Kıbrıs Türk Halkının Varoluş Mücadelesinin Simge Adı Denktaş

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesinin, milli davanın ve Kıbrıs uyuşmazlığının temelinde Rum-Yunan ikilisinin Megalo İdea hedefinin yani “Büyük Yunanistan Ülküsü”nün bir parçası olan Enosis vardır.

         

         

        [1] Rum-Yunan ikilisinin bu Enosis hedefi 1796 yılında yayımlanan Megalo İdea haritasıyla başladığı bilinmektedir. Rum-Yunan ikilisinin örgütlü ve dış destekli Enosis mücadelesine karşı Türk halkı da bir örgütlenme sürecine girmiş, direniş göstermiştir. Ancak Türkler sadece Rumlara karşı bir mücadele yürütmemiş aynı zamanda İngiliz Sömürge Yönetimi’ne karşı da bir mücadele vermiş, sömürge yönetimine karşı direnişe geçmiştir.

         

        Kıbrıs Türklerinin ilk örgütlenme girişimleri 1880’li yıllara kadar uzanmaktadır. 1880’li yıllardan başlayarak Yasama ve İcra Meclisleri’ndeki Türk üyelerle Kıbrıs Türk basını, öğretmenleri ve aydınları toplumun sosyo-ekonomik ve siyasi haklarının korunmasında uğraş vermişlerdir.[2] Kıbrıs Türk basını, bu mücadele sürecinde büyük bir yere sahiptir. Emir Efendi’nin 1889 yılında yayımlamaya başladığı ilk Kıbrıs Türk gazetesi Saadet ve 25 Şubat 1891 yılında yayın hayatına başlayan Zaman ve İngiliz döneminde yayımlanan diğer Türk gazeteleri, Rum basının Enosis propagandalarına karşı Kıbrıs’ın bir Türk adası olduğu gerçeğini ve İngilizler Kıbrıs’ı terk edecekse onu tekrar eski sahibine vermeleri gerektiğini vurgulayan bir kampanyanın öncülüğünü azimle ve cesaretle yürütmüşlerdi. Türk öğretmenler de bu mücadelenin öncüleri ve neferleri olarak görevlerini başarıyla sürdürmüşlerdi. Türklerin sürdürdüğü bu mücadelenin tek amacı, Türk toplumunun varlığını, haklarını korumak yanında, toplumun çeşitli kesimlerini örgütlü olarak bu hedef etrafında devreye sokmaktı. Bu girişimler, Rum toplumuna kıyasla Türklerde çok daha sonra ve o da kesintili olarak gerçekleştirilebilmiştir. Türk toplumunda, toplumsal örgütlenme hem geç başlamış hem de 1940’lı yıllara kadar sürekli olmamıştır.[3]

         

        Rumlar, Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilmesi zamanının geldiği düşüncesiyle ve Yunanistan Başbakan’ı Venizelos’un da teşvikiyle Paris’te toplanan Barış Konferansı esnasında ilhak (Enosis) lehinde temaslar yapmak üzere Başpiskoposun başkanlığında bir heyet gönderdiler. Türk toplumu, bu gelişme karşısında toplumun ileri gelenlerinden Müftü Ziyai Efendi ile gazeteci-öğretmen Mehmet Remzi’nin öncülüğünde başlatılan girişimler sonucunda ulusal kongre niteliği taşıyan Milli Meclis’i kurmuştur. Daha sonra çeşitli mesleki ve siyasi örgütlenmeler gerçekleştirildi.

         

        Kıbrıs Türk toplumu sesini duyurmak, haklarını korumak amacıyla bir siyasi örgütlemeye gitti ve 1943 yılında Kıbrıs Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu. KATAK zamanla tüm toplumu temsil niteliğini kaybetti. Dr. Küçük KATAK’tan ayrıldı ve bazı arkadaşlarıyla birlikte 23 Nisan 1944 yılında Kıbrıs Türk Milli Halk Partisi’ni kurdu. Böylece toplumun siyasi yaşamında yeni bir örgütlenme gerçekleştirildi.

         

        Dr. Küçük’ün bu siyasi hareketinin başlıca özelliği, toplumun haklarını korumak için sömürge yönetimine karşı açtığı savaşım ve bu savaşımda milliyetçi duyguları öne çıkarmış olmasıdır. Dr. Küçük’ün kurduğu parti 1949 yılında KATAK ile birleşti ve Kıbrıs Türk Birliği adını aldı.[4]Dr. Fazıl Küçük İngiliz Sömürge Yönetimi’ne karşı milliyetçi temeller üzerinde güçlü bir mücadeleyi bu siyasal örgütlenmeyle başlatan öncü lider oldu. Bu dönemde İngiliz Sömürge Yönetimine karşı başlatılan mücadelede Dr. Küçük yanında ikinci kişi olarak Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Faiz Kaymak ön plana çıktı. Bu dönemde henüz Rauf R. Denktaş ön planda görülmüyordu. Ancak Dr. Küçük, bir süre sonra görüş ayrılığına düştüğü Faiz Kaymak yerine Rauf R. Denktaş’a Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanlığı’nı önerdi ve Denktaş milli mücadelede daha etkin görev üstlenmek için savcılıktan istifa ederek Federasyon başkanlığına aday oldu. Faiz Kaymak’ın Başkanlıktan çekilmesiyle Denktaş, 27 Ekim 1957 tarihinde gerçekleştirilen Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu’nun dördüncü Olağan Genel Kurulu’nda oybirliğiyle Başkan seçildi. Böylece hem Denktaş hem de Kıbrıs Türk halkı açısından yeni bir dönem başladı ve varoluş mücadelesinde yeni bir evreye girildi, mücadele yeni bir boyut kazandı. Coşkulu ve yoğun sevgi gösterileri arasında alkışlarla kürsüye gelen Denktaş, yaptığı teşekkür konuşmasında, “Kıbrıs Türk halkının yararı uğruna her türlü fedakârlığa ve acıya katlanacağına, gece gündüz usanmadan, yorulmadan ve yılmadan çalışacağına” söz verdi.[5]

         

        Kıbrıs’ın geçici olarak İngiltere’ye devredilmesi sürecinde Rumların yaptığı kışkırtıcı hareketler, Rumların İngiliz yöneticileri karşılama konuşmalarında Enosis isteklerini dile getirmeleri karşısında Türklerin başta Lefkoşa, Limasol ve Mağusa olmak üzere gösterdikleri tepkileri ve direnişleri ateş ve kanla bastırıldı; Larnaka’da direniş yemini edildi. Kıbrıs’ta ilk Türk direnişi ateş ve kanla bastırıldıktan sonra İngiliz Sömürge Yönetimi’nin ilk Yüksek Komiseri Sir Garnet Wolseley 22 Temmuz 1878 tarihinde büyük bir askeri kuvvetle Kıbrıs’a geldi. Wolseley’i kalabalık bir Rum topluluğunun karşıladığı törende Kitium Piskoposu yaptığı konuşmada “İyonya adalarının Yunanistan’a ilhakında olduğu gibi; Kıbrıs’ın anavatan Yunanistan ile birleşmesine Büyük Britanya’nın aynı ölçüde yardımcı olacağı ümidi ile idare değişikliğini kabul ediyoruz.” dedi. Bu ifadeyle Kıbrıs’ta Enosis’in gündeme oturmasıyla Kıbrıs’ta Türk direnişinin yeni bir dönemi başlamıştır. Girit faciasının yaşandığı o günlerde 1912 yılında Türklere yönelik genel bir saldırı başlatılmış ve Enosis mücadelesi tırmanışa geçmiştir. Bu gelişmelerde 72 Türk köyü ve büyük şehirlerdeki Türk semtlerine saldırılar yapılmış, Limasol ve Lefkoşa’da Türkler öldürülmüştür. Bu gelişmeler üzerine yapılan çalışmalar sonucunda 1914 yılı sonunda Türkiye ile Birleşme Örgütü adıyla Kıbrıs’ta ilk Türk yeraltı direniş örgütü kurulmuş, ancak uzun ömürlü olamamıştır.[6]

         

        Rumların 1950 yılında gerçekleştirdikleri plebisit ve 1 Nisan 1955 tarihinde faaliyete geçen terör örgütü EOKA’nın Türklere saldırıları yeni yer altı örgütlerinin kurulmasına yol açmıştır. “Volkan” ve “9 Eylül Cephesi” gibi bölgesel ve amatör gönüllülerden oluşan Türk direniş örgütleri kurulmuştur. Yunanistan’ın desteğiyle kurulan EOKA terör örgütünün Türklere yönelik saldırılarını tırmandırdığı ve Enosis hamlelerinin arttığı bu süreçte Türk halkı, örgütlü, disiplinli ve siyasi liderlikle uyum içerisinde çalışabilecek bir mukavemet örgütüne ihtiyaç duymuştur.

         

        Rauf R. Denktaş’ın Başkanlığındaki Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu, Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesini sürdürecek güçlü, disiplinli ve siyasi liderlikle uyum içerisinde çalışabilecek bir mukavemet örgütünün kuruluşunda çok önemli görevler üstlenmiştir.[7] Rauf R. Denktaş, Dr. Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi Kasım 1957’de Türk Mukavemet Teşkilatı(TMT)’nı kurdular. TMT dağıttığı ilk bildiride şu çağrı yapmıştır:

         

         

        Sayın Kıbrıs Türk Halkına,

         

        Volkan, 9 Eylül Cephesi ve buna benzer teşkilatlar lağvedilmiştir. Bunun yerine, Kıbrıs Türkü’nün bağrından çıkmış, gerek emperyalist sömürge idaresine, gerekse Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak yolunda Enosis’i temine çalışan Rum sürülerine karşı Kıbrıs Türklerini savunma görevini üstlenmek üzere yeni bir teşkilat kurulmuştur. Bu, bir saldırı değil, bir savunma teşkilatıdır. Bütün Kıbrıs Türklerini bu teşkilata destek olmaya ve bu teşkilat içinde yer almaya çağırıyoruz. Türk Mukavemet Teşkilatı Merkez Komitesi.[8]

         

        TMT ilk bildirisini 1957 yılında yayımlamış olmasına rağmen resmen kuruluşu 1 Ağustos 1958 tarihi olarak belirlenmiştir. TMT Kıbrıs Adası’nda, 1 Ağustos 1958 tarihinde TC Hükümeti’nin izni ile Genelkurmay Özel Harp Dairesi subayları tarafından, Kıbrıs Türk Toplumu liderlerinin yardımları ile resmi bir nitelikle kurulmuştur. Yalınız Kıbrıslı Türk gençlerden oluşturulan örgüt, Ankara’daki Genel Merkezinden yönetilmiştir.[9]

         

        Modern eğitimli, silahlı ve gizli bir yer altı örgütü olan TMT’nin kuruluş maksadı;

         

        Rumların terör örgütü EOKA’ya karşı Türk halkının mal ve can güvenliğini korumak; Rumların ENOSİS hayallerinin gerçekleşmesini önlemek ve Türkiye’nin siyasi, askeri ve stratejik çıkarları doğrultusunda kendisine verilecek görevleri yapmak olarak belirlenmiştir.

         

        TMT, yeraltında kaldığı 1 Ağustos 1958-21 Aralık 1963 döneminde örgütlendirilmiş, eğitilmiş, silahlandırılmış ve Rumların muhtemel bir saldırısına karşı hazır duruma getirilmiştir. Bunun bir sonucudur ki Rum-Yunan güçleri, AKRİTAS Planı çerçevesinde Türkleri katletmek için 21 Aralık 1963 tarihinde saldırılarını başlattıklarında TMT’nin silahlı direnişi ile karşılaşmış ve ENOSİS hedefine ulaşamamıştır. 

           

        “TMT, ulusal kimliğini ve Kıbrıs’ta yüzyıllardan beri var olan, varlığını koruyarak insanca yaşayabilmesi için, Kıbrıs Türk halkının kendini koruma içgüdüsünden kaynaklanan ve hiçbir saldırı niyeti ve düşüncesine asla itibar etmeyen, Kıbrıs Türk halkının ta kendisi olarak ortaya çıkan bir teşkilattır.[10] Kıbrıs’ta Varoluş ve Türklük kavgasının ve tarihi direniş destanının öncüsü TMT, amansız bir mücadele sonucunda Kıbrıs’ın İngiliz Sömürge İdaresi’nden Yunan Koloni İdaresi’ne geçmesini önlemiş, Kıbrıs’ta Türklüğün onur ve şerefini çiğnetmemiş, çok ağır bedeller ödeyerek Kıbrıs’ta Türklüğe bir vatan, bir devlet, bir Cumhuriyet yaratmıştır.[11]  

         

         

        Varoluş Mücadelesinde Denktaş İle Başlayan Yeni Dönem  

          

        Kıbrıs Türk halkının Rum-Yunan ikilisinin ENOSİS hedefini önlemek için verdiği varoluş mücadelesinin simge ismi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş’ı, Türk ulusunun kalbinde yaşayacağı sonsuzluğa uğurlandığı bugünlerde, en zor ve onurlu bir mücadelenin sürdürüldüğü en karanlık günlerde verdiği savaşımı kendi kaleminden o günlere ait alıntılarla anlatmanın en doğru yol olduğuna inanıyoruz.

         

        KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş, 21 Aralık 1963’de Akritas Planı’nın uygulanmasıyla başlayan katliamların durdurulması için 1964 yılında Birleşmiş Milletler’deki toplantılara görevli olarak katılmak için gittiği New York’tan dönüşünde Makarios Kıbrıs’a girişini yasaklamıştı. Bu nedenle Denktaş Ankara’da yaşamaya mecbur bırakılmıştı. Kanlı Noel’in üzerinden üç yıl geçmesine rağmen Garantör Devlet Türkiye’nin beklenen müdahalesinin bir türlü gerçekleşmemesi ve Kıbrıs’taki koşulların her geçen gün daha kötüye gidişi üzerine Kıbrıs milli davasının karşılaşabileceği tehlikelere dikkat çekmek ve zaman geçmeden gerekli uyarıları yapmak amacıyla 29 Ekim 1966 tarihinde 12'ye 5 Kala Kıbrıs (Kıbrıs Dâvası Hakkında Düşünceler, Notlar ve Hatıralar) kitabını yazmıştı. Denktaş bu kitabında milli davayı bekleyen muhtemel tehlikelere dikkat çeker ve uyarılar yaparken mücadelesindeki kararlılığı ve Türkiye’ye ve Türk ulusuna bağlılığını, inanç ve güvenini de ortaya koyuyordu. Denktaş’ın 12'ye 5 Kala Kıbrıs kitabından aşağıda verilen bazı alıntılar çok önemli, dikkat çekici ve o günlerin maddi ve manevi durumunu ortaya koymaktadır:

         

                    “Osmanlı Devletinin Doğu Anadolu’daki Rus işgali son buluncaya kadar Kıbrıs’ın yönetimini İngiltere’ye geçici olarak devrettiği anlaşmaya dayalı olarak 9 Temmuz 1878 tarihinde İngiliz askerleri Lârnaka'ya ayak bastıklarında Kıbrıslı Türklerin okuryazarları, cemaat ileri gelenleri Devletin bu bırakışının geçici olduğunu, gün gele Türkiye Kıbrıs’a yine gelecektir. Rus tehlikesi geçtikten sonra İngiltere adayı eski sahibine verecektir inancını taşıyorlardı.

         

        “Salamis” adlı İngiliz gemisi ile adanın devri teslim muamelesini yapmak üzere Kıbrıs'a gelen Sami Paşa, 12 Temmuz 1878 tarihinde Lefkoşa’da Saray'da Amiral Hay'in huzurunda, adanın idaresinden sorumlu olan Besim Paşa'ya Sultan Abdülhamid'in fermanını okudu. Osmanlı devleti bazı şartlarla adayı İngilizlere teslim ediyordu. Bundan böyle adanın idaresinden İngilizler mes'ûl olacaktı. Besim Paşa adanın idaresini Amiral Hay'e teslim etti. Buradan, Baf Kapısındaki askerî kışlaya gidildi ve orada Türk sancağı, askerî merasimle indirilerek, yerine İngiliz bayrağı çekildi. Merasimde bulunmaları gereken 10-15 Türk, başları yerde, gözleri yaşlı olarak merasimi takip ediyorlardı. Bu kadar kolaylıkla indirilen Türk bayrağı bu topraklara ne kadar kan ve can pahasına çekilmişti.

         

        Rumlar “Yaşasın İngiltere, Yaşasın Kraliçe Viktorya, Zito, Zito” sesleri ile ortalığı çınlatıyorlardı. Oysa şimdi “Zito Viktorya” diye tepinen Rumlar kiliselerini, hürriyetlerini, Kıbrıs'ta bir cemaat olarak var oluşlarını, servetlerini, her şeylerini Türk idaresine borçluydular. Fakat kapı komşuları Türklerin yüzlerine bakarak alay edercesine “Zito Viktorya” diye bağırabiliyorlardı.

         

        Amiral Hay kısa bir konuşma yaparak İngiliz ve Osmanlı devletleri arasında yapılan bir anlaşma gereğince adadaki idare'nin İngilizlere geçtiğini bildirdi ve herkese, kanunlar önünde âdil ve eşit muamelede bulunulacağını vaat etti.

         

        Yorgo Kepides adında bir Rum tarihçi söz alarak Kıbrıslıların bu idare değişikliğinden duydukları memnuniyeti belirtti ve halkın “Tam siyasî hürriyet” istediğinden dem vurdu. İngiliz idaresinin daha ilk gününde bir Rum adadaki Türk varlığını hiçe sayarak “Kıbrıslıların” ne istediklerini ilân etmeğe başlıyordu!

         

        Adanın ilk İngiliz valisi olarak Sir Garnet Wolseley 22 Temmuz'da Kıbrıs'a geldi. Vâliye hoşamedide bulunan Kitium Piskobosu Kiprianos “adadaki idarî değişikliği kabul ediyoruz ve İngiliz Hükümeti'nin Kıbrıs'ta tabii bağlarla bağlı bulunduğu Yunanistan'a ilhakı için yardım edeceğine inanıyoruz” diyerek Enosis siyasetini en kesin bir şekilde ortaya atmıştı.

         

        “Mübalağa etmeden denilebilir ki bu bayrak merasimi ile Kıbrıs'ta Türk-Rum cemaatlerinin siyasî ip çekişmesi de başlamış bulunuyordu.” Piskopos Kiprianos'un Enosis mesajına cevap olarak adadaki Türkler adına Müftü ve diğer ileri gelenler derhâl Kıbrıs'ın hiç bir şart altında Yunanistan'a verilemeyeceğini bildiriyorlardı. Bu, Enosis isteklerine karşı Kıbrıs Türk halkının mücadelesinin başlangıcı kabul edilmektedir.”

         

        Denktaş 12’ye 5 Kala Kıbrıs kitabının Önsöz’ünde şu tespit, görüş ve değerlendirmelere yer vermiştir: 

         

         

         “120 bin kişi için 32 milyonu harbe sürüklemek doğru mu?” diyen mutlu bir azınlığa Kıbrıs davasının 120 bin Türk’ün kurtarılması davası olmadığını anlatmak ihtiyacını hissettim. Kıbrıs davası Türkiye’nin geleceğine ışık tutan bir davadır. Bu davanın arkasında sinsi sinsi bekleyen bir megalo idea davası yatmaktadır. Kürtçülük davası, Hatay davası ve hattâ bir yeni Ermenistan davası da Kıbrıs davasının hallini beklemektedir. Kıbrıs davasından muzaffer çıkmak milli Türk menfaatleri için şarttır. Bu davada zafer, başkalarının hakkına tecavüz etmekle temin edilecek bir zafer değildir. Zafer, uluslararası anlaşmaların öngördüğü haklarımızın mertçe korunmasıdır. 120 bin Türk’ü Yunan bayrağı veya Rum boyunduruğu altına bırakmamaktır.”[12]

         

        Kıbrıs Türkü tarihin ve talihsizliğin bir kurbanı olmuştur. Ve bunlara rağmen bayrağından mahrum edildiği 1878’den bu yana bütün kalbi ile her şeyi ile Türklüğüne bağlı kalmıştır. Kıbrıs’ı vatan bilmiş ve vatan yapmak için yılmadan, en yalnız bırakıldığı, en desteksiz günlerinde bile mücadele etmiştir. Bugün dökülen kanlara sebep de budur: Türk’ün yabancı bayrak altına girmemek azminin bir neticesidir.

         

        ‘Dünya konjonktürü içinde bundan fazlası yapılamaz,’ diyenler vardır. Onlara da sesleniyorum bu satırlarda. Dünya konjonktürü haklıya kuvvetliye dur diyemez, dur dememiştir bugüne kadar. Haklı olduğumuzu anlatmak gerekir dünyaya. Üç yılda yapılanlardan çok daha etkili, çok daha fazla bir propaganda çalışmasına ihtiyaç vardır. Hukuken haklıyız. Mantıken haklıyız. Ve... Kıbrıs’ın hakkını üç yıldan beri yılmadan korumakta olan dinamik bir Türk topluluğu vardır. Fakat her şeyden önce ne istediğimizi bilmeliyiz. Sayın Suat Hayri Ürgüplü’nün sözleri kulaklarımızda çınlamaktadır: ‘Henüz Kıbrıs’ta ne istediğimizi bilmiyoruz!’[13]

         

        1878’de Kıbrıs’a İngiliz bayrağı çekilirken “Enosis” diyen Rum kilisesi, 1931’de “Enosis” diye avaz avaz bağırarak Vali Konağını yakmıştı. Aynı kilise 1955-58 yılları arasında “Enosis” diye diye yüzlerce insanın kanına girmişti. 1959’da Kıbrıs antlaşmalarını imzalarken Makarios “Enosis”i düşünüyordu. 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti kurulur kurulmaz gizli Rum teşkilâtını “Enosis”i tahakkuk ettirmek için kurmuştu ve 1963’te Türklerin kanına “Enosis” için girildi, 103 Türk köyü “Enosis” adına yakıldı; 120 bin Türk yılsın ve boyun eğsin diye 203 Türk, kurşuna dizildi. Makarios “Hedefimiz değişmeyen bir hedeftir ve bunun adı Enosis’tir!” diye bağırmaktadır.[14]

         

        “Enosis” sadece Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için güdülen bir siyasete verilen isim değildir. Sözlük anlamı “Birleşme, ilhak” olan bu kelimenin altında her Türk’ün yakından bilmesi gereken korkunç bir siyaset yatmaktadır. “Enosis”, tam anlamı ile Mora yarımadasına kurulan küçük Yunanistan’ın yavaşça genişleyerek Büyük İskender’in imparatorluğunu kurmak siyasetini ortaya koyan bir tabirdir.”

         

         

        Milli Davayı Savunma, Anavatan’a Bağlılık ve İnanç

         

                    Denktaş Rum-Yunan ikilisinin en yakın tarih olarak 1878 yılında başlattıkları Enosis mücadelesi karşısında Türkiye’nin zamanlama olarak geç kaldığını ve başlangıçta kararlı, istikrarlı bir Kıbrıs politikasının yürütülemediği tespitini yapmaktadır. “Biz, ‘Statükonun muhafazası’ dedik davamıza ve İngilizlerin güngele adayı terk edebileceklerine inanmak istemedik. Değişen dünyadan bihaber körü körüne bir İngiliz dostluğu güttük. İngilizler gücenmesin diye Türk hariciyesi ‘Bizim Kıbrıs davası diye bir davamız yoktur’ demişti. Kıbrıs'taki durumu anlatmak için Türkiye'ye gelen hey'etlere resmi kapılar kapalıydı bir ara...

         

        ‘Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır’ dedik bir ara ve ‘Kıbrıs Türk’tür Cemiyetleri’ de kuruldu Kıbrıs'ta ve Anadolu'da. Fakat Kıbrıs'ın Türk kalabilmesi için ne bir plân hazırlandı, ne de bir siyaset takip edildi.

         

        Ardından, “Ya taksim, ya ölüm” dendi ve yüzlerce Türk bu dâva uğruna Kıbrıs'ın topraklarına kefensiz uzandılar. Anavatana inandıkları için; özgürlüklerine susadıkları için ve bayraklarına olan hasreti gidermek için! Fakat yine Taksimi tahakkuk ettirmek için ne bir plân vardı, ne de belirli bir siyaset.

         

        Bu ‘en son fedakârlıktan’ da tavizler verilerek Zürih Antlaşmasına gidildi. Bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu, Türk cemaatinin hakları sonuna kadar korunacaktır, statü bozulamaz, garantiler vardır ve Türkiye garantör bir devlet olarak daima yanınızda olacaktır dendi. Cemaatin ısrarı üzerinde de fiili garantiler arandı ve bulundu. Türk Alayı bu fiili garantilerin bir parçası olarak Kıbrıs'a gidecekti ve gitti.

         

        Ortadoğu'da barışı korumak, Türk-Yunan dostluğunu ihya etmek ve NATO'yu sarsıntıdan kurtarmak için hüsnüniyetle Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Türkiye bu Cumhuriyetin bekasını garanti etti. Fakat bu taahhüdün gerektirdiği bir siyaset takip edilmedi, bir plân yapılmadı. Körü körüne Makarios'un hüsnüniyetine inanıldı ve iç badirelerin kaygısı içinde Kıbrıs unutuldu.

         

        Satır satır Anayasa haklarımız çiğnenmeye başlandı. ‘Hüsnüniyet gösteriniz, dikine gitmeyiniz, her şey iyi olacak dendi’ bize. Diğer yandan da ‘Anayasa harfiyen uygulanacak ve Türk hakları alınacaktır’ diye beyanatlar verildi hükümet sözcülerinin ağzından.

         

                    Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluş tarihi olan 16 Ağustos, 1960'dan hâdiselerin başladığı 21-22 Aralık, 1963'e kadar geçen zaman içinde Türkiye çok şey yapabilirdi ve durumu kurtarabilirdi. Fakat olayları izlemedi; Türkiye ve İngiliz-Amerikan-Yunan dostluğuna kurban gitti.

         

        1963 hâdiseleri nihayet geleceğe kanlı bir ışık tutuyordu. Türkiye uyanmıştı. Londra konferansına ‘Ayrı coğrafi bir zemine dayanan federal bir idare’ en asgari şartımızdır diyerek gittik. Milli hedef bu olmuştu artık ve bu bir fantezi talep değildi. Haklarımızı koruyabilecek en asgari bir talepti.

         

         Amerika'nın haklı Türk tezine yardımcı olacağına inandık. Amerika'nın teşviki ve tasvibi ile 10 bin Yunan askeri adayı işgâl etti. Ve Amerikalı yetkililer ‘Disiplinli Yunan askerlerinin idaresinde durumunuz daha iyidir, değil mi?’ diye sorabilecek kadar pişkin davrandılar... Yunan askerleri, yollardan çevirdikleri 43 Türk’ü imha ederken sordular bize bunu!

         

        İngiltere'den medet umduk bir ara. Garantör devletti İngiltere. İngiliz devlet adamları Türkiye'nin de Garantör bir devlet olduğunu hatırlatmak zorunda kaldılar bize. Kıbrıs dâvasında Garanti anlaşmasını yürütmemenin İngiliz menfaatlerine yararlı olduğunu göremedik.

         

        ‘Yunanistan'ı sıkıştırırsak, o da Makarios'u sıkıştırırsa bu işi hallederiz. Yunanistan'a karşı oynayabileceğimiz birçok kozlarımız vardır elimizde’ dedik. Üç seneye yakın bir zamandır bunu denedik ve biz bunu denerken Makarios yeni bir devletin yepyeni bir hükümet başkanı olarak dünyaya kendi kendini empoze etti. Yunanistan da bize “Müstakil bir devlettir Kıbrıs, biz ne yapabiliriz ki?’ diyerek kıs kıs güldü.

         

        Kıbrıs dâvasını diploması yolu ile halletmek deneyi ve şansı çoktan bitmiştir. Biz hâlâ diplomatik yollardan sûlh yolu ile bir hâl çaresi peşindeyiz. Hem de ne istediğimizi kat'i bir şekilde söylemekten kaçınarak, yuvarlak lâfların arkasına saklanarak...

         

        Unutmayalım! Silâhlar “Enosis” için patladı Kıbrıs'ta... Rum gençliğinin mücadele bayrağı Enosis'tir. Enosis, Kıbrıs Türklerinin Türkiye'ce Garanti edilmiş tarihi haklarının yok edilmesi ve kahraman bir cemaatin Yunan bayrağı altında eriyerek mahvolması demektir.

         

        ‘Enosis’ deyip geçmeyelim. Girit adası, ‘Enosis’ siyasetinin bir neticesi olarak Yunanistan'a geçmiştir. Yunanlılar Girit mücadelesini Enosis bayrağı altında yürütürlerken Girit'in Yunanistan'a ilhakı ile bu mücadelenin bitmeyeceğini de açıklamakta bir sakınca görmüyorlardı. ‘Hedefimiz Girit'ten sonra on iki adalar, Epir, Kıbrıs, İzmir ve Konstantinopolis'tir’ diyebiliyorlardı.

         

         ‘Enosis’ Türk vatanının bütünlüğüne yöneltilmiş bir davadır. İzmir bunun için işgal edilmişti. Yunan orduları Anadolu'ya Enosis davasını tahakkuk ettirmek için saldırmışlardı. Bugün Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı bu davanın bir sonucu (?) olacak değildir. İmroz, Bozcaada derken başımıza daha nice gaileler çıkabilecektir.

         

        Kıbrıs Türkü, 1878'den bu yana Enosis'e karşı mücadelesini yürütürken bu duygularla, bu inançla hareket etmiştir. Bugün Kıbrıs cephesinde Türkiye'nin milli bir davası kahramanca müdafaa edilmektedir. Yunanlıların ve Kıbrıs Rumlarının Enosis'i tahakkuk ettirmek için girişmiş oldukları mücadeleyi iyi değerlendirmek Türklük dünyasının geleceği için şarttır.

         

        Makarios, dünyayı, self determinasyon, tam bağımsızlık, tam istiklâl gibi lâflarla aldata dursun biz biliyoruz ki yol Enosis yoludur, hedef Enosis'tir ve bütün bu lâfların altında yatan geçici hâl çarelerinde Kıbrıs Türkü’nün Türkiye tarafından garanti edilmiş hakları bertaraf edilecektir. Kıbrıs Türkü üç seneden beri bunun için direnmektedir. Bu direnişin sonunda özgürlüğüne ve bayrağına kavuşacağına inanmıştır Kıbrıs Türkü.

         

        Bu özgürlüğün adını koymak, bir hedef tayin etmek ve bu hedefe doğru yılmadan ilerlemek gerekir artık. Adsız, hedefsiz bir mücadele olmaz diyor Kıbrıs Türkü!

         

        Enosis'in muadili ancak çift Enosis'tir. Rumların istediği şekilde ‘Tam bağımsızlık, tam istiklâl’ safsatasının muadili ise Kıbrıs Türklerine self-determinasyon hakkının tanınmasıdır.

         

        Bundan böyle, Kıbrıs Türkü’nün Kıbrıs topraklarında başı dik, alnı açık insan gibi yaşayabilmesi için, adanın Rum ve Türk kesimleri diye ikiye ayrılması gerekmektedir. Realite budur. Bunun dışında hâl çaresi aramakla ancak zaman kaybederiz ve kaybedilen zaman da Rumların ve Yunanistan'ın işine yaramaktadır.

         

        Self-determinasyon prensibinin âdil bir şekilde tatbiki. Bunu istemekte korkacak, utanacak, çekinecek, bir şey yoktur. Self-determinasyon prensibinin cemaatlara ayrı ayrı tatbiki Rumların Kıbrıs'ı Yunanistan'a ilhak için giriştikleri mücadelenin tabii bir neticesidir. Kıbrıs Türkü'nün haklarını korumak için direnişi bu hukukî prensibin başlı başına en açık bir izahıdır. Kıbrıs Türkü'nün bu hakkını gasbetmek hiç bir kimsenin elinde değildir. Kıbrıs Türkü bu hakkını korumak için haklarının garantörü olan Türkiye'den, Anavatan'dan, yardım ve destek istemektedir.

         

        Kıbrıs'ta silâhların patladığı andan bu yana Kıbrıs mes'elesinin takip ettiği yön Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin siyasetine paralel olmuştur. Ve... bütün mes'uliyeti Türkiye omuzlamıştır. Dâva kazanılacaksa şerefi Türkiye'nindir. Türkiye millî Kıbrıs dâvasını kazansın diye direnen Kıbrıs Türkü ancak özgürlüğü için çarpışan her insanın yaptığını yapmaktadır. Dâva kaybedilirse, bunun mes'uliyeti de tamamen Türkiye'ye ait olacaktır. Kıbrıs davasının kazanılması bunun için o kadar elzem ve o kadar önemlidir. Kıbrıs dâvası Türk-Yunan mücadelesi olmuştur. Megalo İdea'cılar bu mücadelenin sonunu, yeni mücadeleler için bir başlangıç olarak kullanacaklardır. Bunu bilmemiz gerekir. Kıbrıs mes'elesinde saat on ikiye yaklaşıyor...

         

        1965 yılında Sayın Suat Hayri Ürgüplü'nün ‘Türkiye, Kıbrıs mes'elesinde ne istediğini henüz bilmiyor’ sözleri içimizde derin izler bırakan acı bir hakikatin ifadesidir. 1955'ten bu yana Türkiye, Kıbrıs mes'elesinde ne istediğini bilmemiş, milli bir siyasetle ne istediğini tespit etmemiştir. Bütün çalışmalar programsız olmuştur. Milli bir hedef güdülmemiştir. Hâdiseler Türkiye'yi Kıbrıs mes'elesine itmiş ve esen rüzgâra göre yelken açan bir siyaset takip edilmiştir. Bu gün saat on ikiye yaklaşırken Türkiye'nin hâlâ belirli bir Kıbrıs siyaseti mevcut değildir.

         

        Kıbrıs Türkünün en büyük kuvveti Anavatana kayıtsız şartsız bağlı olmasındadır. En büyük zaafı da Anavatanı yönetenlere de kayıtsız şartsız inanmış bulunmasındadır. Bu yöneticilerin beyanlarını, sözlerini ‘milli bir iradenin, siyasetin’ ifadesi olarak kabul etmelerindedir. Kıbrıs Türkü için Anavatan her şeydir ve Kıbrıs dâvasında son sözü söyleyecek olan odur. Bu kayıtsız şartsız inancın bir neticesi olarak zaman zaman Kıbrıs Türkleri inkisarı hayale uğramışlardır.

         

        1966'da Enosis'in eşiğindeyiz. Enosis'i gerçekleştirmeyecek tek kuvvet Türkiye'dir, Türkiye'nin tutumudur.

         

        Megalo idea Kıbrıs'tan sırıtıyor. Fırsat bulursa iğrenç pençesini Anadolu'nun temiz bağrına atacaktır. Bu eli Kıbrıs toprağında koparmak zamanı gelmiştir. Kıbrıs'taki Enosis mücadelesi Megalo İdea'nın yıkılması için Türkiye'ye verilen tarihî bir fırsattır. Son fırsattır.[15]

         

        Denktaş, 21 Aralık 1963-29 Ekim 1966 tarihleri arasında yaşananlar ve mevcut koşullar ışığında böylesi gerçekçi tespit ve değerlendirmeler yapmış ve ileri dönük yapılması gerekenlerin altını çizmiştir. O dönemde yaptığı tespitler ve uyarıların doğruluğu, ufkun ötesini gören açılımları, 20 Temmuz 1974 Barış Harekâtı ve sonrası gelişmelerle doğrulanmıştır.

         

        Kıbrıs Türk halkı ve Türkiye 1963-1974 arasında yaşadığı zorlukları, tehditleri ve riskleri, Kasım 2002’de Annan Belgesi’nin (Planı’nın) taraflara sunulmasıyla çok daha ağır biçimde yaşamıştır. KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş bu süreçte de uyarı yapma ihtiyacını hissetmiş ve Kıbrıs Girit Olmasın (2004), Yeniden 12’ye 5 Kala (2005) kitaplarını yazmıştır.. Annan Planı sürecinde ve sonrasında da yaşamının son anına kadar benzer bir mücadeleyi sürdürmüş, tehditlere, tehlikelere, risklere karşı mücadele etmiş ve Annan Planı’nı ve benzeri “çözümleri” reddetmiştir. KKTC’nin yaşatılması, Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hak ve statülerinin korunması, Kıbrıs’ın geleceğinin belirlenmesinde Türkiye’nin söz hakkını devamı için, yayımladığı diğer son kitaplarıyla, Kıbrıs uyuşmazlığıyla ilgili politik ve diplomatik gelişmeleri günü güne izleyerek gazetelere her gün yazdığı makaleleriyle, yaptığı televizyon programlarıyla, Anadolu’yu karış karış gezerek verdiği konferanslar ile mücadelesini güçlü bir kararlılık ve inançla sürdürmüştür.

         

        Denktaş mücadelesini sürdürürken ve Kıbrıs Türk halkının direnişini örgütlerken temel ilkelerinden ve inançlarından hiç sapmadan yaptığı doğru teşhislere dayalı olarak belirlediği hedeflere kararlılıkla yürümüştür.  Bu yürüyüşünde Atatürk ilke ve devrimlerini ve Atatürk’ün temel yaklaşımlarını ve dünya görüşünü esas almıştır. Zor koşullarda ve genellikle imkansız denen durumlarda mücadelesini ve milli hedefe yürüyüşünü Yüce Atatürk’ün “..Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”özdeyişi O’na rehber olmuştur.

         

        Denktaş, kitabına aldığı H. Fichte’in “Zaferi kazanan, ordunun kuvveti değil, silâhın bolluğu değil, fakat cesaret ve imanın kudretidir.” sözü, Rum-Yunan ikilisinin baskı ve gücü karşısında Kıbrıs Türk halkının 1963-1974 döneminde 11 yıl abluka, ambargo ve su borularından yapılmış ilkel silahlarla sürdürdüğü mücadelesinde rehber olmuştur.

         

        O bu inanç ve Anavatan’ı Türkiye’ye sarsılmaz güveni ve bağlılığıyla EOKA lideri Giravas’ın 1966 yılında ‘Türkiye Kıbrıs trenini kaybetmiştir.’ açıklamasına gizlice Kıbrıs’a çıkarak davanın kaybedilmeyeceğinin mesajını vermiş, direncini göstermiştir.

         

        Denktaş dünya kamuoyunun, birçok kesimin ve çoğu yetkililerin aksine Rum-Yunan ikilisinin şaşmaz hedeflerini ve stratejisini en kesin şekilde görmüş ve Kıbrıs uyuşmazlığına doğru teşhis koymuş, mücadelesini, tezlerini ve önerilerini bunlar üzerine sağlam bir şekilde temellendirmiştir. 

         

        Makarios’un 4 Eylül 1962 tarihinde “Elenizmin düşmanı Türk milletinin Kıbrıs'ta bir kolu olan Türk azınlığı adadan ihraç edilmedikçe EOKA kahramanları milli görevlerini tamamlamış sayılmayacaktır.” ve 1964 yılında “Gayemiz ve hedefimiz Büyük İskender'in dünyasını yeniden kurmaktır. Bizi Enosis'ten çevirecek hiçbir kuvvet yoktur.” türündeki demeç ve açıklamaları, bu yönde izlediği politikalar ve Makarios’tan sonra gelen bütün Rum liderlerinin aynı anlayış içinde o politikaları izlemeleri, Denktaş’ın tezlerinin, teşhislerinin ve öngörülerinin doğruluğunu, gerçekliliğini ve sağlıklılığı göstermiştir.

         

        Makarios, 1964 yılında New York’ta Birleşmiş Milletler’deki Kıbrıs toplantısına katılmak üzere Kıbrıs’tan ayrılan Denktaş’ın Kıbrıs’a dönüşünü yasaklamıştı. Denktaş Makarios’un bu anayasa, yasa dinlemeyen, insan haklarını ihlal eden uygulaması üzerine BM Genel Sekreteri U Thant’a Kıbrıs’a dönmesini yasaklayan Makarios’un Rum yönetimini protesto mesajı göndermişti. Genel Sekreter Denktaş’ın mesajına 17 Nisan 1964 tarihinde verdiği cevapta “Kıbrıs nezdinde yaptığı teşebbüslerine henüz bir cevap alamadığını ve cevap alır almaz kendisine bilgi vereceğini” bildiriyordu. Genel Sekreterin cevabi mesajına tepki gösteren Rauf R. Denktaş Radyo ve gazetelere verdiği demeçte. “Benim müracaatım, Kıbrıs’a dönüşüm için Makarios’un rızasının alınması değil, bilakis Makarios’un kanun ve anayasa dışı kararına rağmen Birleşmiş Milletler Kuvvetleri’nin anayasayı tatbik ederek Kıbrıs’a dönme hakkımı sağlamasıdır.

         

        Bir insanın en bariz hakkından göz göre menedilmesi ancak bir müddet için bekletilebilir. Çünkü bu insan sonunda kendi hakkını kullanmak çarelerini kendi kendine aramak mecburiyetinde kalır. Benim durumum bu safhaya girmek üzeredir. Haksızlığa ilanihaye boyun eğemeyiz.” diyordu.[16]

         

        Denktaş bu haksızlığa boyun eğmedi ve “…kendi hakkını kullanmak çarelerini kendi kendine aramak mecburiyetinde”  kaldı ve küçük bir balıkçı teknesi ile iki arkadaşıyla birlikte (Nejat Konuk, Erol İbrahim) Ekim1967 yılında gizlice Kıbrıs’a çıktı. Ancak kaptanın Larnaka Türk bölgesi yerine Karpaz bölgesine bırakması sonucunda bir talihsizlik yaşandı, Rum bölgesinde karaya ayakbastılar ve Rumlar tarafından 31 Ekim 1967 günü esir alındılar.

         

        “Kıbrıs Rum idaresi tarafından 31 Ekim 1967 tarihinde çıkarılan Tebliğe ve Londra Radyosu’nun naklen verdiği habere göre, Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş beraberinde Nejat Konuk ve Erol İbrahim olduğu halde Kıbrıs sahillerinde karaya çıkmış ve Rum polisi ve askerleri tarafından tutuklanmışlardır.

         

        Bu haberin alınması üzerine Kıbrıs Türk Liderliği ve T.C. Kıbrıs Büyükelçiliği derhal faaliyete geçerek Birleşmiş Milletler mümessillerine durumun ciddiyetini ve doğabilecek hadiselerin önemini belirtmiş ve mes’elenin Genel Sekreter U Thant’a bildirilmesini ve kanunsuz olarak tutulmuş bulunan Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi Başkanı Sayın Denktaş ve beraberindekilerin derhal serbest bırakılmasını talep etmişlerdir.

         

        Durumun arz ettiği ciddiyet göz önünde tutularak Liderlik ve Büyükelçilik gerekli bütün temas ve teşebbüsleri yapmaya devam etmektedir.

         

        Geç vakit Barış Gücü yetkililerinden edinilen bilgiye göre, Sayın Denktaş ve beraberindekilerin sıhhat ve emniyette oldukları ve kendilerine gereken itinanın gösterildiği öğrenilmiştir.[17] 

         

        Denktaş’ın serbest bırakılmasıyla ilgili olarak Cumhurbaşkan Muavini Dr. Küçük, İngiliz Yüksek Komiseri Sir Norman Costar ile 1 Kasım 1967 tarihinde görüşmüş Denktaş’ın serbest bırakılması durumunda gerginliğin atlatılmasında büyük yardımı geçeceği belirtilmiştir. Sir Norman Denktaş’ı şahsen tanımadığını, fakat öğrendiğine göre faal tipte bir insan olduğunu, Kıbrıs’ta bulunmasının fayda yerine zarar getireceği görüşünün bazı Rum çevrelerinde hâkim olduğunu söyledi. Bu ifade Denktaş’ın neden Kıbrıs’a girişinin yasaklandığını açıklamaktadır.

         

        Türk Hükümeti’nin başta İngiltere, ABD olmak üzere yaptığı yoğun diplomatik girişimleri sonucunda 12 Kasım 1967 günü Denktaş ve arkadaşları serbest bırakılarak Kıbrıs Havayolları’nın 268 numaralı seferiyle Türkiye’ye gittikleri Kıbrıs Türk Enformasyon Merkezi Basın Bülteni ile kamuoyuna duyuruldu.[18] Denktaş’ı önce İstanbul’da sonra Ankara’da havaalanında büyük bir kortej ve kalabalık bir halk kitlesi karşıladı. Türkiye’nin her tarafından Denktaş’ın serbest bırakılması için büyük mitingler düzenlenmiş, serbest bırakılması büyük sevinç yaratmıştı.

         

         

        Denktaş’a Haksız Uzlaşmaz Suçlaması ve Müzakere Direnci

         

                    KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş’ın en önemli özelliklerinden biri Rum tarafını çok iyi tanıması, her koşul ve ortamda onları sağlıklı tahlil etmesi ve doğru teşhis koymasıydı. Müzakere masasındaki başarısı ve diplomasiyi ustalıkla uygulamasında da bu özelliliğinin büyük payı vardı. Rumların taktiklerini, oyunlarını, “numaralarını” çok iyi biliyordu. Rum tarafının müzakerelerdeki taktiği uzlaşmama esası üzerine kurulmuştu. Klerides bizim müzakerelerde izlediğimiz taktik Denktaş’ın evet dediğine hayır, hayır dediğine evet demektir. Klerides anılarında, federasyonu istediğim iddia ediliyor. İçimizde bir tek Türk bakan yok, bir tek Türk milletvekili yok, bir tek devlet memuru Türk yok. Ama bütün dünya bizi meşru Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyor. O halde ben niye federasyonu savunayım?

         

        Klerides’in Glion toplantısından sonra Rum basınına verdiği beyanatta en açık bir şekilde Rum tarafının uzlaşmaya ihtiyacı olmadığını, görevlerinin “meşru Kıbrıs Hükümeti” görüntüsünü devam ettirmek olduğunu belirtiyor ve “Niye taviz verecekmişiz? Masaya taktik icabı oturduğumuzu bilmiyor musunuz? Taktiğimiz Türklerin uzlaşmaz olduğunu göstermektir. Bu başarılı bir taktik olmuştur. Buna devam edeceğiz.”diyordu.

         

        Rum tarafının bu taktiği bugün de devam etmektedir. Türk halkı 24 Nisan 2004 Annan Planı Referandumunda “EVET”, Rum tarafı da “HAYIR” demesine rağmen aynen Denktaş’a yapıldığı gibi Talat-Papadopulos, Talat-Hristofyas ve yeni Cumhurbaşkanı Eroğlu-Hristofyas müzakere süreçlerinde de Türk tarafı yine uzlaşmaz taraf olarak eleştirilmekte, uzlaşmaz kabul edilmektedir.

         

        Kurucu Cumhurbaşkanı Denktaş’ın teşhis ve değerlendirmesine göre “ABD’nin Garantör İngiltere ile birlikte ‘Meşru Kıbrıs Hükümeti’ olarak tanıdığı ve 1964’de, Sovyetler Birliği’nin de katılımı ile BM Güvenlik Konseyi’nde bu unvanı tescil ettirdikleri, eli kanlı, geçmişi bozuk Rum idaresinin Milli Siyaseti ‘Meşru Kıbrıs Hükümeti’ sıfatından taviz vermeksizin Kıbrıs’ın tümüne sahip oluncaya kadar yola devamdır. Görüşmelere katılım; ‘Rumlar açısından, Klerides’in de açıkladığı gibi, bir taktik meselesidir. Taviz vererek yeni bir anlaşmaya ihtiyaçları yoktur. Taktik, ‘Kıbrıs Hükümeti’ olarak, Kıbrıs Türk tarafını ve Türkiye’yi uzlaşmaz göstermektir. Klerides ‘bu taktik çok başarılı olmuştur; buna devam edeceğiz, niye taviz verecekmişiz ki” demişti.

         

                    Gerçekten de, içimizdeki, bir avuç ‘derhal uzlaşma, derhal barış; derhal birleşme’ yanlısı grubun da katkısı ile bu Rum propagandası yayılarak Annan Planı döneminde, Ankara’nın da katılımı ile zirveye ulaşmıştı. Sonuç, ‘kandırıldık’ açıklamaları ile tescil edildi. Dünyaya devletimizden, ayrı egemenliğimizden vazgeçebileceğimiz mesajını vermiş olduk.

         

                    Annan Planı’ndan sonra meydana gelen değişiklikler,  herkese, ‘iki solcu yoldaş’ın  (Talat ile Hristofyas’ın) çok kısa zaman içinde Kıbrıs meselesini halledecekleri ümidini verdi. Sayın Talat, ayrı devletten ve egemenlikten vazgeçeceğini açıkladı ve bu inançla, görüşmelerin başlayabilmesi için gündeme akıl almaz tavizleri getirdi. Böylelikle TBMM ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclisi’nde alınmış olan milli kararlara rağmen 1960 misali ‘tek devlet, tek egemenlik’ formülü esas gündem oldu. Garantileri gündem maddesi yaptı; Türkiye AB üyesi olmadan, Rumlarla ‘tek devlet, tek vatandaşlık esası üzerinden AB’ye üye olarak garanti anlaşmasını, Rumların istedikleri şekilde delmeyi kabul edeceğini bildirdi. Ve bütün bunlara rağmen Rum tarafı uzlaşmadı; taktiğini kullandı ve Sayın Talat’ın da uzlaşmaz olduğunu yayarak, yoluna devam etti.

         

                    Sayın Eroğlu, seçilir seçilmez, ‘uzlaşmaz kişiliği’ dünyaya yayıldı. Sürpriz bir şekilde Sayın Eroğlu ‘görüşmelere Talat’ın bıraktığı yerden devam’ kararı alınca, Rum yanlısı herkes Sayın Eroğlu’nun da ‘ayrı devlet, ayrı egemenlik, garantilere devam’ sözlerini ağzına almamasını beklemeye başladı. Şimdi, bundan yararlanan Rum liderliği ve Yunanistan, KKTC halkının hak ve statüsünü savunan, garanti anlaşmasına sahip çıkan Sayın Eroğlu’nu uzlaşmazlıkla suçlamağa başlamışlardır.  Bunun devam edeceği anlaşılmaktadır. İnşallah, Ankara, -Annan Planı günlerinde olduğu gibi- Rumların bu taktik yaklaşımlarından etkilenip, ‘Türk tarafının, uzlaşmaz olmadığını kanıtlamak için’ halkımızı, 1960 devletine benzeyen veya Annan Planı benzeri bir anlaşmaya zorlamaz! Böyle bir anlaşmanın ömrü bu kez 1960’dakinden daha az, sonucu ise çok daha vahim olur!

         

                    Şimdi Yunan Dışişleri Bakanı Drutsos ‘Eroğlu, Talat’ın kabul ettiklerinden caydı’ diyor. Taktik devam ediyor. Sn. Drutsos’un bilmediği bir şey vardır. Görüşmeler ‘tümü üzerinde anlaşma olmadıkça, hiçbir konuda anlaşma olmamıştır’ esasına dayalı olarak yürütülmektedir. Sayın Talat’ın, Hristofyas ile fısıldaştığı konular varsa, bu kendisini bağlar. Sayın Talat’ın Hristofyas ile hangi konularda anlaştığını, işine geldiği şekilde, Hristofyas açıklamaktadır. Bu konuda her iki tarafın da bilgi edinebilmesi için Hristofyas’ın tam listeyi açıklaması ve Sayın Talat’ın da bunu kabul edip etmediğini duyurması gerekir, o zaman ‘tümü üzerinde anlaşma olmadıkça, varılan bu özel anlaşmaların hiçbir hükmü olamayacağı’ daha iyi anlaşılacaktır.’[19]

         

        Klerides üç cilt olarak yayımladığı İfadem kitabının üçüncü cildinde “Kıbrıs Rumlarının hedefi, Kıbrıs'ın, Kıbrıs Türklerinin korunmuş bir azınlık statüsüne sahip olacağı bir Rum Devletine dönüştürülmesi iken, Türklerin hedefi de bu yöndeki çabaları başarısız kılarak kendi anlayışlarına göre Zürih Antlaşmasının yarattığı ortaklık kavramını devam ettirmekti. Bu bakımdan mevcut ihtilaf bir prensip ihtilafıydı ve iki taraf da taviz vermek yerine bu prensip için tartışmaya devam etmeyi ve hatta gerekirse savaşmayı yeğliyordu.

         

        Bugün, federal çözüm kabul edilmiş olmasına ve bir federasyondan çıkan anlamın, federasyonu oluşturan kurucu devletlerin, eyalet veya kantonların, belli bir anayasa çerçevesinde ortaklık oluşturmaları olmasına karşın, aynı prensipler hâlâ ihtilaf konusu olmaya devam etmektedir.[20]

         

                    Böyle bir hedefi belirlemiş ve bunu gerçekleştirmek için her türlü taktiğe başvuran Rum tarafı gerçekten bir uzlaşma arayışı içinde olabilir mi? Böyle bir arayış içinde olmayan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY), Türk tarafı uzlaşmazdır deme hakkı var mı? Kuşkusuz yoktur.

         

                    GKRY’ye göre 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Ortaklık Devleti “anti demokratiktir; işlevliği yoktur; azınlık olarak nitelediği devletin kurucu ortağı Kıbrıs Türk halkına verilmiş olan haklar devleti çalıştırmaz hale getirmiştir; Türk azınlık adayı taksim etsin diye Türkiye’nin emri ile isyan etmiş ve hükümetten ayrılmıştır; 103 köydeki Türkler ada taksim edilsin diye zorla göç ettirilmiştir; Kıbrıs meselesi 1974’de başlamıştır ve bir işgal meselesidir; işgalden kaynaklanan problemler meselesidir; Kıbrıs Yunandır; biz Rumlar meşru Kıbrıs hükümetiyiz çünkü öyle tanınmaktayız; meşru hükümet olarak AB üyeliği için yaptığımız müracaata kimsenin itiraz hakkı yoktur; Kıbrıs meşru hükümeti olarak Kıbrıs’ın tümünü AB üyesi yaptık; bu üyelik dolaylı Enosis’tir ve kimse buna karışamaz; denizlerimizde var olan doğal kaynakları istediğimiz gibi kullanmak hakkımıza kimsenin karışma hakkı yoktur.” Böylesi görüşlere sahip olan ve her platformda dile getiren ve gerçekleri inkâr eden, hatta yalan söyleyen, programlı bir şekilde önceden devlet eliyle hazırladıkları Akritas Planı ile Kıbrıs Türk halkını katliamlara ve soykırıma tabi tutan Rum tarafının, kalıcı bir anlaşma istemediği ve zamana oynadığı açık bir gerçektir. Kıbrıs Türk halkını Ermeni, Maronit, Romanlar gibi azınlık kabul eden, kendini Kıbrıs’ın sahibi tek halk olarak gören, etkin ve fiili garanti hakkını içermeyen, Türkiye’ye müdahale hakkı tanımayan, Federasyonu istediğimden değil, Türk askerinden kurtulmak için görüşüyorum, zaten iki kesimli federasyon uygulanabilir bir şey değildir, siyasetlerinin Türkiye’yi adadan çıkarmak ve Kıbrıs Türk halkını Türkiye’den ayırmak olan bir anlayışın temsilcileriyle anlaşma, uzlaşma yapılabilir mi? Bu anlayışa sahip olan GKRY, New York’taki son Greentree görüşmelerinde de sergilediği gibi bir anlaşma için gerekli olan siyasi iradeye sahip değildir. Esasen GKRY’nin bir uzlaşma için siyasi iradeye sahip olmadığını geçmiş süreçlerdeki deneyimler kuşkuya yer bırakmayacak şekilde göstermektedir. Bu deneyimler arasında en tipik ve çarpıcı örneklerinden biri GKRY eski Dışişleri Bakanı Nikos Rolandis’in yaptığı açıklamalar ve yazılardır.

         

        Rum tarafında güçlü bir Enosisçi olarak bilinen eski Dışişleri Bakanı Nikos Rolandis, Aralık 2005 yılında Alithia gazetesine verdiği bir demeçte, “Bugüne kadar masaya gelen tüm planları reddettik ve Annan Planı’nı reddettiğimiz andan itibaren Kıbrıs sorununu çözme niyetimizin olmadığı ortaya çıktı” demiştir. Yine Rolandis, Sunday Mail gazetesindeki bir yazısında Rum tarafının uzlaşmazlığına dikkat çekti ve daha 1948 yılından başlayarak tam 15 kez önerilen ve müzakere edilen plan ve belgeleri kendilerinin reddettiklerini açıkladı.[21] Nikos Rolandis bu yazısında Kıbrıs Uyuşmazlığı müzakereleri süreçlerinde Rumların şu belge ve planları reddettiklerini belirtiyor:1. 1948 toplantısı; 2. 1955-56 Vali Harding önerisi; 3. 1956; Radcliffe Anayasası; 4. 1958: Macmillan Plânı; 5. 1959-60 Zürih-Londra Antlaşmaları (Kabul ettik ama 1963 yılında Anayasayı değiştirmeye kalkarak reddettik.); 6. 1964: Acheson Plânı; 7. 1972:Klerides-Denktaş anlaşması; 8. 1975: İki Toplumlu Çözüm; 9. 1978: İngiliz-ABD-Kanada Plânı; 10. 1981: Waldheim Değerlendirmesi; 11. 1983: Cuellar Göstergeleri; 12. 1985-86: Cuellar’ın BM Belgeleri; 13. 1992-93: Gali Fikirler Dizisi; 14. 1997: Annan Önerileri, Troutbeck-Gilon: Hayata geçirmedik; 15. 2002-2004: Annan Plânı.[22]

         

        Eski GKRY Başkanı Glafkos Klerides, müzakereci olarak görev yaptığı 1973 yılında Kıbrıs sorununun çözümlenme aşamasına gelmiş olduğunu, Yunanistan’da yayımlanan bir gazeteye verdiği demeçte açıkladı. ABHaber’in verdiği bilgiye göre “Atina'da yayımlanan To Vima gazetesinin Vimagazino ekine demeç veren Klerides, 1973'te Türk tarafıyla anlaşma noktasına gelindiğini açıklamamış olmasını büyük bir yanlış olarak niteledi. ‘Türklerle anlaşıyoruz deseydim 1974 olmayabilirdi’ diyen Klerides, o zaman müzakereci olarak çıkıp bunu halka söylememesinin kendi payına büyük bir yanlış olduğunu vurguladı. Derginin, ‘Geçen yıllar içinde bugün itiraf edebileceğiniz büyük bir yanlış yaptınız mı?’ sorusunu yanıtlayan Klerides, şunları söyledi: ‘Tabii. 1973 yılında neredeyse sorunu çözümleme noktasına gelmiştik, ancak (Başpiskopos) Makarios, (Albay) Grivas'tan korkuyordu. O zaman, müzakereci olarak çıkıp halka bunu söylememem benim büyük bir yanlışım oldu. Kendime o zaman bunu neden yapmadığımı soruyorum, ama hala bir cevap bulmuş değilim. Belki de Makarios ile Grivas'ın bunu inkâr etmelerinden korktum. Eğer Başpiskopos ile Grivas 'hayır' demiş olsalardı, beni kim dinlerdi ki? Böyle bir durumda ikisinin arasında ezilip kalacaktım. Belki, benim de bazı tereddütlerim vardı. Ancak nasıl olursa olsun, bu bir yanlıştı. O zaman çıkıp halka, 'Türklerle şu konularda anlaşıyoruz. Ve bu iyi bir anlaşmadı


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele