Dilin Millî Uyanışa Etkisi

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

                    Bir toplum, tarihi süreç içinde kimlik kazanır. Bu sürecin temel unsurlarını dil, tarih ve vatan kavramları oluşturur. Böylece millet gerçeği ortaya çıkar. Millet, özgün bir yapıdır, ortak tarihi geçmişin terkibidir. Her millet, kendi değerler manzumesini ve kendi duyuş tarzını oluşturur.

         

                    Millet gerçeği üzerinde düşünürken, millet olduğunu iddia eden insan topluluğunu hâldeki durumuyla ele almak, sahip olduğu ve geliştirdiği ortak değerleri, kabul ettiği yaşama biçimini ve fertleri birbirine bağlayan kolektif şuuru incelemek gerekir. Millet hâline gelme seviyesine ulaşmış her topluluk, kendi koşullarında ve kendi ikliminde yeni bir duyuş tarzı oluşturur.[1] Bu duyuş tarzı onu diğer milletlerden ayıran temel niteliktir. Dil, bu duyuş tarzının ana unsurlarından biridir.

         

         

                    Türklük Fikrinin Gelişim Süreci

         

                    Türk kelimesinin yazılı metinlerde belirgin olarak ortaya çıkışı “Göktürk Kitabeleri”dir. Tarihi süreç içinde Türk adı ile ilgili pek çok değerlendirmeler yapılmakla birlikte XIX. yüzyıldan itibaren bu değerlendirmeler daha gerçekçi ve duyarlı yapılmaya başlanır. Tanzimat sonrası bilinçli ve ileri görüşlü Türk aydınlarından biri olan Ahmet Vefik Paşa, Osmanlı Devleti’nin bir Türk devleti olduğu fikrini ileri sürer. Kendisi, Türk ve Türklük kavramının belirlenmesi için çalışır. Bu amaçla Harzem Hükümdarı Ebu’l Gazi Bahadır Han’ın Seçere-i Türk adlı eserini Çağataycadan Türkiye Türkçesine aktarır. Ahmet Vefik Paşa, bu eseri 1863 yılından itibaren Tasvîr-i Efkâr gazetesinde yayımlamaya başlar. Türklük kavramı üzerinde özenle duran Osmanlı aydınlarından biri de Ali Suâvi Efendi’dir.

         

                    Ali Suâvi Efendi, 1869 yılında Paris’te çıkardığı Ulûm gazetesinde Türk başlığı ile ilgili bir makale yayımlar. Bu makalede, Avrupalıların kavimleri kabiliyetlerine göre değerlendirdikleri üzerinde durur. Ona göre, bazıları Türkleri kaba bir millet olarak nitelemektedir. Bu doğru değildir. Türkler, tarihin en köklü kavimlerinden biridir. İskitler, Hunlar, Gökürkler, Tukyular, Hazarlar, Uygurlar ve Osmanlılar Türk soyundan gelirler. Ayıca Ali Suâvi, bu makalesinde Türklerin uygarlığa yaptığı katkıları da detaylı olarak anlatır.[2] Osmanlı aydınlarından Mektepler Nazırı Süleyman Hüsnü Paşa, Askeri İdadilerde okutulmak üzere 1879’da Tarih-i Âlem adlı bir ders kitabı yazar. Bu kitapta, İslâmiyet’ten önceki Türk tarihine geniş bir bölüm ayırır.

         

                    Türk ve Türklük kavramı üzerinde görüş beyan edenlerden biri de Şemsettin Sami’dir. Kendisi Lisan-ı Türkî Osmanî makalesinde, Türk kelimesinin utanılacak bir kelime değil, bilakis övünülecek bir isim olduğundan söz eder. Ona göre, Türk kelimesi millî kimliğin bir adıdır. Ayrıca Osmanlı lisanı tabirini de doğru bulmaz. Bu konuda Türk dili ile ilgili bilimsel bir değerlendirme yapar:

         

                    “Osmanlı lisanı tabirini pek de doğru görmüyoruz; çünkü bu unvan Selâtin-i Osmaniyye’nin birincisi fatih-i meşhurun nam-ı âlîlerine nisbetle müşarü’nileyhin tesis etmiş oldukları bir devletin unvanıdır; hâlbuki lisan ve cinsiyet müşarün’nileyhin zuhurundan ve bu devletin teessüsünden eskidir. Asıl bu lisanla mütekellim olan kavmin ismi dahi ‘lisan-ı Türkî’dir. (…) Türk ismi ise Adriyetik denizi sevahilinden Çin hududuna ve Sibirya’nın iç taraflarına kadar münteşir olan bir ümmet-i azîmenin unvanıdır[3]

         

                    Aydınların Türklük konusunda yaptığı bu çalışmalar, işin kültürel ve bilimsel boyutunu oluşturur. Yeni tartışma ve araştırmalara zemin hazırlar. İlk defa 1894 yılında İkdam “Türk gazetesidir” başlığı ile yayımlanır. Böylece Türklük fikri, siyasi zeminde de kendine yer bulur. Kamuoyu, Türklük fikrine daha çok odaklanmaya başlar. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra milliyetçilik ve Türklük fikri siyasi bir hareket hâlini alır. Balkan Savaşı sonrası Türklük fikri dernekler ve yayın organları vasıtasıyla organize bir harekete dönüşerek yurdun her tarafında teşkilatlanır.

         

         

         

                    Millî ve Milliyetçilik Kavramı

         

                    İnsani bilimler, insanların millet hâlinde yaşamasıyla birlikte gelişir. Zamanla her millet, kendi değerler sistemini oluşturur. Bu değerler, tarihi süreç içinde bilinçlenerek ortaya çıkar. Millete ait temel kavramlar da bu süreç içinde gelişir ve tanımlanır. Modern dünya topluluklarının üzerinde önemle durdukları kavramlar arasında millî ve millîyetçilik ilk sırada gelir.

         

                    Millî, millete ait, millete mensup, milletle ilgili, millete uygun manalarına gelen bir kelimedir. Millete ait her şeyi içine alır. Edebî eserde, millîlik bir vasfın, bir niteliğin karakteristik olarak ortaya çıkarılmasıdır. Milliyetçi, aynı millete mensup olmanın doğurduğu, duygu, düşünce, hayal ve davranışları nefsinde toplayan, milletini hür, bağımsız ve maddi refah sahibi kılmak isteyen insan manasına gelir. Millîyetçilik, bir dünya görüşüdür.[4] Bir milletten olmak başka, millîyetçi olmak başka şeydir:

         

                    Millîyetçi mensup olduğu milleti tanıyan seven ve onu yükseltmeye çalışan bir insandır. Yalnız kendi işi gücü ile uğraşan bir tüccar, bir mühendis, bir doktor millîyetçi değil, sadece o millettendir. Hiçbir insan millîyetçi olarak doğmaz. Milletin şuuruna erdikçe, milletin mazisini, hâlini tanıdığı, istikbalini düşündüğü ve milletin ıztıraplarını kalbinde duyduğu nisbette millîyetçi olur. (…)Ben millîyetçiyim diyen mutlaka millîyetçi değildir. Millîyetçi olmak için milletinin tarihini, coğrafyasını tanımak, sevmek ve millet uğrunda çalışmak icap eder. Çevremizde millîyetçi geçinenlerin çoğu bu hazırlıktan mahrum çığırtkanlardır.[5]

         

         

                    Fransız İhtilâli, Avrupa’da yeni bir toplum düzeninin temelini atar. Bu temelin esası toprağa bağlı millîyetçilik anlayışıdır. Çünkü Fransız milletini Fransız toprağı yaratmıştır. Bu düşünceden yola çıkan Yahya Kemal, Anadolu toprağının da Türk insanını yarattığı görüşünü savunur. Millî Mücadele ruhunu da bu fikri yapı besler. Voltaire göre, gerçek vatansever, vatanı için çalışandır ve üretendir.

         

         

         

                    Millî Edebiyata Doğru

         

                    Türk edebiyatında millî kelimesi ilk defa Tanzimat döneminde kullanılır. İlk telif hikâye ve romanların üzerine millî kelimesi yazılır. Burada sözü edilen millî kelimesinin anlamı tercüme olmayan, diğer dillerden Türkçeye aktarılmayan eser anlamına gelmektedir. 1908’den sonra Türkçülük faaliyeti ivme kazanır. Aynı tarihte Türk Derneği faaliyete geçer. Bu dernek yayımladığı beyanname ile Türkçenin önemini vurgular.

         

                    Türk Derneği’ni, 1911’de Mehmet Emin’in başkanlık ettiği Türk Yurdu takip eder. Bu dernek bir yıl sonra yerini Türk Ocağı’na bırakır. [6] Mehmet Emin Yurdakul’un Türkçe Şiirler kitabında yer alan manzumeleri, millî edebiyata yönelişin ilk örnekleridir. Kitapta yer alan Biz Nasıl Şiir İsteriz? başlıklı manzume bir anlamda millî edebiyatın poetikası niteliğini taşır.[7] 1911 yılında Genç Kalemler dergisi ile yeni lisan hareketi başlar. Bu hareketin temsilcileri Ali Canip, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp ilk defa Millî edebiyat ifadesini kullanırlar. Böylece Millî edebiyat tabiri edebiyatımıza yerleşmiş olur.

         

                    Ömer Seyfettin, derginin Yeni Lisan başlıklı yazısında, millî bir edebiyat vücuda getirmek, evvela millî bir lisan ister düşüncesini dile getirir. Türk dilinin gelişim sürecini bilimsel bir görüşle ele alır. Ona göre, millî bir dili olmayan bir milletin millî bir edebiyatı da olamaz. Yabancı kültür ve eğitim sistemiyle gençlere millî değer verilemeyeceği düşüncesinde olan Ömer Seyfettin, eğitim sisteminin yeniden yapılanmasını ister. Bu amaçla devrin yönetiminden, dış güçlerin yabancı okulları kullanarak Türk eğitimine zarar vermelerinin önüne geçmesini bekler. Bu fikrini, yazdığı hikâyelerinde sıkça dile getirir. Ziya Gökalp de, Ömer Seyfettin’in görüşlerine paralel olarak Yeni Lisan başlıklı ikinci yazıda şu görüşlere yer verir:

         

                    Yeni lisan Türkler için sadece bir edebiyat meselesi değildir; o her şeyden evvel bir lisan, bir hayat meselesidir. Şüphesiz ki kılıç bir ihtilâl yapar; o ihtilâlin arkasında bir inkılâp doğuran ancak kalemdir.(…) Anadolu, bu zavallı hâlâ haraptır, hâlâ maarif nedir bilmiyor; dünkü lisansa onu kurtaramaz; çünkü ona yabancıdır ve yabancı kalacaktır. Aynı zamanda millî kütüphanemiz de bomboş duruyor; iki köhne telifle üç tercüme otuz milyon halkı tatmin edemez. (…) Koşunuz gençler, bana koşunuz; her şey bendedir, ümit, hayal, güzellik, her şey… Benimle yazı yazmaya başladığınız dakikada şiirinizin şekil ve ruhu o adar değişecek ki, bu inkılâbın karşısında hiçbir mu’teriz duramayacak. Ve dünkiliğin tamamıyla öldüğünü teslim edecektir!..Ve siz bu vatanın, bu temiz, bu necip annenin öz evlatları değil misiniz? Onu kurtarmak için her şeyden evvel yeni bir lisan lazımdır; her anlamak isteyen elini uzatsın.[8]

         

                   

                    Millî Edebiyat kavramını basite indirgemek hatalı olacağı gibi, bu edebiyata sadece şekli meselelerle de yaklaşmak doğru olmaz. Yeni lisan, yeni insana ve yeni hayata açılan kapıdır. Bu yeni hayat ve yeni insanda sahip olduğu kültür mirası ve birikimle, zamanın ideolojisiyle uyum içinde imparatorluktan millî devlete, başka bir söyleyişle ümmetten millete geçişi kılar ve hatta hazırlar. Bu bakış açısından bakıldığında Millî Edebiyat bir geçiş dönemi edebiyatıdır.[9] Aynı zamanda bir zihniyet değişimidir. Bu değişimin yansımalarını belirgin biçimde Gökalp’te görürüz.

         

                    Ziya Gökalp, 1911’de Turan şiirini yayımlar. Bu şiir, Türk milliyetçiliği fikrini geniş bir coğrafyaya taşır. Kendisi, olaylara ve gelişmelere bir mütefekkir gözüyle bakar. Balkan Harbi ile ortaya çıkan kargaşa ve dağınıklık, Türk milletini derinden sarsar. Bu durum Türk aydınını daha gerçekçi olmaya zorlar. Türk aydını, Anadolu gerçeğinden yola çıkan yeni bir milliyetçilik anlayışına yönelir. Ayrıca Gökalp, şiirin dil ve söyleyiş bakımından değişmesine öncülük eder:

         

         

                    “Ziya Gökalp’in düşünceleri ve fikri önderliği etrafında, şiirin dil ve söyleyiş bakımından değişmesini, yeni insanın ve yeni hayatın kendi şiir zevkini ve anlayışını arama gayreti olarak düşünmek yerinde olur. Dilde ve söyleyişteki değişiklik, zihniyet değişikliğinin açık ifadesidir. Şiir iklim değiştirmiştir. Gökalp çevresinde hece ile şiir yazan şairler, yeni bir şiire, millet dönemi şiirine malzeme hazırlarlar. Bu dil, anlayış ve şiir malzemesinden sanat değeri yüksek şiire geçiş, sözü edilen niyet ve malzemenin yüksek seviyede şiir zevkiyle değerlendirilmesine ihtiyaç gösterir.”[10]

         

                    Genç Kalemler dergisi 1912 yılında kapanır. Yazarların büyük bir bölümü başka dergilerde yayın hayatını sürdürmeye devam eder. Türk Ocağı faaliyetleri de 1912 yılından itibaren yoğunlaşır. Bu Ocak, Türk Yurdu dergisini yayımlar. Ali Canip, bu dergide önemli yazılar kaleme alır. Ayrıca Türk Yurdu’ndan sonra Yeni Hayat, Türk Sözü ve Yeni Mecmua, millî edebiyat anlayışının yerleşmesine önemli katkı sağlarlar. Özellikle Yeni Mecmua memleketin sorunlarına yönelen bir edebiyatın gerekliliği üzerinde durur. Bu dergi, I. Dünya Savaşı’nda askeri teşvik ettiği bir dergidir.

         

                    Yeni Mecmua milliyetçilik hareketinin merkezi konumuna gelir. Derginin 1917’de çıkan sayılarında Ömer Seyfettin’in yirmi kadar hikâyesi yayımlanır. Bunların on tanesi tarihî-epik hikâyelerdir. Bu hikâyeler, Yeni Mecmua çevresinde yürütülen savaş edebiyatını destekleyen örneklerdir.[11] Bir grup genç 1917 yılında Şairler Derneği’ni kurar. Derneğin yayın organı Servet-i Fünun dergisi olur. Bu derneğin üyeleri arasında Hakkı Tahsin, Orhan Seyfi, Hasan Zeki, Safi Necip, Faruk Nafiz, Salih Zeki, Yusuf Ziya ve Ömer Seyfettin de vardır. Dernek üyeleri arasında bazı anlaşmazlıklar olmasına rağmen Türkçeye bağlı kalacaklarını beyan ederler.

         

                    Balkan Harbi’nin sonucunda, Türk milleti için büyük bir hüsrana uğrar. Tüm Balkan coğrafyası kaybedilir. Binlerce Türk katledilir, bir o kadarı da yurdundan kovulur. İstanbul, bir mülteciler şehri olur. Kısa bir süre sonra da 1914’te Birinci Dünya Savaşı başlar. Bu savaşın sonucunda Osmanlı Devleti tasfiye olur. 1919’da başlayan Millî Mücadele hareketi 1922 yılına kadar sürer. On yıl hiç aralıksız süren bu savaşlar, Türk milleti üzerinde derin tahribatlar yapar. Atatürk’ün: Ya istiklal, ya ölüm parolasıyla başlattığı Millî Mücadele bir var olma savaşıdır. Bu mücadelenin özünü millî ruh oluşturur. Millî ruhun da temelinde geleceğe olan ümit vardır. Alain: “Ümit, ümit edilen şeyi yaratır.”der. Çünkü milletlerin hayatına inandıkları ve sevdikleri değerler şekil verir. Bunun bilincinde olanlardan biri de Yahya Kemal’dir. Yaşadığı günlerin ve olayların insanları ümitsizliğe sevk edebileceğini gören Yahya Kemal, “1918” başlıklı bir şiir yazar. Bu şiir, insanımıza gelecekle ilgili ümit aşılar:

         

         

                                                       1918

                                ……………………………………………………...

                                Kalanlar ortada genç, ihtiyar, kadın, erkek

                                Harâb-olup yaşıyor tâli’in azâbıyle;

                                Vatanda düşmanı düşmanı seyretmek ıztırâbıyle.

         

                                Vatanda korkulu rüyâ içindeyiz, gerçek.

                                Fakat bu çok sürmez, mutlaka şafak sökecek.

                                Ateş ve kanla siler, bir gün, ordumuz lekeyi.

                                Bu, insanoğluna bir şeyn olan, Mütareke’yi.[12]

         

         

                    İstiklâl Savaşı yıllarında millî edebiyat doğrultusunda yayın yapan Şair, Şair Nedim ve Dergâh mecmuaları dikkat çeker. Özellikle Dergâh, Millî Mücadele’ye önemli katkı sağlar. Millî ruh ve milliyetperverlik anlayışından yola çıkan Dergâh’ta, devrin usta kalemleri yazar. Yahya Kemal’in Dergâh’ta yazdığı Üç Tepe Musâhabesi, millî edebiyat anlayışına yeni bir ivme kazandırır. Bu anlayışın temelinde, Millî Mücadele’nin direnç noktası olan Metris Tepe ile Anadolu gerçeğine yöneliş söz konudur. Türk aydını, mektepten memleketine dönme sürecine girer.

         

                    Millî Mücadele ile Türk aydınıAnadolu gerçeğine yönelir. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanı, Faruk Nafiz’in Han Duvarları şiiri pek çok şair ve yazarı etkiler. Ahmet Kutsi Tecer, Kemâlettin Kâmi, Arif Nihat Asya, Halide Nusret, Cahit Külebi gibi şairler, vatan ve millet temasını işlerler. Faruk Nafiz’le birlikte yeni bir Memleket Edebiyatı başlar. Bu edebiyatın etkileri ve yansımaları uzun süre devam eder.

         

         

                    Sonuç

         

                    Millet olmak demek, ortak değerler üretmek demektir. Bu ortak değerlerin temelini dil oluşturur. İnsan, mensup olduğu milletin dili ile kişilik ve kimlik kazanır. “Tarihimizin her devrinde, dilimizin her gelişim safhasında, her çeşit konuda, resmi sınırlarımızın içinde veya dışında, en güzel Türkçe ile yazılmış ve edebî değer taşıyan her eser millî edebiyatımızın çerçevesi içine girer.[13] Bu açıdan bakıldığında, dil ve milliyet gerçeğinin içi içe olduğu görülür. Dil gerçeğini kavrayamayanlar, millet gerçeğini de anlayamazlar. Türk milletinde millî uyanış, dil bilinci ile başlar, dağılma ve parçalanma süreci de yine dil bilincinin kaybolmasıyla görülür.

         

                    Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının başlattığı Yeni lisan hareketi kendi değerlerimize dönüşür. Millî edebiyat, bu değerlerin edebî eserlerle ifadesidir. Batıda Aydınlanma Çağı ile başlayan toplumun bilinçlenmesi, romantizmle daha ileri boyuta taşınır. Romantikler, dil ve tarih bilinci ile milletlerin hayatiyet kazanacağını savunurlar. İmparatorlukların dağılma sürecinde millî devletlerin kuruluşu, millî dille gerçekleşir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunda bu gerçeği gören bilinçli Türk aydını, Atatürk’ün etrafında kenetlenerek İstiklal Savaşı’nın kazanılmasına katkı sağlar.

         

                    Millî edebiyatla, Türk insanı millî ruhu yakalar, zorlukların üstesinden gelir. Anadolu coğrafyasında ortak değerlerde buluşur, birbirini anlar, birbirine sahip çıkar ve geleceğe güvenle bakar.

         


        


        

        [1] Aktaş, Şerif; “Edebiyat ve Edebî Metinler Üzerine Yazılar”, Kurgan Edebiyat 2011, s.31.


        

        [2] Kuran, Ercüment; “Türkiye’nin Batılılaşması ve Millî Meseleler”, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. 1994, s.62.


        

        [3] “Yeni Türk Edebiyatı”, Grafiker Yay. 2004, s.179.


        

        [4] Tural, Sadık; “Edebiyat Bilimine Katkılar”, Ecdâd, Ankara 1993, s.184. Ercilasun, Bilge; Edebiyatta Millîlik ve Millîyetçilik, Türk Kültürü, S.300.


        

        [5] Kaplan, Mehmet; “Nesillerin Ruhu”, Dergâh Yayınları 1991, s.35-36.


        

        [6] Akyüz, Kenan; “Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri”, Mas Matbaası, Ank. 1982, s.59.


        

        [7] “Yeni Türk Edebiyatı”, Grafiker Yay., Ankara 2004, s.184.


        

        [8] Öksüz, Yusuf Ziya; “Türkçenin Sadeleşme Tarihi Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi”, ADYKM Yay., Ankara 1995, s.92-93.


        

        [9] Aktaş, Şerif; “Türk Edebiyatı Tarihi”, Kültür ve Turizm Bak. Yay., c.III, İstanbul 2006, s.193.


        

        [10] Aktaş, Şerif; “Türk Edebiyatı Tarihi”, C. III, Kültür ve Turizm Bak. Yay., İstanbul 2006.


        

        [11] Aktaş, Şerif; “Türk Edebiyatı Tarihi”, C. III, Kültür ve Turizm Bak. Yay., İstanbul 2006, s.223.


        

        [12] Beyatlı, Yahya Kemal, “Kendi Gök Kubbemiz”, Yahya Kemal Enstitüsü Yay. 1974, s.79.


        

        [13] Okay, Orhan; “Sanat ve Edebiyat Yazıları”, Dergâh Yay.1990, s.43.


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele