Milliyetçilik ve Popüler Tarih

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Yılmaz Öztuna’nın hatırasına…

 

 

        Ders kitapları, Türkçü-milliyetçi yayın organları, belirli kurum ve kişiler, milliyetçi organizasyonlar ve edebi eserler üzerinden Türk milliyetçiliği ve oluşumu üzerine birçok çalışma yapılmıştır; fakat popüler tarih dergi ve kitaplarının “Türk, Türk milleti” gibi kavramların gelişmesinde ve toplumsallaşmasındaki etkileri kayda değer şekilde incelenmemiştir. Bu yazı özellikle tarihi roman ve popüler tarih dergileri gibi halk arasında yaygınlık kazanmış ürünlerin, milli tarih ve kimlik oluşumundaki katkısına dikkat çekmek ve bu konudaki boşluğu bir parça doldurmak amacıyla bir yazılmış bir denemedir. Milliyetçilik üzerine yapılan kısa değerlendirmeden sonra öncelikle Türk kavramına kısa bir bakış, tarihçi ve tarihin kutsallığı, ardından tarihî roman ve popüler tarih dergileri milliyetçilik çerçevesinde değerlendirilecektir.

         

         

        Milliyetçilik ve Tarih

         

        “Milliyetçilik ve tarih” kavramlarını birlikte kullanmanın ilk bakışta dikkat çekici bir tarafı yoktur. Milliyetçilik toplumsal bir olgudur ve bir bilim olarak tarihin konusu olması tabiidir.[1] Fakat sıradan bir olgu olmadığı aşikârdır. Bunun için dünya tarihinin, milliyetçiğin doğduğu ve geliştiği son iki yüz yılı, “millet ve milliyetçilik” kavramları dikkate alınmaksızın anlaşılamaz.[2] Dünyanın farklı bölgelerinde milliyetçiliklerin tarihinin incelenmesinin yanı sıra milliyetçilik olgusu da sosyologlar ve tarihçiler tarafından külliyatlı bir literatür oluşturacak kadar incelenmiştir.[3] Bu külliyatın neticesinde ortaya çıkan kuramsal yaklaşımlarda belirli isimlerin öne çıktığı ve bunların tespitlerinin Türkçe çalışmaların giriş kısımlarında teorik bir süs olarak kullanılmasına sıkça rastlanır. Milliyetçilik teorilerini geliştirenler dünya coğrafyasının farklı bölgelerindeki milliyetçilik tecrübesine dair örnekler sunarlar. Milliyetçilerin milletin tarihi sürekliliği konusundaki inançları konusunda Türk milliyetçileri yalnız değildir, fakat teorisyenler milleti milliyetçilerin hoşuna gitmeyecek kavramlarla tanımlamayı seçmişlerdir. Milletin “muhayyel cemaat”, “modern bir icat” olduğu, modernlik, endüstrileşme, yayıncılık ve kapitalizmin gelişimi gibi tarihi süreçlere bağlı olarak ortaya çıktığı öne çıkan tespitlerdendir. Milliyetçilik “Batılı milliyetçilik”, “sömürge ülke milliyetçiliği”, “Doğulu milliyetçilik”, “Doğu Avrupa milliyetçiliği” vb. gibi farklı tecrübeler üzerinden tasnif edilmeye çalışılmış aralarındaki benzerlikler ve ayrılıklar üzerinde durulmuştur. Milliyetçilerin tarihin her devrinde mevcut olduğuna inandığı millet fikrinin savunusunu Antony D. Smith’in çalışmaları destekler mahiyettedir.[4]

         

        Millet ve milliyetçilik tartışmalarında tam bir uzlaşma sağlanamazken, teorisyenler arasında milliyetçi ideolojiler için tarihin benzer işlevi olmasıyla ilgili tereddüt yoktur. Yani milliyetçilik çalışmalarında uzlaşma konusunda sıkıntı çekilmeyen tarihin milliyetçi ideolojiler için milletin inşasındaki işlevselliğidir. Böylece yukarıda ifade ettiğimiz milliyetçilik ve tarih kavramının birlikte kullanımında ilk bakışta dikkat çekmeyen taraf,  tarihin milliyetçiliklerin aracı olmasından kaynaklanan anlamıyla dikkat çeker. Tarih milliyetçi ideolojilerin güçlü bir enstrümanı olmaya dün olduğu gibi bugün de devam etmektedir. Tarih ve milliyetçilik arasında kurulan sıkı bağ modern tarih yazımı ve milli tarihlerin oluşumu üzerinde kapsayıcı bir etkisi olduğu bir realitedir. Hatta milliyetçi ideolojilerle modern tarih yazımının gelişimi birbirine paraleldir. Sadece milli tarihin inşa edilmesi değil öğretilmesi bunun ötesinde bu öğrenilmiş olanın milli şuura haline getirilmesi, milletin inşasını sağlayacaktır.[5] Burada konu Türk milliyetçiliği olduğuna göre, temel söylem olarak Türk milliyetçiliği dairesindeki ideolojilerin farklı görünümlerinde ortaklık “Türk” ve onun tarihteki seçilmiş rolünü benimsemiş halkın modern millete dönüştürülmesidir. Bunu yapmak için sorulan “Biz kimiz” sorusuna verilen cevaplar geçmişten referansla bugün kim olunduğuna veya kim olunması gerektiğine dair pozisyonu belirlerken taşınması gereken gurur ve şuuru pekiştirmiştir. “Biz kimiz” sorusuna cevap olarak karşılık gelecek olan kavramın şuurlu bir cevaba dönüşmesi için kavramın tanımladığı halk arasında aşinalığının olması gerekir. Halk bu kavrama nasıl aşina olmuştur? Türklük, Türk milleti ve tarihi gibi kavramların muhatapları tarafından içselleştirilip bir şuur haline getirilmesinde okullar, ders kitapları, kışlalar, vb. resmi kurumlar vasıtasıyla yapılan ideolojik eğitimin yanı sıra popüler tarih ürünlerinin öncelikli katkısı vardır. Tarihçinin edebiyatla buluştuğu ya da edebiyatçının tarihle buluştuğu noktada ortaya çıkan ürünler sayesinde hedeflenen kitleye ulaşmada zorluk çekilmemiştir. Tarihi romanların kitap haline dönüşmeden önce gazete ve dergilerde tefrika halinde okuyucuyla buluşması onları günlerce Türk kavramıyla yoğrulmuş metinlerle buluşturdu. Bu metinlerde“Türkün gücü, büyüklüğü, kahramanlığı, ahlâkı, vefası, özgürlüğe düşkünlüğü, medenîliği” didaktik üslupla aktarılmıştır. Halk bu üsluba geleneksel halk kitapları vasıtasıyla aşinaydı. Geleneksel halk kitaplarının muhteva değişiklikleriyle yeniden üretilmesi sırasında ve kahramanlık destanlarının üslup ve muhtevasını andıran tarihî romanlarda Türk kavramının metinlerin içerisinde mübalağalı bir şekilde kullanımı, halkı “ Biz kimiz?” sorusunun cevabı olması gereken Türk kavramına aşina kılmak için yapılmış olmalıdır. Osmanlı kimliğiyle tanımlanmak tecrübesini yakın zamanda yaşamış halkın artık siyasî varlığı kalmamış olan bir kimlikle kendini ifadesinin geçerliliği yoktu. Türk kavramının özellikle 1930’lu yılların tarihi ve edebi metinlerine yansıyan şekliyle mübalağalı kullanımını ırkçılığın veya etnik milliyetçiliğin tezahürü olarak görme eğiliminin yerine bu türden bir izahın da yapılabileceği üzerinde düşünülmelidir.

         

         

        Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Türk Kavramı

         

        Türklerin en eski devirlerinden beri milliyet şuuruna sahip olduğu konusunda Göktürk Kitabeleri veya Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçe çağrısında milliyetçi ideolojiye malzeme olabilecek unsurlara müracaata sıkça rastlanılır. Osman Turan’ın Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi adlı kitabı bu anlamda müracaat edilebilecek metinleri tarihî süreklilik içerisinde ele alan en kapsamlı eserdir ve Türklerin, Türklük şuuruna her devirde sahip olduğu fikrini savunur.[6] Buna karşın Kemalist milliyetçilikten mülhem günümüzde “ulusalcı” olarak tanımlanan grupların söylemi Osmanlı devrinde Türk kelimesinin aşağılayıcı anlamda kullanıldığı iddiasıyla oluşmuştur. Bu söylemin Kemalistler kadar olmasa da ilk temsilcileri arasında Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi isimlerde vardır.[7] Ulusalcı söylemde Osmanlı devrinde Türkün aşağılandığına dair örnekler, Türk kavramının milliyetçilik öncesi bağlamının dışında ele alınarak değerlendirilmiş ve Osmanlı aleyhtarlığının ana malzemesi olarak kullanılmıştır. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında yeni rejimin meşruiyet arayışında Osmanlı’yı tahkire müracaatının günümüze kadar gelen yansıması olan bu söylemi, Osmanlı pratiği geçersiz kılmaktadır. Timur yenilgisi karşısında Osmanlı hanedanının yeri geldiğinde Oğuz şeceresine müracaat etmesi, onların soyları konusunda şuur sahip olduklarını gösterir. Osmanlı sultanlarının Türklüğünü bilmeyeceklerini düşünmek havanda su dövmeye benzeyen bir iddiadır. Millet kavramının Osmanlı geleneksel tanımı çerçevesinden çıktığı modern dönem için Ahmet Rasim’in ifadesini kabul edecek olursak henüz Türk milliyetçiliğin resmi yollarla kabul edilmediği zaman da yani 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra millet kelimesinden kastedilen Türk milletiydi.

         

        Etnik kimliklerin ayırt edici özellik olarak kullanılması Osmanlı metinlerinde rastlanılan bir durum olsa da, bunların etnik kimliğe dayalı bir söylem oluşturmaya ihtiyaç durumlarda kullanıldığı anlaşılmaktadır. Türk olmanın devlet için ne ifade ettiği Osmanlı hükümdar ve devlet adamları tarafından biliniyor olmalıdır, aksi takdirde bünyesine aldığı, sivil ve askeri bürokrasisine yetiştirdiği insanların Türk dili ve adetlerinin öğrenmesiyle ilgili bir endişe taşımasının geçerli bir sebebi olamazdı. Türklüğün modern anlamıyla millet tanımlamasını karşılayan bir kavram olarak kullanılması milliyetçilik yüzyılının ürünüdür. Hatta Türkler tarafından siyasi ve coğrafi olarak adlandırılması ve kimlik olarak tanımlanması da bu yüzyılın ürünüdür. Yirminci yüzyıl başlarında “Türkiya” şeklinde adlandırmaya başlanılmış olsa da Anadolu coğrafyasındaki Türk devletinin ismi resmen Milli Mücadeleyle başlayan süreçte Türkiye olmuştur. Batılılar tarafından Osmanlı devleti için Türk İmparatorluğu, Anadolu’ya Türkiye denilmesi veya ahalisiyle ilgili olarak Türk kavramı yüzyıllardır kullanılıyordu. Elbette Türk kavramının Batılılar nazarında oluşturduğu olumsuz imgeyle beslenen bir tarafı da vardı. Türklerle ilgili olumsuz kanaatler, milli kimlik inşası döneminde dünya tarihini Türk merkezli olarak yorumlayan savunmacı tarih görüşünün de belirleyicilerindendir. Nitekim Türk tarih teziyle ileri sürülen mübalağalı iddiaların, Batıda oluşan Türk aleyhtarı kanaatlere karşılık ileri sürüldüğü genellikle kabul edilir. “Türkçülük-Türk milliyetçiliği, Turancılık, Kemalizm, Osmanlıcılık, Anadoluculuk” gibi kavramlarla tanımlanan fikir hareketlerinin temelini Türk tarihi teşkil eder. Bu ideolojilerin merkezinde Türkün tarihte oynadığı rol vurgusu önemli bir yer tutar. Osmanlıcılık farklı gibi görünse de inşa ettiği tarihin neticesi Türk tarihidir. Bunlar arasında özellikle Kemalist milliyetçiliği diğerlerinden ayıran Türk tarihinde İslam’ın rolüdür. İslam’ın Türklerle ilişkisi konusunda Kemalist milliyetçilik olumsuz bir tavır içerisinde olmuştur. Diğerleri-Anadolucuğun Anadolu coğrafyasıyla bütünleşen tarihi ve Türkçülüğün zaman zaman görülen marjinal unsurları- biraz farklı olmak üzere metafizik bir alan olarak inşa ettikleri Türk tarihini ve Türkün tarih sahnesinde yaradılışla başlayan seçilmiş rolünü İslam ve İslamiyet öncesi dönemlerle ilişkilendirerek koparılması mümkün olmayan et-kemik, ruh- beden ilişkisiyle teorize etmişlerdir. Türklerin İslam’ı kabulü ve içselleştirmesinde Eski Türk dininin Tek Tanrı inancına dayandığı düşüncesi etkili olmuştur. Bu düşüncede Osman Turan ve İbrahim Kafesoğlu gibi milliyetçi tarihçiler hemfikirdirler. Ayrıca tek Tanrı inancının Yahudilerle olan münasebetin seviyesini belirlediği konusunda pek popüler olmayan bir iddiayı da Kemal Karpat ileri sürer; Karpat’a göre Türklerin Yahudilerle olan yakınlığında Tek Tanrı inancının İbrahimî dinlerle benzerliğinin etkisi olmuştu.[8]

         

         

        Tarihçi ve Türk Tarihinin Kutsallığı

         

        Türk milleti ve tarihinin kutsallığı konusunda şüphesi olmayan Mehmet Altay Köymen, bu kutsal alanla uğraşanlara yani tarihçilere de tabii olarak kutsallık atfediyordu. Köymen’in Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde verdiği derslerde ifade ettiği bu kanaat, Atatürk ve Köprülü’nün telkinleriyle 1930’lu yılların genç tarihçileri arasında yerleşmiş bir inançtı.[9] Bu inançla yetişen Köymen kutsallıkla, bilimsellik arasındaki ince çizgiyi fark edenlerdi ve kutsallığı mümkün olduğu kadar eserlerine yansıtmadı. Bu durum onun milliyetçilik ideolojisinden kaynaklanan Türk milleti ve tarihinin kutsallığına dair inancını değiştirmedi. “Türk tarihi ve milleti kutsaldı.” Milliyetçilik ve tarihçilik arasında kurulan sıkı bağ, dönemin tarihçilik anlayışına hâkim düşünceyi gösteriyordu. Tarihçiler önde gelen milliyetçi isimler arasındaydı. Mesela ulusal sınırlar dışında akademik yönleriyle tanınmış M. Fuat Köprülü, Zeki Velidî Togan, Osman Turan gibi isimler Türk milliyetçisiydi.  Milliyetçilik vasıtasıyla milletin geçmişiyle ilişkili oldukları kadar geleceğiyle de ilişkiliydiler. Bu durum sadece Türkiye’ye veya Türklere has değildi. 19. yüzyıl tarih yüzyılı olarak adlandırıldığı kadar aynı zamanda milliyetçilik yüzyılıydı.

         

         Milliyetçiliğin modern tarih yazımı üzerinde etkisi, tarih yazımının gelişimiyle milliyetçiliğin gelişim sürecindeki paralellikten anlaşılabilir. Tarih ve milliyetçilik birbirini beslerken, önce millet tanımlanmış, bizle ifade edilen milletle diğer milletlere işaret eden öteki arasındaki ayrılık tarihsel süreç içerisinde olgularla desteklendi. Hali hazırda bir milleti ötekilerden ayıran unsurlar tarihsel süreçte oluşmuştu. Bu ayrıma işaret eden olgular milli tarihin inşasında kullanılacaktı. Milletin tarihine isnat edilen olgular tarihsel süreklilik çizgisi üzerine kurgulanarak tarihin ötekilerden ayırt edici özelliklerini seçtiği milletin bu kutsal alandaki görünümü milletin mevcut haline ve geleceğine dair işaret veriyordu. Milletin mevcudiyeti dün-bugün gelecek üzerine inşa edildi. Aktüel olumsuzluklar, yenilgiler, mutsuzluklar, yeri geldiğinde geçmişte nasıl bir millet olunduğu üzerinden telafi edilmeye çalışıldı. Böylece kahramanlık çağlarının kahraman merkezli anlatıları, imparatorluk devirlerinin hanedan merkezli anlatıları modern milliyetçilik çağında farklı tarihi arka plan arayışına girmişti. Destanla, efsaneyle beslenen ve geleneksel toplumların tarihe dair bilgisini oluşturan ürünleri devrin şartlarına göre dönüştürerek yenide üretme konusunda milliyetçi ideologlar etkiliydi. Timur yenilgisi karşısında meşruiyet bulabilmek için geçmişine dönen Osmanlı Oğuz şeceresiyle buluşurken devrinin geçerli argümanını kullanmıştı. Medeniyet üzerine kurulu modern dünyada milliyetçiler milletlerinin medeniyete katkısını öne çıkardı. Milletlerin modern medeniyet karşısında acziyeti büyüdükçe geçmişte aranan medeniyetlere sahiplenme arayışı da arttı. Devletle bütünleşen tarih yazıcılığı millete moral verecek ve onu mutlu edebilecek yeri geldiğinde altın çağların nostaljisini yaşayacak imkânlar sunuyordu. Bu imkanları dikkatli bir şekilde kullanarak toplumsallaşmasında popüler tarihçiler Türk tarihinin ve milletinin kutsallığı konusunda inançlıydılar ve eserlerini yüklendikleri misyon doğrultusunda verdiler. Milliyetçilikte öne çıkan Türkün tarihteki rolü vurgusu beraberinde bu rolü, en iyi bilenler olarak inanılan tarihçinin millet bilincinin oluşmasındaki işlevini güçlendirmişti. Bu çerçevede tarih, tarihçiler vasıtasıyla milliyetçi ideolojilerin bir parçası oldu.

         

         

        Tarihî Romanlar ve Milliyetçilik

         

        Geleneksek toplumda insanın tarih evrenini inancının bir cüzi olarak algıladığı din büyüklerinin ve din uğrunda gazi tipindeki kahramanların hikâyelerine dayanan metinler oluşturuyordu. Bunların yanında etnisitenin, aşiretin, boyun, hanedanın kendilerine özgü anlatıları da zikredilebilir. Gerçek şahsiyetlerin kronolojik zamanın önemli olmadığı anlatılara konu olan hikâyelerinin didaktik yapısı aynı zamanda dinin öğretilerini de halka aşılıyordu. Anadolu topraklarında yüzyıllar boyunca Sünnî ve Alevî Türkler arasında müşterek olan bu eserler, topluluğa sesli olarak anlatılıp okunarak nesilden nesile aktarılırken, aynı zamanda tarihe dair bilginin kaynağı olmuşlar ve bu tür tarih bilgisi sosyolojik bir işlev görerek ortak tarih şuuru oluşumunu sağlamıştı. Bu eserler geleneksel özellikleri ve okuma ritüelleriyle yakın zamana kadar özellikle kırsal kesimde yaşamaya devam etti. Millet inşası sürecinde bu eserler devrin şartlarına uydurulmaya çalışıldı. Böylece geleneğin birikimi inkâr edilmeden, millete dair tarih alanına dâhil edilmek çabası gösterildi. Milletle bütünleşecek modern tarih algısının toplumsallaşmasında gazete ve ders kitapları ağırlıklı olmak üzere matbuatın büyük rolü olacaktı. Okuryazarlık arttıkça matbuatın nüfuz alanı da arttı.[10] Geleneksek halk kitaplarının popülerliği dikkate alınarak içerik değişikliğine gidildi. Muhtevanın Cumhuriyet rejimi açısından rahatsız edici yanları vardı. Halk arasında yaygınlığı bakımından ilk sıralarda yer alan Hz. Ali Cenklerinde Hz. Ali Türklerin öne çıktığı bir atmosfere sokuldu. Mesela Yedi Yol Cengi adlı kitabın kahramanları arasında şu ifade geçiyordu: “Baba dedi, sen çok yıllar yaşamısın, amma Türk adını daha duymamışsın. Bundan dolayı sana acıyorum. Bilmiş ol ki bir Türk, Türk olmayan bin kişiye bedeldir. Türkün bakışları şimşekten, sesi gök gürlemesinden alınmıştır. Türk gücü, aşılmaz bir dağı andırır. Küçük bir Türk, yüce bir dağın önünde eğilmez; fakat yüce bir dağ, küçük bir Türk’ün önünde diz çöker. Sen bu varlığı nasıl olur da tanımazsın”[11], İçerik değişiminin halk arasında tutması açısından başarılı olduğu söylenemez, fakat modern bir anlatı türü olan romanın gelişimi ve roman okuyucusunun artışıyla birlikte Battal Gazi’nin Türklüğünün itidalli metinlerle ifadesinde sıkıntı yaşanılmadı. Bu durum üzerinde çok tartışmaya değer bir şey değildi. Esasında Arap asıllı olan Battal Gazi’nin menkıbevî hayatı, Anadolu Türkleri arasında sevilip yer edinirken, artık bir Türk destanı haline gelmişti. Aslen Türk olan Danişmend Gazi destanıysa aynı popülerlik şansına sahip olamadı. Tarihî serüven romanları esasında üslup ve içerik olarak geleneksel kitapları aratmayacak kadar benzerlikler taşıyordu. Bu devrin tarihi kahramanlık romanlarının üslup seçiminde halkın geleneksel okuma alışkanlığına dönük pratikleri de dikkate alınmış olmalıdır. Elbette içerikte yeni unsurlar ve coğrafyalar vardı, geleneksel kitaplardaki İslam vurgusu hemen hemen her sayfaya dağıtılmış olan Türklük vurgusuyla beraber yaşadı. 1930’lu yıllarda geri çekilen İslâm vurgusu 1940’lı yılların başından itibaren yeniden kitaplara dönecek böylece Türklük ve İslamlık arasında eklemlenme sağlanacaktı. Bu aynı zamanda siyasal ve toplumsal değişime paralel gidişi gösteriyordu.

         

        Milliyetçiliğin temel unsurlarından “millet ve vatan” kavramları öncelikle Namık Kemal’in eserleriyle tanındı. Sonraki nesillerin bu kavramları içselleştirilmesi onun eseriydi. Namık Kemal’in vatan ve millet kavramları, Türk milliyetçiliğiyle birebir örtüşmese de Atsız’ın “ Namık Kemal bugünkü milliyetçiliğin de babalarındandır” şeklindeki ifadesinden açıkça anlaşılacağı üzere Ziya Gökalp’ten Atatürk’e kadar Türk milliyetçilerinin zihin dünyasında önemli bir yere sahipti.[12]  Tanpınar’a göre Namık Kemal’e cemiyetin fikri terbiyesi yapılacak son iş gibi görünüyordu. Bu anlamda tarih ve hukuk, en müsait sahalardı ve her ikisinde de genç nesle öğretecek şeyler vardı. O Hikmet-i hukuk çalışmasını yarım bırakmış, fakat tarihi her zaman sevmişti. Tarih yüzyılı olarak bilinen 19. yüzyılda Osmanlı tarihçiliğinin yeni seslere ihtiyacı vardı. Öncelikle çağın gerektirdiği yeni nizamla uyumlu metinler üretilmeliydi. Tarihle edebiyatın buluştuğu noktada mücadelesine destek verecek bir zemin buldu. Tarih henüz edebiyattan ayrılmamıştı, tarih yazmış olsa da onun şair kimliği kahramanların ancak coşkuyla ifade edilebilir hayatını konu alacaktı. Biyografik eserlerinden sonra romanları için yeni kahramanlar kurguladı. Bu kahramanların tasviri çözülmekte olan bir vatanın topraklarına tarihten destek sağladı. Onun derdi tarihin sayfalarından seçtikleriyle gelecek nesillere vatan ve millet aşkı, fedakârlık hissi, ahlaki büyüklükleri aşılayacak örnekler sunmaktı. Bu yazılı örnekler elden ele dolaşarak “vatan ve millet” fikrini sonraki nesillerin zihninde olmasa olmaza dönüştürecek şekilde aşı tuttu.[13]

         

        Biz de roman var mı? Sorusuyla roman adıyla yazılan eserlerin niteliğine şüpheyle baktığı anlaşılan Ahmet Hamdi Tanpınar Dokuzuncu Hariciye Koğuşu üzerine yazdığı incelemesinde bu eserle ilgili olarak iyimser bir cevap veriyordu. Bu soruyu sorduğu yıllarda “millî roman” kavramı Türkiye’de yıllar önce yerleşmiş ve roman adına onlarca eser yazılmıştı. II. Meşrutiyet devri sona ererken Türk okuyucusu Müfide Ferid’in Aydemir’i ile tanışmış(1918), yıllar önce Halide Edib’in Yeni Turan (1913) adlı eserinden etkilenmişti. Leon Cahun’un Gök Bayrak(1913) ve Gök Sancak (1912) adıyla iki ayrı tercümesi yapılan eseri Namık Kemal devrinde vatan ve millet için aranan tarihî kahramanların coğrafyasını genişletti. Adı geçen eserlerle Türklerin tarih boyunca yayıldıkları coğrafyaların doğru idealist bir gezinti başladı. Vatanın sınırları Türkiye’den Turan’a doğru bir arayışa girdi. Milletse artık Osmanlı kimliğinin parçalanmış kimliğinden arta kalan vatanın esas unsuru Türklerdi. Aydemir’in kahramanına göre Anadolu nasıl olsa kendini kurtaracak kötü durum düzelecekti, fakat Türkistan’ın idealistlere ihtiyacı daha fazlaydı. Şevket Süreyya gençliğinde yüzünü Orta Asya’ya çevirmişti. Turan idealinin gerçekleşeceğini düşünüyordu. “Rusya parçalanacak, Kafkaslar aşılacak, böylece “Büyük Turan” kurulacaktı Ömer Seyfettin hikâyeleriyle bu ülküye destek verdi. Çağlayanlar Türklük şuuruyla uyanan neslin heyecanla okuduğu kitaplar arasındaydı. Adı geçen eserlerle Turan yolculuğuna çıkanların, Turan idealine bağlı coşkusu, topraklar kayboldukça azalmış, uzak ve yakın mefkûreler değişmişti, fakat Turan coğrafyasında at koşturan kahramanlar siyaseten ve coğrafi olarak Turan’a ulaşmanın imkânsızlaştığı bir zamanda Turan’ı tarihî devirlerde bulacaklardı. Sınırlar daralmıştı, daralan sınırları güçlendirmenin yolu tarihin derinliklerine yolculuğu başlattı. Bir yandan, bir zamanlar tarihî romanın yerini tutan destanlar, efsaneler, cenk hikâyeleri 19. yüzyıl başlarında taşbasmacılığının sunduğu iletişim imkânı ve milli heyecanla halka doğru yolculuk, geleneğin güçlü dilini zamana uyarlıyordu. Daha önce belirtildiği gibi halk arasında yaygınlığı ve toplumsal işlevi inkâr edilemeyen bu eserlerin muhtevası on yılda yeni bir ulus yaratma iddiasındaki Cumhuriyet rejimine zıt fikirler taşıyordu, fakat halk kitaplarının halk üzerinde nüfuzu inkâr edilmeyecek kadar güçlüydü. Muhtevaya yapılacak müdahale veya destanın, tarihî romanla akrabalığı eski metinlerin yeni türlere dönüştürülmesinde zorluk çıkarmadı. Yeni türler tarihin bilinmeyen alanlarında kahraman ata arayışının ürünleri vermeye başladı. Bu tarz bir arayışın izlerine Cumhuriyet öncesinde de rastlanmıştı, fakat tarihin henüz aydınlatmadığı devirlerdeki ata arayışına Türkçülüğün üstadı Gökalp, pek sıcak bakmadı. Onun ömrünün yetmediği 1930’lu yıllarda, Türk tarihinde aranan kahramanların coğrafyası ve tarihî arka planı tarih teziyle yeniden sarsıldı. Akademik kurumlar resmi bir iddia olan Türk tarih tezi üzerine inşa edildi. Tezin toplumsallaştırılmasında akademik kurumlardan ziyade popüler tarihçiler etkili olacaktı. Mesela devrin popüler yazarlarından İskender Fahrettin Sertelli, Sümer Türkleri devrinde Gazi benzeri bir ata aramış, ilk ve son ata arasında benzerlik olması üzerine Sümer Kızı (1933)adlı romanın inşa yazmıştı. Bütün resmi ve popüler eserlerde vurgu Türk kavramına işaret ediyordu. Tahkir edilen Osmanlı da dâhil olmak üzere yeni icat etilen ataların yer aldığı Sümerlere ve Asya bozkırlarına uzanan sınırlar arasında kahramanlar birlikte yaşadı. Gazete tefrikalarında okuyucu “mabadı var” çağrısına uyarak tefrikayı vazgeçemeyeceği bir hikâyenin sonunda bırakmak istemiyordu. Tarihî romancılarında tarihçi olarak adlandırıldığı bir zamanda her gazete ve mecmua bir popüler tarihçilerin birbiriyle rekabet görüntüsü veren yazarlarını paylaşmıştı. Osmanlı aleyhtarlığı yaygın bir söylem olsa da Osmanlı tarihinden seçili kahramanlar etrafında oluşan metinler okuyucuya cazip geldi. Metinlerin içeriğiyse devrin Osmanlı hanedanına sıcak bakmayan atmosferiyle uyumluydu. Sonraki on yıllar boyunca tarihî roman yazarlarının öne çıkan ismi olacak Abdullah Ziya önce Orta Asya bozkırlarından seçtiği kahramanlarının yerini 1940’lı yılların Osmanlı Türküne dönen tarih anlayışıyla değiştirecekti.

         

        1940’lı yıllar Osmanlı geçmişine bakışta yumuşamanın işaretini verdi. Osmanlının popüler tarih metinleriyle geri dönüşü ve Cumhuriyet kahramanlarının popüler eserlere konu oluşuyla Türkün romanla ifadesinin tarihî mecrası da değişti. Türkün, tarih sahnesinde öncü rolü, medeniyet kuruculuğu, devlet idareciliği, savaşçılığı, ahlâkî özellikleri onlarca kitapta oldukça belirgin bir şekilde vurgulandı. Akademik alanda da tarih tezinden vazgeçmiş olmanın rahatlığı popüler alanda da kendini gösterdi. 1950’li yıllarda akademik tarih çalışmalarında ilerleyişin yanı sıra batı tarzı popüler tarih dergileri yayımlanmaya başladı.  Hem akademik hem de popüler alandaki birikim sonraki yıllarda nitelikli tarihî romanların önünü açacaktı. Bu mecrada Abdullah Ziya Kozanoğlu ismi unutulmasa da nitelik açısından sorgulamaya gerek duyulmadan sade halk nazarında itibar kazanan bir yazar olarak kaldı. Sadece kültürel milliyetçilik değil siyasal anlamda da Türkçü-Turancı kimliğiyle tanınan Nihal Atsız’da Orta Asya merkezli roman kahramanlarını Deli Kurt adlı romanında Osmanlı tarihîne dönerek geçmiş yıllarda bıraktı. Sürgünle uzaklaştırılan hanedan Feridun Fazıl Tülbentçi’nin romanlarında geri döndü. Osmanlı sultanları 1940’lı yıllardan itibaren artık birer roman kahramanı da oldular.

         

                    Mürûr tezkeresinden tabu senedine, ibtidâiye şehadetnamesinden, vergi makbuzuna ders kitaplarından, gazetelere Osmanlı kimliği üzerine inşa edilmiş yazılı metinlerdeki Osmanlı kelimesinin kaldırılıp yerine Türkiye ve Türk kelimelerinin yerleştirilmesi zor olmadı, fakat halkın zihninde bu kavramın yerleşmesi ve Osmanlının unutulması gerekiyordu. Devletin resmi tarih kurumu olan Tarih-i Osmanî Encümeni’nin adının Türk Tarihi Encümeni olup olmaması konusunda encümen üyelerinin tereddüdü için bir sebep yoktu. Osmanlı tarihi Türk tarihinin bir parçasıydı, fakat Osmanlı adının siyaseten unutulması gerekti. Yukarıda bahsedilen süreçte popüler eserlerde Türklük vurgusu II. Meşrutiyet yıllarında şuurlu bir şekilde başlamıştı. Mesela Barbaros Hayreddin adlı eserinde Ali Rıza Seyfi şunları yazıyordu. “ Türklerin karalarda sahaif-i tarihiyeyi şan ve şecaat-ı askeriyeleriyle dolduran binlerce rical ve ekâbiri olduğu gibi, denizler üzerinde de Türk olduğunu isbat etmiş, kılıcının çeliğine aşk olsun dedirtmiş yüzlerce düşman kalemlerini medhleri uğrunda kullandırmış beyitleri vardır”[14] Türkler denizlerdeki bu hâkimiyet kolaylıkla kazanmamıştı. “Bu denizler nice Türk bahadırının kanıyla kıpkırmızı olmuş onların kemiğiyle cephesini sağlam tutabilmiştir.[15] II. Meşrutiyet eserlerinde bu vurgu eserlerin içine dağılımı itibarıyla daha sınırlı ve edebîydi. 1930’lu yıllarda Türklük vurgusu eserin ana hatlarını oluşturuyordu. Daha önce belirttiğimiz gibi bu tür yazımda Osmanlı yerine Türklüğün yerleştirilmesinin kaygısı vardı. Mesela Yusuf Aslan’ın Mete adlı popüler tarih üslubuyla yazılmış kitapta şunları yazılıdır:  “ Türk milleti elli asrı kaplayan tarihinin harikalı inkişafına baktıkça, göğsünü en haklı bir gururla kabartabilir: Türk tarihi: medeniyet tarihi demektir. Çünkü beşerî medeniyetin temellerini kuran milletlerin başında Türkler görülür. Tarihin karanlık devirlerinden yeni zamanlara kadar, dünyanın sayılı hâkimlerinden biri ve belki birincisi-mübalağasız söylüyorum- Türklerdi.” Bu tür eserlerin benzeri örneklerin sayısı oldukça fazladır.  Kitabın ilk sayfasındaki 19 satırın dokuz satırı Türk kelimesiyle tamlaman şu şekilde cümleleri içeriyor; Türk milleti(elli asırlık tarih), Türk tarihi(medeniyet tarihi), Türkler(medeniyeti temellerini kuran), Türklerdi, Türk bayrağı (sayısız ülkeler üzerinde dalgalanmış), Türk kanı (cömert-şerefli dava için akan) Türkün ana yurdu (Çin’in şimâli), ilk Türk beşiğinde akıllara şaşkınlık verecek bir Türk dâhisi ve kahramanı yetişti. (Mete)[16]

         

         

        Milliyetçilik ve Popüler Tarih Dergileri

         

        1950’li yılları tarih yayıncılığına damgasını vuran görüntüsüyle popüler tarih dergilerinin altın devri oldu. Popüler tarih dergilerinin ilki 1943 yılında yayımlanan Tarihten Sesler’di. 1950’yılının ilk aylarından itibaren yayımlanmaya başlayan dergiler sonraki yılların tarih yayıncılığına tecrübelerini aktarırken, bugüne kadar uzanan bir geleneğin kurucusu oldular. Dönemin yayıncı ve yazarları, çocukluk ve gençlik yıllarını II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilk devirlerindeki coşkulu milliyetçilik atmosferinde yaşamış bir kuşağın temsilcileriydi. Tabii olarak çoğunluğu milliyetçi duygu ve ideallerle doluydu. Popüler tarih dergileri ve kitapları tarih bilgisinin halka ulaştırılmasında ders kitapları da dâhil olmak üzere akademik kitapların sıkıcı anlatısının sınırlarının dışında renkli resimler ve edebiyatın incelikleri kullanılan metinleriyle okuma duygusunu harekete geçiren bir alan oluşturdu. Dergiler, tarihi hakikatleri, kıymetleri ortaya çıkarıp kolay anlaşılır üslupla okuyucuya sunarak tarih sevgisinin oluşmasını sağladı. Birbiri ardına yayımlanmaya başlayan dergilerin birinci sayılarında yer alan yayıncının notu kısımlarından açıkça anlaşılacağı üzere bu dergilerin hedefleri arasında milli tarih şuuru oluşturulmasına katkı sağlamak önemli yer tutuyordu. Milliyetçiliğin her türünde beklenilen halk arasında bu şuurun oluşturulmasıydı. Popüler tarih dergileri bunu gerçekleştirecek bir misyon üstlenmişlerdi. Dergiler halka ulaşma konusunda özel yayıncılığın müteşebbis imkânları sayesinde sıkıntı çekmezken, kısa sürede ilgi odağı oldular. İlk popüler tarih dergisi 1943 yılında yayımlanmış olmasına rağmen ama esas yayın patlaması 1950 yılının hemen başlarında oldu. Bunda hem ülkedeki siyasal ve toplumsal değişimin hem de İstanbul’un fethi kutlamalarına hazırlığın canlandırıcı etkisi vardı. Popüler tarih dergilerinin o yıllarda canlanışı sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’da da popüler tarih dergileri yayınlanmaya başladı. Türkiye’de popüler tarih dergilerine zemin hazırlayan atmosferle birlikte, ihtiyaç duyulan birikim, 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra hızla artan gazete ve dergilerin tefrika bölümlerinde yer alan tarih konulu roman ve makale türü yayımların neticesiydi. Özellikle 1930-1960 yılları arasında neredeyse her gazete ve derginin sayfalarının vazgeçilmeziydi. Popüler tarih dergilerinin yayımının başlamasından önceki yıllarda gazeteler ve diğer dergilerin tarih tefrikaları tarihin popülerleşmesine ve akademik tarihçiliğe paralel bir popüler tarihçilik alanı doğurdu. Nasıl ki Namık Kemal’le belirginleşen vatan-millet gibi kavramlar Türkçülerin eserleriyle milliyetçiliği ideolojinin kullanımına sunulmuş ve milli coşkunun uyandırılmasında etkili olmuşsa, popüler tarih dergilerinde yayımlanan yazılar da bu coşkunun tarihi realitelerle ifade edilerek nesillerin tarih bilgisi ve şuurunun oluşmasında tartışılmaz yere sahip olmuştur.[17]

         

        Popüler tarih dergilerinin birinci sayılarında yayına başlarken yazılan notlarda Türk tarihinin büyüklüğü ve diğer milletlerden farklılığına dikkat çekiliyordu. Buna göre Türkler, tarihin tanıyabildiği en eski milletlerden biriydi. Eskilikte kendisine eş olan milletler varsa da büyüklükte, kahramanlıkta onunla ölçüşebilecek bir millet yoktu. İnsanlık tarihi, Türk milletinin kahramanlık destanlarına uzun sahifeler ayırmıştı.[18] Esasında bu farklılık yıllar önce Ziya Gökalp’in şu sözleriyle formüle edilmişti; “ Başka milletler, asri medeniyete girmek için, mazilerinden uzaklaşmaya mecburdurlar. Hâlbuki Türklerin asri medeniyete girmeleri için, yalnız eski mazilerine dönüp bakmaları kâfidir.” [19]

         

        1950’de artık inkılâpların, geri dönüşü imkânsız bir şekilde yerleştiği, okuryazarlığın arttığı ve nitelikli bir tarih okurunun oluşmaya başladığı bir devir başlamıştı. Osmanlılıktan, Türklük bilincine geçilen aşamalarda milli tarih inşasında yaşanılan anlaşmazlıklar geride kalmıştı. Osmanlıların Türk tarihinin en kayda değer safhasını teşkil ettiği konusunda şüphe yoktu. Bu konuda yazan İbrahim Hakkı Konyalı göre tarihi bilgilerle aydınlatılmış en eski devirlerden beri Türkler istiklalini kaybetmemiş, onu altın bir top gibi hiç yere düşürmeden, kurdukları devletler zinciriyle, Osmanoğullarına kadar getirmişlerdi. Her Türk devleti ve siyasi teşekkülü yaradılışa kadar uzanan Türk tarih zincirini oluşturan bir halkaydı. 6,5 asır yaşayan Osmanlı devletiyse bu zincirin pırlantadan yapılmış imamesini oluşturmuştu. Konyalı’ya göre Osmanlı devleti gelmiş geçmiş bütün Türk devletlerinden daha medenî idi. Bunu anlamanın Osmanlının bıraktığı sayısız eser ve abidelerle anlamanın mümkün olduğunu yazan Konyalı, makale ve kitaplarında bu mirasın tarihiyle ilgilendi.[20]

         

        Türk tarihini farklı kılan özellikleri halka yansıtmanın yolu onların hoşuna gidecek ve kolaylıkla anlayabileceği bir üslup ve dilin kullanılmasıyla olabilirdi. Resimlerle desteklenen popüler tarih dergilerinde yayımlanan yazıların muhtevasını ağırlıklı olarak Osmanlı tarihi oluşturdu.  Resimli Tarih yayıncısının ifadesine göre tarihi sevmeyenlerde dahi bu dergi sayesinde bir tarih sevgisi oluşmuştu. Buna benzer iddialar dergilerin hepsine yansıyordu. 1950 yılının ilk popüler tarih dergisi olan Resimli Tarih’in birinci sayısı 10000 basılmış ve kısa sürede tükenmişti. İkinci baskısı yapılan bu sayının ardından dördüncü sayıya gelindiğinde derginin tirajı 40.000 olmuştu. Bu tiraj devrin şartları göz önünde bulundurulduğunda dergicilik açısından oldukça büyük rakamları işaret ediyordu. Resimli Tarih’e gösterilen ilgi yayıncıları bu alana sevk etmiş ardı ardına yeni dergiler yayımlanmaya başlamıştı. Tarih Dünyası dergisinde Ahmet Niyazi Banoğlu’yla anlaşamayıp ortaklıktan ayrılan ve Tarih Hazinesi adlı dergiyi yayımlayan İbrahim Hakkı Konyalı, tarih dergilerine rağbeti başka türlü açıklıyordu. Ona göre bu ilgi “Türkün muhterem mazisini, muhterem varlıklarını horlayan ve örseleyen hareketlerin tepkisinden doğmuştu.” [21]Derginin birinci sayısının yağma edilircesine satılmış olması Konyalı’ya büyük cesaret vermişti. Yurdun en ücra ve uzak köşelerinden telgraflarla, mektuplarla talepler aldığını bunun manasının demokrasi inkılâbıyla kendisine gelen Türk milletinin “yaradılışa kadar çıkan ve her safhası göğüs kabartan bin bir kahramanlıkla mefahirle dolu olan tarihini öğrenmek hususundaki şiddetli arzuydu. Konyalı bu arzuya cevabını şöyle verdi: “Biz, Türkün, Müslüman Türkün tarihine geniş muhite yaymak için elimizden gelen her şeyi yapacağız.”[22] Türkün tarihinin ve 1950’lili yıllardan itibaren sıkça vurgulanmaya başlayacak olan Müslüman Türk’ün tarihinin geniş bir muhitte bilinmesi milli tarih şuurunun oluşumuna katkıda bulunacaktı. Tek Parti döneminin popüler tarih dergisi yayıncısı aynı zamanda siyasetçi-akademisyen Yavuz Abadan Konyalı ile aynı düşünce dünyasından olmasa da çıkardıkları dergiyle milli tarih şuurunun inşasını hedeflemişti. Abadan’a göre siyasi birlik ve varlığın kutsal ve sağlam temelleri üzerinde oturtulması davasında olanların muvaffakiyetini milletlerinin şerefli tarihinde toplayıp çıkarmaları gerekiyordu. Dergi’nin yazarları bir yandan umumi tarihi aydınlatırken, ihtimallere dayansa da gelecek hakkında bir inşa planı ve diğer yandan ise milli tarihin yarattığı maşeri şuurla ortak ülkünün gerçekleşmesi için inanç ve güç toplamayı amaçlamışlardı.[23] Tarih burada halkı müşterek ülküde buluşturan ve geleceğin inşasına hizmet eden araçtı. Aynı derginin sayfalarında Tarih öğretmeni Necati Işılav tarihin önemini şöyle açıklıyordu: “Tarih insanı, yıllar değil, asırlar değil, çağlar üstünde dolaştırdıkça hayali genişler, insanlığı daha iyi anlar. Tarih insanı, ulusal benliğinin sıcaklıklarına götürür. Dünyanın en eski ve ünlü ulusu olan Türklerin başından geçen iyi ve güzel şeyleri okurken bağrının derinliklerinden gelen ve ben de Türküm diye öğünen tatlı ve kasırgalı sesi duyar”,[24]

         

        Cemal Kutay’ın yayın hayatı kısa süren Tarih Sesleniyor adlı dergisinde tarihin bilinmesi gelecekte milletin varlığını tehdit eden tehlikeler için gerekli görülüyordu.[25] Tarihin millet tarafından bilinmesi Niyazi Ahmet Banoğlu’ için yayıncılık hayatının tek gayesiydi. O yıllarda yirmi seneyi bulan yayıncılık hayatında tarihle meşgul olmuştu. Yayımladığı tarihî roman, tarihî hikâye ve fıkralarda tek gayesi vardı: Tarih sevgisini uyandırmak. Çünkü o tarihini bilmeyen bir millet için yaşama hakkı olmadığına inanmış ve bu uğurda çalışmıştı.[26] Hatta sadece tarih dergisiyle sınırlı kalmayarak milletin istikbal ve birliğinin temel taşı olarak gördüğü tarih ve coğrafyayı aynı adla yayımladığı dergisinde birleştirmişti. Bu dergiyi yayımlaya başlarken şunları yazdı: “Tarih ve Coğrafya bir milletin varlığı istikbali ve milli birliğinin temel taşıdır. Hele bizim gibi her karış toprağına canlar feda etmiş kanlar akıtmış bir millet için. Tarih bizim için nasıl bir ihtiyar bunak değilse, coğrafya da yüz ölçümleri ve rakamlar ilmi değildir. Tarihimiz nasıl geçmişin, sadece mefahiri ile değil, hataları ve felaketleri ile de istikbalimize ışık tutan manevi bir kudretse, coğrafyamız da, en geniş ve hakiki anlamı ile yuvamızın vatan sevgimizin kalplerimizde tutuşan bir meşalesidir.[27] 

         

        Popüler tarih dergisi olarak 1965-1982 yılları arasında yayımlanmasıyla en uzun soluk dergi olan Hayat Tarih’in popüler tarih yayıncılığında farklı bir yeri vardır. 1965’te yayınlanmaya başladığı geriye bakıldığında kayda değer bir birikim oluşmuştu. Popüler tarih dergileri sadece dönemin bilinen popüler yazarları değil akademik tarihçilerden de yazılarıyla destek gördü. Kimi dergiler yayıncısının adıyla tanındı bazılarından da popüler tarihçiliğe damgasını vuran isimler çıktı. Mesela bunlardan biri milliyetçi kimliğiyle tanınan ve 1960’lı yıllardan itibaren yaptığı yayınlarla bir kuşağın milli tarih bilincinin oluşmasında büyük etkisi olan Yılmaz Öztuna’ydı. Öztuna her ne kadar daha önceki yıllarda yazmaya başlamış olsa da Hayat Tarih dergisinde üstlendiği misyon ve buna paralel kitaplarıyla geniş bir kitlenin beğeniyle okuduğu bir yazar oldu. Onun eserleri özellikle milliyetçi nesiller üzerinde etkili oldu. Hayat Tarih dergisi de Türk tarihinin büyüklüğü ve zenginliği konusunda kendinden öncekilerle aynı kanaati paylaştı: “Yeryüzünde tarihi Türklerin tarihi kadar zengin başka bir millet hemen hemen yok gibidir.” Yayıncının notunda bu sadece bir kanaat olarak kalmaz açıklama mukayeseli olarak denenir. Aynı zamanda bir tespitte vardır. Türk tarihinin büyüklüğüyle ortaya çıkan çalışmalar mütenasip değildir. Bu konudaki ifade şu şekilde devam eder; “Türk milletinin uzun ömürlü olmasının yanı sıra zaman içinde dünyanın üç kıtasında topraklar fethetmiş olmaları ve kurdukları imparatorluklar ve onların kazanılması ve kaybedilmesi sırasında girdikleri münasebetler ciltler dolusu eserlere ihtiyaç duymaktadır. Buna karşılık kendi tarihi üzerine neşriyatı bu kadar cılız olan bir millet yok gibidir. Tarihimizi halkımıza duyurmayı ve tarih okuma zevkini vermeyi millet olarak ayakta durmamızın başlıca dayanağı saydığımız için elimizde bulunan şu tarih mecmuasını neşretmeye karar vermiş bulunuyoruz.”.[28]

         

        Yukarıda verdiğimiz bilgilerden popüler tarih dergilerinin gayesi ve yayıncılarının milliyetçilikle ilişkisi görülmektedir. 1930’lu yıllarda Halkevi dergilerinin yanı sıra kültür, edebiyat vb içerikli dergiler Türk tarih tezini popülerleştirme misyonunu üstlenmişlerdi. Popüler tarih dergilerinde de muhteva ağırlıklı olarak Osmanlı tarihi olmasıyla birlikte tarih tezinin izlerine rastlanır. Mesela Tarihten Sesler mecmuasının yazarlarından Enver Behnan Şapolyo Türk müverrihleri üzerine yazdığı makalesinde Sümerlerin Türk olduğu iddiasından yola çıkarak, ilk tarih yazıcılarının da Türk olduğu kanaatine varmıştı. Şapolyo’ ya göre yazının, kâğıdın, matbaanın mucidi olmalarından dolayı Türkler, bir ahlak ilmi ve geleceğin hazırlayıcı olarak tarihleriyle iftihar etmeliydiler.[29] Türklerin sadece bu icatları değil birçok garp âliminin kabul ettiği gibi madenin, demirin, ipeğin, dokumacılığın, kumaşçılığın hatta camcılığın bile öncüsü olduğun yazan Rıza Çavdarlı, bunları bulmak ve geliştirmek şerefine Türklerin sahip olduğunu iddia ediyordu.[30] Bu düşünceler sadece tarih tezinin etkisiyle oluşmamıştı. Milliyetçi yazarların birçoğunda tarihin ilk mucitleri olma konusunda kararlılık vardı. Türkler tarih sahnesinin bütün alanlarında rol almışlardı. Mesela genellikle kara savaşındaki üstün özellikleriyle görünseler de deniz savaşlarında da düşmanlarını kendilerine meftun edecek kadar kahraman, dürüst muharip, cesur savaşçılardı.[31] Tüfeği ve topu, miğferi, oku Türkler icat etmişlerdi.[32]

         

         

        Sonuç

         

        Bilimsel çalışmalara paralel gelişen ve akademik çalışmaların ele almadığı konuları halkın rahatlıkla anlayabileceği üslupla anlatan popüler eserler bir etnik aidiyet olarak Türk kavramının bir millet bilincine dönüşmesinde etkili olmuşlardır. İlk görünüşte özellikle otuzlu yıllarda üretilen eserlerdeki Türklük vurgusunu ırkçılığın tezahürü olarak görmek mümkündür. Fakat bu işin yüzeysel tarafıyla ilgilenmektir. Manzaraya bir bütün olarak bakıldığında bunun bir etnik kimliğin aşırı vurgulanması olmadığı Osmanlı kimliğinin yerine Türklüğün yerleştirilmesinin pratik çözümü olduğu üzerinde durulmalıdır. Zaman içerisinde bu vurgu mecrasına girmiştir.Popüler tarih eserleri ve yazarları milli tarih şuurunun gelişimindeki katkılarıyla milliyetçi nesillerin yetişmesinde etkili oldukları aşikârdır. Onların milliyetçiliğin toplumsallaşmasındaki etkisi ve rolü bu deneme dâhilinde bir parça gösterilmeye çalışılmıştır. Bu açıdan bakıldığında bu yazı konuya dikkat çekme hedefine ulaşmıştır. Milliyetçilik ve popüler tarih üzerine yüzeysel, fakat olguların ihmal edildiği yazılar değil, bu konuyu tarihsel süreç içerisinde daha dikkatli inceleyecek analitik çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir.

         

         

         

         

        

         

         

        

         

         

         

        

         

         

        


        


        

        [1] İlhan Tekeli, “Uluslaşma Süreçleri ve Ulusçu Tarih Yazımı Üzerine”, Tarih ve Milliyetçilik-I. Ulusal Tarih Kongresi Bildiriler, Mersin Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, 1997, s.121.


        

        [2] E.J. Hobsbawm, 1780’den G&u


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele