Milliyetçiliğe Reddiye 1 -Ülkücülük Versus Milliyetçilik Gökalp’ın Anlaşılması ve Tenkidi Çerçevesinde Bir Yüzyıl Değerlendirmesi

Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

        Milliyetçilik ve sosyalizm, geçen iki yüzyılın da iki zirve siyasi optik kavramıydı. Çerçeveler ve objektifler onlara ayarlıydı çoğunlukla. Liberalizm de onlarla atbaşı üçüncü bir zirveyi teşkil ediyordu ama Batı’nın bu sinsi çocuğu ikisiyle de iyi geçinip kendi iktidarını, zihinsel tekelini kurmadan evvel pek öyle bu iki kutsal delilik gibi ortalıkta iddia sahibi olarak gezinmiyordu. Söylemleri kısır, duruşu iddiasız, eylemleri sünepe idi.

         

        Milliyetçilik, burjuva devriminden sonra bütün dünyayı sarmalayan imparatorluklar sonrası siyasi yapılanmalar için bir fikrî altyapı tesis etmede önemli rol oynadı. Liberalizm, bu süreçte de sinsi ve içten pazarlıklı karakterini muhafaza etti.

         

        Sosyalizm envai çeşit türüyle kapitalizmin son aşamasıydı ilk aşamasıydı lakırdıları arasında, Saint Simoncu sosyalizm, Fourier sosyalizmi, Owen sosyalizmi, Proudhoncu sosyalizm, Thomas Moore ütopyacılığı, Campenalla’nın güneş ülkesi, Marks sosyalizmi, Belçika sosyalizmi, Fransız sosyalizmi, İngiliz sosyalizmi, Alman sosyalizmi, Afrika sosyalizmi, Arap sosyalizmi, Rus sosyalizmi, Marksist Leninist sosyalizm, Maoculuk, TİP sosyalizmi, ütopik sosyalizm, hümanist sosyalizm bilimsel sosyalizm, piyasacı sosyalizm, halkçı sosyalizm, endüstriyel sosyalizm, plancı sosyalizm ve daha binlerce sosyalizm furyası arasında kendini bile doğru dürüst anlatamadan âdeta moda akımları gibi esti, üfürdü, geldi, geçti, gitti…

         

        Milliyetçilik, tarihin milletler mücadelesi tarihi olduğu iddiasının sahipleri açısından vazgeçilmez, devredilmez, terk edilmez bir sevda olarak kalsa da tıpkı sosyalizm gibi modası geçmiş bir zihniyet hatta başımıza gelen bütün felaketlerin müsebbibi olarak sanık sandalyesine oturtulmaktan da kurtulamadı.

         

        Milliyetçilik, kendisiyle muhafazakârlık yan yana kullanıldığında bugünkü liberal ve İslamcı ittifaklarının handiyse tamamını içine alan bir geleneksel ve organik düşünce sistemi ve sanki vatanseverliğin en yumuşak ve ortalama kabul gören iklimi olarak değerlendiriliyordu.

         

        Daha dün milliyetçilik kavramını kalkan olarak, siper olarak, maske olarak kullananlar bugün milliyetçiliğin raflardan kaldırılan miadı dolan ve ambara bile kaldırılmaması gereken hatta mümkünse yok edilmesi gereken, çevreye zararlı bir kimyasal madde olduğu kanaatindeler.

         

        Derli toplu bir milliyetçiliğe reddiye bile kaleme alamayan liberal takımla onların kuyruklarına taktıkları milliyetçi-muhafazakâr çevreden devşirdikleri her ne kadar sözde okumuş-yazmış takımı varsa hepsi delikanlıca karşı duramadıkları bu heyakile çamur atma edebiyatını sürdürüyorlar. Milliyetçilik tunçtan bir heykel olarak varlığından, yapısından bir şey kaybetmese de üzerindeki bir yığın çamurla o eski ihtişamını yitirmişe benziyor. Silkinip kirlerinden kurtulamıyor. Bu sessizlik, sanki üzerindeki çamurdan yapılmış bir heykel olduğu kanaatini uyandırıyor.

         

        Hatta zaman zaman bu heykelin inşasında emeği olanlar bile hafızalarını yitirip onun tunçtan yapıldığını unutuyor, tamamını çamur sanıyorlar… Onlar da bu pejmürde söyleme iştirak ediyorlar, bu kervana katılıyorlar. Bu, bir zamanlar İstanbul sokaklarında sözde hürriyet için yürüyenler yahut da “Din elden gidiyor, şeriat isterük!” nidalarıyla dinimübinin mihrabını taşlayarak yürüyenlerin kervanıdır.

         

        O hâlde milliyetçiliğin ve milliyetçilerin kendilerini bu çamurdan kurtarıp silkelenmeleri, sanatlarını gün yüzüne çıkarmaları gerekmektedir.

         

        Bütün Batı sosyalizmlerinin aslında materyalizmin bir tepkimesi, hatta kendi içinden çıkardığı bir yedek tabanca olduğunu söyleyen ve yukarıda bir kısmını saydığımız sosyalizmlerin tamamını eleştirerek hakiki sosyalizmin çekirdeğini teşkil etmeye koyulan Nurettin Topçu’nun yapmaya çalıştığını, bir milliyetçi olarak bizlerden birinin de yapma mecburiyeti var. Böylece milliyetçiliğin de bütün tarihî dönemeçlerini doğru tahlil ederek günümüzdeki veçhesini, boyutlarını, çerçevesini, derinliğini, kimliğini, gizemli görevinin asrımızda ne idüğünü veya ne olması gerektiğini ortaya koymak icap eder.

         

        Bunu üç merhalede gerçekleştirebiliriz:

         

        1. Milliyetçiliğin tarihini, tarihî safhalarını; bu safhalardaki sosyolojik birlik mikyasını, bu birliği tesisin mayasını, varsa ekonomi politiğini; değişebilecek olanları, kalıcı olanları irdelemek.

         

        2. Milliyetçiliğin safhalarını ve bu safhaların dönüm noktalarını doğru keşfetmek. Bu anlamda milliyetçiliğin üç dalgasını tarihsel ve bilimsel olarak ortaya koymak; bu süreçte üç dalgada da eskiyi yıkarak veya dönüştürerek yeniyi kuranların bunu nasıl gerçekleştirdiklerini doğru anlamak. Tek bir örnek vermek icap ederse Namık Kemal’in hakiki bir Osmanlı olarak eskiyi yıkarken yeniyi nasıl kurduğunu tahlil etmek için Talim-i Edebiyat’ı iyi anlamak.

         

        3. Milliyetçiliğin üçüncü dalgasını teşkil eden Ziya Gökalp sosyolojisini, onun üç Turancılığını, Türkçülüğünün diğer boyutlarını, en son geldiği Türkiyecilik aşamasının içsel ve dışsal sebeplerini iyi anlamak, kültür ve medeniyet kavramlarındaki stratejik olanla, güncel ve değişmez olanı tefrik etmek, daha sonra da yüz yıl önceki milliyetçiliğin günümüzdeki eleştiri kodlarını içeriden internal olarak belirlemek, external ve dışarıya doğru açılan yüzünü de yeniden çizmek gerekmektedir.

         

        Bu üç merhaleyi gerçekleştirdikten sonra çamur atmaların veya dıştan gelen eleştirilerin, taarruzların moda söylemlerine kapılmadan içerden bir milliyetçilik öz eleştirisi yapmak ve mümkünse yeni bir diriliş muştusu yaratmak için de yine üç merhaleye ihtiyaç bulunmaktadır:

         

        1. Mevlânâ’nın dediği gibi, “Eskiler eskide kaldı cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” düsturuyla “Eski olan nedir ve nelerin terki gerekir?” Bu çerçevede üstün bir şiir medeniyetine sahip Osmanlı’nın düz yazı için son dönemlerde verdiği mücadeleyi hatırlamak gereği var. Eski Divan Edebiyatındaki kitinleşmenin önüne geçebilmek için mutlaka bir yenileşme hamlesi gerekiyordu ve Namık Kemal, Talim-i Edebiyat’la bunu yaptı. Türkçenin sadeleştirilmesi ve okullarda ilim tahsili için Türkçe ve nesir dilini öne çıkarmada II. Abdülhamid’in katkıları unutulmamalıdır. Üçüncü dalganın devresini kapatmaya başladığı bugün, Türk milliyetçiliğinde artık eski olan ve fakat belki de otuz yıl öncesinde yeni diye uydurulmuş olanların ayıklanması da bu madde içinde mütalaa edilmelidir.

         

        2. Eskide, kadim olanda öyle değerler ve hükümler vardır ki, bizi yeniler. Bir örnek vermek gerekirse Osmanlı kanunnamelerinde kadim yasaların izlerini bulmak mümkündür. Osmanlı Kanunnameleri bilindiği gibi “Kur’an/sünnet/icmai ümmet/kıyası fukuha”dan müteşekkil yorumlamadır. Ancak onlarda bulamadıklarını düşündükleri hükümler için Cengiz ve Hammurabi yasalarına da müracaattan çekinmemişlerdir. Mesela mera ile ilgili kanunlar Cengiz yasalarından alınmadır. Mera, kadimden beri meradır üzerine ne yapılırsa yapılsın hususiyeti değiştirilemez ve yıkılır. Çünkü mera, otlaklar hayvanlarındır ve ekonomi politiğinde bu toplum, hayvan haklarına hem kendi sosyolojik varlığı açısından hem de inançları açısından saygı duyar. Birinci maddede nasıl eskiyi yıkıp yeni şeyler söylemek için çalışmak gerektiği vurgulanmışsa bu madde çerçevesinde de eskide bize lazım olanı mutlak muhafaza için de çalışmak lazımdır.

         

        3. Yeni olanın inşası için evvelemirde yapılması gerekenlerin tespiti lazımdır. Burada kanaatime göre ilk üç safhada milliyetçiliğin aslında en önemli kan yapıcı maddesi olan trombositlerin katlinin önüne geçmek icap eder. Kanda gereğinden fazla ak hücrelerimiz olsun yine de trombositlerin eksikliği çok tehlikelidir. Kanın pıhtılaşması gerçekleşmez ise en ufak bir yaralanmada kan kaybından ölürüz maazallah… O yüzden trombositlerin takviyesi yerine vücudun trombosit üretimini sağlamak gerekir. Bağışıklığı güçlendirmek ve moda akımların saldırısından korunmak icap ettiği gibi kan yapıcı bir beslenmeye ihtiyaç vardır. Milliyetçiliğin ilk üç dalgasında kan yapıcı madde gerçekte ideolojinin ekonomi politiğidir. Ekonomi politiği olmayan bir sistemin başkaca ekonomi politiği olan sistemlere râm olması içten bile değildir. Üçüncü aşama, ekonomi politiğin anlaşılması yoksa inşasıdır; bunun yanında “asıl mesele”nin ne idüğünün kavranması gereğidir. Asıl meselesini unutan toplumlar, asıl meselesini bilen toplumların yemidir. Mesela bizim asıl meselemiz anayasa yapmak mıdır? Asıl meselemiz liberal olmak mıdır? Asıl meselemiz AB’ye girmek midir? Asıl meselemiz demokrasi midir? Asıl meselemiz işsizlik midir? Asıl meselemiz askerin burnunu sürtmek midir? Asıl meselemiz Kürt meselesi midir? Asıl meselemiz Ermeni meselesi midir? Nedir?

         

         

         

        Bir Reddiyeye Niçin İhtiyaç Var?

         

         

        Bu kadim olanın yepyeni solmaz pörsümez bir yeni kuşatıcılığı için ibdası ve yeniden inşası için öncelikle tarif olunan ve gerçekte bizi açıklamayan milliyetçiliğe bir REDDİYE yazmak gereğini hissediyorum. Aslında bunu otuz küsur yıldır yapıyorum. Bize giydirilen gömleği çoktan parçalamıştık. 1975’lerde üçüncü dalganın ilk hamlesini yaptık. Bunda Erol Güngör’den Arvasi’ye kadar birebir temasta olduğumuz düşünürlerin etkisi ve katkısı olduğu kadar kuşağımızın içinde bulunduğu tartışmaların ve Türk düşünce tarihindeki izini sürdüklerimizden damıttıklarımızın da nadide damlaları bulunuyor. Namık Kemal’den Galip Erdem’e kadar 24 düşünürümüzün milliyetçiliğimize yön veren eserlerini, kavramsal çerçevelerini derlediğimiz Türk Düşünce Ufukları setimizi de bu ihtiyaçtan çıkardık.

        Ziya Gökalp ve Türkçülüğün Boyutları adlı çalışmamız da, milliyetçiliğin kilit ismi, organik bir yol göstericisi olan Gökalp’ın hem doğru tahlili hem de milliyetçiler açısından bir türlü yapılamayan eleştirisini ortaya koymak için yazıldı.

         

        Milli Sivil Stratejik Konsept, Türk Sosyalizmi ve Nurettin Topçu, Milliyetçilik ve Namık Kemal adlı kitaplarımızda bu ilk iki merhale için çaba sarf ettik; lakin kurduğumuz yeni terkip, kompartımanlaşan düşünce dünyamızda pek yerini bulmadı. Tenkit ettiğimiz ilk üç dalganın zihniyet adamlarının birbirleri arasındaki düşünce iklimi bile bugünkünden çok daha mütehammil ve müsamahakâr idi. Bugün taraflar –özellikle sanal taraflar- öyle katı ve geçirgensiz ki, kendi temellerini bile idrakten yoksun ve sertler.

        Milliyetçiliğin siyasi merkezlerinin fikrî donanımlarının giderek zayıflaması, milliyetçiliğin zihniyet problemini takip ve tahlilden mahrum bulunmaları da tunçtan heyakilin çamurlanması sürecini hızlandırıyor maatteessüf…

         

         

         

Milliyetçilik: Kutsal Delilik, İsyankâr ve Arındırıcı Güç, Gizemli Görev

 

 

        Andrey Belıy (Beliy değil, Belıy; ı ile) Petersburg adlı romanında Rusya’nın Batı’ya açılan penceresi olan bu şehrin nasıl devrime öncelik ettiğinin bulgularını işler. (1) Belıy’ın adı aslında Boris Nikoloyeviç Bugayev’dir; Andrey Belıy ismini kendi almıştır. Petersburg romanında ı harfinden nasıl nefret ettiğini ve daha ziyade Tatarların, Kazakların ve diğer doğulu dillerin içinde güçlü bir harf olduğunu işaret etmesine rağmen niye almıştır acaba bu adı?

         

        “Biz” romanının yazarı Zemyatin(2) gibi o da devrime karşı değildir, ama öyle komünistler gibi de tam işin içinde değildir, eleştiri hakkını saklı tutar hep. O tam bir Rus’tur. Zaten Petersburg’la o kadar karakter uyumu içindedir ki, o şehrin adam olarak karşılığıdır âdeta… Ona göre Puşkin, Gogol ve Dostoyevski’nin şehri Petersburg, çağdaş Rus milliyetinin de özüdür. Zemyatin’e göre de o, Rus Joyce’dur. İngiliz dilinde Ulyisis’in yazarı James Joyce ne ise Rus dilinde de Belıy odur.

         

        Belıy’a göre 1917 Ekim Bolşevik Devrimi aslında yeni Rus milliyetçiliğinin enternasyonal açılımıdır. Ekim devrimi onun için yeni milliyetçiliktir. Rusya’nın tükenmişliğine bir çıkış yolu… Kutsal Delilik, İsyankâr ve Arındırıcı Bir Güç ve Gizemli Görev’in gerçekleştirilmesidir.

         

        Kutsal delilik, isyankâr ve arındırıcı bir güç, gizemli görev…

         

        Bu üç ifade, milliyetçiliğin en özlüce açıklamasıdır.

         

        Rus modernleşmesi tarihinde, Petro’nun kurduğu şehir olan Petersburg’un büyük yeri ve önemi var. Neva nehri üzerinde kurulan ve yüz binin üzerinde işçinin ölümüyle inşaatı gerçekleştirilebilen bu Rus Venedik’i, 18. yy başından itibaren üniversiteleri, aydınları ve siyasi çevreleriyle Rus aydınlanmasının nirengi noktası oldu. Üç yüz yıl boyunca evrimin ve devrimin en yoğun literatürü bu şehirde pişirildi.

         

        İstanbul, 18. yy başında Osmanlı medeniyetinin zirvesini yaşıyordu ve bizim de modernleşme tarihimizin başlangıcı III. Selim ve II. Mahmud ıslahatlarında kendini gösterir. Osmanlı-İstanbul aydınları tıpkı Petersburg aydınları gibi Avrupa’da ne varsa şehirlerine taşıdılar. Milliyetlerinin, eskinin ısrarıyla ayakta kalabileceğine akılları isyan ediyordu. Bu isyan gizemli görevlere itiyordu onları. Kutsal bir işti yaptıkları ve sonucuna katlanacaklardı. Delilikse delilik.

         

        Bir milliyetçi için, devletin resmî bir görevle onu teçhiz etmesine lüzum yoktur. O bu gizemli görevi baştan üstlenmiştir. Bu görevin ifasında ahlaken, ruhen arındığını düşünür. Bir yağmur toprağı, sokakları, kaldırımları topyekün şehri nasıl kirlerinden arındırırsa toplum da bu yeni ruhla, iman tazelendirici maya ile arınır.

         

        Türk milliyeti tıpkı Rus milliyeti gibi derununda büyük birlik felsefesi taşıyan ve tek bir etnik unsurun ötesinde tarihî, coğrafi, sosyolojik ve sosyal antropolojik çok esnek-elastiki (flexible) zengin toplumsal çeşitlilik içeren bir zihinsel ve matematiksel kurgudur.

         

        Moskova’nın bölünük prenslerinden ibaret olan Rus milliyeti, Tatarlar karşısında nadir olan zaferlerinden biri sayesinde genişleme imkânı bulduğu 13. asırdan itibaren bu Rus milliyetinin izini sürdü hep. Zaten hangi Rus’u kazısanız altından Tatar veya Kazak çıkardı. Deli Petro, bu milliyete ikinci dalga olarak yeni bir kan verdi. Petersburg şehrini kurdu ve Rusların Avrupalı olma yolunda iddialarını hızlandırdı. Avrupalı ve Hristiyan… Tam bir Hristiyan…

         

        Son çöküş dönemeci bütün imparatorlukların lağvedildiği bir dönemdi. İngiliz emperyası yeni konseptin belirleyicisi olsa da, Osmanlı’yı Avrupa’dan atma sürecinde başrol oynasa da, Rus imparatorluğunu çökertse de kendisiyle beraber bunu yapabildi… O da çöktü. İmparatorluklar devri kapanıyordu.

         

        Gerek Rus gerekse Osmanlı aydınları, yeni dönemde eski emperyal miraslarını yeni bir modelle nereye kadar taşıyabileceklerini hakikaten çok çileli olarak tartıştılar.

         

        Osmanlı için Balkanlardan koparıldıktan sonra yeni emperyal mirası sürdürebilecekleri çevre olarak iki coğrafya ve onun üstündeki kültürler-milliyetler tebellür ediyordu: biri İslam-Arap coğrafyası, diğeri de yine İslam-Turan atlası…

         

        İkisi için de kafa patlattılar.

         

        Turan ideali İngiliz emperyasının, entelijansiyasının Arap dünyasındaki provokasyonları sonucu ikinci merhalede tercih edilen yol oldu ister istemez. Zaten İslamcılıkları için de doğru bir hedef teşkil ediyordu ve geniş Türk kimliği içinde proje daha akla yatkındı yeni emperyal ideal için…

         

        Bir imparatorluk kolay kolay emperyal yapısını, yönetimini, mekanizmasını bozup kendi kendine hiç ulus devlet hâline gelir miydi zaten?..

         

        Yeni Türk ulusalcılarının hiçbirinde böyle bir anlayış yoktu. Durduk yere emperyal vizyonu bırakıp geç ve dar milliyetçilik peşinde olmadılar. Onlar da Rusların yaptığını yapmak istediler; Çarlık emperyasından yeni ve çağdaş başka bir forma geçişi inşa edebilmek ve Rus hinterlandının dağılmasını önlemek. Gizemli görev, kutsal delilik, isyankâr ve arındırıcı yeni güç buydu. Bolşevizm…

         

        Türkçülük, Turancılık, İslamcılık ve hepsinin babası Osmanlıcılık biçimindeki milliyetçilik de benzer isyankâr ve arındırıcı güç peşinde yepyeni bir gizemli göreve talip olmak demekti. Bu kutsal delilik sonuçta koca imparatorluğun çökmesine sebep oldu. Ama zaten ortada eski Osmanlı’dan da eser yoktu ki… Çöküş kaçınılmazdı. Çöküşü yükselişinden muhteşem olan Osmanlı, yeni bir emperyal çevreyi Balkanlar’da tesis edemeyeceği için Türkistan’a açıldı. İslam birliği ideolojisi de bunun kan kardeşiydi aslında…

         

        Kimi aydınlar gerçekçi bir coğrafya olarak gördükleri Turan için ekonomi politiğin de önemi üzerinde durdular ve Rus devrimine paralel bir uzamı kavramsal olarak da pratik olarak da ortaya koymaya yahut inşa etmeye çalıştılar. Sosyalizm bayrağı ne yazık ki dalgalandırılamadı, onu dalgalandıracak rüzgâr bu kültürde gelişmemişti.

         

        İslam böyle bir ideolojik-zihinsel atmosfer hazırlayabilirdi, fakat İslam düşünürleri yaratıcı entelektüalizme pek uzaktılar, pek tutucu ve ezberciydiler.

         

        Geçen asırda kaybedilen bu emperyal mirası yaşatabilecek yeni şifre olarak arındırıcı güce adanmış gizemli görev sahipleri, yeni milliyetlerinin sınırlarını, imkân ve kabiliyetlerini yeniden tartışmalılar.

         

         

         

        Milliyetçiliğin Üçüncü Dalgası

         

         

        Biz bu çerçevede, uzun bir zamandır organik-tabii milliyetçiliğin tarihî seyri içinde izlediği çizgiyi masaya yatırmış ve Türk Yurdu dergisinin 139. sayısında “Milliyetçiliğin Üçüncü Dalgası” başlığıyla bir yazı kaleme almıştık. O yazıda modernleşme sorunu olarak milliyetçiliğin yürüttüğü işlevi ele almış, bağdaştırmacı bir strateji gereği Gökalp’ın medeniyet tasavvurunun gerekçesini anlamaya çalışmıştık. Öteki tarafından tehdit edilen toplumun bir nevi bağdaştırmacı bir strateji ile kendini yeniden anlamlandırmasının izini sürdük. Liah Greenfeld’in milliyetçiliğin kendinden kopuş olduğunu ileri süren tezinin bir yorumuydu bu.

         

        Yine Türk Yurdu’nun 127 ve 128. sayılarında “100 Yıl Sonra Gökalp’ı Aşmak” başlıklı yazılarımız da keza milliyetçiliğin kendi içinde hesaplaşmasının, özeleştirisinin ürünleri idi. Orada da Sorokin’in “çirkin bir olgunun güzel bir kuramı öldürüşü” yönündeki akıbetimizi masaya yatırmıştık. Bugün bu süreç hızlandı. Çirkin bir olgu güzel bir kuramı öldürmeye devam ediyor.

         

         

         

        Fikir ve Eylem

         

         

        Ziya Gökalp, Türk düşünce tarihinde hayatı, mücadelesi, fikirleri, ilim cehdi ile diğer bütün naif taraflarına rağmen en önemli sayfaları işgal eder.

         

        Her şeyden önce o, ilmî sosyolojimizin kurucusudur. Sosyolojik düşünceyi düşünce tarihimize o kazandırmıştır ilk olarak. Türk düşüncesinin Batılı konseptler paralelinde iddialı bir yere oturması hamlelerinde de kritik mevziyi Gökalp inşa etmiştir. Her ne kadar kendinden önce bu yolda İstanbul aydınları arasında çok meşhur ve iddialı isimler, bir şeyler yapmak istedilerse de Gökalp daha sistematik ve döneminin felsefi yaratış künhüne uygun perspektif kazandırmış; Batı’daki benzer ekoller (Alman, İngiliz, Fransız Okulları) gibi bir ekol meydana getirmiş, bir Türk Düşüncesi inşa etmiştir.

         

        Ziya Gökalp, Türkçülüğün bütün boyutlarını kısa hayatı içinde inşa ederken onları sadece bir entelektüel çaba olarak değil, bir devlet stratejisi olarak, siyasi proje olarak kurgulamaya çalışmıştır.

         

        Devlet-i Âliye’nin içine düştüğü kuşatılmışlıktan, başına gelen işlerden, emperyalizm probleminden iç ve dış şartların tayin ettiği ölçüde nasıl kurtarılabileceğinin, korunabileceğinin imkânlarını aramıştır. Aslında üç tarz-ı siyasetin de devleti korumak, yaşatmak amacı diğer bütün fikrî mülahazalarının üzerinde olmuştur. Gökalp, Osmanlıcılıktan başlayan Türkçülüğünde de, bütün fikirlerinde zımnen yer alan ve bir ara ilk başlarda başvurduğu İslamcı Türkçülüğünde de, son siyaset tarzı Türkçülüğün bütün kademelerinde de bu temel amacı gözetmiştir. Diğer bütün Osmanlı aydınları gibi Batı karşısında yeni bir düşünce açılımı zarureti onda yeni terkiplerin yolunu açmıştır.

         

        Osmanlıcı ve İslamcı siyasetlerin hangi kademesinde ne ölçüde Türkçülüğün bulunduğu tartışması Türk aydınlarında hâlâ çözülmüş bir mesele değildir. Fakat adı konmadan Türk’ün en büyük projesi olan Osmanlı medeniyeti ve devletini yaşatmak iradesi ve bu yolda ortaya konan fikrî arayışlar ve çözümlemeler, Türk düşünce tarihinden ayrı sayfalarda yer alabilir miydi?

         

        Son siyaset tarzı Türkçülüğün de belli başlı üç ayrı siyaset tarzı ve fikrî çerçevesi olduğunu söyleyebiliriz.

         

        Bunlardan birincisi, Osmanlı’nın Balkanlar yani Avrupa’dan sökülmesi üzerine meydana çıkan korku üzerine inşa edilmiştir. Batı Türk emperyası Osmanlı’nın Balkanlar’dan koparılması karşısında, muhtemel bir doğu Türk emperyası inşa edilebilir miydi? Tarihin önceki çağlarına müracaat edilerek bir siyasi akım kurgulanabilir miydi? Batı Türk emperyası Ortaçağı şanlı Türk çağı yaparken beslendiği Orta Asya’yı Batı’dan koparılırken yeni bir fikrin mihenk noktası alabilir miydi?

         

        Doğu Türk emperyasına başvurarak devletimiz tekrar imparatorluk hâlinde yaşatılabilir miydi? Bunun için neler yapılmalıydı? Neler yapılabilirdi?

         

        Turancılık bu zeminde, yeni bir emperyal siyaset için gerekli oluyordu. Türkçülüğün Turancılık versiyonu Osmanlı millet sistemi yerine, Osmanlı büyük birlik yapılanması yerine daha eski tarihî birliktelikleri yeniden inşa amacı güdüyor; bu bakımdan da daha çok soy birliği etrafında bir birlik siyaseti öngörüyordu. Bu yaklaşım elbette ki beş altı asırdır bir arada durma felsefesine ve yönetim anlayışına biraz garip gelecekti. Üstelik medeniyet ve din önceki birlikteliğin güçlenmesi için ileri sürdüğü fikirlerin bu sefer tersini söyleyecekti. Osmanlı aydınları ve toplum, Turancılığı o dönemde de sonraki dönemlerde de kendine pek sıcak bulamadı. Çok uzak geçmişte bir birliktelikten bahsedilebilirse de bilinen geçmişte Orta Asya-Türkistan halklarıyla ne bir siyasi birlikten, ne de bir ortak yaşama iradesinden bahsedilebilirdi.

         

        Ama bir imparatorluk mirası öyle kolay çözülemez, öyle kolay emperyalist Batı’ya teslim olamazdı. Balkanlar’da etnik milliyetçiliklerle yavrularını analarından ayıran yeni sisteme karşı onun anladığı karşı tezle cevap verilebilirdi. Aksiyoner İttihatçılar, tarihsel dürtülerine karşılıklar, programlar aradılar.

         

        Üç tarzı siyaset de emperyal mirası yaşatma gayesi güdüyordu. Gerekçeleri ve formülleri farklı olsa da niyetleri benzerdi.

         

        Gökalp, üç tarzı siyasetin tartıştığı dönemde gençliğini yaşadı. Onun İstanbul’dan önce taşrada kazandığı birikim İstanbul’a gelirken kendine bir görev biçmesine sebep oluyordu.

        Yüzyıl sonra 70’li yılların gençliği de taşradan gelirken o üç tarzı siyasetin meşru veya gayri meşru çocukları olan üç yeni siyaset tarzına bir misyonerlikle kapılanmışlardır. Devrimciler, ülkücüler, akıncılar…

         

        Gökalp’ın üç tarzı siyaseti özümseyerek ve Batılı fikirleri tarayarak elde ettiği çözümlemelerin naif, yer yer kırık dökük tespitleri ihtiva ettiği ileri sürülebilir, sürülmektedir de; fakat onun yaratıcı entellektüalizm ile yaşadığı toplumu, kâh dirilişçi-devrimci kâh muhafazakâr-direnişçi tavır, eda ve duruşlarla edebiyatın ve ilmin sahasında olduğu kadar hayatın içinde de gösterdiği sebat, kendinden sonraki bütün fikir, siyaset ve kültür dünyamızı etkilediği açıktır.

         

        Yaratıcı entelektüalizm ile ülkesine vefa borcu hisseden aydın sorumluluğu birleşince Gökalp gibi yazar ve dava adamlarında bir ön alış sendromu yaşanır. Elbette ki olayları, gelişmeleri doğru okuyup doğru çözüm yollarını göstermek hasleti peşindedirler.

         

        Gökalp’ın milliyetçiliği üç tarzı siyasetin bütününde gezindiği gibi son merhaledeki Türkçülük akımında da yerinde duramamış yine üç tarz gezintiye kapı aralamıştır.

         

        Gökalp Türkçülüğünü bu aşamada İlmî Türkçülük, Felsefi Türkçülük, Edebî Türkçülük olarak yatay zeminde tasnif ederken aynı zamanda dikey zeminde yine üç babta ele almaktadır. Bunlar ise Turancılık, Türkiyecilik ve Oğuzculuk olarak sınıflandırılabilir.

         

        Zaten Turancılık projesi Enver Paşa’nın eyleminden, girişiminden sonra mümkün olabilecekler safından düşünce, reel politik zeminde Türkiyecilik projesi öne çıkmıştır. Oğuzculuk ise işin emperyal iki açılımın da çekirdeği olarak bir anlam kazanmaktadır. Gerek eski Türk birliğinde, gerekse Osmanlı ile İslam birliğinde oğuzculuk çekirdek-nüveyi oluşturur. Anadoluculuk ile aslında aynı perspektife sahip olan Oğuzculuk ile kastedilen şey, Türkçülüğün dış etkilenmelerden ziyade kendi iç birikimine başvurmasının daha evla olacağı iddiasıdır. Bilindiği gibi Türkçülük üzerinde Hüseyinzade, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura ve benzeri dış Türkler coğrafyasından gelip de İstanbul ve Anadolu Türklerini etkileyen önemli bir kol vardır. Bu, zaman zaman Anadolu yahut Oğuz konseptinin dışında heyecanlar ve iddialar peşinde bir koldu. Bu yüzden de Anadolu devletini riske soktuğu dönemler oldu.

         

        Gökalp, ilk emperyal iki kutuplu projesinden (Batı –Osmanlı- ve doğu -Turan- Türk emperyası) vazgeçmek mecburiyeti akabinde elde “olanın yaşatılması” gayesi ile vazettiği Türkçülüğünde, Anadoluculuk gibi yerlileşme sorunu yaşamıştır. Bunda bir yandan içine girilmeye çalışılan Batı medeniyeti ve yaşatılması şart olan Türklük ve İslamiyet çekişmesi rol oynamıştır. Teknik, fen, ilim, medeniyet, hars, bediyat gibi kavramların yeniden tarifi ve fonksiyonları üzerinde bir program icat edilmiştir.

         

        Özellikle kültür (hars) ile medeniyetin yeniden tarifi, Gökalp’ın üçlemesi için bir anahtar-açıcı rol oynamıştır. Kültür kavramını medeniyetin, medeniyeti de tekniğin yerine oturtunca mesele çözülmüştür. Artık Batı medeniyet dairesi içinde yer alabilir ve fakat Türklüğümüzden ve İslamiyet’ten bir şey kaybetmezdik. Bunun mümkün olabileceğini düşünen Gökalp, Cumhuriyet’in de yolunu aydınlatmış oluyordu.

         

        “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim.”

        Türkleşmek, İslamlaşmak, muasırlaşmak…

         

        Aslında bu fikirleri de bir dış Türk’ten almıştı. Azerbaycanlı Hüseyinzade Ali’den.

        Modernleşme problemi 19, 20 ve 21. asır Müslümanlarının tamamının problemi olarak hâlâ önemini muhafaza etmektedir. Bugün bile çözüme erişmemiş çetin bir meseledir.

         

         

         

        Durkheim Felsefesi ve Sosyolog Gökalp

         

         

        Ziya Gökalp, kuşağındaki bütün diğer Türk aydınları gibi, Namık Kemal başta olmak üzere Yeni Osmanlılardan çok etkilenmiş, yazı hayatının ilk dönemlerinde Osmanlıcı fikirleri paylaşan yazılar yazmış, ancak İmparatorluk Balkanlardan atılmaya başlandığı zaman, Batı Türk İmparatorluğunu Doğu Türk İmparatorluğuna dönüştürerek emperyal vizyonu yenileştirecek bir strateji olarak Türkçülüğe sarılmıştı. Gökalp, bu stratejiye uygun yazılar yazarken Türkçülüğü Batılı sistematik bir düşünceye de oturtmak amacındaydı. Aynı dönemde çok çeşitli edebî ve siyasi neşriyat varken Gökalp’ın farkı bunu sosyolog olarak gerçekleştirme gayretiydi.

         

        Diyarbakır azası olarak İttihat ve Terakki’nin merkezi Selanik’e gittiğinden itibaren Batı filozofisini ve bilim adamlarını yakından takip eden Gökalp, Durkheim’i kendi “ülkü”sünü geliştirebilmek için Fuyye’den sonra seçti. Zira o bireyci olamazdı ve bu yüzden Durkheim’in bireyi topluma adayan ve birey davranışlarının arkasında toplumun etkisini arayan çözümlemesi ona uygun geldi.

         

        Küçük Mecmua’da (S. 20) Fransız Sosyolojisi ve Durkheim başlıklı yazısında da Fransız sosyolojisinin Avrupa’daki önemine işaret ederek Monteskiyo, Sen Simon, Ogüst Komt, Espinas ve Durkheim’i sırasıyla yâd eder. Durkheim’in bedensel zayıflığına ve intihar tutkusuna da değinen Gökalp, muhtemeldir ki onun gerçeği arayışıyla kendisininkini benzeştirmiştir. Özellikle sosyolojiyi parçalara ayırması Gökalp’ın da uyguladığı bir yöntemdir. Fakat Gökalp, Durkheim sosyolojisine dayanan bir “müftü” suçlamasından kurtulamaz. Zira Durkheim’in amacı ilmî hakikatleri ortaya koymaksa da, Gökalp’ınki daha çok buradan yeni bir nas ortaya koymaktır. Önce nazariyeyi kurar, sonra da onu ispat için işine yarayacak delillerle destekler. Nazariyesine uymayan olayları görmezden gelir. “Ama hakkını da yemeyelim. İlmî ıstılahları tarif etmekte o kadar direnişi sayesinde çağdaşları daha sarih düşünebilme alışkanlığı kazanmışlardır. ... Yetersiz olmağa yetersiz ama yine de Avrupa tarzında ilmî araştırmaların yolunu açmak için harcadığı gayretler şüphe yok ki Türk intelijansiyası için faydalı olmuştur.” (Uriel Heyd’den Cemil Meriç, Ziya Gökalp’ın Hayatı ve Eserleri, Sebil, İstanbul 1980, s.113)

         

        Durkheim felsefesinden yararlandığı için Gökalp’ı eleştirenler olduğu gibi, Durkheim’in bilimsel gerçeği aradığı, oysa Gökalp’ın “ülkü”süne mesnet teşkil edecek şekilde ondan yararlandığı da ileri sürülür. Kimileri de gerçekte Gökalp’ın Durkheim’i aşarak kendi toplumsal gerçekliğini ortaya koyduğunu savunurlar. Bunlardan biri de yine Gökalp ekolünden gelerek Doğu Batı Sentezi diye eser veren Peyami Safa’dır: “Gökalp’i Durkheim sosyolojisinin verimlerinden Türk dünyasına, hattâ garp dünyasına ait istikametleri bulup çıkarmış bir cihan telâkkisinin kâşifi gibi anladığımız anda karşılaştığımız adam, görünüşünün ufukları ilmin çerçevesini kat kat aşan ve hocası Durkheim’ı fersah fersah geride bırakan büyük bir mürşit ve müjdecidir. Gökalp, bugün doğumuna şâhit olduğumuz dünyayı çeyrek asır evvel gördü ve müjdeledi. Bu dünya milliyet dünyasıdır.” (Peyami Safa, Çınaraltı, C.1, S. 12, 1941)

         

        Batı sistematiğine dayanan felsefi bir temel, bilimsel yaklaşım; mefkûre (ülkü) ile donanıp Türkçülüğün hizmetine sokulacaktır. Devletin içinde bulunduğu tablo da bu mefkûreci adama stratejik kurgu yaptıracaktır. Dağınık Türkçülük cereyanlarını bir sistem ve kavramsal bir bütün hâlinde birleştirmek zarureti vardır.

         

        Osmanlı son dönem fikir kulüplerinin en sonuncusu olan Türkçülük, siyaset sahnesine her ne kadar Osmanlıcılığın ve İslamcılığın ülke toprakları bir bir elden çıkarken geri çekilmeleri üzerine çıkmışsa da Süleyman Paşa, Ahmed Midhat Efendi, Ahmed Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, Necip Asım Bey, Veled Çelebi, İkdamcı Cevdet, Hüseyinzâde Ali Bey, şair Mehmed Emin, Yusuf Akçura ve daha birçokları hayalî ve ilmî Türkçülük yapıyorlardı. Ama bütün bu gayretler dağınıktı ve sistematize edilmesi gerekiyordu. (Yusuf Akçura, Türkçülük, Türk Kültür Yayını, İstanbul 1928)

         

        “Pantürkçülük konusunda bu denli bol yazılı ve sözlü çalışmada, bu konuda herkesin kabul edeceği son derece etkili bir Pantürkçü kuram da olmadığı için ortaya çeşitli farklı fikirler çıktı.

         

        Pantürkçü strateji ve taktiklerin sistemleştirilmeye gereksinimi vardı. Bu iş için doğru birinin ortaya çıkması biraz daha zaman alacaktı. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Pantürkçülüğü birkaç kişi tahlil ve sistemleştirme girişiminde bulundu. Yöntemsel olarak bu işe ilk girişen Ziya Gökalp'tı. Gökalp, Pantürkçülüğün daha geniş bir çapta propagandasını yerine getirmek için aydınlar arasında bu işten zevk alan tek yetkin kişiydi. Gökalp bazı hayranlarınca Türkiye'de Pantürkçülüğün büyük ustası sayıldı. Onun ünü esasen birkaç şiir ve makalelerinden ve son kitabının birkaç sayfasında söz ettiği Pantürkçülük üzerine yazılarının niceliğinin işlevinden kaynaklanmıyordu. Onu yeterince yetkin bir yere getiren daha ziyade Pantürkçülük ve Türkçü düşünceyi sistemleştirme ve tahlil etme girişimiydi.

         

        Ziya Gökalp kendi kendini yetiştirmişti ve milliyetçi hareket içinde oldukça düzensiz bir kariyeri vardı. Gerçekte çok az yerde Partürkçülük odak hâline geliyor, genelde milliyetçilik ve özelde de Türk milliyetçiliği esas alınıyordu. Pantürkçülüğe doğrudan ve dolaylı çok az değiniliyordu. Kültürel tanımlamalarında toplumbilimsel terimler kullanan Gökalp, söz konusu terimlerin temel kavramlarını ve onların Türkiye'de ortaya çıkışlarını ciddi bir şekilde tahlil etmeye girişiyordu. Kültür ve duyguyu ortak bağ olarak seçtiği, onun yöntemsel olarak yaptığı millet tartışması buna bir örnek oluşturur. Ölümünden bir yıl önce Gökalp, milliyetçilik ve Pantürkçülük üzerine görüşlerini, büyük olasılıkla başyapıt kabul edilen Türkçülüğün Esasları'nda özetledi.

         

        Gökalp'ın üç katmanlı Türkçülük ideali veya kızılelması üzerine yorumlara girişen yazar, Türkiyecilik, Oğuzculuk ve Turancılık aşamalarının daha çok duygu ve ortak dil etrafında bir milliyetçilik tezi olarak vasıflandırılabileceğini ihsas ettirmektedir.

         

        Dış Türklerin Türkiye'ye göçmelerindeki artış Türkçülüğe ivme kazandırdı.

         

        1908'de İstanbul'da kurulan Türk Derneği, Türkçü örgütlenmenin, kurumsal kimliğin bariz adresi oldu.

         

        Necib Asım, Yusuf Akçura, Veled Çelebi, Rıza Tevfik, Emrullah Efendi, Bursalı Tahir, Ahmet Mithad, Fuad Raif, Ahmet Ferit kurucular arasındadır. Derneğe, açıkça ilan edilen amacı akademik olduğuna göre Türk olmayanlar da girebiliyordu. Kurucuları arısında Agop Boyacıyan adında bir Ermeni de vardı. Daha sonra İsmail Gaspıralı, Ahmet Ağaoğlu, Ali Hüseyinzade, Mehmet Emin Yurdakul, Mehmet Fuad Köprülü ve Fuat Sabit gibi Türkçüler de üye olarak katıldı. 1913'te aynı derneğin muhitinde Türk Bilgi Derneği kuruldu. 1911 Ağustosunda İstanbul'da Türk Yurdu adında başka bir dernek kuruldu.

         

        Fakat bütün bu derneklerin en uzun ömürlüsü Türk Ocağı oldu. Haziran 1911'de kurulan dernek Tıp öğrencilerinin başını çektiği gizli bir örgüt olarak kuruldu. Türk Yurdu ile birlikte çalışma programı uyguladılar. Bazı Jön Türklerce derneğin gelişmesi özendirildi. İttihat ve Terakki üyeleri de derneği desteklediler. Ziya Gökalp ve Halide Edip, İttihat ve Terakki ile bağlantıyı sağlayan isimlerdi.

         

        "Türk Ocağı esasen Pantürkçü propaganda için değil, milliyetçi kültür için kurulan bir dernekti. Bununla birlikte daha başından sadece Türkler için tasarlanmıştı.” (Jacob M. Landau, Pantürkizm, Türkçesi: Mesut akın, Sarmal Yayınevi, İstanbul 1999, s. 57, 58, 63, 65.)

        Osmanlı çökerken Osmanlı Türk aydınları, Fransız devriminden sonra bütün dünyayı etkileyen milliyetçilik akımlarından şüphesiz etkilendiler ve ortaya koydukları genel anlamda Üç Tarz-ı Siyaset içinde mütalaa edilebilecek farklı milliyetçilikler peşinde ayrıştılar. Osmanlı Türk aydınları Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük yaparken aslında her biri kendine mahsus bir milliyetçilik peşindeydi. Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e uzanan süreçte bu milliyetçiliklerden sonuncusu başarılı gibi gözükse de, bu gün, Türkiye hâlâ yüz yıl öncesindeki kesin çözüme kavuşmamış fikirlerin ortak problematiği içinde kıvranmaktadır.

         

        “Cumhuriyetin ideologu olan Ziya Gökalp, tarih kopukluğunun bir millete nelere mal olacağını idrak ederek, kurulan yeni devletle Osmanlı arasında kültür ve tarih akış birliğini sağlayacağı yerde, Osmanlı ile Türklük kavramlarında birbirine zıtlık görmüştür. Osmanlının İslam teb’ası içerisinde, en kalabalık zümre Türklerdi. Devletin resmî dili de Türkçe idi. İşte bu kökleri asırlara uzanan devlet dağılırken Türkiye Cumhuriyetini kuran, Osmanlı Devletinde çağdaş kimliğe kavuşmuş Türklerdi. (…) Gökalp'ın halk-saray ikili kültür kavramı da yanlıştır. Şu da bir gerçektir ki halk edebiyat ve temaları ile saray kültürü arasında alışverişler devamlı olmuş, biri diğerini etkileyerek gelişmiştir. Halk edebiyatı çoğu kez saray edebiyatını da model olarak almış ve saray edebiyatı da, bilhassa on sekizinci yüzyılın sonunda halk edebiyatından etkilenmiştir. Modern Türk edebiyatı bir bakıma halk ve saray edebiyatlarının bir sentezidir. Gökalp yalnız siyasi Osmanlılığı, yani Tanzimat Osmanlılığını (Onun asıl hedefi idi.) bir ikincisi Türklüğün muhalifi olarak görmekle kalmamış, tüm Osmanlı tarihini (belki ilk devreler hariç) Türklükle ilgisiz görerek, Türkleri kimlik kökenlerini İslam öncesi Orta Asya'da, Turan'da aramaya göndermiştir." (Kemal Karpat, Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, İstanbul 1995, s. 37)

         

        Hele şu sathi, iyice çarpıtılarak varılan hükmün, ciddi ve ünlü bir sosyologun ilim anlayışıyla bağdaşması herhâlde çok zordur: "Osmanlı sınıfı kendini ‘millet-i hâkime’ suretinde görür, idare ettiği Türklere ‘millet-i mahkûme’ nazarıyla bakardı." Tarihten azıcık haberdar olan herkesin bildiği üzere "millet-i hâkime" ifadesiyle Osmanlı kendini değil, devletin asıl kurucusu kabul ettiği bütün Müslümanları kastederdi. Sadece Osmanlı'nın Türklere ve Türklüğe önem vermediğini anlatmak için bir benzetme yapmaya gayret edilmiş olsa da gene yanlıştır. Padişahlar kendilerinin sıradan bir Türk olduklarının değil, hatta Oğuz Han'ın soyundan geldiklerinin şuurunu taşıyorlardı. (Mehmet Niyazi, Millet ve Türk Milliyetçiliği, Ötüken Neşriyat, İstanbul 200, s. 179-180)

         

        “Üniversite” adlı makalesinde Nurettin Topçu, Türk akademiyasının ne yazık ki asrın ilim ve aydınlık mihrabı olma vazifesini deruhte edemediklerini beyanla madde ve kuvvete karşı gençliği hazırlayamamış asır başındaki üniversitemizin zehirli rüzgârlara karşı duramadığını hatırlatıyor: “O zaman Darülfünun denen üniversite bundan habersizdi. Arkasından bir Yahudi düşünürü Emile Durkheim'in ferdî irade ile mesuliyet ihtirasını kökünden kurutan cemiyetçilik-sociologisme davası, Ziya Gökalp'ın beynine gizlenerek, ruhi iktidarından ümitsiz, yalnızlığından korkmuş, Allah'ın eli kendisine uzanabileceğinden şüpheli bir nesli kuvvetli pençesine geçirdi. Allah'ın yerine cemiyeti koyan bu fikir sistemi de üniversiteyi uykusundan uyandıramadı." (Nurettin Topçu, Kültür ve Medeniyet, Dergâh, İstanbul 1998, s. 69-70)

         

         

        İkinci Meşrutiyet Dönemi Osmanlı'da Batılılaşma Cereyanında Ziya Gökalp'ın Yeri

         

        "İkinci Meşrutiyet Dönemi açılmadan önce, 1905 yılında Japonların Rusları yenilgiye uğratmaları, geleneksel değerlerin modern bir medeniyette saklanılabilirliği konusunu gene ön plana itmişti. Acaba Osmanlılar, Japonların yaptığı gibi, Batı'nın tekniğiyle yetinip kendi değerlerini saklı tutabilir miydiler? İslâmcı şair Mehmet Akif, bu tezleri 1908'den sonra ortaya atan belirgin kişiler arasında yer alır. Böylece 1908-1918 yılları arasında Batı'yı "taklit" etmeye karşı koyan İslâmcı bir akım görüyoruz.

         

        İkinci Meşrutiyet'in hâkim siyasal kuruluşu İttihat ve Terakki Partisi'nin düşüncesinde Batı'nın "güçlülük" ile bir tutulması devam etmiştir. Ancak bu eğilimin karşıtı adını verebileceğimiz bir diğer eğilim de İttihat ve Terakki tarafından korunmuştur. Bu da Ziya Gökalp'ın Batı'nın toplumsal özelliklerini araştıran, bu özelliklerden hangi oranda yararlanılabileceğini arayan tutumudur." (Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, s. 17)

         

        Toplumda kültür farklılıklarını Redfield'in tezine istinaden (Robert Redfield Meksika ve Guatemala’da yaptığı antropolojik bir araştırmada Meksika’da gezdiği köylerde bir yanda eski Maya kültürünü bir yanda da Mayaları ortadan kaldırıp onların yerini alan istilacı İspanyol kültürünü farklı oranlarda fakat daima birlikte, birbirine girmiş bir kaneva hâlinde bulmuştu. Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, s. 22-23; Bkz. Redfield Community-Society Continua IESS III, 174-180.) küçük gelenek ve büyük gelenek olarak ikiye ayıran ve tarımla geçinen insanların geleneği olan küçük geleneği bizde halk edebiyatı; şehirde oturan yönetici kesimin geleneği olan büyük geleneği de divan edebiyatı ayrışmasına benzeten Şerif Mardin, gerçekte küçük ve büyük gelenek ayrışmalarının politik ve kültürel değil, iktisadi olduğunu da kabul etmekle beraber bu ayrışmanın öyle kesin sınırları olmadığını vurgulayan görüşleri göz ardı etmemesine rağmen; bölünmeyi daha katı gösteren Ziya Gökalp'ın, yumuşak sınırlardan söz edenlere göre daha inandırıcı olduğunu da söylemeden edemiyor. Mardin'in yumuşak sınırlardan bahsedenlere örnek olarak verdiği Agâh Sırrı Levend'in (Agâh Sırrı Levend, Halk ve Tasavvufi Halk Edebiyatı, Türk Dili, XIX, Aralık 1968)  dışında başkaca eserler de verilmiştir. Bunlardan biri de, Cemal Kurnaz'ın halk edebiyatı ile divan edebiyatının yakın münasebetleri hakkındaki eseridir. (Cemal Kurnaz, Türküden Gazele Halk ve Divan Şiirinin Müşterekleri Üzerine Bir Deneme, Akçağ, Ankara 1997)

         

        Mardin'in de kitabına aldığı, Halka Doğru adlı makalesinde Gökalp şöyle diyor:

         

        “Her milletin iki medeniyeti var: resmi medeniyet, halk medeniyeti... Başka kavimlerde resmî medeniyetle halk medeniyeti o kadar açık bir suretle ayırt edilemez. Türklerde ise bu ayrılık ilk bakışta göze çarpar. Türklerde resmî lisandan, resmî edebiyattan, resmî ahlâktan, resmî hukuktan, resmî iktisadiyattan,  resmî teşkilâttan büsbütün başka bir halk lisanı, halk edebiyatı, halk ahlâkı, halk hukuku, halk iktisadiyatı, halk teşkilâtı vardır. Bu hadisenin sebebi Türklerin kendi müesseselerini yükseltmek suretiyle bir medeniyet ibda etmek yolunda gitmeyip yabancı milletlerin müesseselerini i'tinam ve onlardan yapma bir medeniyet terkib etmeleridir." (Ziya Gökalp, Halk Medeniyeti, Halka Doğru I, 1329, No. 14, s. 107)

         

        Burada Gökalp'ın kendi yaptığı kültür (hars) ve medeniyet ayrımını göz ardı ettiğini görüyoruz.

         

         

        Kızılelma

         

        Yeni Osmanlıların Osmanlıcı milliyetçiliğinden sonra, özellikle II. Meşrutiyet'ten sonra Ziya Gökalp'ın da başını çektiği ikinci neslin milliyetçiliği artık Türkçülük üstüne bina ediliyor ve Turancılık şeklinde tebellür eden coğrafya ideası da özellikle Türk dünyasından gelen aydınların İstanbul'daki Türkçü hareketle buluşması ve modern ordunun kumandasının da İttihat Terakki'ye ve başta Enver Paşa'ya geçmesiyle birlikte Osmanlı Devleti tehlikeli bir maceraya doğru yöneliyordu. Muhayyel bir vatan etrafında artık bugününü yitirmeğe başlayan aydınlar kendilerini kanatlandıracak ufuk turları yakaladıklarını sanıyorlardı. Günümüzde de kimi milliyetçilerin bir zaman Avrupa Birliği'ni yeni “Kızılelma” hedefi olarak açıklamaları, o olmadı Türk Dünyası Ortak Pazarı idealini ortaya koymaları, o zamandan kalan kültürel mirasın bir yansımasından ibarettir.

         

        Türkçülük ve Turancılık hareketinin bu hedeflerini edebiyatta açıklayan anahtar kavramlardan en başta geleni Kızılelma'dır.

         

        Kuzey Afrika'dan o kadar yorgunluğa rağmen eli boş dönen devlet, hemen ardından Balkanlar’da yoğun bir milliyetçilik faaliyetleri ve isyanlarla karşılaştı. 1911-12 Balkan bozgunu koca imparatorluğun artık ciddi olarak çökme tehlikesiyle baş başa olduğunu gösterdi. Buna rağmen Ziya Gökalp, 1914'te Kızılelma şiirini yazar. Şiirde bir genç, bir molladan rüyasının tabirini istemektedir:

         

        Lütfedip derdime verin şifâyı

        Anlatınız bana Kızılelma'yı

        Bu mev'ut ülke, bu tatlı yurda

        Vasıl olmak için hep bu uğurda

        Yüzlerce defalar Türklük kaynadı

        Hind'i, Çin'i, Mısır'ı, Rûm'u kapladı

        Bütün paytahtlara, en son çitlere

        Gitti, fakat aslâ bu meçhul yere

         

        Kızılelma meçhul bir yerdir. Hind midir, Çin midir, Mısır mıdır, Rum mudur? Ceddimiz buralara dayanmıştır da acaba gerçekten Kızılelma, buraları mıdır?

         

        Ziya Gökalp'tan üç yıl sonra ünlü hikâyecimiz Ömer Seyfeddin de “Kızılelma Neresi” adlı hikâyesini yazar. Orada da Kanuni Sultan Süleyman'ı konuşturarak "Kızılelma, Kızılelma... Bu ismi şehzadeliğinden beri binlerce defa duymuştu. Kanuni düşündü.

         

        - Kızılelma neresiydi?"

         

        Divan'ı toplar ve orada da sorar. Kimine göre Çin'dir, Maçin'dir; kimine göre, Viyana, kimine göre Hindistan ya da Kaf dağının arkası...

         

        Gökalp,

         

        "Sormaksızın pirden bu acayip sırrı

         

        Dedi: Müsemmâdır, geçti esmâya" derken, Ömer Seyfeddin de hikâyesinde; "Bu bir hayâl olamaz; mademki halk söylüyor, öyleyse müsemmâsı var." diye yazar. 

         

         

        Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak

         

        Tanzimat’tan beri aydınlarımız Batı karşısında gerilemekten kurtulabilmek onun için ilim ve tekniğini almak lazım geldiği hususunda birleşmişlerdir. En ileri merhale olan millî toplum, aydınların etkisiyle şematik bir iyileşmeye gidecektir.

         

        Nitekim Namık Kemal de İbret ve Basiret gazetelerindeki makalelerinde millî hareketi bu tarzda anlamaktadır: ‘Hürriyet’, ‘müsavat’, ‘taksim-i mesai’, usûl-u servet, buhar kuvveti vs. gibi bir memleketin servet ve mamuriyetine sebep olan amiller inkişaf ettikçe millî bünyenin geleceğine kanidir. Edebiyatımızda romantik devri açmış diye tanılan bu popüler mütefekkirlere göre garplılaşmak ve millîleşmek garbın ilim ve fennini almak, onu zihnî bir terbiye yolu ile münevverlerden halka doğru inmek üzere yaymaktan ibarettir. Bu anlayışta Ahmet Mithat Efendi hatta Ziya Gökalp onları takip etti. Ziya Gökalp, vakıa millî idealizmi ile onlardan ayrılmış gibi görünüyor. Fakat garbı anlayışı ve metodu bakımından farksızdır ve aynı hareketin devamı sayılmalıdır. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” müellifi kendi zamanına kadar gelişmekte olan üç cereyanı birleştirmektedir: Bu suretle Namık Kemal’in Osmanlıcılığından kurtulmuş, “millet”e bir muhteva vermiştir. Fakat Tanzimat’ın formalizmini devam ettiren Gökalp bu muhtevayı halkın içinden, yaşayan realiteden çıkaracak yerde, tarihçi ve dilcilerin “Turan”a ait araştırmalarından çıkarmaya kalkmış, bu yüzden, hem mücerret hem sunî olmak tehlikesine düşmüştür.” (Hilmi Ziya Ülken, Millet ve Tarih Şuuru, Dergâh, İstanbul 1976, s.198-199)

         

        Hilmi Ziya Ülken, Gökalp’ın üç siyaset tarzını birleştirmekle beraber, Tuba ağacına benzer (kökleri havada, meyveleri yerde) doktrini ile bugün yaşayan millet realitesinden uzaklaşmıştır. Onun Türk mitosu yaşan bir kıymet hâlindeki halkın örf ve âdetlerine dayanmıyor; dilci ve tarihçilerin vesikalarındaki sunî fikirlere dayanıyor. Bu yüzden de Türkçülük üçe ayrılmakta; hayalî Türkçülük, Turancıların Türk Yurdu mecmuasındaki yazdıkları olmakta, ilmî Türkçülük, sosyoloji ve Ural-Altay kavimleri üzerindeki araştırmalara dayanan Gökalp Türkçülüğü olmakta, felsefi Türkçülük ise Mehmet İzzet’in temsil ettiği Schelling idealizmine göre millî kıymetler âlemini harekete geçirme çabası olmaktadır. Zaten Gökalp de ilk başlardaki Türkçü-Turancı görüşlerini gözden geçirmiş ve Birinci Dünya Savaşından sonra Anadolu’ya dönmüştür. 

         

        “Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğunun peş peşe gelen savaşlarla toprak kaybına uğradığı bir dönemde düşünmeye başlar. Devlet, Avrupa siyasetinin baskısı altındadır. Osmanlı siyaset adamları, imparatorluğu ayakta tutacak çareler aramaktadır. Osmanlıcılık, İslâmcılık, Türkçülük-Turancılık ve Batıcılık akımları memlekette bir fikir kaynaşması ve tartışma ortamı meydana getirmiştir. Fikir hayatına Osmanlılığı korumaya çalışan bir düşünce adamı olarak başlayan Ziya Gökalp, daha sonra Türkçü-Turancı olur ve sonunda millî devletin sosyolojik yapısını fikir planında kurmaya uğraşır. Meşrutiyet’ten ölümüne kadar onu Türk fikir ve siyaset hayatının merkezinde tutan birinci özellik, bilim ile idealistliği kişiliğinde birleştirmesidir; ikinci özellik ise, devrimciliğe varan bir değişme taraftarlığını Türk tarihine, Türk kültürüne ve İslâmiyet’e bağlılıkla bağdaştırmak istemesidir.” (Yılmaz Özakpınar, İnsan Düşüncesinin Boyutları, Ötüken, İstanbul 2002, s.199-200)

         

        Osmanlı’nın son dönemine ait fikirler genellikle üç ana damarda toplanır ve Yusuf Akçura’nın risalesine de adını verdiği gibi Üç Tarz-ı Siyaset olarak anılır: Bunlar, sırasıyla Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük’tür. Batıcılık olarak ayrıca bir akımdan bahsedilebilirse de; Batıcılar, bir düşünce sistemi vazetmeyen, daha çok marjinal bir Batı taraftarlığı olarak arz-ı endam ettiklerinden anılan bu üç akımın eteklerinde seyrediyorlardı. Bunların arasında Abdullah Cevdet’ten bahsedilebilirse de, o da diğer pozitivistler gibi şaşkın ve uçuk –Batı hayranlığı o dereceye ulaştı ki, damızlık erkek getirmeyi bile teklif edebilen- görüşleriyle sadece bir sembol oldu. Gerçekte pozitivizmin fikir kulüplerinde bir “moda” olduğu devreydi ve Batı’nın geldiği noktada başka birçok Batı değerleri ve düşünce dünyası ile –ki ruhçu-maneviyatçı akımlar da yeşermekteydi- tartışma zemini yaratıyordu. Ancak pozitivizm, mağlubiyetler karşısında önce mütekebbir, sonra hayret ve şaşkınlık makamına, daha sonra da telaş ve giderek de korku ve vehim deryasına dalan Osmanlı için “Denize düşen yılana sarılır.” misali, sığınılacak limandı ve kendi din ve medeniyetinden kuşkuya kapılan başta aydınlar ve sonra toplumun belli kesitleri, bu limanı bir “din” gibi algılamaya başladı. Gerçekte Batıcılık, ayrı bir siyasi – felsefi görüş olmaktan ziyade, her üç düşünce akımına tesir eden ve hemen hepsinin içinde ağırlıklı oranlarda yerleşen bir “kabul”dü. Bu kabul, kimi zaman bariz bir model, ritüel, söylem hâlini alıyordu; kimi zaman zımni olarak fen, teknik, medeniyet, gelişme, modernlik, madde gibi kavramlar etrafında yeni bir sentez, terkip, inkılap veya ülkünün diyalektik kurgusuna malzeme yapılıyordu. Osmanlıcılık dikey tarifte bir kimlik sorunuysa da, yatay tasnifte bir global zihniyetin de kendi coğrafyasında modeliydi ve liberalizm ile örtüşmekteydi. İslamcılık keza yine bir kimlik temeli varsa da “muhafazakârlık” ile, Türkçülük ise geriye kalan “sosyalizm” ile paralel düşüyordu. Fakat yatay tasnifleri kimse dikkate almadı. Üç siyaset tarzı da bir anlamda topluma yabancıydı ve üçünün de mayasında Batılı düşünme tarzı vardı. Her ne kadar kendi köklerini, geleneklerini, tarihsel birikimlerini şu ya da bu tarih süzgeci içinde yeniden değerlendirmek iştiyak


Türk Yurdu Mart 2012
Türk Yurdu Mart 2012
Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295

Basılı: 20 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele