Bir Sorun Alanı Olarak Anayasa Kavramına Felsefeyle Bakmak

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Bu metinde, “Anayasa” kavramına olgusal gerçekler zemininde felsefeyle bakılması denenecektir.

         

        Felsefeyle bakış, doğal olarak, “Anayasa”’yı, içinde yer aldığı temel kavramlar bütünü bağlamında açıklamayı gerektirir.

         

        “Millet”,  “Devlet” ve “Anayasa” sözcükleri kavramsal bir bütün oluşturur.

         

        Burada,  anılan kavramlar, ait oldukları bütün içinde-ilişkileri de dikkate alınarak-açıklığa kavuşturulacaktır.

         

        Millet, uzunca sayılabilecek bir tarihsel süreçte- belli bir toprak (vatan) üzerinde-ortak dil ve kültürle yaratılan değerler, davranışlar ve idealler varlığı olarak kendini gösterir; bunları güçlendirdiği ölçüde geleceğe uzanır.

         

        Kuşkusuz millet içinde-ana toplumla entegre olmuş-farklı (etnik) kökenden gelen insanlar bulunabilir.

         

        Millete, temel özelliğini kazandıran ana kitle (ya da eksen toplum), devletin kuruluş sürecinde yaratıcı-belirleyici “asabiye” durumundadır; farklı kökenden gelenler bu “asabiye”’nin çekim alanına girerek kaderlerini onunla birleştirirler; başka bir ifadeyle tasada ve kıvançta beraber olurlar.

         

        Tam da bu nedenle millet, belli bir psikolojiyi dışa vuran ontolojik bir gerçeklik durumuna gelir.

         

        İbn-i Haldun, milleti yaratan dinamizmin (asabiye’nin) gücü devam ettiği sürece, onun çekim alanına girerek entegre olmuş olanların sorun oluşturmayacaklarını belirtir; ancak tersi durumda sorun yaratabileceklerine işaret eder.

         

        Devlet, milletin kolektif ruhunu güce dönüştüren iradedir. İbn-i Haldun’un kavramıyla söylemek gerekirse “kurucu-yaratıcı asabiye”’nin somutlaşmasıdır.

         

        “Kurucu-yaratıcı asabiye” ile devlet arasında karşılıklı bir etkileşim süreci yaşanır; ikisi birbirini beslediği sürece yıkıcı sayılabilecek bir sorun görülmez.

         

        İbn-i Haldun, ayrıca “kurucu-yaratıcı asabiye ”(irade)nin varlığını koruduğu sürece ortaklık kabul etmediğini, etmeyeceğini de vurgular. Bu durumda, onun varlığını somutlaştıran devlet de ortaklık kabul etmez.

         

        Devlet olmanın “tunç yasası” olarak tanımlanan bu nitelik şirket mantığı ve varlığıyla asla bağdaşmaz.

         

        Millet, kendi vatanında (ya da mülkünde) egemenliği devlet aracılığıyla kullanır.

         

        Vatanın-mülkün tapusu da-doğal olarak-millete, dolayısıyla devlete aittir. Devlet, ontolojik açıdan tekil varlık olduğu için kendine kayıtlı “mülkün tapusu’nu” deldirtmez. Daha açık söylemek gerekirse, devlet kendi milleti içinde birtakım toplumsal gruplar (örneğin dinsel ve etnik topluluklar) yaratarak “mülkün tapusu’nu” hisseli bir belgeye dönüştüremez. Çünkü bu, hem kendisinin hem de milletin intiharı olur.

         

        Tarihsel süreç, “mülkün tapusu’nu” deldirterek varlığını sürdüren bir devlet, dolayısıyla millet örneğine tanıklık etmiyor.

         

        Devlet, bilindiği gibi anayasası olan tekil bir varlıktır. Kuşkusuz bu özelliği, onu “aşkın varlık” kılmaya yetmez.

         

        Anayasa, “devletin çatısını kuran ve hukuksal temelini oluşturan kurallar bütünü” olarak tanımlanabilir. Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi Anayasa devletin “kimlik kartı” durumundadır.

         

        Hukuksal yapı olarak anayasanın kökeni, milletin tarihsel süreçteki politik geçmişinden kaynaklanır. Bu nedenle hiçbir anayasa “renksiz” olamaz; tam tersine, milletin politik kimliğini resmeder; onun rengini taşır.

         

        Türkiye Cumhuriyeti anayasası da temel esprisini Bağımsızlık savaşıyla oluşan “kurucu asabiye”’den alır. Değiştirilemez ilkelerde ifadesini bulan espri (asabiye) Türk milletinin “kimlik kartı”’nı oluşturur.

         

        İmparatorluk geçmişi tahayyülüyle bile olsa varolan millet (ve devlet) varlığının “kimlik kartı” yok sayılamaz.

         

        Anımsanabilir: Osmanlı geçmişimizin “en uzun yüzyılı” olarak tanımlanan son yüzyıl, bu “kimlik kartı”nın edinilmesinde belirleyici dinamik olmuştur. Kelimenin tam anlamıyla kargaşa, çözülme ve dağılma süreci olan bu yüzyıl sonlarında-misak-ı milli coğrafyasında-Bergson’un ifadesiyle söylemek gerekirse, “yaratıcı bir hayat hamlesi” gösterilmiş; öncelikle vatan, dil, tarih ve değerler temelinde millet varlığa gelmiştir.

         

        Mevcut anayasa, kuşkusuz bireysel haklar ve özgürlükler açısından bazı sorunlar içermektedir. Buna rağmen, ilk dört maddede ifadesini bulan kurucu espri (ya da irade) millet varlığının “kimlik kartı” niteliğindedir.

         

        Millet varlığı, tekrarlamak pahasına belirtelim ki adsız bir kalabalık (ahali) değildir; tam tersine, felsefe, bilim, sanat ve edebiyat alanındaki katkısıyla insanlık tarihinin yaratıcı, kurucu ve belirleyici halkları arasında yer almış bir milletin misak-ı milli coğrafyasını vatan edinen Batı koludur. Bu coğrafyanın Doğu ve Batı dünyası tarafından “Türkiye”- (Türklerin ülkesi)olarak adlandırılmış olması da tarihsel ve olgusal bir tescil anlamı taşır.

         

        Siyasal tarih gösteriyor ki, kendi milletinin tarihsel ve olgusal gerçekliğini yadsıyan, dahası, bunu anayasasına yazmış bir parlamento örneği yoktur.

         

        Görünen ve bilinen açık: Batı (ve uzantıları), söz konusu tarihsel ve olgusal gerçekliğin adını içermeyen bir anayasa istiyorlar.

         

        Anayasanın esprisini oluşturan millet varlığı (ve milli devlet) karşıtlığı, Batı’nın genelde Doğu, özelde Türkiye için tedavüle soktuğu araçsal kavramlarla (çok kültürcülük, çok dillilik vb.) sürdürülüyor. Bu ve benzeri araçsal kavramlar, Batı acentesi durumundaki figürlerle sürekli gündemde tutularak millet varlığı (ve milli devlet) konusunda kuşkular yaratılıyor.

         

        Yazılı ve görsel medyada, uzun süredir, bu araçsal kavramları dillerine pelesenk edenler, Batı’da, Türkiye ve benzeri ülkelere önerilenlerin tam tersine pratikler geliştirildiğini görmezden geliyorlar.

         

        Sorulması gereken şu; Batı, kendi yapmadığını Türkiye’ye neden yaptırmak istiyor?

         

        Batı’nın Türkiye ile ilişkilerinde görülen bu olgusal çelişkinin temelinde , “Doğu Sorunu’nun, yüzyıl önce, burada karşılaştığı Bağımsızlık savaşı nedeniyle, istenilen biçimde çözülememiş olması yatıyor.

         

        Batı’nın kendi tanımladığı bu sorunun çözümü, söz konusu araçsal kavramlarla belirtmek gerekirse, millet varlığının çok dilli, çok halklı, çok kültürlü gruplar yığışımına (amorf kalabalığa-ahaliye) dönüştürülüp çözülmesiyle mümkün olabilecektir.

         

        Tam da bu nedenle, ülkemizde, konuyla doğrudan ilgili olanlar, çözüm operasyonunu anayasa yoluyla gerçekleştirmeye özendiriliyorlar.

         

        Ne yazık ki, özendirilenlerin çoğu araçsal kavramlarla yürütülen demagojinin büyüsüne kapılmış görünüyorlar.

         

        Evet, Batı, yüzyıl önce tanımladığı “Doğu Sorunu”’nu çözmekte kararlı ve ısrarlıdır. Çünkü Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’yu istenen biçime dönüştürebilmenin önünde duran, direnen “kilit ülke” konumundadır.

         

        Batı, Soğuk Savaş sürecinde kullanmanın bedeli olarak askıya almak zorunda kaldığı “çözüm politikası”’nı 1990’lı yıllardan itibaren uygulamaya koymuş bulunuyor: Kilidin, ev sahibini özendirerek kırılması.

         

        Türkiye, öyle görünüyor ki, önümüzdeki süreçte, milleti ve devletiyle ya intiharı ya da yaşamayı seçecektir.

         

        Tarihsel süreç, milli devlet olarak kurulan, fakat zamanla federal nitelik kazanarak yaşayabilen hiçbir devlet örneği barındırmıyor.

         

        Kaldı ki, başlangıçta federalizme dayanan devletlerde de (örneğin, ABD, Almanya vb.) kurucu espri (irade) vardır. Çünkü devleti- Nurettin Topçu’nun da vurguladığı gibi-ancak ve ancak irade kurar. İrade de ontolojik açıdan tekil gerçekliktir.

         

        Tam da bu nedenle, söz konusu ülkelerde, bir “Amerikan Ulusu”’ndan, bir “Alman Ulusu”’ndan söz edilebiliyor. Örneğin, birinde bir yurttaş, “Yunan asıllı Amerikan’ım”, diğerinde “Türk asıllı Alman’ım” diyebiliyor.

         

        Anılan ülkelerde, eğitim de ulusal dille yapılıyor; bu, ortak kültürü ve değerleri yaratmanın ve güçlendirmenin birincil aracı olarak kabul ediliyor. Hiçbir toplum kesimine-kökenleri farklı olduğu için-ayrı bir dille eğitim imkânı verilmiyor.

         

        Federal ülkelerde bile olgusal durum buyken, Türkiye Cumhuriyeti gibi bir milli devlet, Batı’nın (ve uzantılarının) özendirmesine kanarak intiharı seçemez. Çünkü bu seçim, ne olgusal ne vicdani ne de ahlaki temelde meşrulaştırılabilir.

         

        Federal ABD “Amerikan Ulusu’nun, Federal Almanya “Alman Ulusu’nun” devletiyken, anayasalarıyla durum tescilliyken, bütün pratikleri millet varlığını güçlendirmeye yönelikken ülkemizi yönetenler “milli intihar’ı” seçemezler.

         

        Ünlü tarihçi A. Toynbee’nin ifadesiyle belirtmek gerekirse, Batı, yüzyıl sonra yine “meydan okuma” rolündedir.

         

        Bu “meydan okuma”ya Türkiye’nin vereceği karşılık salt kendi adına değil, bütün Doğu adına olacaktır. Çünkü hem tarihsel misyonu, hem jeopolitik konumu bunu gerektiriyor.

         

         

         

        Meraklısına Notlar

        1/1. “Türk kavramı, bir etnik kökeni tanımlamaz; tam tersine, Hun’dan Avar’a, Peçenek’ten Kuman’a, Uygur’dan Özbek’e Kazak’tan Kırgız’a, Tatardan Azeri’ye çeşitli halkların üst adıdır. Kaldı ki, bu halkların toplamına “Türk” adını veren de Doğu ve Batı dünyasıdır. Çünkü Türk, özellikle son bin yıl, her iki dünyanın şekillenmesinde etkin rol oynamıştır.

         

        1/2. “Türk” kavramı, mevcut anayasada-doğal olarak- herhangi bir etnisitenin adı olarak kullanılmaz. Farklı etnik kökenden olduğu halde toplumsal alışımla entegre olmuş yurttaşları da içeren millet varlığının adı olarak yer almıştır. Tam da bu nedenle, kimilerinin diline pelesenk ettiği “Türkler, Lazlar, Çerkezler, Kürtler” vb. şeklinde başlayan klişe cümle hem mantıksal hem de olgusal açıdan yanlıştır.

         

        1/3. Kaldı ki Batı’da “ulus-toplum” sayılabilmenin ölçütü, toplam nüfusun %60-65’inin aynı etnik kökenden geliyor olmasıdır; ülkemizde bu oran %80’nin üzerindedir.

         

        1/4.Türkiye’de etnik kökeninden kurtulamamış bir yurttaş- federal devletlerde olduğu gibi-örneğin ”Çerkez kökenli Türküm”, “Boşnak kökenli Türküm”, “Tatar kökenli Türküm”, “Azeri kökenli Türküm” , “Kürt kökenli Türküm”  vb. demek durumundadır; böylece hem kökeninin hem de mensup olduğu milletin onurunu paylaşmış olur.

         

        1/5. Batı’nın yeni “meydan okuması” ekonomik düzeyde neoliberal politikalarla, psikolojik düzeyde söz konusu araçsal kavramlarla sürdürülüyor; zaman zaman terör destekçiliğiyle beslenebiliyor.

         

        1/6.Trajikomik olan şu: Ütopik bir heves uğruna, bu “meydan okuma’ya karşı her alanda politika geliştireceği ve uygulayacağı yerde işbirliği yapabilen politik kadro, kendisini “muhafazakar demokrat” olarak tanımlayabiliyor. Tasfiyenin, geride muhafaza edilecek bir şey bırakmayacağını hᾶlᾶ göremiyor.  

         

        1/7. Ülkemizi yöneten bu politik kadronun özellikle ilk üç isminin gençlik dönemlerinde bağlı oldukları Necip Fazıl’ın Büyük Doğu ütopyasında tasviri yapılan devlet de tekil (üniter) varlıktır.; ona vücut veren de Müslüman Türk milletidir.

         

        Söz konusu üç ismin, aynı dönemlerde sempati duyduklarını bildiğim Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye ütopyasında da devlet tekil varlıktır; dayandığı temel de Müslüman Türk milletidir.

         

        1/8.Umalım ve dileyelim ki, söz konusu figürler, gençlik dönemi ütopyasında anlatılan tekil millet-tekil devlet vurgusunu anımsarlar; Batı’nın “çözüm” olarak dayattığı “milli intihar” suçuna önayak olmazlar.

         

        1/9.1970’li yılların ikinci yarısında, yirmi yedi yaşında, “İslamcı gençlik”’in manifestosu olarak karşılanan “Sınıfsız Dünya” adlı eseriyle düşünce dünyasına adım atan yazar, otuz beş yıl sonra elinizdeki metni yazmak zorunda kalmıştır. Onu buna mecbur edenler, söylemleri ve eylemleri ortada olan eski yol arkadaşlarıdır; bunların en etkili olanlarını artık tanıyorsunuz!

         

         

         

         


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele