“Yeni Yalta Süreci”ne Doğru Türk Dış Politikasında Kimlik Arayışları ve “Büyük Doğu”

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Türk dış politikasında Yusuf Akçura’dan bu yana “tarz arayışları” devam ediyor. Başlangıçta çöken imparatorluğa "hal-çare arayışları" olarak ortaya çıkan bu durum, son onlu yıllarda kendisini; kabuğunu kırmaya çalışan, bir diğer tabirle hapsolunduğu hesabı yarım kalmış "Misak-ı Milli" sınırlarından kurtarmaya çalışan yeni Türkiye açısından "tersine işleyiş" süreci ile bir kez daha gündemde...

         

        Özellikle Atatürk sonrası dönemde Türk dış politikasında "gerçek ekseninden kayma" noktasında yaşanan “milli-bağımsız” dış politika tartışmaları Soğuk Savaş sonrası dönemde bir kez daha ayyuka çıkmış durumda. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında şahit olunan "Arap Baharı" süreci, PKK terörü odaklı dayatılan "Kürt Sorunu", "Komşularla Sıfır Sorun" politikasında gelinen son aşama, "Dış politikada normalleşme süreci" süreci adı altında Ermenistan'la başlatılan süreç ve akabinde Azerbaycan ile yaşanılan kriz, "Stratejik Derinlik" projesinde Türk dünyasına karşı gösterilen kayıtsızlık, "Yeni Osmanlıcılık" tartışmaları ve Türk dış politikasında "Yeni Yakın Çevre" doktrini kapsamında Rusya, İran, İsrail, Irak ve Suriye ile ikili-bölgesel ilişkilerde yaşanılan sorunlar (krizler) bizleri kaçınılmaz olarak yeni bir tartışmanın içine çekiyor.

         

        Bu tartışmaların temelinde ise hiç kuşkusuz "kimlik" ve "millilik" ekseninde yaşanan yeni arayışlar yatıyor. Bir anlamda "eski" ile "yeni"nin tartış(tır)ıldığı ve revaçta olduğu bir ortamda, yeni sürece daha "kapsayıcı" bir "isim" aranıyor. "Türkiye, hangi dünyanın/medeniyetin parçası?", "Biz kimiz?", "Hangi Türkiye, nasıl bir Türkiye, kimin Türkiye’si", "Türkiye nereye gidiyor ya da götürülüyor?" soruları da bu doğrultuda karşımıza çıkan ve cevap bekleyen kritik soruların başında geliyor.

         

        Zaman zaman “İranlaşma”, “Malezyalaşma”, “ABD’nin 52. Eyaleti” olma gibi durumlarla, yakıştırmalarla karşı karşıya kalan Türkiye, bir anlamda kimlik bunalımı eksenli bir kısırdöngünün içinde tutulmaya çalışılıyor. Fakat yaşanan gelişmeler Türkiye’yi kabuğunu kırmaya ve dış politikada daha aktif bir dış politika izlemeğe mecbur kılıyor. Türkiye ya büyük bir güç olacak ya da bitecek. Mevcut gelişmeler, Türkiye açısından üçüncü bir olasılığı/şıkkı imkânsız kılıyor. Bu bağlamda Ankara’nın özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde, “1 Mart Tezkeresi” ile sembolleşen milli-bağımsız dış politika arayışları, yeni bir döneme işaret ediyor. Dış politikada nereden ve nasıl bir başlangıç yapılacağı ise büyük bir önem arz ediyor.

         

        Kuşkusuz, Türkiye’nin yakın coğrafyasından, bir anlamda bayrağın düştüğü yerden yeni bir dış politika anlayışı gerçekleştirmesi kaçınılmaz. Diğer bir ifadeyle Türkiye yeni bir yakın çevre politikası geliştirmek ve bunu belli bir süreliğine bölgesel ittifaklar ile güçlendirmek zorunda. Burada Türkiye’nin dış politika bağlamında tekrardan kendini tanımlaması ve bu tanımı yaparken de tarihsel-coğrafi bağlamda bir üst-kapsayıcı bir kimlik geliştirmesi kaçınılmaz görülüyor. Bu da, misak-ı milli sınırları anlayışının bir anlamda zihni olarak da aşılması anlamına geliyor.

         

        Bu gerçekleştirildiği takdirde, önce kendi insanımız içinde bulunduğu kimlik sorununu bir iç sorun olmaktan çıkartacak ve daha emperyal bir vizyonla düşünmeye başlayacak, hem de bölge insanı Türkiye ile ortak bir kader noktasında kendisini rahatlıkla ifade edebilecek. Bunun için de, "Yeni Yalta Süreci"ne doğru dış politikada daha rasyonel ve pragmatist düşünmekten ve buna göre adımlar atmaktan başka bir yol görünmemektedir. Aynen Rusya örneğinde olduğu gibi…

         

         

         

        "Yeni Yalta Süreci"ne Doğru Yeni Bir Türkiye Anlayışı...

         

        Yeniden inşa ve değişim sürecinin merkezinde yer alan Türk-İslam dünyası açısından barış, istikrar, adalet ve refah anlamına gelen "Güçlü İstanbul"a duyulan ihtiyaç bu noktada had safhada. Türkiye, bundan dolayı, istese de istemese de tarihsel misyonuyla yüzleşmek zorunda. Aksi takdirde, konjonktürün yüzyılda bir getirdiği bu fırsatı elleriyle tepmiş olacak…

         

         

        Kartların yeniden dağıtıldığı bu konjonktürde Ankara tek kelimeyle “joker aktör”. Nitekim ABD, Rusya, Çin ve “Yaşlı Avrupa” arasında yaşanan bu güç mücadelesinde Türkiye’nin artan önemi ve belirleyici rolü, sürecin geleceği açısından üzerimizdeki farklı hesap ve güncellenmiş senaryoları bir kez daha gündemin zirvesine oturtmuş vaziyette. Tarih bir kez daha tekerrürde ya da kaldığı yerden devam ediyor…

         

         

        Birinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemi şekillendiren bu coğrafya, yarım kalmış hesaplaşmaya bir kez daha ev sahipliği yapıyor.  Dolayısıyla, tarihsel kodlarına dönüş aşamasında olan imparatorluk bakiyesi Türkiye bir kez daha kilit ülke pozisyonunda. Bu kilidi eline geçiren, haliyle savaşın galibi ve yeni sistemin efendisi olacaktır. Eğer, ABD’nin eline geçerse bu anti-Amerikancı bloğun sonu olacak; tam tersi bir durumda ise Yanki İmparatorluğu küresel liderliğe elveda diyecek. Ve belki de 11 Eylül ile birlikte başlattığı “kontrollü kriz” teşebbüsünün altında kalarak yakın çevresinde ve kendi içinde bir kez daha “hesaplaşmalara” sahne olacak. Dolayısıyla “İkinci Yalta” ya da “Yeni Yalta Süreci” oldukça önemli…

         

         

        Her türlü statükoya meydan okuyan bu Yeni Yalta süreci; yeni efendiler, yeni dengeler ve haliyle kazananlar-kaybedenler demek. Değişimin kendisine bile meydan okuyan bu “kontrolsüz değişim süreci”; yerel, bölgesel ve küresel siyasette yeni ittifaklara, dengelere, ihanetlere, tasfiyelere gebe ve pek tabi ki sürprizlere de. Burada, Doğu ile Batı arasında “dengesizliğin dengeleyicisi” konumunda bulunan ülkemiz açısından da durum çok farklı değil. Tarihsel misyonu ile siyaset-strateji-araçlar bağlamında bir ahenk sorunu bulunan Türkiye, yukarıda da kısmen değinildiği üzere, bir kez daha büyük güç olmak ile dağılıp-küçülmek ve hatta yok olmak arasında oldukça hassas ve ince sayılabilecek bir dönemden geçiyor. Bir diğer ifadeyle Türkiye adeta Rus ruleti oynamaya zorlanıyor.

         

         

        Bundan yaklaşık yüz yıl kadar önce benzer bir tercih ile karşı karşıya kalan İstanbul’un kaderini bu sefer Ankara yaşıyor.  Kendi kıblesini kaybetmiş, kürsel başkentlere bakmaktan şaşı hale gelmiş bir Ankara onların tercihi. Dolayısıyla, Türkiye ya “Sevr Sendromu” ile pratikte yüzleşecek ya da etrafındaki surları bir kez daha aşıp, Cihan Devleti olacak! Burada üçüncü bir şıkka yer yok…

         

         

        Çünkü amaç da ortada, oyun da. Ya Türkiye’ye diz çöktürecekler ya da onu bir kez daha projelerinin birer “Truva Atı” olmaya ikna edecekler. Milli-bağımsız bir Türkiye anlayışı ve oyun kuran yeni Ankara, bu yüzden onlara ters düşmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin iç sorunları ile yapısal mahiyetteki bölgesel meselelerini gündeme getirmek, harekete geçirmek suretiyle Ankara üzerinde baskı yaratmaya çalışan bu şer ittifakı, aynı zamanda mevcut yapı içinde bir ayrıştırma-çatıştırma zemini oluşturmak için de faaliyetlerine hız kazandırmış durumdadır. Uludere, bu kapsamda aysbergin sadece görünen yüzüdür. Buna verilecek en güzel cevap ise, emperyalizme meydan okuyan ve kardeşliği esas alan “Derbent Ruhu”nu bu coğrafyada bir kez daha hâkim kılmak olacaktır. Bu da güçlü bir İstanbul’un yeniden tesisinden ve bu noktada Yeni Ankara’nın atacağı radikal adımlardan geçmektedir.

         

         

        “Yeni Anayasa”, işte tam da bu noktada 2012’nin en önemli sınavı olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Yeni Anayasa sürecini, Yeni Türkiye açısından sadece ulusal bir mutabakat belgesi olarak görmemeli, tersten işlemeye başlayan Üç Tarz-ı Siyaset’in bölgesel ve küresel bazda hedeflerini ortaya koyan, merkez-çevre ilişkisini olması gereken dengeye oturtan ve bu bağlamda bu yüce millete yeni bir ruh kazandıran, misyonunu hatırlatan vizyoner bir adım olarak değerlendirmeliyiz. Çünkü Yeni Anayasa’yı bu süreçte sadece (tamamlanmamış) Misak-ı Milli sınırlarına hapsetmek, en büyük ihanet olacaktır! Dolayısıyla yeni sürece uygun bir anayasa kaçınılmaz, aynı şekilde doğru kavram ve tanımlamaları da kullanmak...

         

         

         

        “Köprü Devlet” Anlayışından “Cihan Devleti” Anlayışına Dönüş Şart…

         

        Türkiye’nin hem coğrafi hem de medeni dünyadaki yeri ile ilgili tartışmalarda ülkemiz genelde “Asyalılık” ve “Avrupalılık” arasında gider gelir. Buna bulunan pratik çözüm ise “köprü”dür. Boğazın iki incisine (Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri) bakarak ve belki de oradan ilham almış olarak Türkiye Asya ve Avrupa’yı birleştiren bir köprü der geçeriz ama ne Asyalılar bizi bir “Asya devleti” ne de Avrupalılar bizi bir “Avrupa devleti” olarak kabul eder. Benzer sıkıntıyı tarih boyunca Ruslar da çekmiştir.

         

        Rusların buna bulduğu çözüm “Avrasya” olmuştur. Bu bir anlamda Ruslar açısından kestirme çözüm olmakla birlikte, özünde hedef olarak hep Batı vardır. Nitekim “Klasik Avrasyacılık”ın temelinde hedef olarak Avrupa vardır, “Modern Avrasyacılık”ın hedefi ise Amerika Birleşik Devletleri’dir.

         

        Ama Türkiye’nin bir Avrasyası, diğer bir ifadeyle bir “Türk Avrasyası” yoktur, bugüne kadar da ne hikmetse olmamıştır. Dolayısıyla Türk Avrasyası’nın ne olduğu sorulduğunda pek çok kimse buna cevap veremez. Cevap vermeye çalışanlar ise, niçin eski Osmanlı coğrafyası olmasın der, işin içinden çıkmaya çalışır. Aslında bu cevap, bunalımdan/kimlik krizinden çıkış ve yeni bir başlangıç açısından çok da yanlış ya da yersiz değildir. Bu kapsamda Türkiye’nin Avrasya’yı ve Ortadoğu bölgesini içine alan Büyük Doğu Projesi üzerinde tartışılması gereken önemli bir seçenek olarak karşımızda durmaktadır.

         

         

         

        “Büyük Doğu Projesi”

         

        Büyük Doğu, her ne kadar Üstad Necip Fazıl Kısakürek ile özdeşleşmiş olsa ve onun hayalini bir kez daha çağrıştırsa da, bu yazıda bu hayalin rasyonel temellere oturtulması yönünde bir beyin jimnastiği yapılmaya çalışılmaktadır.

         

        Büyük Doğu Projesi seçeneğinde Türkiye’nin önünde Rusya, Çin ve Hindistan ağırlıklı bir “Yeni Doğu Politikası” söz konusu olup, bu güçlerin yanında Ankara’nın Türk dünyası ülkelerini ve başlangıçta Pakistan ve İran’ı da bu sürece dâhil etmesi, ilerleyen dönemlerde Ortadoğu ülkeleriyle birlikte çerçeveyi genişletmesi mümkün görünmektedir.

         

        Dünyadaki anti-Amerikancı dalga ve Türk-Amerikan ilişkilerindeki inişli-çıkışlı süreç, bir diğer ifadeyle “muğlâklık” durumu, buna fazlasıyla zemin hazırlamaktadır.  Türkiye bunu yaparken, Primakov’un üçgen yaklaşımını oluşturan Rusya+Çin+Hindistan’a kendi başlangıç beşgenini, yani Türkiye+Türk Dünyası (Orta Asya ve Kafkasya bağlamında) +Afganistan+Pakistan+Irak'ı, sonrasında ise Suriye'yi eklemesi neden mümkün olmasın?

         

        Görüldüğü üzere, bu formülde belkemiğini Türk Dünyası oluşturmaktadır. Türk Dünyasında gerçekleştirilecek bir birlik, aynı zamanda İslam Dünyası'nın diğer ülkeleri ve bunun dışındaki başkaca mazlum-sömürülen halklar ve devletler açısından da bir kurtuluş yolu olacaktır.

         

         

         

        Türk Dünyası Birliği…

         

        Hiç kuşkusuz, SSCB dağılmasıyla birlikte Türkiye, dış politika ufkunu genişletme fırsatı bulmuş ve bu kapsamda Orta Asya ile Türkiye arasındaki güçlü bir ilişkinin, 21. yüzyıldaki tüm uluslararası siyasi dengeleri etkileyebilecek bir potansiyel taşıdığı görülmüştür. Bu noktada, Orta Asya, Türkiye’nin derinlemesine bir Asya stratejisi oluşturmasının da anahtarı konumundadır. Bütün jeopolitik veriler Orta Asya’nın evrensel dengeler üzerindeki belirleyici özelliğini ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, bölgesel bir güç olmak isteyen Türkiye, tüm ekonomik ve politik sorunlarına rağmen, bu bölgelere yönelik olarak politikalar üretmeye başlamış ve yeni Türk Cumhuriyetleri ile sıkı bir ilişki içerisine çok hızlı bir şekilde girmiştir. Dolayısıyla, Soğuk Savaş’ın ilk yıllarından itibaren söz konusu bu bölgeler Türkiye’nin milli çıkarları açısından dışişlerinin gündeminde önemli bir yer tutmuş, bu kapsamda 1990’lı yılların başından itibaren Orta Asya ve Kafkasya Türk dış politikasında parlak bir odak noktası olarak gündemdeki yerini almıştır.

         

        2012’den geriye dönüp baktığımızda Türkiye’nin SSCB sonrası Orta Asya politikasını yürütürken dikkatli hesap ve planlama yapmamak ve aceleci davranmaktan kaynaklanan hatalar yaptığını söylemek mümkündür. Diğer taraftan Türkiye, bölgeyle doğrudan ilgilenmeye başladığı 1989 tarihinden ve özellikle bölge ülkelerinin bağımsızlıklarını tanıdığı 1991’den itibaren daha önce hiç bir etkisinin bulunmadığı bu alanda kendisine önemli bir yer edindiği de artık kabul edilmesi gereken bir gerçektir.

         

        Türkiye’nin dünya politikasında kendisine biçtiği rol ve Türk cumhuriyetleriyle paylaştığı ortak tarihi, kültürel, dilsel ve dinsel özellikler nedeniyle, başlangıçta bölgede nüfuz sahibi olmayı hedefleyen diğer devletlere nazaran sahip olduğu avantajlı konum halen varlığını devam ettirmektedir. Yirmi yılın sonunda gelinen aşamada elde edilen deneyim ve kazanımlar da dikkate alındığında, Türk dünyasının Ankara’nın son dönem dış politikasında yeniden yapılanma ve denge arayışları açısından önemli bir açılım ve işbirliği alanı olarak mevcudiyetini koruduğu görülmektedir.

         

        Ayrıca, “enerji merkezli” yeni bir işbirliği sürecini de uygulamaya koyan Türkiye’nin bölge üzerindeki çıkarlarını daha da netleştirdiği ve AB’nin enerji güvenliği bağlamında yaşadığı sıkıntılara yönelik olarak Rusya’ya karşı önemli bir alternatif oluşturmaya çalıştığı da dikkatlerden kaçmamaktadır. Dolayısıyla enerji boyutunda yaşanan son gelişmeler, Rusya ve Türkiye arasındaki tarihi rekabete güçlü bir jeopolitik ve ekonomik unsur katmaya başlamıştır. Bazı açılardan 19. yüzyılın “Büyük Oyun”u bu yeni jeopolitik bağlamda yakın bölgemizde yeniden oynanmaya başlamış, siyasi nüfuzun göstergeleri olarak yeni oyunda doğalgaz ve petrol boru hatlarının yanı sıra, demiryolu ve karayolu projeleri de bir bir hayata geçirilmeye başlanmıştır.

         

        Bölgede bir taraftan kısa ve orta vadeye dönük bu türden gelişmeler yaşanırken, uzun vadeye dönük çalışmalar kapsamında bölge ülkeleri arasında, özellikle de Kazakistan'ın öncülüğünde Türkistan Birliği’ni oluşturma yolunda bir kısım girişimlere de şahit olunuyor. Türk dünyası açısından içinde bulunulan süreç bir taraftan tehdit ortamı oluştururken, diğer taraftan bölgede milli şuur ve yeniden diriliş açısından da bu ülkeleri zorunlu bir birlik arayışına sürüklüyor. 

         

        Kuşkusuz yaşanılan bu son gelişmeler Türkiye’yi ve bölge ülkelerini stratejik derinliklerinde yeni bir işbirliği arayışına itmiş olup, bu kapsamda özellikle Ankara’yı “Yeni Türk Dünyası Siyaseti” oluşturmaya bir anlamda mahkûm kılmış bulunmaktadır. Bu çerçevede Orta Asya ve Kafkaslar ağırlıklı Türk dünyası, stratejik nedenlerden dolayı Türkiye’nin mevcut gücünü ve etkisini pekiştireceği bir alan olarak tekrar gündeme gelmeye başlamıştır.  Nitekim Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bölgeye dönük beklenen, geç de olsa gerçekleşen “Özal Ruhu”nu yansıtan çıkışları ve bu noktada ağı ağır da olsa işleyen "Türk Konseyi" çalışmaları bu yeni döneme işaret etmektedir. 

         

        Türk dünyasının, Türk dış politikasının geleceği açısından iki önemli sacayağından birini oluşturduğu düşünülürse, Türkiye’nin orta ve uzun vadede izlemesi gereken strateji ana başlıklar halinde şu şekilde sıralanabilir:

         

         

  1. İlişkilerde gelecek adına hedef  “Türk Dünyası Birliği” olmalıdır.

         

  1. Bu kapsamda aşamalı bütünleşme süreçlerine başvurulabilir. İlk adım, “Türk Dünyası Aksakallar Meclisi”nin kurulması ve Sivil Toplum Örgütleri'ne bu doğrultuda ağırlık verilmesi olabilir. Bunun için Türk Dünyası Sivili Toplum Örgütleri (STÖ) arasında her türlü işbirliğinin önü açılmalı, teşvik edilmelidir;

         

         

  1. Bu birliğin içinde Gürcistan ve Tacikistan’ın da yer alması sağlanmalıdır. Diaspora’nın etkisinden uzak bir Ermenistan zaten süreç içinde bu birliğin içinde bir şekilde yer alacaktır;

         

  1. İzlenecek strateji, önce ikili ilişkilerin güçlendirilmesi ve ardından da bunların tek bir çatı altında toplanması şeklinde olmalıdır (örneğin, Türkiye-Özbekistan, Türkiye-Türkmenistan, Türkmenistan-Kazakistan vb. ikili işbirliklerinin ardından, bunların çoklu işbirliğine çevrilmesi gibi);

         

         

  1. Arap Baharı sonrası keskin bir rekabet ve çatışma alanı olması beklenen bu bölgede, bölge devletlerinin Türk dünyası istihbarat ve diğer güvenlik teşkilatları arasında farklı, yeni bir süreç başlatılmalıdır. Hedef “Türk Dünyası Atlantizmi” olmalıdır;

         

  1. Tüm bunların olabilmesi için, Türkiye’nin sağlam bir siyasi yapı, güçlü bir ekonomi ve silahlı kuvvetlere sahip olması ve bölgede güçlü bir finans altyapısının oluşturulması gerekmektedir;

         

         

  1. Son olarak, Türkiye’nin bu ülkeleri her halükarda uluslararası planda desteklemesi ve aradaki "güven" duygusunu daha da kuvvetlendirici adımların atılmasını sağlaması gerekmektedir.

         

         

        Görüldüğü üzere Türkiye, Türk dünyasına yönelik olarak ikinci dönemde daha milli ve bağımsız bir politika yürütmeye başlamış olup, bölgede yaşanılan son gelişmeler ve Türk dünyasının karşı karşıya kaldığı mevcut ve olası tehditler, Türk Birliği’ni kaçınılmaz bir hale getirmiştir. Bu kapsamda, öncelikle Kafkasya, ardından Orta Asya ülkeleri ile aşamalı olarak gerçekleştirilecek güçlü bir işbirliği Türkiye’yi ve bölgeyi çok farklı noktalara taşıyacaktır.  Bu kapsamda söz konusu “Yeni Proje”nin, Türkiye’yi uluslararası alanda daha güçlü bir konuma sokma, Türk dış politikasına daha fazla bir açılım, ivme ve hareket alanı sağlama,Batıyla olan bütünleşme sürecini hızlandırma,  bölgesel istikrar ve güvenliğe büyük katkı sağlama potansiyeli taşıması açılarından büyük bir önem arz ettiği görülmektedir. Son dönemde Kırgızistan ile birlikte bölgeye dönük ilgiyi bir de bu açıdan okumakta büyük bir fayda mülahaza edilmektedir.

         

         

        Netice itibarıyla ifade etmek gerekirse, dış politikada bir üst kimlik geliştirme ve bunu ortaya koyma ihtiyacı artık had safhadadır. Bu bağlamda Türk dış politikasında daha çok kendisini “Stratejik Derinlik” projesi olarak gösteren yeni yönelim, bir anlamda halen “adsız”dır. “Büyük Doğu”, bu arayışlara karşın önümüzde duran birçok seçenek arasında karşımıza çıkan ve Batı’ya, Batı’nın emperyalist hedeflerine karşın başta Türk Cumhuriyetleri olmak üzere, Doğu ülkeleri ile güçlü bir işbirliğini esas alan, daha önce Atatürk döneminde Sadabat Paktı ile uygulamaya konulan projenin bir devamı olarak kabul edilebilir. Bu projenin uygulama aşamasında özellikle Rusya faktörü, Türkiye-Türk dünyası ilişkilerinde gözetilmesi gereken en önemli hususlardan birisi olarak karşımızda durmaktadır. Bunun yolu da Rusya ile açıktan rekabet yerine, onla rasyonel-pragmatist temellere dayanan bir işbirliği anlayışının tesis edilmesinden ve bu süreçte Batı, özellikle de Washington ile ilişkilerin dengeli bir şekilde yürütülmesinden geçmektedir. Küresel dış politikasında alan daralması yaşayan ABD’nin, Ankara’nın bu projesine en azından başlangıç aşamasında karşı çıkması pek akılcı görünmemektedir. Dolayısıyla, konjonktürel durum, dış politikalarında halen bir kimlik arayışında bulunan ve yakın çevresinde ortak bir tehdit algılaması ile karşı karşıya olan Ankara ve Rusya açısından bu tür bir işbirliğini mümkün kılmaktadır. Bu işbirliği, kuşkusuz Türk Cumhuriyetlerini de önemli ölçüde rahatlatacaktır. Bu noktada Türkiye’nin, “köprüyü geçerken” stratejisini her zaman için göz önünde bulundurmasını burada bir kez daha belirtmeye ise gerek duyulmamaktadır.

         


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele