Arif Nihat Asya’nın Edebiyatımızdaki Yerinin ve Döneminin Tayini Meselesi

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Bir sanatkârın en büyük şanssızlığı, kuşkusuz lâyık olduğu bir eleştiriye muhatap olamamasında aranmalıdır. Bir şeyler yazmak ve söylemek, fakat bunun layıkı veçhile derin bir kavrayışla kavranamaması!.. Söylenmiş şiirlerin, göz nuru dökülerek kotarılmış nice nesir parçalarının büyük bir boşlukta sallanıp kalması!..

         

        Arif Nihat için sarf ettiğim bu cümleler kuşkusuz bazılarını şaşırtabilir. Destan, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Fetih Marşı, Bayrak ve Kalk Yiğidim gibi daha nice şiirlerinin dillerden düşmediğini ve hemen her toplantıda tekrar edile edile, bu şiirlerin neredeyse bir ortak kültür değerine dönüştüğünü tabiî ki bilmiyor değilim. Fakat dikkat etmez misiniz? Üstadın bu tür şiirleri, yazanından ve söyleyeninden adeta bağımsızlaşmış gibi bir görünüm Arz ediyorlar. Yani önemli bazı dinî ve millî günlerde bu şiirleri dinleyen kalabalıklar, içlerinden esen his ve heyecan kasırgalarından memnun bir havada dağılıp gidiyorlar. Bu geçici his yoğunlaşmaları arasında, eserden sanatkâra doğru ilerleyenini bulmak, doğrusu güçtür. Çünkü her kulak sanatkârı duyduğundan, her şuur da onun sanatına ve tefekkürüne vukuf peyda ettiğinden emin bir surette ayrılmakta değil midir bu toplantılardan?

         

        Kaldı ki, işi bu noktada bırakmayıp da, asıl esere ve sanatkâra yönelen bazıları, Bir şeyler okumaya kalkışsa da durum pek fark etmez. Yayımlanmış eserlerini okumak isteyen birisi, bu kitaplarda Arif Nihat’ın ne ufak tefek bir biyografisine tesadüf edebilir, ne de ilgili eserin hangi devir ve dönem içinde teşekkül etiğine ve ne tür bir değer ihtiva ettiğine ilişkin makul bir izah bulabilir. Hele hele Arif Nihat’ın şiirinin ve nesrinin Türk edebiyatının genel akışı içinde, nasıl bir yerde durduğunun tayin edilmesine gelince, mesele büsbütün karışır. Daha doğrusu Türk okuyucusunun, böyle bir metin ve değerlendirme ile karşılaşmasının ihtimali oldukça zayıftır. Dolayısıyla kalabalıklara mal olmuş görünen o sekiz-on parça şiirin, sanatçının kendisinden de bağımsızlaşması nedeniyle, Arif Nihat’la okuyucu arasına giren kalın bir duvar rolü oynadığını belirtmekten çekinmemek gerekir.

         

         

         

        Nükteye, Alkışa ve Hamasete İndirgenen Sanatkâr

         

         

        Kuşkusuz bu sonucu doğuran bazı sebepler yok değildir. Bunda bizatihi sanatkâr olarak Arif Nihat’ın bir sorumluluğu bulunduğu gibi, hiç kuşkusuz 1950’lerden ölümüne kadar devam eden sürede, sanatçının az çok kabul görmüş bir edebiyat ve sanat muhiti içinde yer alamamasının da payı büyüktür. Arif Nihat’ı kategorize etmekle iktifa eden, onun sanatından ziyade nüktesine, hicvine ve menkıbelerine bel bağlayan sınıfların, yazıp söylediklerine bakınca, doğrusu bir garip oluyor insan. Ne bir eserinin tahlili ne de nesir ve şiir anlayışının istihalesine ilişkin en ufak bir değerlendirme!.. Maalesef bunların yok hiç biri!.. Varsa yoksa yüzeysel biyografik malûmatlar ve onun bir yanını teşkil eden sohbet ve hitabetinin hayran izleyicileri. Dolayısıyla bu büyük sanatkârın yukarıda zikrettiğim sekiz-on parça şiirinin dışında kalan tarafını, yani asıl eserini ve edebiyatımız içindeki yerini örtecek biçimde, bu kişilikten yansıyan menkıbelerden göz gözü görmüyor.

         

        Orada burada basılmış, dağınık, topluca okunmaya imkân bırakmayan bir sürü eser!.. Kimi kendi tarafından, kimi mevzi kalmış bazı matbaalar, kimisi de varlığı yokluğu belli olmayan dergilerce basılmış, dağıtımı bakımından da edebî tedavülün tamamen dışında kalmış eserler bunlar. Ama sanatkârın bu eserlerini, belirli bir çevreye ithaf ettiğini, dağıttığını, gönderdiğini bilmesek hadi neyse.

        İşte asıl söylenecek söz de burada başlıyor. 1950-1960 arasında, özellikle Ankara’da ve taşra illerinde yapılan şiir toplantılarının çoğuna iştirak eden, yani eserinden ziyade nükte ve hicviyle, renkli hitabetiyle öne çıkan Arif Nihat Asya’ya yönelik ciddi değerlendirme ve eleştiri yokluğu, burada kendisini hissettiriyor. Meselâ bu açıdan, Mehmet Çınarlı’nın Sanatçı Dostlarım’ında, onun hakkında yazılıp söylenenlere bakıyoruz. Bütün ağırlık nükteye, hicve ve hitabete teksif edilmiş. Bir de sözünü ettiğimiz toplantılara, yavaş yavaş öne çıkmaya başlayan epik karakterli şiirlerine!.. Yani alel-husus, anonim kanaatlerin ötesine geçmiyor rahmetli Çınarlı’nın yazıp söyledikleri.

         

         

         

        Doğduğu Şartlarla Alâkası Koparılan Sanatçı

         

         

        Bu söylediklerimizi daha bir genişletmek de mümkün aslında. Ona yönelik değerlendirme zaafını ve edebiyatımız içinde yerini tayin hususundaki isabetsizliği vurgulamak bakımından, Kabaklı’nın Türk Edebiyatı da çok farklı gözükmüyor. Unutmayalım ki önce Arif Nihat’ın, 1945’e kadar önemli bir şiiri yok ortada. Fakat nesri var!.. Hem de önemli bir nesir bu, edebiyatımız açısından. Hemen hemen bunun üzerinde duran birileri olmadı şimdiye kadar. Öyleyse yapılması gereken işlerden biri, bu nesrin yerini ve dönemini tayin etmek, iltisaklarını kurmak olmamalı mıdır? Hele hele bu nesrin doğuşu, onun şiiri bırakarak nesre doğru evrilmesi ve bu nesrin geçirdiği bir takım istihaleler? Arif Nihat’a yönelik olarak onun nâsir tarafı hep ihmal edilerek, asıl sanatkâr kimliğini sınırlayan destanî/epik karakterli şiirleriyle yetinmek!.. Maalesef Kabaklı Hoca da, Birinci veya İkinci yenici şairler kadar vukuf peyda edemediği Arif Nihat’ı vara vara o sekiz-on şiire ve kategorik sınırlamaya mahkûm hale getiriyor. Çünkü ondan seçtiği şiirler ve hakkında yaptığı değerlendirmeler bunu ortaya koyuyor. Neden derseniz, Arif Nihat’ı, ne 1940 öncesindeki bir döneme, ne kırk sonrasına ve özellikle de 1950 ortalarındaki edebiyatın içinde bir yere yerleştiremeyerek, onu şartlarından bağımsız bir değere dönüştürüyor. O da tabîi, sözünü ettiğimiz epik karakterli şiirleri ile!.. Maalesef hacim bakımından da emsaline göre oldukça sınırlı gözüken Arif Nihat bölümünde, onun Edirne dönemi ile başlayan şiirindeki asıl büyük damara bir işaret bulunmadığı gibi, Kubbe-i Hadranın getirdiği lirik-vecdî şiir hamlesine de lâyıkı derecede eğilinmemiş oluyor.

         

        Yani demek istiyoruz ki, Arif Nihat Asya’nın sayısı bir hayliyi bulan ve son derece de başarılı olan epik-destanî şiirleri, yegâne şiir damarının bu olduğu gibi bir zehaba yol açmamalıdır. Arif Nihat’ın sanatçı kişiliğinin sırf bu tarafıyla öne çıkarılması, hem onun aleyhine sonuç vermekte, hem de okuyucunun bu yönde şartlandırılması nedeniyle tek boyutlu okumalar ortaya çıkmaktadır. Çünkü Arif Nihat’ın bu tarafı onun yaygın, hitabete dayalı şiir okuma dönemlerinin bir yansımasıdır. Ve şairin bu yönü o kadar mübalağa edilmiştir ki, sahibi olduğu şiir mağmasının neredeyse üzerini örter bir hale gelmiştir. Arif Nihat’ın tecrit gücü yüksek lirik-vecdî şiirleri ortada dururken, bunların öne çıkarılmaya devam edilmesi doğrusu biraz garip kaçmaktadır.

         

        Bu açıdan Mehmet Kaplan hocanın Şiir Tahlilleri’ne bakmak da faydadan hâli olmasa gerek. Fakat ne görelim, orada da Bayrak şiiri karşımıza çıkmasın mı? Tahlil olarak kuşkusuz güzel!.. Ne var ki Hoca da Arif Nihat’ın sırf bu tarafını görüyor, bu tarafını ziyadesiyle öne çıkarıyor. Daha doğrusu Arif Nihat’a ilişkin yaygın bir soyutlamaya hocanın da ortak olduğu anlaşılıyor. Neden oluyor bütün bunlar diye düşünürken, ister istemez Arif Nihat’ın 30-35 civarındaki eserinin derli toplu okunamamasından, eserlerin yayımlandığı dönemlerde layıkı veçhile bir eleştiri ile karşılaşma imkânı bulamamasından vs. sebepler hatıra geliyor.

         

         

        Arif Nihat’ın Çukurova dönemleri zaten hepimizin meçhulü!.. Onun maalesef en büyük talihsizliklerinden biri de bu!.. Arif Nihat’ın eserlerini de, kendini de, varsa yapılmış üç-beş tanıtım yazısını da yutan bir karanlık orası. Çünkü ne sanatkârın kendisi, ne de eseri, ulusal planda tedavüle girmiş değildi o yıllarda. Hiç olmazsa, hiç olmazsa bu eserler daha o yıllarda, İstanbul’da bulunan herhangi bir yayınevi tarafından basılabilse imiş, demek durumunda kalıyoruz.[1]

         

         

         

        Arif Nihat’ın Eserlerinin Yayını Meselesi

         

         

        Bu bakımdan Ötüken’in eserlerini topluca yayımlaması, ne büyük bir kadirbilirlik olmuştur tahmin edemezsiniz. Bu baskılarda ne ciddi bir biyografi, ne nesri ve şiiri hakkında herhangi bir değerlendirme, ne de eserlerinin Ötüken öncesinde nerelerde ve nasıl basıldığına ilişkin bibliyografik malûmat bulunmamasına rağmen!.. Çünkü bu eserler, ilk defa ve topluca gün yüzüne çıkma imkânını burada buldular. Fakat asıl söylenmesi gereken, bu eserlerin, yazıldığı ve yayınlandığı dönemlerle ilişkisinin kurulamamış olmasıdır. Hiç olmazsa, her bir eserde yer alan yazıların bibliyografik künyeleri, tarih sırası esas alınarak verilemez miydi? Kimi yazının tarihi var, kiminin veya çoğunun yok meselâ, niçin? Şu şiir nerede yayımlanmış ilk defa, ya da falan yazı Adana’da mı, Ankara’da mı, İstanbul’da mı neşredilmiş, bilmiyoruz. Daha ötede, eserlerde gördüğümüz, ilk baskılarına göre bir hayli genişlemeler!.. Örnek olarak da Kanatlar ve Gagalar meselâ!.. Şiir veya nesir fark etmiyor, nasıl izah etmemiz gerekecek bütün bunları?

         

        Hemen belirtelim ki, Kanatlar ve Gagalara ilâve edilen ve yazış biçimiyle de Kanatlar ve Gagalar’dan hayli farklı düşen bu ilâveler, Arif Nihat’ın Türközü gazetesinde yazdığı yazılardan oluşuyor. Yazış biçimi ve muhtevaları itibariyle de, Kanatlar ve Gagalar’dan ayrı bir kitap olarak düşünülmelerini iktiza ettiriyor. Yani Arif Nihat’ın 1930’larda başladığı nesirlerine ilişkin, dördüncü bir kitabı ile daha karşı karşıyayız sizin anlayacağınız. Ve bu nesirler onun, İkinci Dünya Savaşı yıllarının Türkiye’sine bakışlarını topluyor. Hem o kadar fonksiyonel ki bu parçalar, Arif Nihat’ı o derin inzivasından çekip çıkarması bir tarafa, Çukurova’da tek parti yıllarının anonim bir halk kahramanı seviyesine yükseltiyorlar. Gene bu yazılar haza nesir ki, kılı kırk yararak ve zülfi yâri de uyandırmamaya çalışılarak yazılıyorlar.

         

        İnce zekâ oyunlarıyla, yerine göre nükte ve yerine göre de insanın feraset ve muhakemesine hitabeden bir nesir diliyle kaleme alınan bu yazılardan, öyle yüksek bir tesir hâsıl olmuş oluyor ki tahmin edemezsiniz. Arif Nihat işte bu tür yazıları, yani Kanatlar ve Gagalar başlığıyla Türközünde kaleme aldığı yazıları dolayısıyla, Çukurova’da bir efsaneye dönüşüyor. Kendisinin amacı siyaset olmadığı halde, bu yazıların doğurduğu bir tesir onu, kuşkusuz Çukurovalıların itmesi ve zorlaması da buna eklenerek, siyasete zorluyor da zorluyor. 1946’daki bağımsız adaylığı ile 14 Mayıs 1950 seçimlerindeki Demokrat Parti adaylığı, işte bu yazılardan doğuyor. Malatya tayininden emin değilim, ama Edirne sürgününün altında yatan sebep bu yazılardan başkası değildir. Nitekim Kanatlar ve Gagalar’da bir yerde, “Benim kalemim de bahtiyar bir kalem sayılmaz” diyen Arif Nihat Asya, yazısına aynen şöyle devam ediyor.

         

        “Tahmin ediyorum ki (onların) şartları, sükûtum olacak. Merak etmesinler: hazırladığım liste bitince kalemimi eski kâtipler gibi kendi elimle kıracağım. O zaman “Kanatlar ve Gagalar” serisi de (sütunu) bitmiş olacak. Bu defa yeni bir kalem, belki yalnız “Gagalar” başlığıyla yeniden işe başlayacak.” (Parantez içindeki ifadeler bana ait N.T.)

         

        Baskıyı görüyorsunuz değil mi?

         

        Görüyoruz görmesine de, hangi olaya ve zamana denk düştüğünü de doğrusu tayin edemiyoruz. Bu ifadeler, yani Kanatlar ve Gagalar sütununun sona ermesi ihtimalini doğuran beyanlar, Malatya veya Edirne tayinlerinden hangisine tekabül etmektedir, bilemiyoruz. Neden? Nedeni şu ki, yazıların altında künyesi yok. Hangi tarihte kaleme alındığını bilememek, doğrusu insanı boşluğa düşürüyor. Fakat yukarıda görüldüğü gibi, ben bu işi, Edirne sürgünü ile ilişkilendirmekten de geri durmadım. Siz de diyebilirsiniz ki hayır, bu yazı 1946 adaylığı ile ilgilidir. Ona da bir şey diyemem!.. Dolayısıyla buradan şu ortaya çıkıyor. Bu tür yazıların, taşıdığı edebî değerin hemen yanı başında, tarihi kuran ve aydınlatan daha başka bir tarafı vardır. İşaret etmek istediğim orası.

         

         

         

        Arif Nihat’ın 1940 Dönemi Nesirleri ve Nesrindeki İstihaleler

         

         

         İşin bu tarafını bir yana bırakırsak; bu dönem nesirleri Arif Nihat’ın hem künyesinin kurulması, hem kaderindeki üçüncü büyük kırılmanın veya açılmanın tespiti, hem de nesri bakımından üçüncü ve yeni bir dönemin başlangıcı ile bizi karşı karşıya bırakırlar. Yastığımın Rüyası (1930) ve Ayetler’deki (1936) mensur şiirlerin ardından sökün etmeye başlayan yeni bir nesir dalgası!.. Bir yanda vecize tarzındaki spot ifadeleri, öbür yanda da bunlardan apayrı bir düzlemde teşekkül eden denemeleri!.. Fakat bu iki tür nesir gel-gitler halinde aynı sütunda, yani Kanatlar ve Gagalar sütununda yayımlanma imkânıbuluyorlar. Dolayısıyla Arif Nihat’ın 1962’de emekliliğinin hemen ardından başladığı “Çekirdek”lerinin arka planında, işte böyle bir tecrübe birikimi yer alıyor demektir. Öyleyse Arif Nihat nesrinin ve üslûbunun istihalesini, söyle bir sıralamaya tâbi tutabiliriz: Yastığımın Rüyası (1930) ve Ayetler’deki (1936) nesirleri birinci dönemi; vecize, nükte vs. hikmetli cümleleri ayrı bir kol ki bundan sonra da devam edecektir, ve bir de asıl Kanatlar ve Gagalar sütunundaki yeni yazış biçimi!.. Bilâhare de 1962’den itibaren başladığı, Yeni İstanbul ve diğer gazetelerdeki “Çekirdek”leri!..

         

        Ama dikkat edelim, Kanatlar ve Gagalar dönemi yazılarında Arif Nihat’ın ne bir his taşkınlığına, ne de hamasetin ağır bastığı denemelerine tesadüf etmiyoruz. Son derece ağır başlı, zekice yazılar bunlar. Türkçülük, Turancılık, hatta Mevlevilik temaları bile çok hâkim değil bu yazılarda.

         

        Peki öyle de, Arif Nihat’ın aynı döneminde, nasıl oluyor da epik-hamasi bir şiir damarı depreşiveriyor? Düşünmeye değmez mi? [2]

         

        Sonuç olarak söylemem gerekirse “Külliyat” yayınlarında, yukarıdan beri işaret etmeye çalıştığım editoryal takviyenin eksik bırakılmasının, daha başka mahzurları da bulunmaktadır. Bunların en başında geleni, kuşkusuz eseri doğduğu, sanatkârı da eser verdiği döneminden soyutlamak olacaktır. Edebiyatımızın devir ve dönemlerinden sanatkârı soyutlamak, düşünce dünyamızın her türlü evrilmeleri ile de onu ilişkisiz kılmak!.. Yani eserin ve sanatkârın, boşlukta bir değer olarak sallanıp kalması gibi bir durum. Nitekim Arif Nihat Asya ile ilgili, şimdi böyle bir durumla karşı karşıyayız. Mehmet Çınarlı’nın olsun, Ahmet Kabaklı veya Mehmet Kaplan Hoca’nın olsun yaptığı değerlendirmeler, onun külliyatını okumakla hâsıl olmuş yorumlar değil; bilâkis şiir okuma salonlarından taşıp gelen alkışların tayin ettiği bir düzlemle yakından ilgilidir. Çünkü bütün vurgular onun bu tarafına yapılıyor da onun için. Dolayısıyla bu eserlere dönük ciddi editoryal bir çalışmanın, bu eksik ve kategorik okumayı telâfi edememesi düşünülemez.

         

         

         

        Külliyatı Olan-Bibliyografyası Olmayan Arif Nihat Asya

         

         

        Burada ister istemez, Sadettin Yıldız’ın Arif Nihat hakkında yaptığı bir çalışmaya da işaret etmek durumundayız. Şahsen çok istifade ettiğim ve çoklarına da tavsiye etmek durumunda kaldığım bu çalışmanın da, maalesef bazı eksiklikleri yok değil. O da nâsir ve şair Arif Nihat’ın, Adana dönemini de kapsayacak biçimde, sağlam ve mufassal bir bibliyografyasını ihtiva etmemesi!.. Yastığımın Rüyasıve Ayetler’deki nesirleri, parça parça bir yerlerde yayınlandı mı? Kanatlar ve Gagalar başlığı altında, Türközü’nde bir köşesinin bulunduğunu da zaten onun vasıtasıyla öğrenebildik. İşte Arif Nihat’ın Adana, Malatya ve Edirne, bilâhere milletvekili seçildikten sonra da daha başka dergi ve gazetelerde yazdığı yazılar ve yayınladığı şiirler? Özellikle de Yeni İstanbul’da yazdığı “Çekirdek” başlıklı yazıları ve diğerleri. Kuşkusuz sırf bunlarla da sınırlı değil. Çünkü Arif Nihat’ın 1940 sonrasında, özellikle de İkinci Dünya Savaşı’nın edebî kamuoyunu alabildiğine parçaladığı dönemlerde Çukurova, Malatya veya Edirne şartlarına artık sığınmamaya başlayan bir taşması söz konusu idi. İşte bu dönemlerin Ankara veya İstanbul’unda çıkmaya başlamış dergiler, Arif Nihat’ın yazı ve şiirlerine tesadüf olunabiliyor mu bilmiyorum. Bu arada Suut Kemal Yetkin, Ahmet Kutsi Tecer ve Orhan Şaik Gökyay gibi bazı isimlerle yakınlığı söz konusu. Çünkü ikinci evliliği öncesinde, kız tarafının kendisi hakkında bir fikir edinebilmesi için, bu isimleri referans olarak yazıyor bir mektubunda. Bir başka husus da onu, devrin millî ve dinî dergilerinin tanıyor olması!.. Kendisinden yazı ve şiir istenmesi ya da onun Çukurova ve Edirne şartlarını aşmak ihtiyacı ile bu dönemin dergilerine yazı ve şiir göndermesi söz konusu olabilir mi? Büyük Doğu, Türk Yurdu, Ötüken, Serdengeçti, Tanrı Dağı vs. Yani böyle bir bibliyografyaya özellikle ihtiyacımız var: Hem bizim Arif Nihat’ın!..

         

        Bir başka husus da kuşkusuz, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın daha 1930’da yaptığı gibi, onun eserine ve sanatına yönelik değerlendirmeler!.. Bütün bunları bilmek ihtiyacından kendimizi geri alamıyoruz. Neden derseniz, eser ve sanatkâr hangi zeminde kendine bir yer açıyor? Ya da kendi dönemi, esere ve sanatkâra nasıl bir değer biçiyor? İşte bütün bunların, bu tür soruların karşılığı, hazırlanacak mufassal bibliyografyayı bekliyor.

         

        Eğer bunlar yapılabilirse, Arif Nihat’ın edebiyatımızın genel seyri dışında, boşlukta bir değer olarak telâkki edilmesinin önüne geçer; 1930 ortalarında, 1940 sonrasında, Kubbe-i Hadra döneminde ve 1962’den itibaren fışkırmaya başlayan yeni nesri bir yana, 1965-1975 arasında Türk şiirinde klasikle ilişki geliştirme cereyanı ile de onun alâkasını kurabiliriz. Eğer böyle bir bibliyografya üzerinde, kuşkusuz eserleriyle de ilişkili kılarak, sağlıklı bir edebî istihale zemininde konuşmaya ve yazmaya başlayabilirsek, bu hem Arif Nihat Asya’nın kendisi için, hem de Türk edebiyatının belli başlı dönemlerinin zenginleştirilmesi bakımından büyük bir önem arz eder. Kuşkusuz bütün eserleri için olamasa bile, onun şiiri ve nesri bakımından, edebiyatımızın genel seyri içinde fonksiyon ifade eden yanlarının öne çıkarılması, belirli edebî havzalarla ilişkilendirilip ilişkilendirilemeyeceğinin tesbiti, eğer varsa kendi dönemi ve sonrasındaki tesirleri ve daha mühimi de hiç olmazsa bazı noktalardan, bir yol açıcılık rolü oynayıp oynamadığı üzerinde, genişliğine durmamız icabedebilecektir.

         

         

         

        İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Arif Nihat Şiiri

         

         

        Fakat böyle dört başı mamur bir bibliyografyanın hazırlanmasını beklemeden de Arif Nihat şiirinin aynen nesrinde olduğu gibi dönemeç noktaları hakkında, gene de bir şeyler söylenebilir diye düşünüyoruz. Tabiî ki bazı boşlukları da içinde barındırmak kaydıyla!..

         

        Arif Nihat Asya, neredeyse yirmi yıllık bir aradan sonra, bu yıllarda şiire tekrar geri dönmüş oluyor. Fakat bu şiirleri (1945), 1924’te yayımlanan Heykeltraşa göre de, Yastığımın Rüyasıve Ayetler’deki nesirlere göre de büyük bir farklılık arz ediyor. Yani eski metinlerden çok farklı olarak, yüksek bir perdeden konuşuyorlar. Kendi acı ve açmazları etrafında dönenip duran eski dönemin Arif Nihat’ı gitmiş, onun yerine, meydanların ve kalabalıkların vicdanını harekete geçirmeye çalışan yeni bir Arif Nihat peyda olmuştur.

         

        Bunun sebebi de doğrudan doğruya İkinci Dünya Savaşı ile ilgilidir. Bu dönemde Türkiye’nin sosyal, siyasi ve iktisadi şartlarında ciddi oynamalar baş göstermiş, ülkede birbirinden farklı kamuoyları oluşmuştur. Dolayısıyla savaş öncesi dönemlerden farklı olarak, edebî kamuoyu da bu gelişmelerden etkilenmek durumunda kalmış ve birbirinden farklı sanat ve edebiyat anlayışları ortaya çıkmıştır. Savaşın ilerleyen şartları arasında çelişkili hükümet politikalarına güveni kalmayan aydınlar ve sanatçılar, kendi başlarının çaresine bakmak gibi bir düşünce ile doğrudan topluma hitabeden ve kendi kimliklerini öne çıkarmaya dayanan bir sanat geliştirmişlerdir.

         

        Dolayısıyla Orhan Şaik Gökyay’ın “Bu Vatan Kimin” ve Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” (1949) ile “Durun Kalabalıklar” (1947) gibi şiirlerinin, böyle bir atmosfer içerisinde kaleme alındığını hatırlamak icap eder. Aynı yıllarda Malatya ve Edirne sürgünlerine tabi tutulan, Hasan Ali Yücel ile ciddi çekişmeleri bulunan Arif Nihat Asya da, sözünü ettiğimiz epik-destanî şiirlerin bir haylisini işte bu yıllarda yazıyor ve yayınlıyor. Yani bu tür şiirlerin ortaya çıktıkları devirle doğrudan bir ilişkisi bulunuyor. Fakat Arif Nihat Asya şiirinin bir dönemi ve bir tarafıdır bu!.. Sonradan Fetih Marşı gibi bazı şiirler kaleme almış olsa bile; onun asıl şiiri, ağırlıklı şiiri bu örneklerin oldukça dışındadır. Burada söylememiz gereken ilk husus bu!..

         

        İkinci hususa gelince, Edirne tecrübesi onun için çok önemli. Onun Edirne dönemi ile birlikte şiirini, baştan sona tarih ve zaman duygusu işgal etmeye başlar. Tarihî materyal ve dekor bu şiirlerde, epiğin yerine doğrudan lirik bir söyleyişe inkılâp eder ki, onun Edirne dönemi şiirleri gerçekten birer şaheserdirler. Özellikle “Edirne Kasidesi”ni burada anmak isterim. Tanpınar’ın Bursa’da Zaman’ını hatırlatan daha nice örnekler!.. Dolayısıyla Arif Nihat’ın Edirne şiirlerini, onun yeni bir evresi olarak kabul etmemiz gerekir diye düşünüyorum.

         

         

         

        Edirne’den Konya’ya, Tarih Duygusundan Yüksek Din Vecdine

         

         

        Bilindiği gibi Edirne döneminin ardından Arif Nihat Asya Ankara’dadır ve milletvekilidir. Yani bütünüyle politikanın içinde!.. Peki, yeni şartların Arif Nihat şiirine yansımaları olmuş mudur? Kuşkusuz ve hem de çok köklü. Elimizin altında yayımlanmış bir bibliyografyası bulunmadığı için söyleyeceğimiz hususlar, ister istemez kitapların yayım tarihlerine dayanacaktır. Nitekim 1954’de milletvekilliğinin sona ermesinin hemen ardından onu Eskişehir Lisesine hoca olarak atanmış görüyoruz. Kısa süre sonra Ankara’ya tekrar geri dönüşü ile birlikte de 1956’da iki yeni şiir kitabı birden yayımlanıyor: Birisi Kubbe-i Hadra, diğeri de Rubâiyat-ı Arif!.. Yani bir yanda Mevlânâ’ya ve Mevleviliğe ilişkin şiirleri, diğer yanda da yeni bir nazım türü olarak rubai denemeleri!..

         

        Bize göre Arif Nihat’ın, Mevleviliğin derin şiirini kurmaya yönelmesi, 1950 başlarında Konya ve Afyon’da icra edilmeye başlanan Mevlevi törenlerine iştiraki ile doğrudan ilgilidir. Onun bu törenlerde icra edilen âyinlerden çok etkilendiği anlaşılmaktadır. İşte buradan vecdi son derece yüksek bir şiir doğuyor. Necip Fazıl’ın Esselâm’ına tekaddüm etmesiyle de bu şiirleri ziyadesiyle önemsemek gerekiyor.

         

        Arif Nihat’ın rubaiye yönelmesi ise kolay kolay izah edilebilecek bir mesele değildir. Fakat evvel emirde de onda rubai yazma ihtiyacının Ankara dönemine ait bir mesele olduğunu kabul etmek gerekir. Bunda Mevleviliğe olan ilgisi rol oynamış olabilir mi, bilmiyoruz. Fakat Edirne döneminin onda, derin tarihî tecessüsleri harekete geçirdiği, tarihle ve tarihî zamanlarla özdeşleşmek gibi halleri doğurduğu malûmdur. Dolayısıyla Arif Nihat’ın “klasik”le ilişki kurmasının köklerini, bu döneminde aramak gerekir diye düşünüyorum. İşte bunun üzerine, 1950’den sonra, bir de Mevlevilik meselesindeki yoğunlaşmaları eklenmelidir. Fakat bütün bu söylediklerimiz gene de yeterli olmayabilir rubailere başlaması için. Ayrıca ilk rubailerine ya da rubai yazımına ağırlık vermeye başladığı tarih olarak, 1953 yılı duruyor önümüzde. Çünkü böyle bir açıklamasının bulunduğunu biliyoruz.[3]

         

         

         

        Yunus’tan Divançe-İ Arif’e

         

         

        Bu arada Arif Nihat Asya’nın şiirine, Eskişehir dönemi de hayli etkili olmuştur. Onun şiir ırmağına bu yıllarından itibaren ve Mevlânâ’dan ayrı olarak, Yunus’a has bir duyuş ve söyleyiş eklenmiştir. Onun şiirinde kolayca söylenivermiş gibi bir hava zaten eskiden beri mevcuttu. İşte bu söyleyiş biçimi, Yunus’u tanıma ile birlikte daha bir gelişti ve Necip Fazıl’ın ölümüne yakın yıllardaki şiirleri ile eş eviyede bir tabiîliğe erdi.

         

        Arif Nihat Asya’nın klasik şiirimizle ilgisi, görüldüğü kadarıyla yeni bir şey değil ve 1950 başlarına kadar inebilmektedir. Rubaiyat-ı Arif ve Kubbe-i Hadra ile başlayan bu yeni şiir dönemi, diğer rübai eserleriyle birlikte sonuna kadar devam eder gider. Bunu biliyoruz. Fakat son bir merhalede Arif Nihat, yazdığı şiirlerini, “divan” adı altında toplamayı tercih etmiştir. Divançe-i Arif adını verdiği bu eseri de ayrı bir önemi haizdir onun için. Burada öne çıkan taraf, şiirlerine böyle bir isim vermesinde toplanıyor. Yoksa onun şiiri, klasik gelenekle zaten derin bir ilişki içinde idi. Ne var ki şiirleri için böyle bir adlandırmayı tercihi oldukça mühimdir. Bu adlandırmanın mânâsına ermek gerekir diye düşünüyoruz.

         

        Burada ilk akla gelmesi gereken husus, 1965’lerden itibaren ikinci yeni şiirden kendini ayrıştıran veya onunla yetinmek istemeyen genişçe bir şair grubunun, klasik şiirimizle alâka kurmayı öne çıkarmış olmalarıdır. Altmış ortalarından itibaren kendini hissettiren böyle bir şiir akımı ve temayülü, bazı şairlerin eserlerini Divan, Divançe vs. biçiminde adlandırmalarına yol açmıştı. İşte Arif Nihat Asya’nın ne kadar bağımsız durursa dursun, Türk şiirinin bu dönemine bir yönüyle tekabül ettiği veya etmek istediği anlaşılıyor. Fakat ne yazık ki bu şiir, ilgili dönemlerde lâyıkı seviyede bir eleştiriye muhatap olamadığı için hep karanlıklarda kaldı. Fakat hâiz olduğu değerden de hiç bir şey kaybetmeyerek tabiî ki!..

         

         

         

        Sonuç

         

         

        Temelde, başından beri aşk ekseni etrafında gelişip duran Arif Nihat şiirinin, bu özelliğini muhafaza etmek kaydıyle, zaman zaman bazı evrilmelere maruz kalması bizi şaşırtmamalıdır. Burada değişen, onun şiirinin özünden ziyade, haiz olduğu aşk istidadının objesindeki farklılaşmada toplanır. Dolayısıyle aşkın objesi önem kazanıyor onun için. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Arif Nihat, epik şiirleri dolayısıyle destan tarzı ve toplumla özdeşleşirken, Edirne’de bu özdeşleşme tarihe ve tarihî zamanlara inkılâb eder. Sonra arkasından yüksek bir istiğrak ve din vecdinin boşalmalarına şahit olmaya başlarız. Onun şiirinde gördüğümüz bu tür evrilmeler, şiirin formuna ve nazım şekillerine de tesir etmiyor değil. Bu kısımda da serbest, hece ve aruz biçiminde bir istihale dikkatimizi çekmekten geri kalmaz.

         

         

         

         

         

         

        

         

         

        

         

         

        

         

         

        

         

         

        

         

        


        

        

        [1] Arif Nihat’ın Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor adlı şiir kitabının ilk baskısı, bu bakımdan manidardır. Zira Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor’un ilk baskısının iç kapağında 1945 tarihi okunurken, dış kapakta bu tarih 1946’yı gösteriyor. Buradaki karmaşa bize manidar geldi. Asgariden kitabın baskısındaki bir gecikmeyi ve zorlanmayı ortaya koyuyor bu durum.

        Nitekim Kanatlar ve Gagalar’daki “Bir Kitap Para Bekliyor” başlıklı yazı da bu durumu ortaya koyuyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarında çekilen parasızlık ve kâğıt darlığı. Arif Nihat bu kitabın baskısı için, yaz mevsiminde İstanbul ve Adana arasında adeta döneniyor.


        

        [2] Arif Nihat’taki bu değişiklik ilk olarak “Bayrak” şiiri ile başlıyor. Bu şiir 1938 yılı aralık ayının sonunda veya 1939 Ocağının ilk birkaç gününde yazılıyor. Sebebi de Adana’nın kurtuluşu olan 5 ocakta okunmak için!..

        Yani bir kurtuluş ve kahramanlık şiiri olacaktı ister istemez. Nitekim öyle de oldu. Fakat şiirdeki bu yüksek heyecanın bir başka sebebi daha vardır. O da Hatay meselesinde elde edilen yüksek başarının, bütün Türkiye’yi o yıllarda ayağa kaldırması idi. Yani şiir böyle bir atmosfer içinde kaleme alınmıştı ve ardından da dalga dalga bütün Türkiye’ye yayılmaya başlamıştı.

        Sonunda bu yüksek rağbeti fark eden Arif Nihat da, ister istemez aynı yolda şiirler söylemeyi sürdürdü. İkinci dünya savaşı şartları da, aynı yoldaki şiirleri teşvik etmiyor değildi. Fakat bu süre uzun sürmeyecek, hemen ardından Arif Nihat şirinin lirik damarı kendini daha bir hissettirecektir.

        Burada unutulmaması gereken, Arif Nihat’ın bu dönem nesirleri ile epik-destanî şiiri arasındaki büyük farklılıktır.


        

        [3] Maliye bakanlığı müsteşarlığı ve İsmet İnönü döneminde cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği yapan Cemal Yeşil, önemli bir rübai yazarı olarak bilinir. Onun Rubailer’i 1950 yılında kitap olarak yayımlandı. Çıktığı sıralarda haklı bir ilgi uyandıran Cemal Yeşil’in rübaileri, Arif Nihat’ı bu yönde teşvik eden sebepler arasında behemehâl zikredilmelidir.


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele