Alâaddin Korkmaz ile Ziya Gökalp Üzerine…: “Batı Tipi Milliyetçilikte, Saldırganlık, Ayırımcılık, Din Olgusundan Kopukluk, Irkçılık, Faşizm ve Nazizm ve de Şovenizm Akla Gelebilir”

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        

         

         

        - Milliyetçilik düşüncesinin, Fransız İhtilâli ile insanlığın gündemine girdiği; Ziya Gökalp’ın da Avrupa’nın gündemindeki milliyetçilik düşüncesinden esinlenerek ‘Türkçülüğün Esasları’nı oluşturduğu iddia ediliyor. Bu sebeple,  ‘Ziya Gökalp Türkçülüğü’ ile aynı anlamdaki ‘Türk milliyetçiliği’ kavramının,  ‘Batı tipi milliyetçilik’ olduğu sonucuna varılıyor.

         

        Konu ile ilgili yorumunuzu alabilir miyim?

         

        - Soru girişindeki tespit ve varılan sonucun doğru olduğunu kabul etsek bile, yapılan yorumun hiçbir iler tutar yanı yoktur. Aslında, Milliyetçiliğe yöneltilmiş güya kuvvetli bir tenkidi ifade eden bu soru, bir nevi Aristo mantığına dayandırılmış görünmekle birlikte, mantıktan da mahrum görünüyor. ‘Batı tipi milliyetçilik’  diye bir terim uyduranlar, bunun ‘Doğu tipi’ olanını da tarif ve tâdat etmek durumundadırlar. Bu gibi soruları ciddiye alıp cevaplandırmak gerçekten az-çok düşünebilen insanlar için bir Çin işkencesi gibidir.

         

        Şöyle özetleyelim: Millet ve milliyetçilik fikrinin Fransız İhtilali’nin sonucunda ortaya çıktığı doğrudur. (Aslında, sadece Göktürk Kitabelerinin ‘milliyetçilik’ açısından tahliline biraz kafa yorulduğunda, bizim milliyetçiliğimizin tarihi kaynaklarını da daha derinlerde keşfetmek mümkündür.) Bu fikrin dalga dalga yayıldığı (çünkü yeryüzü de küresel bir toplumdur ve ülkeler arasında devrevi benzeşmeler tarihin bütün devirlerinde görülür.), bizim imparatorluğumuzu da etkilediği; imparatorluk unsurları içinde bulunan kavimlerden, milletlerden, en son ‘Türk’ olanının bu etkiden nasiplendiği de bilinen çok basit bir gerçektir. Diğer İmparatorluk aydınları gibi, ‘milliyet mikrobu (Bu tâbir Gökalp’ındır.)’nun imparatorluğu kemirip bitirmesinden; sadece gayrimüslimleri değil, Müslüman milletleri de etkilemesinden ıstırap duyan Gökalp bu konuda, ‘…Milliyet fikri İslam aleyhinde ne mümkünse yaptı. Artık bu silahı kullanma sırası İslam Âlemine geldi.’ demektedir.

         

        Bu gibi toplumsal hadiseleri tek bir kişiye veya gruba irtibatlandırmak doğru olmamakla birlikte, Ziya Gökalp’ın bu süreci, yani Türk Milliyetçiliği’nin kuruluşunu ve topluma yayılışını yönlendirdiği de gayet açıktır. Gökalp, kendi sistemini hayatın pratiklerinden hareketle ve zamanındaki fikir ve eğilimleri ‘telif’ ederek oluşturmuştur. Ziya Bey’in bu yeni fikre ‘Türkçülük’ dediği de; bunun, Türk milliyetçiliğinin özel adı olduğu da doğrudur. Diğer bir doğru da,  üniversitemize sosyoloji bilimini getirip bizzat tedris eyleyen Ziya Bey’in, ‘Türkçülüğün Esasları’nı da bu yeni ilmin gereklerine göre belirleyip sistemleştirmiş olmasıdır. İtiraf(!) etmek gerekirse buradan ‘Batı tipi bir milliyetçilik’ yorumu çıkabilir yani. Çünkü Gökalp, bizde bulunmayan bir ‘ilim’ ithal(!) etmiş ve ona dayalı olarak bir ‘Türk Milliyetçiliği’ fikri geliştirmiştir! (Unutmamak gerekir ki, aynı Gökalp İbn Haldun’u da çok iyi bilmekte idi.)

         

        Sanırım bu ‘Batı tipi’ meselesi, ’milliyetçilik’ kelimesinin çekiciliğinden, tabiliğinden, gerçekliğinden, kolay kolay reddedilemezliğinden dolayı, özellikle siyasi ‘İslamcı’ akımların bazı temsilcilerinin ‘millet demek İslam milleti demektir’, bu durumda milliyetçilik de ‘İslam milliyetçiliğidir’ kabullerinden kaynaklanmaktadır. Gerçekten de, bizim kültürümüzde yirminci asrın başına kadar ‘millet’ kelimesi ‘ümmet’ anlamında kullanılmıştır. Bu açıdan baktığınızda, evet bizde bir milliyetçilik yapılacaksa kültürümüzdeki ‘millet-i İslamiye’ temelinde ‘milliyetçilik’ yapmak ‘doğu tipi’ olarak kabul edilebilinir! Zaten ‘Batı tipi milliyetçilik’ şeklindeki ucûbe terminolojinin de başka türlü bir izahı yoktur. Fakat ne yazık ki, bizim, toplumbilime ait beynelmilel kavramlara canımızın istediği gibi anlamlar yükleme ve onun üzerine ‘milli, yerli’ saydığımız bir fikir sistemi kurma imkânımız yok!

         

         

        Milliyetçilik, kesinlikle bir ‘millet’e dayalı olarak yapılabiliniyor ve o milletin de bir adının bulunması gerekiyor. ‘Millet’in ne olduğu konusunda tarifler yapılırken de az çok ortak kabul görmüş tarif de var. Lakin ’millet’in ‘ümmet’ anlamına geldiği; yani, Türk, Arap, Acem,  Malay gibi farklı Müslüman milletleri tek ‘millet’ olarak kabul eden bir ilim yok.

         

        ‘İslam Milliyetçiliği’ demeye getirilen kavramın Gökalp’taki karşılığı ‘İslam Ümmeti’dir ve onun ‘üçleme’sinde, ’ Türk Milletindenim, İslam Ümmetindenim, Garp Medeniyetindenim’ şeklinde ifadesini bulmaktadır.

         

        - Batı tipi milliyetçilikte, saldırganlık, ayırımcılık, din olgusundan kopukluk, ırkçılık, Faşizm ve Nazizm ve de Şovenizm akla gelebilir. ‘Milliyetçilik’ veya ‘Türk milliyetçiliği’ olarak da adlandırılan Ziya Gökalp Türkçülüğünün, adı geçen unsurlarla bağlantısı var mıdır?

         

        - ‘Batı tipi milliyetçilik’ ifadesi doğru olmadığına ve esasen her topluma göre farklı bir millet ve milliyet anlayışının bulunması tabiî kabul edileceğine göre; ‘Batı tipi’ kavramını ‘Batı ülkelerinde kabul görmüş’ şeklinde anlayıp algılayarak soruyu yorumlayabilirim.

         

        Sualde sayılanlara ‘Batı tipi milliyetçilik’ demek mümkün değildir. Kısaca İtalyan faşizmi ile Alman Nazizmi üzerinden böyle bir yanılsamaya düşülmesi, yani bunların ‘Batı tipi milliyetçilik’ sanılması veya sayılması son derece yanlıştır. Kaynağını siyasetten alan birer ‘ideoloji’ olarak kurgulanmış olan bu iki anlayış, hareket noktalarında İtalyan ve Alman milliyetçilikleri bulunmakla birlikte, hastalıklı bir ruh halindekisiyasetçilerin saplantılarını, saldırganlıklarını tatmin etmek üzere zorla ideolojileştirmiş ve asli kaynağından saptırılmış türevlerdir. Yani bu iki akıma ait sözüm ona ‘milliyetçilik’ anlayışı, her bir farklı millete ait milliyetçilik anlayışsında bulunması tabiî olan farklılıklara örnek gösterilemeyecek derecede marazi bir haldir ve tasnif dışıdır.

         

        Bunu böyle tespit edip bahis dışına taşıdıktan sonra, ‘Batı tipi milliyetçilikte, saldırganlık, şovenizm, ayırımcılık, din olgusundan kopukluk, ırkçılık…’ gibi iddiaların birlikte ve topyekûn bir anlam taşımadıkları da ortaya çıkar. Ama şöyle bir hüküm vermek yanlış olmaz sanırım: Temel insani zaaflara ait bu ve benzeri sapmalar milliyetçiliğin yumuşak karnıdır. Yani milliyetçilik kötü ellerde ‘saldırgan’lığa, ’şovenliğe’’ayrımcılık’ ve ‘ırkçı’lığa ve ‘din olgusundan kopuk’luğa uygun bir ‘araç’ olarak kullanılabilir. ‘Batı’daki milletler de, ‘Doğu’dakiler de hayatın akışı içinde bunlardan biri veya daha çoğu ile malûl olabilirler.

         

        Bizi burada ilgilendiren,  Gökalp’ın sisteminde ve dolayısıyla Türk milliyetçiğinde ‘saldırganlık, ayırımcılık, din olgusundan kopukluk, ırkçılık, şovenlik’ bulunup bulunmadığı hususudur.

         

        Bilindiği gibi, Türkçülük fikri, İmparatorluk aydınının sırasıyla, ‘Osmanlıcılık’ ve ‘İslamcılık’ fikirleri ile mevcut durumu kurtarma ümitlerinin tükenmesi üzerine, tabii bir sonuç olarak başvurdukları bir yol idi. Yukarıda da bir nebze işaret edildiği gibi, o Fransız İhtilali’nden dalga dalga yayılan fikir, bizim imparatorluğumuzda da etkilerini göstermiş, sadece, kendisini ‘asli unsur’ sayanlar, yani Türkler, kendilerinin nasıl bir millet olduklarını araştırmak yerine, ‘inkıraz’ı nasıl durdurabileceklerine kafa yormuşlar ve şüphesiz, ‘Osmanlıcılık’ da ‘İslamcılık’ da bu ‘durdurma’ arayışlarının sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Balkan bozgunundan sonra işin farkına varıldı (1911 yaz başında devrin münevverlerine başvurup, ‘Biz Türklerden başka herkesin bir derneği, kulübü var. Öncülük yapın biz de teşkilat kuralım.’ diyerek Türk Ocağı’nın kuruluşuna vesile olan Askerî Tıbbiye talebesini hatırlayınız.) ve süratle yeni rotamızı tespit etmeğe koyulduk. Gökalp, bunun sistemleşmesini sağlayan beyindir. Bütün dünyada olduğu gibi, bizde de ‘millet’leşme ve onun sonucu olarak bağıra çağıra gelen ‘milli devlet’ farklı bir toplumsal zemine oturmak durumundaydı ve onun bir tarifi bulunmak zorundaydı. Türkçülük, o tariften ibaretti.

         

        Ziya Gökalp gibi bir dahi tarafından gelecekteki toplum yapımızı şekillendirecek olan bir fikir sisteminin, hemen hemen eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ve ayrıntılı olarak belirlenmiş bulunması Türk Millet için büyük bir şanstır.

         

        Gökalp daha hayatta iken kendisine yöneltilen tenkitleri dikkatlice değerlendirmiş, bu cümleden olmak üzere ‘ırkçılık’(kavmiyetçilik), ayrımcılık, ‘din olgusundan kopukluk’, ‘saldırganlık’ gibi suçlamalara cevaplar vermiş ve bu konulardaki düşüncelerini temel metinlerinde dile getirmiştir. Burada bir mülakat söz konusu olduğu için, herhalde bunları uzun uzun izah etmek ve dipnotlarla kaynaklarını göstermek gibi bir garabet gerekmiyor. Özetle ifade etmek gerekirse, Gökalp, çok kesin ifadelerle ‘ırk’ kavramının milletin teşekkülü ve milliyetçilikle bir alâkası bulunmadığını; herhangi bir millete mensubiyetin bir şuur olduğunu; bu itibarla atlarda ‘şecere’ aramanın mümkün, ama insanda mümkün olmadığını çok açık bir biçimde ifade ediyor. Gökalp’ın sisteminde, başka milletleri, kavim veya kabileleri, yani herhangi bir toplumu hor veya hakir gördüğüne, yani ayrımcılık yaptığına dair tek bir kelime yoktur. ‘Şovenlik’ ve‘Saldırganlık’ konusunda ise ilave birkaç kelime söylemek icap ediyor. Bilir bilmez birçok kimsenin ‘Turan’ ve ‘Turancılık’ üzerinden Gökalp’a ve Türk milliyetçiliğine saldırmaya devam etmesi, kasıtlı değilse, çarpıtma, en azından bilgisizliktir. Gökalp sisteminde ‘mefkûre’(ülkü, ideal) kelimesinin önemli bir yeri vardır. Ona göre ‘mefkûreler tarihi hengâmelerden, içtimai buhranlardan doğar’. Burada geniş bir tahlile girmemiz mümkün değil, ama anlaşılır şekilde söylemek gerekirse,  Gökalp’a göre, ’milli ülkü’ler milliyetçiliğin çok önemli bir varlık ve yaşama sebebidir. Milletlerin gelecek telakkileri bu ülkülerde şekil bulur. İşte Turan fikri ve Turancılık mefkûresi de gelecek nesillere ‘galeyan’(coşku) vermek için tasarlanmış bir fikirdir (mefkûre). Hani şu ‘büyük rüya’ cinsinden bir itici güç. Bunu ‘elde ok ve yay Orta Asya’yı fethe kalkışmak’ gibi bir saldırganlık temelinde ve karikatürize ederek takdim edenler, en hafif ifade ile büyük haksızlık yapmışlardır.

         

        ‘Din olgusundan kopukluk’ gibi saçma bir iddianın ise Gökalp’ta herhangi bir karşılığı yoktur. ‘Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak’ şeklinde formüle ettiği sistemi, ‘din adına hüküm verip (kanun koyup) toplumları yönetmeye cevaz vermediği için’ onu beğenmeyenlerin cılız, soyut ve anlamsız yakıştırmalarından biridir.

         

        - Bu kanaatinizi destekleyen birkaç örnek verebilir misiniz?

         

        - Yukarıda adı geçen üçleme bir kitap adıdır. 1919’da yayımlanmıştır: Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak. Gökalp’ın son ve Türkçülüğü sistemleştirdiği eseri ise 1923’de yayımlanmıştır: Türkçülüğün Esasları. Diğer eserleri ve makaleleri de pek tabiîdir ki dini konuları ele aldığı bahislerle doludur. Doğrudan İslam’la ilgili makaleleri de hâlâ kaynak olarak kullanılacak niteliktedir. Bence, itirazı olanlar Gökalp’ı okuyup iyice anladıktan sonra buldukları eksiklikleri, ‘İslam’dan kopuklukları’ ve varsa başka itirazlarını müşahhas olarak ortaya koymak zorundadırlar. İddiaların aksine, Gökalp sisteminin bütün alanlarında dinin, yani İslam’ın özümsenmiş ilkeleri hayat bulmaktadır.

         

        - Ziya Gökalp’in; eşine ve kızlarına yazdığı mektuplarında ve makalelerinde belirttiği, din ve İslamiyet ile ilgili görüşlerini, esaslarını belirlediği Türkçülük düşünce sistemine yansıtmadığı iddialarını değerlendirir misiniz? (‘Kendisi dindar olabilir. Mektuplarında, yazılarında böyle görünebilir. Fakat oluşturduğu doktrinde din olgusuna yer vermemiştir’, deniliyor.)

         

        - Evvela, Gökalp’ın ‘doktrin oluşturduğu’ doğru değildir. Gökalp’ın çabası, ’içtimaiyat’ adını verdiği ilmin metot, teknik ve verilerini kullanarak Türk Milliyetçiliği’ni sistemleştirmeye çalışmaktan ibarettir. İlim ve fikir adamları, onun yaptığını tarif ederlerken daha çok ‘Gökalp Sistemi’ terimini kullanmışlardır. Yanlış anlaşılmasın, Gökalp, sosyolojik birtakım araştırmaların neticesi olarak bir ‘Türkçülük’ kurmuş değildir. Bu ilmin metotlarından da istifade ederek, bizim milletimize mahsus bir milliyetçilik anlayışı geliştirmiş ve bir program ortaya koymaya çalışmıştır. (Türkçülüğü Esasları’nın ilk bölümü Türkçülüğü tanıtmakta, ikinci bölümü de ‘Türkçülüğün Programı’nı göstermektedir.) Bütün yazdıkları gibi, pek tabiîdir ki bu son eserinde yazdıkları da dokunulmaz değildir, tartışılabilir, tenkit edilebilir ve esasen bazı hususlar da ilmi zeminde tartışılmıştır. Özellikle rahmeti Erol Güngör’ün Gökalp’a getirdiği eleştiri ve düzeltmelerinin üzerinden kırk yıl geçmiştir.

         

        ‘Oluşturduğu sistemde din olgusuna yer vermediği’ külliyen yalandır. Kulaktan dolma sayıklamalardır bunlar. Karşımızda Arapça, Farsça ve Fransızca bilen ve İslam’ın ilk elden kaynaklarını daha lise yıllarında okuyup bilginlerle tartışabilecek seviyedeki ilim ve irfan zeminine sahip bir düşünür var. Yakın zamanda, Felsefe Dersleri neşredildi. Yayımlanana kadar bu eserin ‘esaretteki aydınlara ortalama bilgiler veren bir basitlikte olabileceği’ tahmin ediliyordu. Hayretle gördük ki, Malta esaretinde verilen bu ‘ders notları’ bile onun tefekkür zemininin ne kadar derinlerde olduğunu ortaya koyuyor.

         

        Özellikle Malta mektuplarında, Gökalp’ın ‘dindar’ yönünün büyük bir içtenlikle gözlemlendiği doğrudur. Hayatını milletine vakfeden,  bu uğurda ailesini bile ihmal ettiği düşünülen ve yazdığı her kelime ile ameli (pratik) bir netice elde etmeye çalışan bir idealist insanın, esaret altında daha çok kendi ‘iç’ine doğru yönelmesi ve çocuklarını uzaktan da olsa terbiye etmeye çalışarak başka bir vazifesini daha yerine getirdiğini düşünmesi, tabiî değil midir?

         

        İslam, hem ferdi hem de içtimai hayat bakımından biz insanlardan neler bekliyor ve istiyorsa, Gökalp, sisteminin içinde bunları temel hedefler haline getirmiş, İslami terbiye ve ahlâkını esas alarak bir toplum ve yönetim modeli oluşturmaya çalışmıştır.

         

        Eğer, onun sisteminde, tamamen dünyevi bir yönetim aracı olarak kullanılan bir ‘din’anlayışı arayanlar varsa, evet Gökalp’ta bu yoktur. Çünkü Gökalp, dinin, tamamen bu dünyaya ait(lâ-dini)) bir kurum olan devlet ve onun yönetimi ile ilgili alanlarda, yani siyasette bir görev ve rol almasını asla doğru bulmamıştır. Siyasi İslamcıların dillerinin altındaki itiraz aslında budur. Hilmi Ziya Ülken’in tespitiyle, Gökalp, sistemini ‘İslam fıkhı’ üzerine değil (Gökalp aynı zamanda bir ‘fakih’dir), sosyoloji ilmi üzerine bina etmiştir. ‘Dindar olsa bile sisteminde din olgusuna yer vermemiş’ sözlerinin temelinde galiba ifade edilemeyen bir (egemenliğin kaynağını ilâhi temellere dayayıp, Allah adına birtakım kulların hüküm verdikleri, kanun yaptıkları), ‘din devleti’ arzusu var. Gökalp’a bunun için kızıyorlar ve yanılıyorlar. ‘Kırmızı ışıkta duracaksın’ kuralının bile‘İslami bir vesayetle düzenlenmesi demek olan bu anlayışın tartışılacak bir tarafı yoktur.

         

        - İslamî hassasiyeti olan kardeşlerimizin-dostlarımızın; Ziya Gökalp’ın Türkçülük düşüncesinden etkilenen Enver Paşa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları ve HüseyinNihal Atsız gibi isimlerin İslamiyet’e mesafeli olduğuna ilişkin iddialarının sebebi sizce ne olabilir?

         

        - Evvela, ‘İslami hassasiyet’ herkeste bulunmalıdır. Nitekim Enver Paşa, Ziya Gökalp, Atatürk (ve Cumhuriyetin diğer kurucuları) ve Nihal Atsız da dini hassasiyetleri yüksek insanlardır. Bu itibarla, hepsi de ‘millet kahramanı’ olan bu insanlar ‘İslamiyet’e mesafeli’ falan değillerdir.

         

        Böyle yorumlanması, baştan beri anlatmaya çalıştığım gibi, ‘İslam devleti’, ’İslam milleti gibi lafların son derece çekici birer soyut kavram olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki bu kavramların somut karşılıklarının bulunması gerekmektedir. Bir düşünür olarak Gökalp da, bir eylem adamı olarak Enver Paşa da, ‘siyasi’ İslamcılığı (ümmetçiliği) ciddi olarak denemişler, İmparatorluğun dağılmasını önlemek için, hiç olmazsa ‘İslam’ temelinde devam ettirmek adına bir ‘Türk-Arap Federasyonu’ kurmanın yollarını bile aramışlardır. (‘Türkçü’ Ömer Seyfettin’in ‘Tarkan’ imzasıyla, 1914’de yayımlanmış ‘Ameli Siyaset’ risalesinde, Gökalp’ın o günlerde ortaya attığı ‘Türk-Arap Federasyonu’ teklifi üzerinde durulur.)

         

        Soyut kavramları idealize ederek, samimiyetle, bir ‘İslam milleti, İslam milliyetçiliği, İslam devleti’ olabileceğine; İslamiyet’in insan ve toplumun bütün ilişkilerini tanzim edebileceğine inanan ‘İslami hassasiyetleri olan kardeşlerimiz-dostlarımız’ şurada yanılıyorlar: Asli kaynaklar (Kur’an ve Hadis) dışında, on beş asırdır ‘İslam’ adına birikmiş ne varsa ‘yorum’dur, ‘kültür’dür ve dolayısıyla bunlar ‘din’ değildir. Bu ‘yorum’lar, pek tabii olarak İslam toplumlarına göre farklılıklar gösterdiği gibi, kişilere göre ve devirlere göre de değişebilmektedir. Dolayısıyla ‘din’ üzerinden geliştirilmiş yorumların eleştirilmesi, değiştirilmesi, yeni ve farklı yorumların getirilmesi, yani ’asrın idraki’ne vurulması da gayet normaldir.

         

        İslam’ın yorumlanması üzerinden birikmiş olan bu ‘kültür’ü de ‘İslam’ sanarak, özellikle devlet idaresi ile ilgili bir ‘İslami devlet’ hayal etmenin; yani İslamiyet’le, kazuistik usullerle toplumsal ilişkileri düzenleyerek,  siyasi bir cemiyet ve devlet teşkil etmenin ilâhi bir temeli yoktur. Çok açık bir ifade ile söylemek gerekirse: Allah’ın yeryüzünde herhangi bir ‘gölge’si veya vekili yoktur. Ne ‘Padişah’(Cumhurbaşkanı veya Ayetullah) olarak, ne ‘ulemâ’ (âlim, şeyh veya hoca) ne de ‘icma’(veya meclis)olarak.

         

        Peki, böyle bir anlayış İslamiyet’i dar bir alana (ibadet) hapsetmek anlamına gelmez mi? Gelir. O yüzdendir ki,  insan(fert) ve cemiyet için İslam ne emretmişse hepsi, ilişkiler düzenlenirken dikkate alınmalıdır. İyilik, doğruluk, adalet, ahlak, haram-helal’ayırt etmek, haksızlığı gidermek, yalan söylememek… gibi kişisel değerler; veya aileyi, komşuluğu, vatanı sevmeyi öğütleyen içtimai değerler; veya insanı sevme, ayrımcılık yapmama, herkesi eşit sayma… gibi insani değerler özümsenip, benimsenip(yani dini bir referans olarak ve cehennemle korkutularak değil), yönetime ait ilişkiler düzenine yerleştirilse maksat hasıl olmaz mı? Bu konularda ille de dinî veya (kaynağını Allah’tan aldığını iddia eden) bir egemen otoritenin dediklerini ‘İslam böyle emrediyor’ diye vazetmek mi gerekiyor? ‘Din böyle emrediyor’ denilen alan ‘cemaat’ alanıdır. Vaiz, dininkendi kurallarına uygun olarak, dini istediği şekilde yorumlar veya yorumlardan birine uyar ve bunu cemaate anlatır; din âlimi(ulema) araştırmalar yaparak bir sonuca varabilir ve tespit veya yorumlarını yayımlar. Müftü, bu yorumları hüküm haline getirir ve ‘fetva’ verir; hitap ettiği yine ‘cemaat’tir. ‘Cemaat’ten isteyen onların yorumlarını kabul eder, isteyen etmez. Bu üç kaynaktan gelen yorumlardan birini ‘kanun’ haline getirir veya ‘nass (doğma)’ sayarsanız yaptığınızın dinle bir ilgisi yoktur. İslam toplumlarının temel sorunu budur. Gökalp, bir terkip adamı olarak bu sorunu çözmeye kafa yormuş ve büyük ölçüde çözmüştür.

         

        - Ziya Gökalp’in laiklik anlayışını yorumlar mısınız?

         

        - Gökalp, ihtiyatla söylüyorum, ‘laik, laiklik’ terimlerini kullanmamıştır. Lakin sistemleştirdiği fikir tamamen dünyevi, yani laik bir sistemdir. (Dünyevi kelimesi Azerbaycan Türkçesinde tam da ‘laik’ anlamında kullanılmaktadır.)

         

        Gökalp, bu dünyaya ait siyasi kurumların, bu cümleden olmak üzere ‘devlet’ organizasyonunun dini kurallarla herhangi bir ilgisi bulunmaması gerektiğini düşünmüştür.

         

        - Ziya Gökalp, ‘İslamiyet’i, Türkçülük sisteminin içerisinde eritmek’ şeklinde bir düşünceyi, yazılı olarak açıklamış mıydı?

         

        - Doğrusu Gökalp’ın böyle bir ibare kullanıp kullanmadığını hatırlamıyorum. Ama Gökalp bunu, yani ibarenin içerdiği işi yapmıştır. Yani, İslam’ın bu dünyada inşa etmeyi amaçladığı ‘insan(fert)’ ve ‘cemiyet’ tipini, sisteminin içine açık bir şekilde yerleştirmiştir. Bunu ifade edebilecek doğru kelime ‘massetmek’tir (Yukarıda buna işaret ettim.) Dolayısıyla böyle bir ibare kullanmış ise, bundan anlaşılması gereken budur.

         

        ‘İslamiyet’i,  Türkçülük sisteminin içerisinde eritmek’ ibaresine, eğer İslamiyet’i yok edip, onun yerine Türklüğü koymak’ gibi bir saçma anlam yükleniyorsa, ‘edeb yâhû!’ demekten başka ne söylenebilir. Böyle bir saçmalık olabilir mi?

         

        


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele