından yeniden faaliyete geçirilirken şartlar çok değişmişti. Türkiye yaşanan soğuk savaş ortamında Sovyetler Birliği’nin hem ideolojik hem de politik bakımdan başlıca hedeflerinden biriydi.

         

        Hamdullah Suphi Bey, yaşadığı olayların ve edindiği tecrübelerin etkisiyle, yaygın bir kuruluş olma yerine, birkaç şubeyle sınırlı lokalize bir kuruluş olmayı tercih etti. Çünkü iktidarı tedirgin edip hedef olmaktan çekiniyordu. Çok partili döneme geçilirken dinamik bir güç olarak ortaya çıkan milliyetçiler ve özellikle gençler Türk Ocağı’na bu görünümüyle rağbet etmediler. 1951’de kurulan Türk Milliyetçiler Derneği bir yıl zarfında büyük maddi imkânsızlıklara rağmen 81 şubeye ulaşırken, bu potansiyel Türk Ocağı’nın dışında kaldı.

         

        Prof. Osman Turan’ın 1957 yılında önce Ankara Türk Ocağı Başkanı, daha sonra Genel Başkan olmasıyla birlikte Ocak, Türk Yurdu’yla birlikte kısa süren bir parlama dönemi yaşadı. Ancak 27 Mayıs darbesi sırasında Prof. Turan, DP Milletvekili olması nedeniyle tutuklandı; yöneticilerin birçoğu yeni siyasi oluşumlarda yer almak üzere görevlerinden ayrıldılar. Böylece Türk Ocağı’nda tekrar durgun bir dönem başlamış oldu.

         

        60’lı yılların ortalarına doğru ideolojik gerginlikler tırmanmaya başladı. Solcu akımlar bir taraftan siyasi alanda diğer taraftan üniversitelerde yoğun bir çalışma dönemi başlattılar. Bu ortam Türk milliyetçiliği fikrini sivil toplum alanından siyasi teşkilatlanmaya kaydırdı. Türkeş’in CKMP Genel Başkanı olmasıyla birlikte daha sonra MHP adını alacak olan bu parti, milliyetçilerin hem fikri hem de siyasi faaliyetlerinin merkezi haline geldi.

         

        1970 yılında Demirel Hükümeti’nin kararıyla Türk Ocağı tarihi binasından çıkartıldı. Bundan sonraki yıllarda Türk Ocağı hukuki varlığını korumakla beraber etki alanı giderek daralan bir kuruluş olarak devam etti. 12 Eylül 1980 darbesinde diğer dernek ve vakıflarla birlikte Türk Ocağı’nın çalışmaları da durduruldu. Yeniden demokrasiye geçildikten sonra 1986’da Türk Ocağı, Prof. Orhan Düzgüneş’in başkanlığında faaliyetlerini tekrar başlattı.

         

        Bu yeni dönemde Türkiye ve dünya şartları bir kere daha değişiyordu. Soğuk savaşın sonuna gelinmişti. Türk dünyasının yıldızının parlamaya başladığı fark ediliyordu. Komünizm ideolojik bir tehdit olmaktan çıkmıştı; milliyetçilik fikrinin giderek daha cazip hale geldiği görülüyordu.

         

        Yeni dönemin en önemli özelliği bütün dünyada bilimin ve bilginin, bunların hayata yansıtılma becerisinin, ileri teknolojinin toplumların kaderini belirleyen temel faktör haline gelmesiydi. Yaşanılan bu ortamın adı “bilgi çağı”ydı.ABD en geniş bilimsel potansiyele sahip olduğundan, teknolojiyi, yeni buluşları verimli ve etkili şekilde kullandığından dolayı kırk beş yıldır devam eden soğuk savaşı zaferle tamamlıyordu. İki kutuplu dünya sistemi çökmüş, Sovyet İmparatorluğu dağılmış, küresel dengeler alt üst olmuştu. Avrasya’da yeni bir siyasi atlas oluşuyordu.

         

        Bu tarihi dönüşüm, Türk milletinin önüne yepyeni ufuklar açtı. Türk dünyası, inkârı kabil olmayan bir gerçek olarak ortaya çıktı. Türk milliyetçilerinin yüzyıl boyunca vurguladıkları bu tabloyu çoğu aydınlarımız şaşkınlıkla karşıladılar. Çünkü onlar Türk dünyasından söz edilmesini sürekli şekilde sakıncalı bulmuşlar, aşırı ve tehlikeli birer cereyan olarak kabul etmişler, özellikle 1944 ve 1980’de bunu devletin resmi tutumu olarak mahkemelere taşımışlardı. Tarih Türk milliyetçilerini ve bu fikirleri temsil eden Türk Ocağı gibi kuruluşları doğrularken aydınlarımızın ve dolayısıyla siyasetçilerin, bürokratların bu gerçek karşısında hazırlıksız olmaları, devlet politikalarını doğal olarak olumsuz etkiledi. Türkiye, tarihin ve kaderin sunduğu muazzam bir imkânı lâyıkıyla değerlendirecek politikalar oluşturamadı. Bir şeyler yapma niyetiyle atılan adımlar, hasbelkader bu yıllarda görevde olan milli şuur sahibi bazı bakan ve bürokratların şahsi çabalarıyla sürdürülen girişimler, genel bir devlet projesinin parçaları olmadıklarından umulan sonuçları vermedi.

         

        Türkiye-Türk dünyası ilişkilerinin yirmi yıldan beri düşük yoğunlukta devam etmesi, tarihe yön verecek ırmakların yatağını yadırgaması, sadece devlet politikası olarak değil, bu konuda büyük sorumluluk yüklenmiş durumda olan Türk milliyetçileri ve doğal olarak Türk Ocağı için de sorgulanması gereken bir sorundur.

         

        Soğuk savaş sürecinde, iki kutuplu dünya sisteminde Türkiye demokratik ülkeler safında yer almıştı. Bu sırada Türk dünyasının büyük bölümü çarlık döneminden beri Sovyet-Rus esareti altındaydı. Temel argümanlarından biri esir Türklerin kurtulması olan Türk milliyetçileri için Sovyetler hem ideolojik hem de siyasi bir hasımdı.

         

        Türk dünyasının özgürlüğüne kavuşması her Türk milliyetçisinin yüreğini coşturan bir idealdi. Aynı zamanda Türkiye’de komünist bir rejim kurmak için çeşitli adlar altında girişimler yapan Sovyet yayılmacılığına karşı mücadele etmek milliyetçiliğin varlık sebebiydi.

         

        Böylece bir yandan Türk dünyasının özgürlüğü, diğer yandan komünizme karşı mücadele bütün milliyetçileri heyecanlandırıyor, motive ediyor, milliyetçi kuruluşlar tarafından somut birer hedef olarak benimseniyordu.

         

        21. yüzyılı yaşamakta olan her Türk milliyetçisinin bazı soruların cevabını kendi vicdanında arayıp bulması gerekiyor. Komünizmin politik sistem olarak uygulanmasının mümkün olmadığı, Doğu Blok’unun yıkılması ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıktı. Türk dünyasıysa önemli kısmıyla özgürlüğüne kavuştu. Milliyetçi aydınların bir zamanlar, “Nerde benim Ural-Altay dağlarım, Sabah olur akşam olur ağlarım” diyerek ağıt yaktıkları dönem tarihte kaldı.

         

        Bütün bu gelişmeler ne anlama geliyor? Türk dünyası ufku (vizyonu), gündemden kalkacak mı?

         

        Bu mümkün olmadığına göre Türk milliyetçilerinin Türk dünyasıyla ilgili yeni paradigması ne olmalı? İlişkilerin üzerini kaplayan kül tabakası nasıl kaldırılacak, konuya işlev ve hayatiyet kazandırmak için neler yapılmalı?

         

        Ekonomik, politik ve kültürel alanlarda küresel düzeyde kıyasıya bir yarışmanın yaşandığı günümüz dünyasında Türk halklarının aralarında yoğun ve kapsamlı bir işbirliği yaparak, dayanışma sağlayarak imkânlarını paylaşmaları, bunlardan birlikte yararlanmaları, uluslararası platformlarda blok oluşturmaları ütopik bir beklenti midir?

         

        Çıkarları, imkânları, sosyal ve ekonomik yapıları, siyasal beklentiler birbirinden farklı olan Fransa ile Almanya gibi iki tarihi düşman, ekonomik işbirliğinden başlayarak, günümüzde 30’a yakın ülkeyle kapsamlı bir birlik (Avrupa Birliği) oluşturuyorlarsa benzer bir yapılanma bağımsız Türk Cumhuriyetleri arasında neden olmasın?

         

        Bu yöndeki girişimlerin öncülüğünü yaparak, imkânları ve şartları doğru hesaplayarak, tarihi bir açılımın yolunu ve yöntemini aramak, bunun zihni ve psikolojik alt yapısını hazırlamak, Türk milliyetçilerinin görevi değil midir?

         

        20. yüzyıl başlarında milliyetçi aydınlar, ülkemizin ve milletimizin problemlerine cevap niteliğinde argümanlar dillendirdiklerinden, siyaseti etkileyip yönlendirmeyi başardılar. Yani “zamanın ruhu”na uygun bir duruş sergilediler. Bugün ne 1912’lerin ne de soğuk savaş döneminin Türkiye’si ve Türk dünyası var. Bir yandan şartlar kökünden değişirken, diğer yandan imkânlarımız genişledi; nüfusumuz arttı. Kapitülasyonların, Düyun-u Umumiye’nin esaretinde yarınları kuşkulu bir ülke konumundan çoktan çıktık. Ülke bütünlüğünü tehdit eden ve dışarıdan güçlü destekleri bulunan etnik fitnenin varlığı bile Türkiye’nin bölgesel bir güç olma girişimlerinin önünü kesemiyor.

         

        Ancak yeterli yoğunlukta bilinçli, nitelikli ve idealist bir münevver zümresine sahip olmadığımızdan dolayı, potansiyelimizi değerlendiremiyoruz. Eskilerin “kaht-ı rical” diye işaret ettikleri iyi yönetici eksikliğini bir türlü gideremiyoruz. Politik, bürokratik ve akademik kadrolar, topluma öncülük yapma sorumluluklarını layıkıyla yerine getiremiyor.

         

        Milletimize vücut veren millî değerlerimiz, Türk millî kimliği, millî ve üniter devlet yapımız, Cumhuriyetin temel felsefesi milletimizin çok büyük çoğunluğu tarafından benimsenip sahiplenirken, kozmopolitan kesimlerde bunlara karşı yoğun bir husumet sürdürülüyor. Millî hassasiyetlerin bu çevreler tarafından sistemik şekilde törpülenip tıkanmaya çalışılması tarihimizin bu kritik dönemindeki en büyük sorunumuzdur.

         

        Bir kısım liberal, solcu, siyasal İslamcı ve kozmopolit muhafazakâr kesimlerin oluşturduğu siyaset ve medya alanlarında açıkça müşahede edilen bu “ortak cephe” milletimizin atılım gücünü frenliyor, önümüzü tıkıyor. Böylelikle tarihî bir hamle fırsatını kullanmamız engelleniyor.

         

        Beceriksiz ve basiretsiz yöneticiler elinde en büyük imkânımız olan genç nüfusumuz, iyi eğitilmediklerinden, asırlardır sürüp gelen maarif problemimiz çözülemediğinden heder ediliyor.

         

        Etnik sorunların etnik ödünler verilerek çözülmesinin mümkün olmadığı, tam tersine bu tutumun merkezkaç eğilimlerini güçlendirip ayrışmayı hızlandırdığı gerçeği kozmopolit aydınlar, bazı siyasetçi ve bürokratlar tarafından otuz yıldır bir türlü kavranamadı. Meseleye doğru teşhis koymayı başaramayan yönetim anlayışıyla etnikçi-ırkçı bölücü hareket önlenemedi. Türkiye bu sorunu çözemediğinden bölgemizde egemen olmak isteyen küresel güçler, ekonomik ve politik merkezler PKK’yı taşeron olarak kullanmak suretiyle Türkiye üzerinden baskı kurmak, gücümüzü bloke etmek istiyorlar.

         

        Dünyada ve Türkiye’de şartların kökünden değiştiği, küresel egemenlik girişimlerinin yeni bir boyut kazandığı günümüz ortamında, milliyetçi-ülkücü aydınlara büyük sorumluluk düşüyor. Türk insanı yaşadığımız ortama uygun olarak dünyaya açılıp ekonomik ve kültürel alanlarını genişletmeye, küresel rekabet ortamında pazar payını büyültmeye çalışırken insanımıza rehberlik yapacak, yönlendirecek beyinlerin, millî şuur sahibi aydınların varlığı her zamandan daha büyük önem taşıyor. Milletimizin inanç ve değerleriyle çatışan, geleneksel halk-aydın ayrışmasına yol açan ideolojik baskıları kıracak, yeni bir medeniyet hamlesi hazırlayacak olan tefekkür ortamının mimarları milliyetçi Türk aydınları olmalıdır.

         

        Türkiye’nin ve Türk dünyasının milli nitelikte yığınla meselesi var. İmkânlarla problemlerin yumak oluşturduğu, iç içe geçtiği tarihi bir dönemin içindeyiz. Türk milliyetçileri ülke gündeminin belirlenmesinde başrolde, belirleyici konumda olmak zorundadırlar. Sorumluluğumuzun bilincinde olmak ve gereğini yerine getirmek yerine, sürekli şikâyetçi ve tepkici pozisyonda kalmanın sonucu marjinalleşmektir; gündemi belirleyen ve yürütenlerin yaptıklarının izleyicisi olmaktır.

         

        Türk milliyetçiliğinin en kıdemli ve katılımcı fikir ve düşünce kuruluşu olan Türk Ocakları mensupları, bu hususa herkesten daha fazla önem vermek, tefekkür konularına zaman ayırmak zorundadırlar.

         

        Etkili olmanın ilk şartı entelektüel niteliği yüksek fikri hâsıla ortaya koyabilmektir. Özellikle sosyal bilimler, tarih felsefesi, mukayeseli felsefe ve sosyolojik alanlarda araştırmalar yapan, literatür tarayan, yabancıların yayınlarını takip eden genç bilim insanlarına büyük ihtiyacımız var. Bu yüzden lisans eğitimi yapan milliyetçi gençlerimizi teşvik edip yönlendirerek bu alanlara sevk edebilirsek, yüzyıldır sıkıntısını çektiğimiz müzmin bir meselemize çözüm getirmiş oluruz.

         

        Genç ve yaşlı bütün milliyetçi aydınların, vatanseverlerin bir hususu dikkatlerinden kaçırmamaları gerekiyor; bilginin başlıca belirleyici olduğu, konularını hakkıyla bilen insanların etki sağladığı günümüzde, ciddi bir zihni mesai sarf etmeden, gereken zamanı ayırmadan kolaycı hükümlerle, yüzeysel sloganlarla olumlu bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.

         

        Türk Ocakları olarak milli ve tarihi sorumluluğumuzun bilinci içerisinde ve bu anlayış çerçevesinde çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Yüzüncü yılımızı tamamlamanın verdiği gurur ve heyecanla bu yöndeki çabalarımızın daha da verimli olacağına inanıyor, Türk Ocağı’nın ülkemize ve milletimize daha nice yıllar hizmetlerinin devamını diliyorum.

         

         

         

         


Türk Yurdu Nisan 2012
Türk Yurdu Nisan 2012
Nisan 2012 - Yıl 101 - Sayı 296

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele